IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> 4 luni, 3 saptamani si 2 zile (2007), Kürtaj filmi değil
don quijote
mesaj Sep 17 2007, 12:32 AM
İleti #1


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



4 Months, 3 Weeks & 2 Days


forum resmi


IMDB
4 luni, 3 saptamani si 2 zile (2007)

Directed by: Cristian Mungiu
Genre: Drama
Plot Outline: Drama about a woman who assists her friend to arrange an illegal abortion in 1980's Romania.
User Rating: 8.1 / 10 (7,593 votes)
Runtime: 113 min
Awards: Nominated for Golden Globe.
Cast: Anamaria Marinca, Laura Vasiliu, Vlad Ivanov, Alexandru Potocean

Romanya'nın sinema alanındaki yükselişine eklenen son basamak 4 months, 3 weeks and 2 days. The Death of Mr. Lazarescu'nun uluslararası arenadaki başarısından sonra, 12:08 East of Bucharest'in 2006 Cannes'da Altın Kamera'yı kazanması, ardından Cannes 2007'de de Cristian Mungiu'nun üçüncü uzun metrajlı filmi 4 Ay 3 Hafta ve 2 Gün'ün Altın Palmiye'ye lâyık görülmesi ve California Dreamin' (Nesfarsit) filminin Un Certain Regard ödülüne sahip olması hiç süphesiz birer rastlantı değil. Romen sinemasının bu enerjisi, çeşitliliği ve diriliği ister istemez savaş sonrası İtalyan sinemasının atılımını düşündürtüyor. Genç kuşak sinemacıların yakın tarihi su üstüne çıkarması, post komünizm döneminin kültürel açıdan zenginleşmesine meyil veriyor. İtalya'daki yeni gerçekçilik sinemasının aksine, Çavuşesku sonrası Romanya'daki genç sinemacıların kendi ülkelerinde fazla bilinmemesi ve sinema izleyicisi sayısındaki düşüş kulağa tuhaf geliyor. Maalesef Romen filmlerinin değeri kendi ülkelerinin dışındaki festivallere bağımlı.

4 luni, 3 saptamani si 2 zile, rahatısız edici bir film; aynı 4'ten geriye sayar gibi tarihsel ritmini ve karakterlerin devinimini sonuna değin arttırarak izleyiciye 1 saat 53 dakikalık gerilim yaşatıyor. Seyirciyi Altın Çağ diye adlandırılan komünist rejimin yıkılışından iki yıl öncesine götüren yönetmen, senaryo olarak, ön planda tuttuğu kürtaj sorununu işliyor. 1966'da çıkan bir yasayla kürtajın yasaklandığı Romanya'da, kadınların istemediği çocuklarından kurtulması yasadışı yollarla oluyormuş. 33 yıl boyunca 500 bin kadının ölümüne neden olan kürtaj, ülkede ahlâki çerçeveden çok, rejim karşıtlığı ve asilik olarak algılanmış. Bu yönüyle film, Otilia ( Anamaria Marinca ) karakterinden güç alarak karanlık ve ümitsiz bir mekanda geçen kahramanlık, özgürlük, arkadaşlık ve direniş öyküsüne dönüşüyor.

Külüstür bir üniversite yurdunda, aynı odayı paylaşan Otilia ve Gabita ( Laura Vasiliu ) "kader" arkadaşıdır. Kent sigaralarının ve parfümlerin karaborsada bulunabildiği bir yaşamda, ortak paylaşımlarına rağmen birbirinden çok aykırı iki kişidir. Gabita hoş olduğu kadar kırılgan bir kızdır ve geçmişteki bir "hatasının" sonucu kürtaj olması gerekmektedir. Hatanın ödenmesi gereken bedeli iki kişinin omuzlarına biner, fakat en büyük sorumluluğu alan Olitia'dır. Kendinden emin ve atılgan Olitia, bu çirkin işlemi gerçekleştirecek kişiyi bulmasıyla filmin karanlığı izleyicinin üstüne çöküyor. Kürtajı yapacak olan Bay Bebe (Vlad Ivanov), adına yakışır bir profil çizer; pislik, çıkarcı ve korkutucudur. Gabita'nın hayatı onun elindedir, ve kızlar başlarına ne geleceğinin farkında değildir. Mungiu'nun filmi insana güzellikleri göstermiyor. Kamera kullanımı, özellikle sabit çekimleri ve tek karelik sahneleriyle var olan gerçekten, izleyiciyi hiç uzaklaştırmıyor. Renklerin genelde koyu tonlarda kullanılması, totaliter tarihin detayları ve çirkin sahne seçimleri filmin anlatım gücünü kuvvetlendirmiş. Off-screen ile başlayıp kadraja sonradan alınan Otilia ve Gabita'nın gizli bir şeyler paylaştığı ta ilk sahneden anlaşılıyor. Kısacası ilk andan itibaren kameranın gücünü hissetmek mümkün. Bahsettiğim bunca karanlık yön gibi, otel sahnesinden sonra Otilia'nın erkek arkadaşının evindeki masa başı sahnesi ve bu esnada geçen konuşmalar, Romanya'nın sosyal ve politik yönden ne kadar çürüdüğüne dair çarpıcı bir kesitti. Sinema tarihine geçer nitelikte...

