IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> There Will Be Blood (2007)
BuRnOut
mesaj Mar 19 2008, 07:44 PM
İleti #1


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



forum resmi


IMDB
There Will Be Blood (2007)

Directed by: Paul Thomas Anderson
Genre: Crime / Drama
Tagline: When Ambition Meets Faith
Plot Outline: A story about family, greed, religion, and oil, centered around a turn-of-the-century prospector in the early days of the business.
User Rating: 8.6 / 10 (45,597 votes) Top 250: #34
Runtime: 158 min
Awards: Won 2 Oscars.
Cast: Daniel Day-Lewis, Martin Stringer, Kevin J. O'Connor, Jacob Stringer


Siyaha bürünen insanlar…


Tüm mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan gelir. (Tolstoy)

Upton Sinclair’in kitabından uyarlanan There Will Be Blood, kuşkusuz her şeyden önce sinema tarihine geçecek kadar başarılı bir edebi eser uyarlaması. Özellikle son yıllarda neredeyse çekilen her üç filmden birinin bir eserden uyarlandığı düşünülürse, bu engin uyarlama denizinin içinden There Will Be Blood’ın bu denli öne çıkmasının sebepleriyse oldukça fazla. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu nedenlere de değineceğim kuşkusuz. Güçlü kitaplardan her zaman güçlü filmler yapıl(-a)mıyor. Bazen eser yönetmenin kalıbını aşacak kadar güçlü oluyor (Bknz. Tony Takitani) bazen de eserin yapısı gereği beyazperdeye uyarlanması sıkıntı yaratıyor. (Bknz. A Scanner Darkly) Yönetmenlerin uyarlama yapmadan önce, o eserin ne kadarına sadık kalacaklarını ve hikayenin işleyişine kendilerinden bir şey katıp katmayacaklarına karar vermeleri gereğiyse hemen tüm uyarlamalar için zaruri ihtiyaçların başında geliyor. Daha önce kendi yazıp yönettiği Boogie Nights, Magnolia ve Punch-Drunk Love gibi filmlerle rüştünü ispat eden Paul Thomas Anderson’da bu noktada, esere sadık kalmamayı seçmiş. 1927 yılında yazılan eserin çok karakterli yapısına karşın yönetmen, Daniel Plainview karakterinin modern insanla örtüşen yanlarını öne çıkaran bir anlatım yapısı benimsemiş. Plainview’in öne çıkmasıyla birlikte filmdeki Eli Sunday karakterini de ön plana çıkaran yönetmen, bu ikili arasında yarattığı gerilimle filminin eleştirel yanlarının üstüne, bir de filmin temposuna olumlu katkı sağlayan gerilim unsuru eklemiş. Bu tercihiyle de film sıkıcı bir uyarlamanın ötesine geçerek, yönetmenin bakış açısını da içinde barındıran ve bu sayede yönetmenin anlatım tarzına yabancı olmayanlarında içinde tanıdık şeyler bulabilecekleri bir film hüviyetine bürünmüş.

Sanayi Devrimi ve ondan önce Avrupa’da yaşanmış, kitlesel anlamda dünyaya etkide bulunmuş sosyal ve siyasi sonuçları olan toplumsal değişimlerden olabildiğince uzak olan Amerika Kıtası, kendi içinde birliğini sağladıktan sonra hızlı bir atılım yaptı. Sanayi Devrimi’ni bile tam anlamıyla yaşamadan, direk Sanayi Devrimi’nin ikinci yarısına yetişerek hızla arayı kapamaya çalıştı. Bu yüzden de belki makineleşmeyi en çabuk benimseyen ve bundan en çok yararlanan da Amerika oldu. Aradaki açık büyüktü, ancak çok çalışarak kapatılabilirdi. Avrupa Kıtası değişimleri siyasi, ekonomik ve sosyal olarak her alanda yaşarken, Amerika bir anda sıçrama yaptı. Daha yürümeyi öğrenmeden koşmak isteyen Amerika’nın bu hızlı atılımı elbette Plainview gibi insanların ve fırsatçılarında hızla türemesine sebep oldu. Avrupa kıtası kendi içinde gelişimlerin beraberinde getirdiği toplumsal sorunlarla, savaşlarla, açlıkla ve sefaletle uğraşırken, Amerika bir anda sivrilmeye başladı. Fakat Amerika’da da her şey yolunda değildi. Coğrafi olarak ülkenin genişliği, tek bir adalet sisteminin olmayışı, eyaletler arasındaki farklılıklar ve birbirinden değişik uluslardan oluşan insanların toplamından meydana gelen bir halkın varlığı ülkedeki merkezi denetimi aksattı. Bu otorite boşluğundan yararlanan çeteler, haydutlar ve bireysel girişimleriyle rant peşinde koşan fırsatçılar ülkenin dört bir yanında faaliyet göstermeye başladı.

