| 1920-1949 / 1950-1959 / 1960-1969 / 1970-1979 / 1980-1989 1990-1999 / 2000-2004 / 2005 / 2006 / 2007 / 2008 | # / A / B / C / D / E / F / G / H / I / J / K / L M / N / O / P / Q / R / S / T / U / V /W / X / Y / Z |
![]() ![]() |
| BuRnOut |
Jun 6 2007, 07:37 PM
İleti
#1
|
||||
![]() Edilgen Bir Uyumsuz Grup: Veteran İleti: 1,835 Katılım: 31-May 07 Nereden: Düşler Ülkesi. Üye No.: 8 |
IMDB
Siyahi öğrencilerle dolu bir okulda beyaz bir öğretmen olmak… Üstüne üstlük öğrencilere tarih dersi anlatmak… Anlattığı derste değişimden, zıtlıklardan ve sivil hareketlerden bahsetmek… Birisini değiştirebilirsem hepsini değiştirebilirim diye düşünürken, ya birisi bile değişmek istemiyorsa? Ya Herakleitos’un meşhur sözü bu okula uğramıyorsa? Bir de bütün bunlara yalnız geçen bir ömrü, ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan eski kız arkadaşı ekleyelim. Dunne (Ryan Gosling) için hayat ne kadar zor olabilir? Hayatın omuzlarına yüklediği ağır yükü taşımaya çalışırken kendini uyuşturucuya veren ve hayata tutunmak için herhangi bir nedeni olmayan Dunne bir cephede ekrana yansırken, diğer cephede de değişime kapalı öğrencilerin hayatları akıp gidiyor. Ailevi sorunlar, sorumsuz ebeveynler, alaycı arkadaşlar ve suçla iç içe sokaklarda büyümeye çalışan çocuklar… Half Nelson’da bütün bunları, hatta daha fazlasını bulmak mümkün. Aralara serpiştirilen, Amerika’nın geçmişinden karanlık sayfaları ekranda bir sihirbaz atikliğiyle hokus pokus yaparcasına gösteren eğreti bölümleri de görebiliriz. Fakat bu havada kalan kısımlara fazla takılmadan, Dunne’ye ve ona benzer pozisyondaki öğrencisi Drey’in dostluğuna değinmekte fayda var. Çünkü filmin çıkış noktası ve ana ekseni bu dostluk ve bu dostluğun “normal” gözlerce bozuk diye tabir edilen kimyası. ![]() Kısalarıyla ünlenen ve bolca ödülü evine götüren ikili Ryan Fleck ve Anna Boden’in ortak çalışması olan Half Nelson, yönetmenin de deyimiyle “bu yakışıksız arkadaşlığı” beyaz perdeye taşırken, bu dostluktan bir genelleme yapma ihtiyacı duymamış. İşin bu noktası hoşuma gitti. Genelde bu tür filmlerin abecesindendir, mutsuz hoca, sorunlu öğrenciyi adam eder. Sonra bir bakar ki kendisi de mutlu olur. Gerçek hayat öyle midir, peki. Her şey bu kadar açık ve net midir? Half Nelson’da kendini ciddiye almadan hikayesini anlatarak, işleri basitleştirme ve genel bir mesaj vererek, çevreye de güzel görünme çabasında değil. Amma velakin derseniz ki Half Nelson çok mu iyi bir filmdir? Değil. Peki, yeni bir şeyler söylüyor mu? Hayır. Üstüne üstlük ağır aksak ilerleyen ve son derece sakin bir atmosfere sahip, düşük bütçeli bir bağımsız. Sözün özü, her bünyeye uymayacak bir filmden bahsediyoruz. İçinde kimi zaman güzel bir soru, kimi zaman güzel bir şarkı yakalanabileceği gibi, karşı kıyıdan bakarsak da sıkıcı yanı ağır basabilecek pek çok sekansı da içinde barındırıyor. ![]() Ryan Gosling… Ryan Gosling… Bu adama oynadığı her filmde ayrı bir parantez açmaktan yazma düzenim bozuldu. Her filminde ondan başka bir şeyi takip