forum resmi


Otilia rolündeki Anamaria Marinca'nun performansı gerçekten etkileyici; filmin neredeyse her karesinde görünen Marinca, yıllarca hatırlanacak bir oyunculuk sergilemiş. Her ne kadar izleyicide nahoş bir tat bıraksa da Vlad Ivanov'un da oyunculuğu üst seviyede. Otel odasında çok normal bir şekilde işinin özünü ve fiyatını anlattığı konuşma insanın kanını dondururcasına soğuk. Her iki oyuncunun filmdeki etkisi gözden kaçmıyor.

Genç yönetmen Cristian Mungiu, gelecek yıllarda Altın Çağ ile ilgili bir dizi film yapacağını duyurdu, yönetmenin gelecekteki filmlerini sabırsızlıkla beklediğimi söylemek zorundayım. Romen yeni kuşağının bu atılımı ülkemizde ne kadar rağbet görür, ne kadar sevilir bilinmez fakat keşfedecek çok şeyin olduğu bu kuşak çarpıcı eserlere gebe.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
melih
mesaj Feb 5 2008, 02:48 PM
İleti #2


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,451
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 2



Kürtaj filmi değil, ama baştan sona bir stres filmi. Özellikle açılıştaki yurt kısmında Otilia'nın hiperaktifmişçesine oradan oraya koşturması, herkesin hızlı konuşması, bir konudan diğerine çabucak atlanması, sürekli isimlerin sarf edilmesi vb. ile film baştan araya bir mesafe koyuyor. Ve bu, filmi yakalama, onun içine girme çabası filmin sonuna kadar çaresizce devam ediyor. El kamerası kullanılması yetmezmiş gibi, kasten stabil tutmama seçimi de ayrıca bir rahatsızlık konusu. Kısacası, filmin amacı rahatsız etmek. Bunu da başarıyor. İçeriği hâli hazırda çok dolu iken, sürekli istim üzerinde tutmayı ve "Acaba şimdi nasıl bir felaket çıkacak köşe başından?" diye sayıklatmayı beceriyor. Peki ne söylüyor? Hiçbir yeri beğenmediysem filmde, yemek sofrası sahnesine bayıldım. Konuşulanların muhteviyatı bir kenara dursun, dağılmışlığıyla masada oturan o kızın yerine koydum kendimi. Eziyet üstüne eziyet!

Son olarak, filmi fazla "Romence" bulsam ve maalesef bende yarattığı beklentiyle karşılaşamadığımı söylesem de devam filmlerinde başarı geleceği kesin. Adamlar senelerce bastırılıp sıkıştırılmaya çalışıldıkları kutunun kendilerine dar geldiğini bir bir anlatmaya başladılar. Önlerinde durabilene aşk olsun.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
213
mesaj Feb 6 2008, 12:54 AM
İleti #3


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Çevirmen
İleti: 489
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 17



Ben İzmir'de bu filmden mi bahsettim içkiliyken? oleyo2.gif 12'den vurmuşsun filmle ilgili söyleyeceklerimi. Yemek sahnesi en etkili sahnedir benim için de.

QUOTE
Hiçbir yeri beğenmediysem filmde, yemek sofrası sahnesine bayıldım. Konuşulanların muhteviyatı bir kenara dursun, dağılmışlığıyla masada oturan o kızın yerine koydum kendimi. Eziyet üstüne eziyet!


Bu kısım kafamda nasılsa aynen öyle söylemişsin vallahi. smile.gif Belki de film içinde empatiyi pek kurduramıyor ya da yavaştan kurdurmaya başlıyor ve orada tavan yapıyor. Ama ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun. fool.gif Şarkı sözünü buraya monteleyip, filmle ilgili mesajı da onunla birleştirmiş oldum. Gereksiz bir iç karartma varmış gibi geldi bana. Ama filmin rahatsız etme isteği yerine geliyor, orası kesin.