Sanayileşme ve makineleşme temelinde enerjiye ihtiyaç duyuyordu. Demir ve kömürün önem kazandığı bu dönemde, petrol de vazgeçilmez enerji kaynaklarının başında geliyordu. Ama petrol alanları sınırlıydı ve petrol çıkarması da meşakkatli bir işti. Henüz şirketlerin ülke çapında faaliyet göstermediği, demiryolu ağının ve ulaşımın o kadar genişlemediği bu ilkel sanayileşme diye tabir edebileceğim dönemde serbest girişimciler ülkenin pek çok yanını dolaşarak kendi çaplarında yeni pazarlar ve hammadde kaynakları bulma peşindeydi. There Will Be Blood’da bu erken kapitalizm döneminden başlatarak hikayesini, aslında şu an geldiğimiz noktaya nasıl gelindiğini de gözler önüne seriyor. Amerika’nın kısa tarihini ve hızlı gelişimini gösteren Anderson, sivrilttiği Plainview karakteriyle de kendine bir prototip yaratıyor. Her zaman daha fazlasını isteyen, hırslı, açgözlü ve amaçları uğruna her türlü mücadelenin içine gözü kapalı atlayacak Plainview, bir çağında küçük bir simgesi adeta. Her zaman daha fazlasını iste sloganının peşine takılmış, rüyaların ve zenginliğin ülkesi Amerika’da kendi yolunu bulmuş bir girişimci Plainview. Sanayi Devrimi’nden önceki birey hayatını devam ettirmek için çalışırken, sanayileşmeyle hız kazanan kapitalizm çağındaki birey; aza tamah etmeyen, açgözlü ve içsel zorlamalar sonucunda çalışmaya kendini adamış bir varlığa dönüştü. Plainview’in gelişimi de bu açıdan ilgiye değer. Plainview karakteri altında, esasında muazzam bir kapitalizm ve modern insan eleştirisi var. Doğadan başka bir şeye ihtiyacı olmayan bireyin giderek, yerine içsel zorlamalarla, önce kendisine sonra da emeğine karşı yabancılaşan ve gittikçe insanlara olan nefretini kendine döndüren bir birey geldi. Hatırlarsak, film içinde Plainview: “Pek çok insandan nefret ediyorum. İnsanlara bakıp sevecek hiçbir şey göremiyorum.” diyordu. Toplumdan uzaklaştıkça insanlardan kopan bireyin, bir süre sonra kendinden de uzaklaşması ve büsbütün dünyadan kopuk yaşaması şaşılacak bir sonuç olmasa gerek.

forum resmi


Filmde modern insan ve kapitalizm eleştirisi dışında, din kavramının da kapitalist söyleme uygun hale getirilişini ve dinin de artık ekonomik düzenin boyunduruğu altına girdiğinin altı çiziliyor. Reform hareketlerinde önemli rol oynayan Martin Luther’in daha sonra getirmiş olduğu Protestan Etik’i ve onun etkilerini de filmde görmek mümkün. Zenginliği, Tanrı’nın istediği bir şey olarak gören Protestan Etik, kapitalizmin tam da istediği türden bir öğretiydi. Çalışkanlığın, üretimin ve tutumluluğun savunulduğu bu öğreti, kapitalizmin erken döneminde ihtiyaç duyduğu maddi birikimi ve iş gücünü de sağlıyordu. Bu anlayışa göre, kapitalist dönemin Tanrı’sı da çalışmaydı. Herkes çalışmalı ve kazandığını daha fazla kazanmak için yatırım olarak kullanmalıydı. Ancak bu şekilde Tanrı’ya daha yakın olunabilirdi. Topluca düzenlenen ayinlerle din görevlileri insanların içlerindeki kötülükleri çıkarırken, diğerlerine de devam etme gücü aşılıyordu. Din kurumu da artık insan yaşamını rasyonelleştiriyordu. Düzen her koldan kapitalizme hizmet etmekteydi. Birikimini, kişisel ihtiyaçları için veya kendisine söylenenin dışında bir yatırım için kullanan kişilerde lanetleniyordu. Filmin son kısmında Eli’nin içine düştüğü durum, bu açıdan kapitalizmle birlikte evrimleşen Protestan Etik’e uyum sağlamayan bireylerin başına gelecekleri çok güzel biçimde gösteriyordu. Max Weber bu durumu şöyle özetliyor: “Tanrı’nın kendi şanını arttırma ile ilgili açıkça görülen dileğine, boş zaman ve zevk ile değil, yalnızca çalışma ile hizmet edilir.” Birey yalnızca çalışmalı ve Plainview gibi daha fazlasını istemeliydi. Daha fazlası için daha fazla çalışmalıydı. Ortaçağ’da kilise yasaları toplumsal hayata yön verirken, kapitalizmle birlikte yükselen yeni çağda ise; ticari gereksinimler dinsel öğretileri belirliyordu.