edememekten ne de çok filmi ziyan ettim. Murder by Numbers’ta tek dişe dokunur unsurdu, Notebook’da tutkulu bir aşkın karizmatik aşığıydı. Stay’de ise Ewan McGregor’u silip süpürürken, perdedeki duruşuyla ve akıllara ziyan oyunuyla en az film kadar ilgiye değerdi. Half Nelson’da da tek başına filmi sürükleyerek, tam kendine uygun bir rol bulduğunu hissettiriyordu. Onun o donuk bakışları, soğuk ama çekici duruşu ve bir anda yön değiştirmeye müsait ruh haliyle rolüne biçilmiş kaftan olduğunu kanıtlıyordu. Sorular dedik, mesajlar dedik, arkadaşlık dedik, Ryan Gosling dedik de, filmin en güzel sorusunu es geçtik. Evet, gelelim beni en çok düşündüren soruya ve filmin üstü örtük ve havada kalmış ama üzerinde düşünmeye değer sualine; bizi özgür olmaktan alıkoyan nedir? Bizi hapishanelerimizde yaşamaya zorlayan dürtü nedir? Robotlaşmaktan kurtulmanın yolu yok mudur? Half Nelson ne abartılacak bir film, ne de basite indirgenecek bir tüketim malzemesi. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, orası ayrı meseledir. Lakin meramını anlattığı kadar sorularını ve yönünü net bir şekilde belirleyemediğinden olsa gerek, filmle ilgili açılan başlıklarda bazı satır başı soruların es geçildiğini gördüm. Az gerideki sisteme ve sistemin tıkanıklığına dair sorularına yeni bir önerisi olmamasına rağmen, bu sorular ortada ve düşünmeye, üretmeye, sorgulamaya ve zaman ayırmaya değecek denli ciddi sualler. Yoksa Half Nelson izlenir, sevilir ya da sevilmez sonra unutulur gider. Tıpkı kendinden önce aynı konuları ekrana taşıyan ve derdini Half Nelson’dakinden daha da eli yüzü düzgün bir şekilde anlatan filmler gibi… BuRnOut Bu ileti BuRnOut tarafından Jul 3 2007, 09:55 PM yeniden düzenlenmiştir. -------------------- |
||||
| melih |
Jun 6 2007, 07:53 PM
İleti
#2
|
|
Etkin Üye Grup: Veteran İleti: 1,401 Katılım: 31-May 07 Üye No.: 2 |
Soru: Half Nelson ne demektir?
Cevap: Güreşte, rakibin kolunun arkasından kendi kolunu geçirip, rakibin boynunu kilitlemeye verilen terim. Bizdeki karşılığı kafakol sanırım. Pek aram yoktur güreşle. ![]() Filme niye böyle bir isim seçildiğini bilemiyorum. Belki o tezatlık felsefesine bir örnek vermek için. "Tek kolunu kaptırdın ama diğeriyle hâlâ kurtulabilirsin" gibi. Yönetmenlerin takdiri. Nelson hangi karakter acaba, diye bakınmadım da değil bir süre. Kabul ediyorum. Filmde çok çok sevdiğim iki şey vardı. Birincisi; elbette Ryan Gosling. Hep, oynanması en zor karakteri oynayan oyuncuyu ödüle layık görürler. Aktör işini iyi yapmış mı yapmamış mı pek dikkat edilmez. Karakter zordur, zorludur ne de olsa. Bana da hep senaristin yarattığı hayal ürünü kahraman esas ödülü alır gibi gelir. Ama Gosling öyle değil. Film boyunca her gülümseyişiyle kalp kırmayı başarıp, öyle acı acı gülme, dedirten bir adama hayran olunmaz da kime olunur? Tek korkum Murder by Numbers, Stay ve Half Nelson'dan sonra da bu sorunlu, depresif yaftayı üzerinden atabileceği rol teklifleri alamaması. İkincisi sevdiğim noktaysa; karşı güçlerin birbirlerini beslemek