| 1920-1949 / 1950-1959 / 1960-1969 / 1970-1979 / 1980-1989 1990-1999 / 2000-2004 / 2005 / 2006 / 2007 / 2008 | # / A / B / C / D / E / F / G / H / I / J / K / L M / N / O / P / Q / R / S / T / U / V /W / X / Y / Z |
![]() ![]() |
| Funkster |
Jun 6 2007, 09:32 PM
İleti
#1
|
||||
![]() Etkin Üye Grup: Yönetici İleti: 2,003 Katılım: 31-May 07 Üye No.: 6 |
![]() IMDB
Sinema sanatı, performansın, görüntünün, ışığın, hikayenin ve diğer tüm tamamlayıcı unsurların ortak bir amaç etrafında toplanmasıyla vücut bulan bir sanattır. Amaç atmosfer yaratmaktır veya olmalıdır. Size samimiyetini, gerçekliğini, fantezisini en etkin biçimde aktardığı sürece kalıcılığını koruyacaktır. Basit bir hikaye, abartısız bir oyunculuk bile o atmosfer içinde yolunu çizer ve emin adımlarla yürür. Marco Martins’in yazıp yönettiği 2005 Portekiz yapımı Alice, işte tam anlamıyla o filmlerden biri.. Mário ve Luisa’nın küçük kızları Alice birgün kaybolur. Aradan geçen 193 günün ardından filme dahil oluruz. Mário, kızını bulmak için kişisel çabasıyla her yolu denemektedir. Basit biçimde sadece bu kadar özetlenebilecek hikaye meğer bünyesinde o kadar yoğun bir dram barındırıyormuş ki, izleyiciye sunduğu yöntem ve atmosfer de o basitliğin içinde derinleşecek, katmanlaşacak, izleyeni de o derinliğe çekecek ölçüde güçlü. Marco Martins, ateş düştüğü yeri yakar misali sadece kaybedenlerin hissettikleri o kayıp acısını işlediği basit hikayesini hem görüntüleriyle, hem depresif ama gerilimli havasıyla, hem de başrol oyuncusu Nuno Lopes ile mükemmel biçimde harmanlıyor. Martins işe kızını kaybeden acılı babadan başlıyor. Mário, Alice’in kaybolduğu gün ne yaptıysa hergün aynı şeyleri yapıyor: Aynı saatte kalkıyor, aynı adımları atıyor, aynı trene binip, aynı dilenciye para veriyor. Hatta o gün temizlikçiye verdiği bir damatlığı, hergün aynı temizlikçiye tekrar götürüyor. Bu rutin sayesinde Alice’i bulabileceği ümidi o kadar güçlü ki, bu rutine ek olarak hergün sokağa karışıp kayıp ilanı dağıtıyor, onları mağaza camlarına yapıştırıyor. Ama en ilginç olanı ise, yaklaşık 600 bin nüfuslu Lizbon’un en işlek caddelerini tepeden gören çeşitli dairelere tam 11 el kamerası yerleştirmesi, onların tüm gün kaydettiği görüntülerin yer aldığı kasetleri toplayıp akşam izlemesi ve dikkatini çeken görüntülerin çıktısını alıp duvarına yapıştırması.. Bunları yaparken son derece sistematik ve dakik bir yöntem izleyen Mário, kayıp kızını aramak diye bir meslek edinmiş dersek doğru olur. Asıl mesleğinin aktörlük olduğunu anladığımız Mário’nun oyunundan izlediğimiz kısa pasajlarda büründüğü diri ve neşeli kimlik ile acısını saklamayı da başarıyor. Ama Alice’siz hayata geri döndüğünde tekrar soğukkanlı, içinde fırtınalar kopan ama rutinine sadık Mário haline geliyor. Bunun yanında depresyona giren karısı Luisa’yı da teselli etmeye çalışarak, bu hüzünlü olduğu kadar gizemli öykünün baş köşesine oturuyor. ![]() Aktör Nuno Lopes, saçı sakalıyla oluşturduğu pejmürde görüntüsüne rağmen, bunların ardında sergilediği, tarifsiz acısını arayış çabasına dönüştürmüş baba Mário rolüyle hemen her karesinde göründüğü filmi hakkıyla