IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Hayattan Korkma: Sacayağı, 7 Mart 2008
R0BlN
mesaj Jan 4 2008, 12:05 PM
İleti #1


Puck:Robin
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 3,727
Katılım: 31-May 07
Nereden: İstanbul
Üye No.: 7



forum resmi

forum resmiforum resmiforum resmi

IMDB

QUOTE
Konu: Film bir kasabada kendilerine yetecek kadar üreten, ürettiği ile yaşayıp giden üç ailenin öyküsü. Mandıracılık yapan Talat, tavuk yetiştiren Bedrettin ve babadan kalan fırınında ekmek üreten Rıfkı, doğduklarından beri aynı kasabada yaşayan, çoluk çocuğa karışmış, çocukluklarından beri birbirlerinden hiç ayrılmamış üç arkadaştır. Talat’ın çocuğunun hastalanması ile hayat bir anda değişmeye başlar.




Bu ileti R0BlN tarafından Mar 6 2008, 11:48 AM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
someareborntotheendlessnight
mesaj Aug 2 2008, 04:59 PM
İleti #2


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 94
Katılım: 18-June 07
Üye No.: 96



Hayattan Korkma, her ne kadar kendini melodram olarak sunsa da, aynı zamanda komik de olmaya çalışmaması sayesinde neşeli kalabilmeyi başaran naif bir yapım. Naifliği iddiasız olmasından gelmiyor; tam tersine, oyunculuk olsun, diyalog yazımı olsun, mekân yönetimi olsun… konusunun dramatikliğini izlenmek için elde bir saymadan birçok açıdan başarılı olmayı başarmış bir film. “Büyükler”in performansı muhteşem. Zeki Alasya ağlama sahneleri dışında “Zeki Alasya mimikleri” olmadan da oynayabileceğini kanıtlamış; Tarık Pabuççuoğlu abartısız acı çekmek gibi zor bir işin altından kalkmış; Hakan Boyav ise bence filmin odağını ayakta tutan, dramatizasyonu son derece güçlü bir karakter yaratmış. Bu yönetmenin tercihi midir, kendisinin inisiyatifi midir bilemem; ama “eski solcu ve eski marangoz ve yeni tavukçu ve yeni lokantacı ve ikinci baba ve ekibin akıl hocası ve motivasyon sağlayıcısı ve küskün kızının babası ve kendi de küskün erkek çocuğu olmayan” gibi pek çok yükü taşıyabilen “şişman” (biçimde yazılmış) Bedrettin rolü filmin hayattan korkmayan damarını güçlü biçimde besliyor. Yine de bütün bu yan hikâyelerin bir kısmının diğer karakterler arasında paylaştırılması Hakan Boyav’ın performansını arttırabilirdi diye düşünmeden edemiyor insan. Zaten bu başarılı filmin tek “fazla” yan hikâyesi de Bedrettin’inkilerden biri değil: Zeynep Eronat’ın canlandırdığı Zehra’nın çocukluğunda yaşadığı dram ve onun üzerine binen körlükle ilgili ikinci dram, bir ara filmin odağının sapmasına neden oluyor. Ama filmin kurgusu böyle sapmaları “tolere” edebilecek kadar hızlı. Kasaba yaşantısı, küçük esnafın yaşam mücadelesi, dayanışma gibi kavramlar bütün o gözyaşına rağmen sulandırılmadan anlatılıyor Hayattan Korkma’da.

Yine de Berrin Dağçınar’ın Hayattan Korkma’yı melodram türünden bir gömlek yukarı taşıyabilme şansını kullanmadığını düşünüyorum; bunun temel nedeni de bence hayattan değilse de, “sinemadan korkmak”. Oysa, bana kalırsa son derece başarılı kamera yönetimini, iyi planları, göze batmayan geçişleri (ve geçiş denemeleriyle) Hayattan Korkma, biraz da “marjinal” olmayı göze alabilseydi, ne bileyim, siyah beyaz çekilebilseydi, filmin sonunda yalnız kaldığı için oldukça eklektik ve zorlama görünen gerçeküstü renkli mısır patlakları gibi resimleri filmin içine yayabilseydi, kişilerin uğraşlarıyla ilişkilerine kişisel sancılar yerleştirebilseydi (mesela hamur – süt – et üçlüsünün daha yakın plan çekimleri yapılsaydı, buğday – inek – tavuk gibi ayrıntılarla fırıncı, mandıracı, tavukçu gibi karakterlerin yaşamsal ilişkisi kısaca verilseydi) ortaya çok daha güçlü bir film çıkacaktı.