--------------------
sometimes... you've just got to rock...
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
paltosuz
mesaj Feb 6 2008, 06:53 PM
İleti #4


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 150
Katılım: 2-July 07
Üye No.: 141



Bu filmin amacı bence rahatsız etmek değil. Ve bir kürtaj filmi diyebiliriz. Bu iki durumu birleştirince şöyle bir sonuç çıkarıyorum; kürtajın yasak olduğu bir düzende kürtaj olmak isteyen bir kızın ve ona destek olan arkadaşının hikayesini izlemek rahatsız edicidir, mutsuzdur. Film, film gibi değil gerçek gibi. Üstümüzde bu denli baskı kurmasının nedeni de gerçekliği bence. Filmde anlatılmaya çalışılan şeyi anlamanın getirilerinden biri huzursuz olmak. Ama asıl amaç değil. Çünkü yönetmen gerçekliğin peşinde. Sokakta Otilia'nın fetüsten kurtulmaya çalışırkenki korkusu gerçek, bu sahneyi izlerken Otilia'yla koşuyoruz biz de, bazen etrafı göremiyoruz karanlıkta, bu atmosferde ben rahatsız olmamızı istemesinden daha fazlasını arıyorum. Çünkü ben de korkmuşum Otilia'yla birlikte. Arkadaşımla filmden çıktığımızda pek konuşamadık, yemek yemeye gittik acayip bir mutsuzluk üstümüzde, nerdeyse ağlayacağız. Film boyunca kaldıramayacağımız izlemesi zor bir sahne bekliyoruz, kanlar içinde bir Gabita mesela, ben bir ara Otilia sokakta bir yerde ölecek diye düşündüm, alakasızca. Bu beklenti, Bebe'nin sondayı Gabita'nın içine sokma sahnesiyle bir miktar karşılandı ama o sahneyi de uzun uzun inceleme imkanı bulunca etkisini yitirmeye başladı. Fetüsü görmekse rahatlamayla korku karışımı bir şey yaşatıyordu, bence fetüsü görmemize gerek yoktu. Aklıma bu fetüsün nerden bulunduğu, o sahneyi nasıl çektikleri falan geldi, bunları düşündüm. Erkek arkadaşının evindeki gerilimden sonra bir patlama olacakmış gibiydi. Film bitince baskı altında hissediyordum kendimi, üstünde çok konuşabilirim ama sevdiğimi söyleyemem bir türlü, yani beni mutsuz eden filmleri sevebiliyorum ama bu onlardan biri olmadı.

Dikkatimi çeken bir şey vardı, Gabita'yla Otilia'nın çok yakın arkadaş olduklarını düşünüyoruz, Gabita için onca şey yapsa da Otilia sevecen değil. Yani eylemleriyle destek oluyor ama aralarında da bir uzaklık var aslında, belki de Gabita'nın saflığı ve bunca şeyi yaşamalarına sebep olması yüzünden oluşmuş bir durum bu. Bu ilişkinin bu şekilde verilmesi de etkileyiciydi bence.

Bu ileti paltosuz tarafından Feb 6 2008, 07:04 PM yeniden düzenlenmiştir.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Feb 6 2008, 08:15 PM
İleti #5


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



QUOTE(paltosuz @ Feb 6 2008, 06:53 PM) *

Bu filmin amacı bence rahatsız etmek değil. Ve bir kürtaj filmi diyebiliriz.


Bende Rasko gibi kesinlikle bu filmin kürtajla ilgili bir film olmadığını düşünüyorum. Eğer kürtajla ilgili ve kürtajın ahlaki boyutlarının irdelendiği bir film izlemek isteyen varsa Claude Chabrol'un enfes Story of Woman filmini izleyebilir. Kürtajın ahlaki olarak çözümlemelerine bu film yoluyla ulaşabilir. Bence bu hikaye sadece insanoğlunun çaresizliğini anlatan bir hikaye. Baş karakterin dolaylı olarak bir kürtaja karışması ana fikrin üstünü örtmemeli. O kürtaj değilde, Çavuşesku döneminin despot polisleri tarafından tecavüze uğramış bir kadının dramı da olabilirdi. Ya da fabrikası elinden alınmış bir ailenin dramı da anlatılabilirdi. Ki bunlarla ilgili örneklerde mevcut. Yönetmenin kamera tercihleriyle bile aslında bu anlaşılabilir. Kamera filmin başından sonuna kadar izlenimci, hiçbir zaman yönetmen olaya müdahil olmuyor. Bir röportajında Mungiu, filmin içinde iki sahnede gerçekten Hollywood filmlerine benzer sahneler çektiğini, ama kurgu masasında bunları filmden çıkarttığını söylüyor. Gerçekten kameranın izlenimci ve gerçekçi yanını ön planda tutmaya çok gayret ettiği anlaşılıyor. Onun derdi ne siyasi sistemleri anlatmak ne de kürtajı anlatmak. O sadece insanı anlamak ve anlatmak istiyor. Bunu kabul etmek niçin sinema izleyicisine bu kadar zor geliyor, anlamıyorum. Robert Bresson'un Luis Bunuel'in filmlerini, Dostoyevski'nin kitaplarını niçin insanlar uzun yıllar değersiz buldu? Bence cevap çok basit: Çünkü insan, sadece insanı anlatmakla yetinen şeyleri değersiz ve yetersiz buluyor. Onları bu kadar karamsarlığa iten ve bu filmlerin iç karartıcı olarak yorumlanmasının altında yatan nedende, bundan başkası değil. İnsanoğlu hiçbir zaman bu kadar çıplak ve çaresiz olabileceğini kabullenmiyor. Otilia sadece bunlardan biri...

