IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

9 Sayfa V « < 3 4 5 6 7 > »   
Closed TopicStart new topic
> Funksterize
Funkster
mesaj May 3 2008, 10:38 PM
İleti #61


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Hwaryeohan hyuga (2007)

Directed by: Ji-hun Kim
Genre: Drama
User Rating: 6.5 / 10 (126 votes)
Runtime: 120 min
Cast: , , ,

1979’da suikaste uğrayan Park Jung-Hee'den sonra demokrasinin geleceği sanılırken Aralık ayında Jeon Doo-hwan askeri bir hükümet kuruyor. Bu hükümet, 1980 Mayıs’ında öğrenci hareketlerini bastırmak için üniversite öğrencilerini ve göstericileri tutuklamaya başlıyor. Üstelik bunu “savaş hali” ilan ederek yapıyor. Kayıtsızca halka düşman muamelesi yapılıp, üzerlerine ateş açılıyor. 200 küsür insanın öldüğü, çok sayıda yaralı ve kaybın yaşandığı Güney Kore’nin yakın tarihindeki böyle mühim bir dönemi, her ne kadar özen gösterilmiş bir prodüksyonla çekilmiş olsa da oldukça sığ, klişe, hatta kimi yerlerde çocukça anlatan zayıf bir senaryosu var. Cunta döneminin harareti resmedilirken araya serpiştirilen yapış yapış komedi (!), filmin bana göre sürekli ayakta tutmak zorunda olduğu dram ambiyansını dengelemek mi istemiş belli değil. Zaten ortada fazla dengelenebilecek sağlam bir dram da yok. Öğrenci kardeşiyle yaşayan saf bir taksi şoförü, onun hoşlandığı kız, kızın asker emeklisi babası ve tüm varlıkları palyaçoluktan ibaretmiş izlenimi veren birkaç gereksiz karakter üzerinden bu elim olaylara bakmak istenmiş. Güney Kore sineması dram ve komedi unsurlarını başarıyla kaynaştıran örneklerle dolu. Ama May 18 gibi bu iki tür arasında ani dönüşler, abartılı ve samimiyetsiz karışımlar yaratanlar da yok değil. Kritik bir yakın tarih gerçeğini vasat bir dram, dümdüz karakterler ve çapsız bir komediyle karıştırıp heba etmek de başarı sayılır aslında. Güney Kore’de hasılatın gözüne vurmuş olması ayrı bir şey tabi. Biz olaya ne kadar sinema yönünden bakıyorsak, onlar da kendi kadersiz geçmişlerine daha romantik biçimde bakıyorlar ne de olsa.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 3 2008, 10:49 PM
İleti #62


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Anjos do Sol (2006)

Directed by: Rudi Lagemann
Genre: Drama
User Rating: 7.6 / 10 (171 votes)
Runtime: 92 min | Brazil:90 min (original version) | Brazi...
Awards: 7 wins
Cast: Antonio Calloni, Otávio Augusto, Darlene Glória, Vera Holtz