There Will Be Blood’da yönetmen, kitabın ağırlık noktalarını oluşturan erken kapitalizm, evrimleşen din olgusu, modernite, inanç, aile ve modern insanın yaşadığı çelişkileri belirtirken, öte yandan da baba-oğul ilişkisi ve rüyalar ülkesi diye tabir edilen Amerika’nın kısa tarihini de anlatarak hikayesini zenginleştirmiş. Kitapta bu unsurlar o kadar sivrilmese de, yönetmenin Plainview karakterini öne çıkarmasıyla birlikte ister istemez baba-oğul arasındaki ilişki ve Plainview-Eli arasındaki gelgitler öne çıkmış. 1927 yılında yazılmış bir eseri beyazperdeye uyarlarken yönetmenin bu unsuları öne çıkarmasıysa, yönetmenin cesur ve başarılı bir tercihi bana kalırsa. Bu tercihinden dolayı da There Will Be Blood edebi eser uyarlamaları arasında üst sıralarda yer alıyor. Ele alınan kaynağın birebir uyarlanmasıyla iyi bir uyarlama yapılamayacağını fark eden ve eserin ana temalarını koruyarak, üstüne izlenirliği arttıracak öğelerde eklemeyi başaran Anderson, bu sayede There Will Be Blood’ı altyapısı sağlam bir sinema filmi formuna dönüştürüyor.

forum resmi


Filmin ana hikayesinden ve alt metninden bahsettikten sonra, biraz da teknik kısmına değinmek istiyorum. Yönetmenin daha önceki filmlerinde de beraber çalıştığı ve Amerika’nın eleştirel cephesinde yer alan Syriana, Good Night, and Good Luck, Michael Clayton gibi filmlerde de görev yapan görüntü yönetmeni Robert Elswit, çok sade görünmesine rağmen, çok titiz bir çalışma ortaya koymuş. Amerika’nın kırsalında çekilen ve çoğunlukla açık alan görüntülerinden oluşan bir filmde ışığı bu derece dengeli ayarlamak ve yeri geldiğinde gölgeleri de bir anlatım aracı olarak devreye sokabilmek alkışa değer bir başarı. Hele Plainview’in kardeşi sandığı adama yapacaklarını izleyicilere hissettirdiği sahnenin hemen arkasından ekrana bindirilen kare, tek kelimeyle muhteşem. Daniel Day Lewis’in kelimelerle ifade edilemeyecek denli başarılı oyunculuğu ve Plainview karakterini hissedilir hale getirmesi de filmin bu denli başarılı olmasında pay sahibi öğelerin başında geliyor. Gerek kilise içindeki sahnesi gerekse de filmin finalindeki müthiş patlaması bile Lewis’in oyunculuğunun boyutlarını gözler önüne sermeye yeterli oluyor. Kaldı ki, filmde bu sahnelere benzer iddialı sahnelerde çok yok. Genelde Lewis, Plainview karakterini mimikleri ve kendine güvenen o iddialı duruşuyla yansıtmaya çalışıyor ve bunda da çok başarılı.