dolduruyor. Mário’nun ümitsizlikle sürekli mücadele halindeki güçlü karakter yapısının zaman zaman acısına yenik düştüğü anları, yükselip alçalan ruh hallerini, soğukkanlı telaşını son derece tutumlu, abartısız, ölçülü ve alttan alta çok yoğun bir hüzünle canlandıran Lopes kesinlikle iyi bir seçim. Parliament mavisi ve karanlığın sağladığı gölgelendirmeler, acı çeken bir babanın yaşadığı derin dramı adeta Lopes’in yüzüne yazıyor. Anne Luisa’yı canlandıran Beatriz Batarda ise Lopes’e kıyasla daha ikinci planda kalmasına rağmen, özellikle sinir krizi sahnesiyle izleyiciyi öykünün acıklı gerçekliğine daha bir yakınlaştırıyor. Bunun yanında Mário’nun kameralarını yerleştirdiği daire sakinlerinin kendilerine has ilginçlikleri de filmin koyu dramatik dokusunu zarar vermeyen hoş ayrıntılar. Marco Martins, farklı sinema dillerinden alışverişlerle kendine yeni bir dil yaratmaya uğraştığı Alice’te, pek çok yönden bunu başarıyor. Tek bir filmle kederli, naif, gerilimli ve gizemli olabilmek ve bunu gerçekten karşı tarafa aktarabilmek yeteneğini kanıtladığı gibi, filmin temposunun ağırlaştığı anlarda da görüntü estetiği sayesinde kırılganlık ve bilinmezlik arasındaki dengeyi çok iyi sağlıyor. Öyle ki film, konuştuğu anlardaki gücüne, sustuğu anlarla daha bir güç katıyor. Örneğin, Mário’nun bir sahnede sokaktan geçerken arkasındaki duvardan yansıyan, elinde saatle koşan tavşan resimleri (-ki film bittikten sonra Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll’dan bir alıntı yapılmış), gün bitiminde Mário’nun kameralarının kırmızı ışıklarının birer birer sönüşleri, yine Mário’nun bir elektronik eşya mağazasının önünde ekranda kendi yüzünü gösteren televizyonlara bakışı gibi daha bir çok etkileyici sahne mevcut. İşlek ve gündelik telaşın hakim olduğu Lizbon sokakları, metroları ve havaalanlarının yarattığı kalabalık klostrofobisi, nefesleri kesen bir takip sahnesi ve tabiki o sarsıcı final.. Hatta tam iki adet final olduğu bile söylenebilir ki, her ikisi de izleyeni darmadağın edebilecek, onları ümidin ümitsizlikle yaşadığı düellonun görkemine şahit yazacak, boğazlarına kelimeleri düğümleyecek, “bak işte bu yüzden üzgün bir filmdim ben” diyebilecek sakin ama görkemli bir kapanış. Kast yazıları aşağıdan yukarı doğru akarken hipnotize olmuşcasına bakakalmak, ne düşüneceğini bilememek ve elbet gözyaşlarına boğulmak olasılıkları da seçenekler arasında. Sevgi, ümit, fedakarlık, keder gibi kavramları İstanbul gibi yedi tepeli bir şehir olan Lizbon dekoruyla dramatik, hassas, sessiz sedasız ama aynı zamanda gerilimli bir üslupla işleyen, sinematografisi ve hüzünlü piyano nağmeleriyle, ama her şeyiyle çok güçlü bir film Alice. Teşekkür notu: 2007 Yabancı Film Oscar aday adayı olan filmin duyurusunu biryerlerden bulup çıkaran harakiri ve sürpriz bir şekilde bize çevirisini armağan eden baronio'ya çok teşekkürler.. Bu ileti Funkster tarafından Jan 21 2008, 07:49 PM yeniden düzenlenmiştir. -------------------- |
||||
| baronio |
Oct 27 2007, 02:33 AM
İleti
#2
|
|
Etkin Üye Grup: Veteran İleti: 2,073 Katılım: 31-May 07 Nereden: Away Üye No.: 3 |
Bu filme yakışan bir şarkı ve klip sanırım.