İletisinde Daedalus, Otilia'nın film süresince hareketliliğinden bahsetmiş. Bence çok güzelde bir ayrıntı yakalamış. Filmle ilgili okuduğum yabancı kaynaklarda dahil, hiçbirisi bu filmle Rosetta arasında bir bağlantı kurmamış. Oysa bana göre Otilia ile Rosetta arasında çok fazla ortak nokta var. Otilia'da tıpkı Rosetta kadar çaresiz ve yalnız. Sessiz bir kader ortalığı var ikisininde. Otilia'nın sürekli oradan oraya koşturması, yediklerini içinde tutamayışı, çevresine güvensizliği hayata tutunmaya çalışmasından ve sırtladığı yükün ağırlığından kaynaklanıyor. Öte yandan Mungiu'nun da, Dardenne Kardeşler ve Ken Loach gibi, hatta evveli Visconti gibi toplumsal gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı olması Otilia karakterinin devamlılığını da sağlıyor. Yoksa çok kolay bir şekilde Lukas Moodysson'un Lilya 4-ever'ındaki gibi kaderciliğe de boyun eğebilirdi. Lilya 4-ever'da filmin sonlarında Lilya'nın hayatı bir şerit gibi gözünün önünden geçerken, Moodysson izleyiciye Lilya ve Britney Spears'ın aynı gün doğduğunu hatırlatır. Sonra Lilya kim bilir belki aynı sene, aynı yerde doğsaydık ve bebekler değişseydi der. Oysa Otilia kaderciliğe kaçmaktansa, hayatın kendine getirdiği ağır yükü sırtlamaya razıdır. Yeri geldiğinde sikeyim böyle kaderi der ve yoluna devam eder. Toplumsal gerçeklerden kopmadığı gibi, minimalist ölçülerde kurduğu hayatına da devam etmeye çalışır. Hayatın iyi yanlarının olduğu kadar, kötü yanlarının da olduğunun bilincindedir.

Diyeceğim o ki; bence film ne kürtajla ilgilidir ne de çok karamsardır. Şahsen karamsar film görmek isteyenler Aki Kaurismaki'nin Match Factory Girl isimli filmini izleyebilir ve kibritçi kızın aslında masallardaki gibi bir dünyası olmadığını görebilir. Ama bana sorarsanız Otilia, ne Rosetta'dan daha karamsardır, ne Bresson'un Mouchette'sinden daha acınasıdır, ne de Ken Loach'ın Kes filmindeki karakteri Billy'den daha fakirdir. O sadece hayatın içinden bir karakterdir. O yüzden onu, Moodysson'un Lilya'sı gibi kanatları yolunmuş bir melek gibi tasvir etmeninde gereği yoktur.

Bu ileti BuRnOut tarafından Feb 6 2008, 08:16 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
paltosuz
mesaj Feb 7 2008, 02:49 AM
İleti #6


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 150
Katılım: 2-July 07
Üye No.: 141



Bir filme kürtaj filmi diyebilmek için, o filmde kürtajın toplumsal ve ahlaki boyutlarının inceleniyor olması gerektiğini düşünmemiştim bu yorumu yapmadan önce. İnsanoğlunun çaresizliğini ve olumsuzluklarla başa çıkma mücadelesini, yakın dostuna kürtaj olmasında yardım eden bir kızın yaşadıklarını anlatarak bize sunuyor oluşunu böyle bir tanım yapmamıza engel olarak görmedim sadece. Otilia'nın kafasında bunu ben yaşasaydım ne olurdu düşüncesi de var, bu düşünce bence onun davranışlarını çok etkiliyor. Gelecekte neler olacağı konusunda da endişeleri var, endişeleri ve korkularıyla yaşıyor ama güçlü olması gerektiğinin farkında. Bu hislerinin bu kadar yoğun olmasının sebebi Gabita'yla yaşıyor oldukları deneyim. Ben o yüzden filmi kürtajdan bağımsızca değerlendirmiyorum. Otel odasında yaşananların, Gabita ve Otilia'nın çaresizliğinin, filmin rahatsız havasına büyük etkisi var bence, bu etkinin altında değil ama başka etkilerin altında olan ve yine insanoğlunun çaresizliğini anlatan bir film 4 ay 3 hafta 2 gün'ün yaptığını yapmazdı, başka bir şey yapardı. Yönetmenin insanı anlamak ve anlatmak adına böyle bir hikayeyi kullanıyor oluşunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden o cümleyi kurdum. Israrla arkasında durmak isteyeceğim bir cümle değil zaten (daha önce "kürtaj filmi" izlemedim sanırım) ama hikayenin konusunun ve gerçekleşen olayların ana temayı çevreleyen etkili unsurlar olduğunu düşündüğümü belirtmek için kısaca öyle dedim.