Filmi izledikten sonra ister istemez insan Plainview karakterini eleştirmek, ona bir çift laf etmek istiyor. Fakat bir süre düşününce, acaba Plainview için kötü diyebilir miyiz, ya da kötüyse ne kadar kötü gibisinden sorulara yanıt bulamadığımızın farkına varıyoruz. Bana sorarsanız Plainview için böyle bir sıfat kullanmak doğru olmayacaktır. Hepimiz en az Plainview kadar kötülük besliyoruz içimizde. Hepimiz en az onun kadar hırslı ve ihtiraslı oluyoruz zaman zaman. Ne Plainview ne Tony Montana ne de Charles Foster Kane… Hepsi sadece yaşadıkları çağın birer yansımasından ibaret. Her insan kadar suçlu, her insan kadar masumlar. Bazılarından daha kurnaz, bazılarındansa daha aptallar. İçine düştükleri durumlar itibariyle bize tanıdık gelen bu karakterler sonuçta en az bizim kadar insancıllar ve siyaha bürünen çağımız insanın yansımasından başka bir şey değiller. İyi bir film bize hayatı öğretir demiş ya Jean-Luc Godard. There Will Be Blood’da öyle filmlerden biri işte. Hem kendimize itiraf edemediğimiz gerçeklere ayna tutuyor hem de yaşadığımız çağa ve hayatlarımıza dair pek çok şey söylüyor. Modernitenin iflasına tanık olan bizler için yolun başına bir yolculuk imkanı sunuyor. İnsanın içsel karmaşasının boyutlarına, inancın insanları esir alışına, inançsızlığın sonuçlarına, ailenin önemine ve saflığımıza alegorik bir bakışla yaklaşıyor.

Bu ileti BuRnOut tarafından Mar 19 2008, 07:48 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
efrasiyab
mesaj Mar 25 2008, 01:16 AM
İleti #2


Bir daha çal Sam!
**

Grup: Üyeler
İleti: 61
Katılım: 23-February 08
Üye No.: 2,077



Filmi bugün izledim, hala hafımızamda tazeyken bir şeyler söylemek istedim. Öncelikle, beklediğimden çok daha fazla bireysel bir kapitalist başarı hikayesiyle karşılaştım. 19.yüzyıl finans-kapitalindeki birleşmeler ve petrolden biriktirilen sermayenin savaş-silah-uyuşturucu gibi sürecin yan kollarına aktarılmasına hiç değinmeden tam da ortalama Amerikan seyircisinin halet-i ruhiyesine hitap eden dramatize edilmiş klişevari bir baba-oğul-piç üçgeni
çizilmiş. Beklentim fazla olduğu için sert eleştirdiğim söylenebilir muhtemelen öyle de. Filmin teknik yönüne, çekimlerin kalitesine ( özellikle patlama sonrasındaki ışık-gölge kullanımındaki ustalığa), oyuncu seçimine, harika bir uyarlama olmasına falan diyecek hiçbir şeyim yok. Mükemmeller. Temel eleştirim filmin söylemine, erken dönem kapitalist sermaye birikimine dair kısmın zayıflığına. Filmde hiç kadın karekter olamaması da kapitalizmin protestan ahlakı ruhunun aynı zamanda erkek egemen de olmasından kaynaklanıyor olsa gerek.

Düpedüz kötücül olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğim Plainview ve tabii ki Eli karakterlerinin uğruna herşeyi satabilecekleri kuyular, bugün hala yanıbaşımızda petrol için başlatılan savaşta milyonlarca insanın kanı-canı pahasına işletiliyor. Plainview ve Eli tıpkı şu "girişimci yurttaş Kane" gibi çağının basit bir yansıması olmaktan ziyade gözlerini bürümüş dolar yeşilinin eninde sonunda kan kırmızısına dönüşecek olan izinde bile isteye ve bedeli ne olursa olsun yürüyen adamlar, bildiğimiz kapitalistler işte. Bir dönemi Plainview gibi salt güçlülerle anmak feci eksik olmasının yanısıra örneğin aynı dönemde işçi hakları, iş güvenliği, özgürlüklerin genişletilmesi gibi bugün hala insanlığın hayrını gördüğü mücadelelere ilk kafa yoranlara karşı ayıp etmek olur kanısındayım. Tarih, egemenlerin ve onların dümen suyuna gidenlerin olduğu kadar akıntıya karşı kürek çekenlerin, haksızlığa karşı ayak direyenlerin de tarihidir. pokey.gif