için var olmaları gerektiğiydi. İyi giyimli, uyuşturucu satıcısı, bay bela Frank vs. koptu kopacak, kendine faydası olmayan, yine de çocuklar için ayakta durmaya çalışan ve onlar için çabalayan, keş öğretmenimiz Dan. Bu Yin Yang'ın ortasında bir oraya bir buraya sürüklenen, bir beyaz bir siyah küçük nokta olan hanım kızımız Drey. Filmi sevince insan, eksileri bir çırpıda siliverme eyyamcılığını da seviyor haliyle. Sadece güzel sözlerim var Half Nelson için. Fazla uzattım. Devre arası da bitmiş zaten. Artık yerime oturup maçı izlemeye devam edeyim... -------------------- |
| baronio |
Jun 6 2007, 08:18 PM
İleti
#3
|
|
Etkin Üye Grup: Veteran İleti: 2,073 Katılım: 31-May 07 Nereden: Away Üye No.: 3 |
Öncelikle filmi çok sevdiğimi söylemeliyim. Söyleyecek sözü olan filmlerden beklentim her zaman; derdini kör göze parmak kıvamında anlatmayacak olmasıdır. Bazı noktaları ben yakalamak isterim, ya da bazı noktaları gözden kaçırıp, sizler gibi büyük eleştirmenlerin yazılarından öğrenmek isterim. Ve bu film bana bu tatmini yaşattı, yaşatıyor ve yaşatacak.
En çarpıcı perspektifinden filme baktığımızda; gündüzleri idealleri doğrultusunda "Dünya'yı tek başına değiştirme" çabası içinde olan, paydos zilinden sonraysa ideallerini, ya da ideallerinin peşinden gitmesinin doğru olup olmadığını sorgulayan Dan Dunne adlı bir Tarih öğretmeni görüyoruz. Evet, Oscar ışıltısı kesinlikle bu karakterde yok. Hatta bu karakterde hiçbir ışıltı yok. Bilakis git gide sönen umutları, onu da yanına çekiyor. Birçok şeyi sorgulayan, sağlam bir dünya görüşü olan ve kendi kapısının önünü süpürerek, sisteme kendi doğrularını adapte etmek isteyen bir adamın, bu çabalarında yapayalnız olduğunu her geçen gün biraz daha idrak etmesi ve aslında kocaman bir kumsalda, tek bir kum tanesi olduğu gerçeğinin bütün bu ideallerini örselemesini izliyoruz. Fakir bir zenci mahallesinde, şevkle öğretmenlik yaparak devam ettiği, yel değirmenlerinin karşısındaki duruşuna, ağır ağır, hayâl kırıklıkları ile süslenen bir umutsuzluk baskın çıkıyor. Her şey artık onun için böylesi bir repliğe dönüşecek kadar kontrolünden çıkıyor. One man alone means nothing. Dan'in bir yandan bu takdire şayan karakterini görürken, diğer yandan da bu karakteri taşımanın ağır sorumluluğundan bunalmış, bu ölümlü dünyanın dönmesine karışmak istemeyen diğer yarısını görüyoruz. Ve maalesef Dan'in bu yarısı, hayâl kırıklıkları ile birlikte, diğer yarısına baskın çıkıyor, ta ki son sahneye kadar. Sevgili BuRnOut'un da belirttiği gibi, daha bir kişinin hayatında bir değişikliğe yol açamadan, daha doğrusu bir kişi dahi bu değişime kendini kapatmışken, nasıl mümkün olabilir idealleri doğrultusunda köklü değişimler yaratmak? Bu gerçeklikle yüzleştikçe kendini kaybeden bir adamın hikâyesiydi izlediğimiz. Bunun dışındaki Drey'in karakter analizi, yaşadığı ağır sorunlar, beklentileri, umutları oldukça aşina olduğumuz bir resimin parçası. Filmin bu yönde bir değişiklik getirdiğine inanmıyorum. Hemen her siyahi Amerikalı'ların oynadığı