Yine Brezilya, yine acı ve keder.. Küçük yaştaki kız çocukların nasıl fuhuş sektörüne köle edildiğini çok çarpıcı bir dille anlatan bir film. Ailesi tarafından acımasızca fuhuş simsarlarına satılan 12 yaşındaki Maria'nın yürek yakan öyküsünü izlemek zordu gerçekten. Natalie Portman'ın Leon'daki performansına benzer bir his uyandırması da mümkün küçük Fernanda Carvalho'nun filmden sonra psikolojik tedavi görmüş olması da muhtemel. Brezilya'da her yıl binlerce çocuğun cinsel istismara uğradığını dünyaya duyurma misyonu da başarılı biçimde yerine getirilmiş. Acı ama gerçek filmlere yüreği elverenler mutlaka görmeli. Zaten bu acı gerçekleri tüm doğallığıyla sinemaya uyarlama başarısı Brezilya sinemasının karakteristik özelliği. Filmin çekilmesine ön ayak olan Brezilya insan hakları derneği ve çocuk esirgeme kurumu benzeri kurumlar, Brezilya’nın bu utanç tablosunun cesurca filmleştirmesi ile, dikkat çekmenin en etkili yollarından biri olan rahatsız etme yöntemine destek çıkmışlar. Bu çok önemli bir girişim. Hele de bizim o kurum kurum kurumuş benzer kurumlarımızın faaliyetlerini (!) düşündükçe bazı kurumların yol yakınken bataklık misali kurutulması gerekliliğine uyanıyor insan. Her türlü suç unsurunun günlük yaşamın bir parçası haline geldiği karnavallar, salsa ve futbol cenneti Brezilya’nın insanlıkla imtihanına bir tanıklık fırsatı daha Anjos do solTürkiye-Brezilya dünya kupası maçının küçük Maria için önemini de dikkat çekelim bu arada.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 6 2008, 09:55 PM
İleti #63


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Intermission (2003)

Directed by: John Crowley
Genre: Comedy | Crime | Drama | Thriller
Tagline: Life is what happens in between.
User Rating: 6.7 / 10 (5,652 votes)
Runtime: 105 min | Canada:102 min (Toronto International F...
Awards: 6 wins
Cast: Colin Farrell, Kerry Condon, Johnny Thompson, Emma Bolger

Oscar (David Wilmot) ve John (Cillian Murphy) aynı markette çalışan ve aynı evi paylaşan iki arkadaştır. Tüm zamanları bir arada geçmesine rağmen hayatları birbirinden oldukça farklı devam etmektedir. John’un güzel bir sevgilisi, dolayısıyla da düzenli bir ilişkisi varken Oscar yıllardır kendine uygun bir kadın aramaktadır. Hatta uygun olması bile gerekmez, herhangi bir kadın zaten uygun olacaktır.Oscar’ın az da olsa kıskandığı bu güzelim hayatı John durup dururken altüst eder. Sevgilisinin kendisine ne kadar bağlı olduğunu sınamak isteyen genç adam kıza ayrılmayı teklif eder. Ancak John’un yaptığı plan tam tersi bir etki yaratır. Hayalleri yıkılan genç kız çok kısa bir zamanda kendisinden yaşça hayli büyük olan evli bir sevgili edinir. Bu ayrılık ve yeni başlayan ilişki sadece onların değil, çevrelerinde yaşayan tanıdık tanımadık tüm insanların hayatını altüst edecektir.

Bir pasta düşünelim. Dışındaki meyvelerin cazibesi ile alınıyor. Satıcıya sorduğunuzda "o dıştaki meyvelerin aynıları içinde de var" (bkz. Trainspotting benzetmesi) diyor. Pasta eve getiriliyor ve kesiliyor. İçinde o meyvelerden eser yok! Biraz çikolata parçası o kadar. O yedikçe tadından içimizi kıyan pasta özelliği de yok. Çünkü iç kıyacak kadar bir kıvam yok. Ama yediğimiz kadarından anlıyoruz ki aslında malzeme hiç de o kadar kötü değil.. Hatta o malzemeyle kat kat düğün pastası bile yapılır, pastayı yiyen misafirler "pardon, bir dahaki düğününüz ne zaman, davetiyemi isterim" der. Mark O'Rowe'un yarattığı karakterler klişe olmasına rağmen o kadar renkli, onlara katılan kişilik özellikleri çeşitli kapılar açmaya o kadar müsait anahtarlar ki, insan vitrin cazibesine kapılıyor. Lakin içeride zenginlik yerine, o kaliteli malzeme ile yanlış ölçekler sonucu tutturulmaya çalışılmış kıvamla yapılan pastacıklar bulunuyor. Zenginlik derken tabiki çok satan, hit pastalardan değil, kendi yağıyla kavrulmasını ve haddini bilen, ama tadını en rüküş pastalara değişmeyeceğiniz türlerden söz ediyoruz.