Bu ileti efrasiyab tarafından Mar 25 2008, 01:19 AM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
GECE adlı hayaletin olduğu,
Bu topraklara yeni vardım
Bu en uçtaki Kuzey Ülkesinden
.
Edgar Allan Poe
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
coffee
mesaj Mar 26 2008, 09:43 PM
İleti #3


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 7
Katılım: 17-February 08
Üye No.: 1,943



Spoiler dolu bir mesaj.. smile.gif

Bu filmi kapitalizm eleştirisi olarak görmedim ben hiç. Görememişimdir belki de. Sanayinin filizlenmesi, üretimin öyküsü kapitalizmden önce sosyalizmin konusudur. Üretim ve üreten sosyalizmin çekirdeğidir hatta. Fakat tabi onun da eleştirisi yok. TWBB ideolojik taşlamalardan çok uzakta tabiatla savaşan insanı, cisimleşmiş hırs olan insanı anlatıyor bence sadece. Film daha çok Habil-Kabil ikileminin bir yarısını anlatır gibi. Habil çobanlık yapar. Yaptığı iş toplayıcılıktan bir sonraki adım gibidir. Kabilse ziraatçidir. Toprağı eliyle kazar, eker biçer, üretir. Hırs doğal bir duygu keşfidir ve sonunda paylaşamadıkları bir şey olunca ötekini öldürmekten çekinmeyen Kabil olur. İkisi de birer kurban adamış fakat seçilen ve kurbanı kabul edilen Habil olmuştur.

Plainview'i saran hırs da yaptığı işin bir neticesi gibi duruyor. Her mizacın kaldıramayacağı kadar sert ve acımasız olmak zorunda ve oluyor da. Doğa da onun her uğraşında bir fatura kesiyor. Kendisi, oğlu, işçileri.. Yönetmenin burada yeşil vadide gözyaşı döken bir kızılderili olmadığı da belli. O harika "ekmek, yol, okul.." tiradı ödenmesi gereken bedel, dökülmesi gereken kan ve elde edilen başarı üzerine kısa ve çok etkileyici geldi bana. İçinde, orta ve hatta alt tabakadan bir adamın, başardıkça yükseldiği, yükseldikçe egosunda kendini kaybedip deliliğin sınırlarında dolaştığı, hayata dair söylediklerinden çok insana dair söyledikleri daha önemli olan bir film. Eli filmde Plainview neyse onun tam zıttını temsil ediyordu sanırım. Asla çalışmayan, sahtekar, kam emici bir mahluk. Çalışanların nefret ettiği insan tipi de budur zaten. Finalde -bu kez- çocuğu Daniel'ı terk ediyor. Daniel "Tanrının seçtiği kişi benim"diye bağırırken Eli "Biz kardeşiz" diye yalvarmaktadır ve başı ezilerek öldürülür.

2007'nin en iyi filmiydi bence. En iyi film Oscar'ını almalıydı. Daniel-Day Lewis biraz fazla ön plana çıktı sanırım.


--------------------
Discourtesy is unspeakably ugly
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
213
mesaj Mar 26 2008, 10:08 PM
İleti #4


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Çevirmen
İleti: 489
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 17



QUOTE(coffee @ Mar 26 2008, 09:43 PM) *

Bu filmi kapitalizm eleştirisi olarak görmedim ben hiç. Görememişimdir belki de. Sanayinin filizlenmesi, üretimin öyküsü kapitalizmden önce sosyalizmin konusudur. Üretim ve üreten sosyalizmin çekirdeğidir hatta. Fakat tabi onun da eleştirisi yok. TWBB ideolojik taşlamalardan çok uzakta tabiatla savaşan insanı, cisimleşmiş hırs olan insanı anlatıyor bence sadece.