filmde görebildiğimiz, tipik insan manzaralarıydı. Ama filmin bu hususta beni etkileyen tarafı, bu insanların her gün yüzleştiği o sorunların, Amerika yakın tarihi ile ustaca ilişkilendirilmesiydi. Sonuç olarak filmin çok sağlam eleştirileri olduğunu ve bu eleştirilerini kâh kör göze parmak, kâh üstü örtülü olarak anlattığını düşünüyorum. Ryan Gosling'in oyunculuğuna ise yine, yeni, yeniden hayran oldum. İnanılmaz bir karakter oyuncusu olduğunu bir kez daha göstermiş. Başka birinin, aynı karakteri canlandırması sonucu bu etkiyi izleyiciye aktarabileceğini sanmıyorum. Drey de bence de en iyi kadın oyuncu konusunda rahatlıkla listeye girebilecek bir ustalıkta performans göstermiş. En azından diğer adaylardan eksik bir yanı yoktu. -------------------- |
| siroguz |
Jun 22 2007, 05:13 PM
İleti
#4
|
![]() some are born to sweet delight, some are born to endless night Grup: Müdavim İleti: 434 Katılım: 22-June 07 Nereden: bir yerdeyim... Üye No.: 112 |
İzlemek için geç kaldığımı izlediğim zaman anladığım filmlerden biri.
Farklı bir teknik uyguladığı öğretmenlik anlayışı daha önce de karşımıza çıkmıştı. Sorunlu öğretmenin sorunlu öğrenci ile olan ilişkisini de görmüştük. Hatta dışarıdan bakınca nahoş görünecek böyle dostluk ilişkilerine de aşinaydık. Peki bu sefer farklı olan neydi? O her filmde aradığım ve bulduğum zaman filme iyi film dediğim, samimiyet miydi? Hayatın ne kadar inişli çıkışlı olabileceğini, fikirlerin nasıl hor görülebileceğini, - hatta evimizde bulunan bir kitap yüzünden fikirlerimizin nasıl da prangaya vurulabileceğini- ve hayat bizi kafakola almışken pes etmekle tutunmak arasındaki kıl kadar ince çizginin iki yanının insanı çok farklı yerlere sürükleyebileceğini göstermesi açısından bu film kendi nazarımda çok başarılı bulduğum ve örnekleri arasında üst sıralara koyduğum bir film olmuştur. Satır aralarında öğrencilerin bize anlattığı zıtlıklar ve kırılma noktaları, Amerika tarihinin karanlık noktalarını anlatması açısından da oldukça cesur. Benim anladığım açıdan filmin söylediği bir söz de, ne kadar aykırı olursa olsun, içerisinde zıtlıklar barındırsa da, ne kadar çürük bir temeli ve sallantılı bir yapısı olsa da dostluğun bir kişiyi (yani herkesi) değiştirebilmenin en kolay yolu olduğudur, diye düşünüyorum. Herkesin bir dosta ihtiyacı vardır. Not: Dün akşam baronio'nun harika çevirisi ile izledim filmi. Bu güzel çevirisi için teşekkürler. Bu ileti siroguz tarafından Jun 22 2007, 05:15 PM yeniden düzenlenmiştir. -------------------- Bahçelerde ve yatak odalarında, bodrum katlarında ve tavan aralarında dolaşır, köşelerden döner, kapılardan pencerelerden geçerim, kaldırımlarda gezinir, merdivenlerden çıkar, halıların üzerinde, oluklardan aşağı, gökyüzünde ilerlerim, arkadaşlarla, âşıklarla, çocuklarla ve kahramanlarla gezerim; bunların hepsi de algıladığım, hatırladığım, hayal ettiğim, çarpıttığım ve netleştirdiğim şeylerdir.
Tom Robbins - Another Roadside Attraction |
![]() ![]() |
|
Basit Görünüm | Şuan: 30th July 2010 - 12:55 PM |