Elbette “şu da olsaydı bu da olsaydı” demek bir eleştiri sayılmaz: Burada yaptığım eleştiriyi Türkiye’de pek revaçta olan ve eleştirisinin temelinde “ben çekseydim” gibi benci bir bakış bulunan eleştiri tarzından ayırmanın bir yolu varsa, o da melodram türünün genelinde yukarıda andığım sorunun varolageldiğini anımsatmak olurdu: Her nedense, özellikle iyi bir “acıklı durum” fikri bulmuş olan yönetmenler, bu yöndeki dikkati dağıtmamak için bir görüntüler dizisi olan “film”in görüntüleri üzerinde pek oynamazlar. Örneğin Zehra karakteri filmin merkezindeki çocuğun annesi olmasının ötesinde, çocuğun sorunuyla yakından ilgili bir geçmişle kurulan bağlantının da odağında yer alabiliyor, bunun üzerine de kendi çocukluğunun hikâyesini yaşayabiliyorken, yani hikâye “şişmanlama” pahasına bu kadar girift hale gelebiliyorken, “görüntü”nün kendisi nedense “sadeliğini” koruyor. Bana sorarsanız bu durum, filmin ömrünü kısaltıyor: Sinema mı hikâyenin içindedir, hikâye mi sinemanın içindedir sorusunun yanıtı, filminizi sadece güncel şimdiki zamanın değil, sinema sanatının içinde de muhafaza etmenin yollarını bulmanızı sağlayabilir, elbette böyle bir arzunuz varsa. Sonuçta, örneğin Lars Von Trier'nin 2000 tarihli filmi Dancer in The Dark da özünde körleşmeyle ilgili basit bir melodramken, müziğiyle, danslarıyla, şiddetiyle daha “rahatsız” edici olma riskini aldığı için sinema tarihine yerleşebiliyor ya da Ertem Eğilmez'in 1973'teki muhteşem Canım Kardeşim'iminin içindeki rahatsız edici sekanslar, katı gerçekçilik ve dayanışma zorluğu, ailesizlik gibi kavramlar filmin melodramatik yapısından bir şey kaybettirmiyor.

Kör olmakta olan bir çocuğun hikâyesi olmaktansa, kör olmakta olan bir çocuğun çevresindeki insanların hikâyesi olmayı tercih eden Hayattan Korkma’nın bu tercihinin peşinden daha güçlü biçimde gitmesini, o insanları sadece dayanışan halleriyle değil, dayanışamayacakları kadar yalnız yaşamak zorunda oldukları kapalı devre halleriyle de çizseydi, bir çember tamamlanmış olacaktı bence: O zaman bir gişe filmi olmasına rağmen gişeye “bağımlı” da kalmayabilecekti.

Bu ayrıntı dışında, son zamanlarda izlemeye katlanabildiğim Türkiye filmlerinden biri olan Hayattan Korkma’nın inandırıcılık konusunda eriştiği şaşırtıcı başarı ve iç öykülerindeki (Zehra’nınki hariç) adaletli dağıtım onu kendi döneminde kendi alanında ilk sıraya taşıyor. Kasabanın “zilli kızı” Emine’nin dramı her ne kadar şok etkisi yaratmasa ve aile kurumunu desteklemek için kullanılsa da Esra Ronabar tiradını etkili biçimde atıyor. Benzer bir tiradı da aile kurumunun temsilcisi, Sedef Avcı’nın canlandırdığı Kardem’in karşısında atabilseydi, yani aile kavramının kalabalığının garantiye aldığı bireylerin aynı zamanda bu kalabalık içinde görünmezleştiklerini, sivri uçlarının törpülendiğini Kardem’in abartılı güzellikteki yüzüne yüzüne vurabilseydi, “senin ailen var ama ben yıkıntılarda sevişebiliyorum” diyebilseydi, Kardem’in de çocukluk aşkının sevgilisini mıymıntı gibi içten içe kıskanmak dışında seçenekleri olabileceğini fark etmesi filmin havasını değiştirirdi.

Hayattan Korkma izlenesi bir film, evet, ama hayatın naifliğinden, kalabalığın parıltılı yalanından korkmak kaydıyla. Korkmadığınız şeye karşı kendinizi savunamazsınız, ne de olsa.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 19th March 2019 - 08:53 PM