BuRnOut, bu filmi karamsar gören insanlara, sadece insanı anlatmakla yetinilmesinden rahatsız olanlar, çıplaklığı ve çaresizliği kabul edemeyenler damgasını yedirmemelisin bence. Ben bu damgayı yiyince bana haksızlık edildiğini düşündüm mesela (yanlış anladıysam afedersin). Hem insanın çaresizliği ve çıplaklığı anlatılıyorsa eğer, bu karamsarlığa sebep olabilir, bunu kabul ediyor olsan bile oturup huzursuzluktan ağlayabilirsin. Bu kadar katı olunmaması gereken bir konu bence bu. İnsanlar bu konuda zorlanırlar evet ama bu onların gözlerinin kör olduğu anlamına gelmek zorunda değil. Göremeyen ya da görmek istemeyen insanların çoğunluğu oluşturuyor olması berbat bir şey ama yine de bu konuda konulan yargılar kapalı olmasa daha iyi olur bana kalırsa.
Bahsettiğin filmleri izlemiş olmayı ve yaptığın karşılaştırmaları kavramış olmayı isterdim ama izlemediğim için Otilia'nın ne derecede karamsar, ne derecede acınası, ne derecede fakir olmadığını düşündüğünü tam anlayamamış oldum.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Feb 7 2008, 03:01 AM
İleti #7


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



İletim yanlış anlaşılmasın, kimseyi yermek veya bir karşıtlık yapmak için yazmadım. Sadece filmi bir kürtaj filmi olarak görmediğimi ve filmin karamsarlığının abartılmaması gerektiğini vurgulamak istedim. Filmi izlememiş ve sadece yazılanları okumuş biri olsaydım, bu filmin sinema tarihinin en karamsar filmi olduğunu zannederdim. Öyle bir intiba uyandı bende. Bu yüzden başka filmlerinde olduğunu ve daha ağır ve kasvetli karakterlerinde varlığını hatırlatmak istedim. Sadece bu filmle sınırlı bir bakışla Otilia'yı ve filmi değerlendirmenin bir yerde yetersiz kalacağına inanıyorum. Yanlış anlaşıldıysam, kusura bakmayın.



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 7 2008, 10:12 PM
İleti #8


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



Filmi yenice izlemiş olduğumdan ben de kendi okumamı söylemek istedim. Bir kere 4 luni, 3 saptamani si 2 zile bir kürtaj filmi mi, değil mi diye bir tartışmayı bile çok yüzeysel bulurum. Bu bir kürtaj filmi değil. Ama öyle algılanmaya da müsait bir yanı var. Kaçımız Romanya’nın 1980’ine ve Romen sinemasına tam anlamıyla hakimiz? Üstelik filmin büyük çoğunluğu kürtaj merkezli ilerlerken. Böyle bir durumda yaşanan illegal prosedür, tıbbi yordam yanında kuvvetli bir çaresizlik de var. İşin o kısmı zaten sinema sanatı çerçevesinde konuşulması gereken şey. BuRnOut nasıl insanların kendi zayıflıklarını anlatan filmlere tahammül gösteremeyişinden şikayetçiyse, ben de bunu yaparak böyle yapımlara karşı gelişigüzel yafta yapıştırılmasına karşıyım. Sevgili paltosuz için böyle yaptı demiyorum. İzlemeden evvel bunu yapan çok kişi, çok yazar gördüm. “Kürtaj konulu başyapıt” ifadeleri vardı. Başyapıt olduğu tespiti yapılmış, yine de kürtaja endekslenmiş. paltosuz da çoğumuzun başına geldiği gibi bu filmle ilgili etrafın/medyanın dolduruşundan etkilenip bu şekilde düşünmüş olabilir. Yine de onun, filmi kürtaj filmi olarak görme sebebinin altını kendine göre doldurduğunu düşünüyorum. BuRnOut’un referans bombardımanı içinden sadece Lilya karşılaştırmasını alabildim. Ama bence Mungiu’nun gerek kamera kullanımı, gerek hikaye/senaryo/kurguya yaptığı ince ayarla sağladığı gerçeklik hissi, benim Otilia’yı daha önce izlediğim herhangi bir karakterle benzer-benzemez ilişkilendirmemi engelledi. Tabi Anamaria Marinca’nın rol kesmeyen, bana göre gizemsiz, hilesiz, hurdasız şekli de önemli. Biraz ilişkilendirmeye uğraşsam da genel anlamda bir Trier kadını olabilmek için fazla sıradan, bir Haneke kadını olabilmek için fazla hareketliydi. (Moodysson kadının ise kafamda oturmuş belli bir tarifi yok. Etkileyici bulsam da özgün diyemiyorum.) Yeri gelmişken, bu hareketlilik konusunda tuhaf biçimde bizim bazı Türk orta sınıf genç kız ve kadınlarımıza daha yakın gördüm Otilia’yı. O kadar doğal bir duruş ki, Mungiu’nun ona fazla “yavaş hareket et” veya “tezcanlı davran, konuş, yürü” dediğini sanmıyorum.