Filmle ilgisi yok ama iktisatçı olarak dayanamadım. Nasıl gördüğünüz önemli değil filmi ama sanayinin filizlenmesi sosyalizmin değil her daim vahşi kapitalizmin konusudur. İktisat öyle diyor çünkü. Sanayinin ilk başları, günde 18 saat, hiçbir hakları olmayan ve karın tokluğuna ölene kadar çalıştırılan, avantajın sadece üreticide olduğu, üretim yönlü bir devrin sosyalizmle uzaktan yakından ilgisi olamaz. Ancak oradan sosyalizme doğru düzelme çabaları olabilir. Filmde de zaten oğlunun sağlığını kaybettikten sonra dahi işine neredeyse aynı hızla ve hırsla devam eden adamın öyküsü anlatılıyor. Eğitilmemiş bir hayvan gibi, alması gerekeni alana kadar önüne ne çıkarsa ya yok edip ya da uzlaşıp(rahip bozması ile anlaşmalarına ithafen) alan bir insan. "O yapmasa başka biri yapacak zaten" de bunun bir özrü olamaz. Ama başarının para ile ölçüldüğü zamanlar ve yerlerde bunlar önemli değil. Kısa bir öyküyle yazıma son vereyim. smile.gif Kadın satıcısı-pezevenk işlerini çok büyütür ve ülkenin en zenginlerinden biri hâline gelir. Gazetecinin birisiyle röportaj esnası "ama yine de bu paranın kaynağı kadın satıcılığı, pezevenklik" türünden bir soru gelmiştir. Cevaben bir kağıda büyük harflerle "pezevenk" yazan adam, cebinden çıkardığı bir tomar parayı yazının üstüne atar ve gazeteciye sorar: "Görünüyor mu şimdi ne olduğum?" Dini imanı para olanlar sadece başarı ile parayı paralel ve aynı hizada tutarlar.

Bu ileti 213 tarafından Mar 26 2008, 10:11 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
sometimes... you've just got to rock...
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
coffee
mesaj Mar 26 2008, 10:45 PM
İleti #5


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 7
Katılım: 17-February 08
Üye No.: 1,943



Filmle ilgisi olmadığı gibi benim yazdıklarımla da pek ilgisi olmamış.

Ekleyeyim bir kaç şey.. Sosyalizmin başlangıcınde, ilk cümlelerinde insanları kabaca "çalışanlar ve asalaklar" olarak ikiye ayırıyordu Saint Simon. Üretmeyenlerden tiksinen ve seküler bir çalışma ahlakı üreten bir düşünce.. Sanayileşme Batı'nın ortak günahıdır bence. Allahtan millet olarak akan suya bakmaktan zevk alan yapımız sayesinde bu konuda amel defterimiz temizdir. "Vahşi" kapitalizmin sadece çalışanı değil, milletleri bile sömürmeyi amaçlayan yapısı şu anda tek başına kaldığı için daha günahkar geliyor olabilir ve tabi sormak lazım.. sosyalizm sanayiye, tabiatla mücadeye ve üretime karşı mıydı; yoksa paylaşımdaki adaletsizlik ve sınıflar mıydı temel vurgusu?

@TWBB konusunda algıda seçicilik yaşandığını başka yerlerde de gördüm ben. Bazısı filmin Hristiyanlığa ve dinlere eleştiri getirdiğini düşünüyordu mesela.. -ki buna da katılmıyorum ben asla. Çünkü son derece çılgın bir heteredoksi üzerinden gidiyor film.. hiç bir yere teşmil edilemez.- Neyse.. bu kadar yeter bana. Neticede zevk alarak 3 kez seyrettim filmi. Pişman değilm. Bilgisayarın belleğinde olsa yine seyrederim. smile.gif

Bu ileti coffee tarafından Mar 26 2008, 10:51 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
Discourtesy is unspeakably ugly
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
213
mesaj Mar 26 2008, 10:54 PM
İleti #6


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Çevirmen
İleti: 489
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 17



Yazdıklarınızdan hem yeşil rengi sevdiğinizi hem de kapitalizme sempatinizi anlayabiliyorum. Öyle de bir laf vardı Voltaire'in. "Söz konusu para olunca, herkes aynı dindendir" diye. Benim ise ne sosyalizme ne kapitalizme bir sempatim var. Saint Simon'a gelince positivizmin kurucusu, Comte'nin hocası olan sosyolog "ilk cümlelerinde" çalışanlar ve asalaklar diye değil, sosyologlar ve endüstriciler(sanayiciler) olarak ikiye ayırmıştı insanları. İktisatın Marx'ı, Keynes'i, Smith'i dururken bir sosyologtan alıntı yapılması konuyla bağlantısı olmayının benim karşımda durduğunu gösteriyor.
Sanayileşmeyi de günaha bağladınız ya, daha sözüm yok. Her konuyu oraya bağlayanlar buraya da gelmiş sonunda.


--------------------
sometimes... you've just got to rock...
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 18th March 2019 - 10:17 PM