Intermission'un en önemli özelliği, içinde barındırdığı potansiyel. Çeşitli bağımsız pastanelerden aldığı ödüller, bu potansiyeli takdir etmeyi öncelik sayan bu pasta festivallerinin karakteristik özelliğidir. Ama yine de insan biraz daha parlak zeka, zırzop espiri, umulmadık gelişmeler, söylenmesi gereken ama anlamsızca unutulan çözümlemeler bekliyor. Çünkü bu, İngiliz-İrlanda-İskoçya soğuk mizahının göbeğinden çıkma bir film. İrlanda’nın dünyaya açılmış iki oyuncusu Cillian Murphy ve Colin Farrell, çok tuttuğum Colm Meaney, Shirley Henderson, ayrıca en son No Country For Old Men’de güzelliğinden neredeyse hiç koklatmamış Kelly Macdonald’ın da yer aldığı Intermission, bu coğrafyadan çıkmış bir sürü örneğe hayran biri olarak beklediğim gibi çıkmadı.

Bu ileti Funkster tarafından May 6 2008, 09:55 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 6 2008, 10:04 PM
İleti #64


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Battle for Haditha (2007)

Directed by: Nick Broomfield
Genre: Drama | War
Tagline: There are many ways to see the same story
User Rating: 7.5 / 10 (832 votes)
Runtime: 97 min
Cast: Elliot Ruiz, Yasmine Hanani, Andrew McLaren, Matthew Knoll

19 Kasım 2005'te Hadisa’da yol kenarına konulan bomba Amerikalı bir deniz piyadesinin ölümüne, ikisinin de ağır bir şekilde yaralanmasına sebep olur. İlerleyen saatlerde Iraklı erkek, kadın, çocuk 24 kişi, ölen arkadaşlarının intikamını almak isteyen piyadelerin hışmına uğrayarak hayatını kaybeder. Saygın İngiliz sinemacı Nick Bloomfield’in senaryosuna da katkıda bulunup yönettiği Battle For Haditha, artık işgal sonrası mantar misali türeyen Irak konulu yapımlardan hiçbir şekilde ayrılmayan, tek farkı gerçekten yaşanmış bu katliamın belgesele öykünen anlatım tarzı diyebileceğimiz bir film. 11 Eylül’den sonra Irak’ın her bir parçasında yaşanan buna benzer insanlık ayıbı olayların farkına varmamıza sebep olan bu tür filmleri takdir etsek de, işin sinema ve mesaj kısmına baktığımızda değişen bir şey görememek insanı üzüyor. Yavaş yavaş Irak savaşında yaşanan bu olayların politik sinema açısından bir maden olarak sömürülmeye başlandığı hissine kapılıyorsunuz. Cihat peşindeki El Kaide, intikam peşindeki Amerikan deniz piyadeleri, arada ezilen masum siviller. Film bu üç köşeyi de süresi dahilinde ziyaret ediyor. Kara deliğe benzettikleri Irak’ta bulunma sebeplerini sorgulayan askerler, zorla El Kaide bombacısı durumuna düşürülen Irak vatandaşları film içinde yer yer öyle basit, herkesin zaten bildiği ve sloganvari cümleler kuruyorlar ki, filmin gerçekliğine yakışmayan bir sahtelik açıkça hissediliyor. Hani en basitinden “neden savaşıyoruz” diye soran ve sorduğuyla kalan askerler ile, “Saddam’ı zaten sevmezdim” diyen El Kaide maşası Iraklılar’ın vaziyetlerini farklı açılardan ele alamayan bir senaryo zaafı var. The Times tarafından “Irak’ın Apocalypse Now’ı” olarak reklamlanması da yenir yutulur cinsten değil. Yaşanan olayın trajikliği akla gelmese doya doya gülünecek bir benzetme. Tüm bunlara rağmen uyuz bir latin onbaşının, uğradıkları bombalı suikast sonrası arkadaşlarını galeyana getirmesi ve kadın çocuk önüne geleni indirmesi olayının uzun süre örtülmüş, üstelik askerlerin ancak 8 Mart 2006’da yargılanmış olmaları düşünülünce, bu gerçekleri geç de olsa ifşa eden bir filmi de yerden yere vurmak haksızlık gibi geliyor.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 9 2008, 11:36 PM
İleti #65