4 luni, 3 saptamani si 2 zile’nin dolaylı yoldan kürtajın ahlaki boyutlarını irdeleyen bir film olma durumu da var. Kulağa fazla didaktik gelebilir. Yalnız film bu irdelemesini sessizliği ile yapıyor. Yaptırıyor desek daha mı doğru olurdu acaba? Sözle yapsaydı bu kadar farklı olmazdı. Hemen hemen her şeyi seyirciye bırakma durumu hakim. Biz Otilia ve Gabita’yı ekran başında yargılamaya başladığımız an iş bitmiştir. Filmin o noktada konuşmasına gerek kalmıyor. Şayet yargılamıyor, suçlamıyor, sadece akışa kaptırıyorsak kendimizi, karamsarlık baş gösteriyor. Tabi karamsarlık yorumlarımız da değişkenlik gösterecektir. Bence oldukça depresif bir film. Ama Moodysson ile kıyaslanması da elbet açık ara bir karamsarlık muhasebesine yol açacaktır. Moodysson gibi gösterdikleriyle değil, göstermedikleriyle karamsar olmayı hedefleyen ve bence bunu gücü etkisinde başaran bir hamuru var. Otilia’nın lavabo sahnesi buna en güzel örnek. Oraya girmeden önce ne yaşadığını bildiğimiz Otilia’yı, banyoda iken her zamanki telaşı içinde görmemiz, onu hüngür hüngür ağlatmayıp sadece düşünceli ruh haline kilitlenen kameraya teslim olmamız gerekiyor. O kamera, gittikçe daha fazla belirsizleşmek ve bu sayede daha vurucu olmak istercesine Otilia’yı yüzü duvara dönük banyo fayanslarına bakarken, bizi de onun yüzüne değil, arkasına bakarken görmek istiyor. Bu sıradan planla filmin baş kahramanı bile sırtını bize dönmüşken, zihnimizde dönüp duranları ifade edebilmek için önce onları toparlayabilmemiz gerekiyor. Sofra başındaki ömür törpüsü sahne de bir bakıma aynı amaca hizmet ediyor. Yani karamsarlığa… Fakat Mungiu bu kez uzunluğuyla izleyeni sıkacağını bildiği o tek plana kattığı dinamizm ile alkış alırken, sıkıcılığın getireceği karamsarlığın da üzerimize çökmesini istiyor. Teknik açıdan çok başarılı olan bu sahne, bana göre filmin dramatik yanını, özellikle de o esnada otel odasında beklemekte olan Gabita’nın ürkütücü bekleyişi ile sağladığı gerilimi biraz törpülüyor. O arada bulunması gereken ihtiyaç mahiyetindeki boşluk bu şekilde doldurulmak istenmiş. Fazlası rahatsız edince, gazı olan bir şişkinlik hissi de vermesi kasıtlı olarak istenmiş olabilir. Haneke’nin sabit kamerasına bir itibar söz konusu mudur, bunu Mungiu’ya sormak gerek. Yine de yer yer benzer etkileri bıraksa da, Haneke gibi aşırı koyu bir tanımlanamazlık elde edemiyor. Finale bakarak karamsar olmadığını söyleyeceksek haklı olabiliriz. Ama aslında orada bile “bunlar hep yaşanıyor, yaşanmaya da devam edecek” karamsarlığı sezmek olası. Yani karamsar olmak isteyene Mungiu’nun bahanesi çok.