-------------------- |
| Bergovski |
Feb 7 2009, 01:44 AM
İleti
#3
|
![]() Üye ![]() ![]() Grup: Üyeler İleti: 10 Katılım: 15-December 08 Üye No.: 5,430 |
İnceleme için çok teşekkürler Funkster
Ama ben aynı fikirleri paylaşmıyorum hatta nasıl tahammül ettim iki saat boyunca diye film bitince kendime kızdım. Ama işte sonuçta ortada bir emek olunca ileri sarıp da o emeğe saygısızlık etmek istemiyorsun ama keşke yönetmenin de bize karşı bize saygısı olsaydı. Yani tamam ortada insanı geren ve depresyona sokan bir matem var (ve çok da naif bir konu) ama yahu bunu illa uzun uzun sokak görüntüleriyle mi anlatmak gerekiyor. İnsan bir kamera hareketiyle bir yerde bir yaratıcılık bekliyor bir yerde de görüntüleri başka bir yere götürecek bir tad bekliyor ama yok. Mal gibi sonuna kadar bir sokağı bir adamı seyrettik. İyi ki Tarkovski yavaş çekimi buldu, herkes bu yavaş çekimi (bu 'yavaş çekim'in teknik anlamını bilmiyorum, özürdilerim ) dayıyor filme. Sonra da seyirciden 'vay be duyguları nassıl da derinden vermiş' diye tepki bekliyor. Tarkovski babalar gibi o çekimleri yapmıştır ve hepsi de yerli yerine oturmuş ve yakışmıştır o filmlere ama artık herkesin kendine yakışan çekimi bulma zamanı gelmedi mi? Adam uzatmış da uzatmış ki zaten baba karakterindeki oyuncumuz da ayrı bir arıza. Film boyunca aynı suratla gezdi. Arada bir ağlamasa adam karton mu acaba diye insanın gidip dokunası geliyor. Elbette ki bazı insanlar yapıları itibariyle 'ifadesiz'dirler, duygularını göstermekten hoşlanmazlar ve bizim karakterimiz de öyle biri olabilir ama asıl marifet de orada gizlidir, oyuncu öyle bir oynar ki 'ifadesiz'dir ama ruhu gümbür gümbür ortadadır. Ne bileyim gözleriyle konuşur mesela ya da minik hareketlerle şunla bunla. Hani acemi işi filmler vardır, yönetmen çok önemli bir fikir yakalamıştır ve bunu sona saklar. Ve fakat o iki saati de doldurması gerektir. Hah işte ben tam da böyle bir yönetmenle karşı karşıyaymış gibi hissettim. Ki yönetmenin tanımıyorum, hakkında hiçbir bilgim yok ama bende böyle bir izlenim uyandırdı. Ama beğendiğim bazı sahneler de olmadı değil. Kadının patateslerle ilgili sorusuyla birlikte ruh halinin çok ama çok iyi özetlenmiş olması.. Gözetleme kamerasının başını iki yana sallaması.. Televizyon satan bir dükkanın önünde adamın kendini seyredişi.. Alice Harikalar Diyarında felsefesine yapılan atıf.. Bu kadar. Liste burda bitiyor. Bu tür yönetmenlere sesleniyorum: Ne olur artık hayatta üç beş tane iyi tespit yaptım diye bizim koskoca iki saatimizi almayın. Bekleyin, sabredin, biriktirin, bir film yapın, ama iyi bir film yapın. Bunun gibi on tane olmasındansa bir film olsun ama iyi olsun. Belki yönetmen alınacak ve 'biz burda çok insani bir konuyu ele aldık ama' diye içine kapanacaktır ama filmi iyi çekemedikten sonra vermek istediğin mesajın sinema dünyasında işi ne? (Git belgesel çek, ne bileyim çocuk yuvası aç) Bir film çekerek o insani duyguyu paylaştırmaya çalışmışsın ama olmamış. Ki bende tam tersi bir duygu uyandırdı, bir yerden sonra canım o kadar sıkıldı ki 'ya abi boşver, yengeyle yeni bir çocuk yaparsınız' falan demeye koyuldum. Halbuki benim de kalbim gümbür gümbür çarparak o kızı aramalıydı di mi ama hayır, hiç de öyle bir duygu uyanmadı. Neyse, hayırlısı. Bir de bir film hakkında böyle çok büyük tepki verince şüphe etmeye başlarım 'Ya acaba çok mu iyi bir film ki bu kadar heyecanlandım. Olabilir mi?' Yok canım daha neler |
![]() ![]() |
|
Basit Görünüm | Şuan: 30th July 2010 - 12:56 PM |