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Mýrin (2006)

Directed by: Baltasar Kormákur
Genre: Crime | Drama | Thriller
User Rating: 7.2 / 10 (1,207 votes)
Runtime: 93 min
Awards: 6 wins
Cast: Ingvar Eggert Sigurðsson, Ágústa Eva Erlendsdóttir, Björn Hlynur Haraldsson, Ólafía Hrönn Jónsdóttir

Holberg isimli bir adamın öldürülmesiyle başlayan soruşturma derinleştikçe birtakım genetik sırlar saklayan hükümet, tecavüz mağduru kayıp bir kadın, kendilerine şantaj yapan yoz bir polisin kölesi olmuş üç azılı suçlu, küçük kızını kansere kurban vermiş acılı bir baba gibi birbiriyle alakasız görünen parçaları son derece ustaca birleştirmeyi başarmış nefis bir polisiye örneği Myrin (Jar City)… Özellikle 101 Reykjavik ile tanınan Baltasar Kormákur’un çok satan Arnaldur Indridason romanından senaryolaştırdığı ve yönettiği İzlanda yapımı Myrin, karizmatik dedektif Erlendur’un başına buyruk kızı Eva ile olan ilişkisine de bu karmaşada yer vermeyi ihmal etmeyerek hem suç örgüsünü, hem gizemli yanını, hem soğuk ama ilginç karakterlerini, hem de dramatik tarafını korumayı bilen bir olgunlukta. Tabi İzlanda’nın toprağına has o sözünü ettiğimiz soğukluk ve her polisiye için gerekli olmayan aksiyon eksikliği zaten Myrin için eksiklik veya dezavantaj bile sayılmaz. Suç kronolojisini iyi düzenlemiş, yeri geldiğinde sert, klişelerden uzak ve sadeliği sayesinde izleyici arasında hep bir mesafe bulunduran bir yapım. Filmin belki de her şeyin önündeki kurgu başarısı, polisiye filmlerden beklenen karmaşık suç ağacının nasıl çözüme ulaştırılması yönünde örnek teşkil edecek düzeyde olduğu kadar, bir roman uyarlamasının derinliği altından süresi yettiğince kalkabilen bir yapıda bana göre. Bir cinayet sayesinde uzun yıllara yayılan zincirleme suçların, hataların bir bir ortaya çıkmasına, ilk etapta bolca birbiriyle ilişkilendirme sıkıntısı yaşanan parçaların usulca ve akıllıca yan yana getirilmesine ilgi duyanların, İzlanda’nın Oscar adayı da olmuş bu örneğini görmesi kaçınılmaz olacaktır. İzlanda sineması birçok yönden ilgiyi hak ediyor.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 08:01 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 16 2008, 10:49 PM
İleti #66


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
The Cottage (2008)

Directed by: Paul Andrew Williams
Genre: Comedy | Crime | Horror | Thriller
User Rating: 6.3 / 10 (1,156 votes)
Runtime: 92 min
Cast: Doug Bradley, Jonathan Chan-Pensley, Jennifer Ellison, Eden Groome