Otilia'nın kafasında “bunu ben yaşasaydım ne olurdu” düşüncesi veya bir şekilde gelecek endişesi olduğuna da inanmıyorum. Oda arkadaşı Gabita için gösterdiği aşırı fedakarlığa sebep aramaya çalışmasak daha iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü tıpkı Çavuşesku döneminde kürtaj yaptıranların başına ne geldiğinin söz ve görüntülerle istismar edilmemesi, o konuda yüksek sesle hiç politik yergilerde bulunulmaması gibi bu filmin karakterine ters yaklaşımlara itibar etmeyen Mungiu, Otilia ve Gabita arasındaki hukuğun ne düzeyde olduğunu mu ifşa edecekti? Belki de filmden çıkardığı sahneler bununla ilgiliydi bilemiyorum. paltosuz’un beklediği gibi izlemesi zor, kan revan sahneleri çoğumuzun aklından geçmiştir. Fakat Mungiu, göstermedikleriyle de ne derece etkili olabileceğinin kitabını yazmış olan yönetmenlerin etüdünü çok iyi yapmış. Tabi önceki işlerinden haberdar olmadığım için bu filme bir debut gözüyle bakmamdan kaynaklı bir algı yanılması var mıdır bilemem. Pek sanmıyorum. Peki cenini neden gösterdi diye sorulabilir. Gösterilmeyenlerle kıyaslandığında bunca zorluğa sebep olan”şey”in gösterilmesi gerekiyordu belki. Ne kadar tarz sahibi olursa olsun Mungiu’nun bu tavrı anlaşılır bence. Çıkış noktaları gösterilmeyen, ama varlığı hep hissedilen rahatsız edicilik, bu sahne ile farklı bir gerçekliğe bürünüyor. Sonrasında çöpe atılmak üzere bir poşete konduğunda o somut unsur, gerilimin dozunu yükseltiyor. Kısacası bir çok yönüyle etkileyici bir film. Her ne kadar kimi yerlerde “Cristian Mungiu’dan sinema dersi” şeklindeki ifadeleri abartılı bulsam da…


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
paranoid
mesaj Feb 8 2008, 04:06 PM
İleti #9


Gözleri içine düşmüş kırık bir kukla...
***

Grup: Üyeler
İleti: 435
Katılım: 14-July 07
Nereden: Bölge
Üye No.: 172



Herhangi bir filmin bir ayağından tutarak, o ayağa istinaden bu film şu filmidir bu filmidir deme lüksüne her zaman sahibiz aslında. Bu tamamen bizim filmde neyi yada neleri gördüğümüze bağlı olarak değişkenlik gösterecektir.Fakat bunu derken bile herhangi bir filmin tek bir ayaktan oluşamayacağını zaten biliyoruzdur.Gene de merkezine aldığı konu başlığı itibariyle etiketleme eğilimi gösteririz. Fakat bu eğilim bazı filmlere yapılan bir tür haksızlığa dönüşebilir. Rasko’nun da alt başlık olarak belirlediği “kürtaj filmi değil” ibaresini, kürtaj filmidir değildir tartışmasını başlatmaktan çok, sadece bu etiketin altına sıkıştırılmaya çalışılan bu içerik zengini filmin, bütün yönleriyle değerlendirilmesine bir davetiye olarak düşündüm.Filmi izledikten sonra da çok yerinde ve haklı bir davet olarak kabul ettim.

4 luni, 3 saptamani si 2 zile ile ilgili Rasko’nun değinileri şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde filmin özünü zaten yakalamış. Hemen arkasından konuşulan filmle ilgili farklı yorumlar da çok geniş bir çerçevede filmin değerlendirilmesine imkan sağlamış. Geriye söylenecek çok fazla bir şey kalmamış olmakla birlikte filmi izlerken sıklıkla gözüme batan ve bu vesileyle eklemek istediğim yegane vurgu; erkek egemen düzen çarkları arasında tutunmaya çalışan kadın karakteridir. BuRnOut’un iletisinde daha büyük bir daire içersinde değerlendirerek anlattığını hemen onun altına bir alt başlığa küçülterek, insanoğlunun çıplaklığı ve çaresizliğinin bir parçası olarak; erkek istek ve arzuları doğrultusunda işleyen bir sistem karşısındaki kadının çıplaklığı ve çaresizliğini görüyorum.Diğer sayılan kadın karakterlerinin de birbirine bağlayabilecek en büyük ipin gene aynı bakış açısından geçeceğine inanıyorum.Üzerine bir şeyler söylemek istediğim diğer bir konu da;Rosetta-Otilia karşılaştırması. Özellikle çaresizlik ve yalnızlık bağlamı ele alındığında Rosetta ve Otilia’nın ortak noktalarını bulmak kolay olsa da karakter olarak bu iki kadın birbirlerinden farklılar,üstüne üstlük taban tabana zıt oldukları özellikleri de azımsanmayacak kadar çok.Farklı kaynakların bu iki kadın arasında bağ kurmayı denememesinin temelinde bunun olabileceği inancındayım. İkisinin de yaşadıkları çevre,zaman, kültür şartlarından öte sadece kişilik özellikleri bağlamında ele alındığı durumda bile her ikisinin de çaresizlik ve yalnızlıkla başa çıkma biçimleri birbirine benzemiyor. Rosetta’nın hayata tutunabilmek adına yaptıkları daha çok yabani hayvan formunda görünüyor göze. Birinin güvenini kazanarak hemen arkasından ona ihanet etmenin yanında, sadece kendini düşünen diğergamlıktan zerrece nasiplenmemiş davranışları Otilia’dan kilometrelerce uzaklaştırıyor Rosetta’yı. Rosetta’nın çaresizliği daha çok köşeye sıkışmış bir parsın çaresizliğini andırıyor, her an yüzünüzde pençesini hissedebilirsiniz.Bu karşılaştırmayı bir adım daha ileri götürerek söyleyebilirim ki Gabriela’nın yanında, örneğin otel odasında Rosetta’nın olduğunu düşünemiyorum.Hiç bir şekilde Gabriela’nın yanında yer alarak ona yardım edebilecek vasıflara sahip değil. Otilia her şeyiyle çok daha fazla insancıl, fedakar,müşfik ve halden anlayan bir yapıya sahip.

Rosetta, Otilia, Lilya, liris,Pilar ve hatta Meryem. Bunun yanına hiç sayamazsak sinema tarihine mal olmuş en az iki düzine daha kadını birbirine bağlayan; erkeklerden kurulu bir dünyanın kadın görüntüleri olmasıdır.Yüzyıllardır erkek cinselliğine hizmet değişik biçimler almış olmasına rağmen, bunun çoğunlukla kadının sömürülmesi tarzında olması değişmeyen gerçek olarak kalmıştır. Bunun sadece cinsellik yönüyle ele alınması ciddi bir yanılgıya sebep olabilir elbette. Diğer taraftan erkek cinselliği kendi çıkarlarını gözetmede kadın cinselliğine oranla kat kat vahşidir. Sonuç olarak kadın ve erkeğin birlikte mutluluğundan çok, hedeflenen sadece erkeğin mutluluğu olduğunda; kadın davranışları çeşitli ahlak,gelenek görnek, saygı vs gibi kisveler altında zorbalıkla değiştirilmeye ve yönlendirilmeye çalışılacaktır.




--------------------
"Bir filmi açıklamak zordur, çünkü onu anlamak kolaydır."
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
t-becks
mesaj Feb 17 2008, 08:39 PM
İleti #10


...geç kalmış bir hayat onunkisi.
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 521
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 11



İnsan hangi raddeye kadar fedakarlıkta bulunmalıdır? Bir yerden sonra artık "Benden bu kadar" deme hakkı yok mudur? Gabita'nın vurdumduymaz ve gevşek tavrı karşısında çabalayanın Otilia olması kabul edilebilir bir durum mudur? Şahsen bunların hiçbirisine net yanıtlar veremiyorum. Gabita'nın otelde oda ayırtmaması, getirmesi gereken muşambayı unutmasının içinde bulunduğu durumun telaşından çok kendisinin kişiliğinden kaynakladığı kanısındayım. Hamile kalmasının yine o umursamazlığından ileri gelmiş olabileceğini düşünüyorum. Oysa onun bunu gayet kabullenmişçesine hareket etmesi ceremesini başkalarının çekmesine sebep oluyor. O yine de buna aldırmayıp karnını doyurmaya gidiyor. Onu mu, Otilia'yı mı suçlasam bilemedim. Belki ikisini de suçlamamalı. Zira Gönül Yarası'ndan Nazım Beyin dediği gibi, "Bir daha dünyaya gelsem gene aynı yollardan yürüyeceğimi biliyorum. Demek ki yaşanan onca hayal kırıklıkları bana bir şey öğretememiş. Tuhaf bir durum; acı çekmeye gönüllü olmak."
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
R0BlN
mesaj Feb 19 2008, 11:19 AM
İleti #11


Puck:Robin
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 3,736
Katılım: 31-May 07
Nereden: İstanbul
Üye No.: 7



QUOTE(raskolnikov @ Sep 17 2007, 12:32 AM) *

...çirkin sahne seçimleri filmin anlatım gücünü kuvvetlendirmiş. Off-screen ile başlayıp kadraja sonradan alınan Otilia ve Gabita'nın gizli bir şeyler paylaştığı ta ilk sahneden anlaşılıyor.

Filmin öyküsünü, zaman bütünlüğünü ve işleniş tarzını beğensem de kameranın film boyunca doğru kullanıldığından şüpheliyim. Evet, yemek sahnesinde kameranın Otilia'ya sabit bir şekilde odaklanıp sağdan soldan suratların ve ellerin kadraja girmesi, konuşmanın içeriğiyle de birleştiğinde, rahatsız edici atmosfere katkıda bulunmuş, ama o sahnede işe yarayan bu formülün filmin başka yerlerinde de (Otilia ve erkek arkadaşının odadaki konuşmaları, nerede olduğunu hatırlamadığım bir telefon sahnesi,...) gerekli gereksiz tekrarlanması rahatsız edici havadan çok, çiğ bir çirkinlik katmış filme. O sahneleri seyrederken aklıma Trier'in Direktøren for det hele'si geldi. İnsanlar konuşurken kafaları kadrajın dışında kalıyordu, ama Trier bunu bir parodi olarak yapmıştı. "Siz siz olun, kamerayı böyle kullanmayın" diye yani rolleyes.gif


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 3rd July 2022 - 11:20 PM