David ve Peter kardeşler kaçırdıkları güzel Tracey’yi ıssız bir dağ evine getiriyorlar. Tracey’nin şapşal ağabeyi Andrew’nün de içinde olduğu kaçırma eyleminin amacı, Tracey’nin ve aynı zamanda bir mafyanın babası olan Arnie’den fidye koparmak. Fakat her şey ters gidiyor ki işin zevki de burada. Bir rehineye göre oldukça dişli çıkan Tracey, Arnie’nin gönderdiği iki Çinli tetikçi ve içi kesik kafalarla dolu tuhaf bir çiftlik evinde dönen tuhaf şeyler, fidye parasıyla hayaller kuran zavallı David ve Peter’ın hayatını cehenneme çeviriyorlar. Shaun Of The Dead, Severance gibi çok beğendiğim İngiliz gore komedilerin izinden giden The Cottage’ın bu filmlerden aşağı kalır pek bir yanı yok. Ciddi bir yol izleyen vahşet, kan, revan, feryat, figan, kopan uzuvlar arasında güldürebilen bu karışım, sadece futbolun değil, kara mizahın da beşiklerinden biri olan İngiliz sinemasının karakteristiği sayılır. Sağladığı keyfi tuhaflığından alan bu bağımsız komedilerin korku/gerilim ile dirsek teması, komediden ziyade gerilim türünün ne kadar akışkan, renkli ve farklı yorumlara açık olduğunun bir göstergesi. Andy Serkis ve özellikle Reece Shearsmith çok iyiler. Film bitince “The End” yerine “Fin?” yazmasıyla devam filmi işareti verilse de, cast yazıları bittikten sonraki sahne ile yine komik bir dumur yaratıyor. Saydığım örneklerden keyif almış izleyicilere şiddetle öneririm.

7G Altyazı

Bu ileti Funkster tarafından May 19 2008, 11:43 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 16 2008, 10:58 PM
İleti #67


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Dodoiyuheui peurojekteu, peojeul (2006)

Directed by: Tae-kyung Kim
Genre: Crime | Thriller
User Rating: 6.7 / 10 (75 votes)
Runtime: South Korea:91 min
Cast: Seok-cheon Hong, Jin-mo Joo, Hyun-sung Kim, Sung-keun Moon

Bir banka soygunu sonrası kararlaştırdıkları depoda buluşan Ryu, Noh, Kyu ve Jung adında dört adam, buluşma yerinde soygunun planını yapan çetenin beşinci üyesi Hwan’ın yanmış cesediyle karşılaşırlar. Yanlarında soygun sırasında rehin aldıkları kadınla, panik içinde bu soygunu ayarlayan hiç görmedikleri patronlarını beklemeye başlarlar. Geri dönüşlerden anlarız ki bu dört adam özellikle bu soygun için seçilmiş, kendilerine gönderilen davetiyelerle soyguna dahil olmuşlardır. Patronun kim olduğu, kendilerinin neden seçildikleri, Hwan’ın neden ve kim tarafından öldürüldüğü, soygundan elde edilen paranın ve rehinenin ne yapılacağı sorularıyla baş başa kalan dört adam için süphe dolu, tedirgin bir bekleyiş başlar.

Puzzle gerçekten de adı gibi bir suç filmi. Konusundan da anlaşılacağı üzere birçok filmi çağrıştırmakta. İlk filmini yöneten ve senaryosunu yine çaylak Yeo-su Yun ile birlikte yazan Tae-kyung Kim, The Usual Suspects, Reservoir Dogs, Saw gibi demirbaşlara hayran olduğunu çok fazla belli ediyor. Her ne kadar bu belirginlik adı geçen filmleri bilenler için Puzzla’a burun kıvırtacak gibi olsa da Puzzle basit bir taklit diye damgalanmaktan çok daha fazlasını hak eden bir film. Özellikle karakterlere teker teker yapılan flashbackler, onları bu işe sürükleyen kısa hikayeler, etkileyici performanslar gösteren kara film tiplemeleri defalarca tekrar edilse de Puzzle gibi belli bir sinema özenine sahip ürünlerle yeniden izlenebiliyor. Üstelik onca benzerine karşın hala ters köşe yapabilen versiyonlara rastlamak da sevindirici. Usta bir sinematografi, gözalıcı mekanlar, beceri kokan planlar, kadrajlar, ışıklar, renkler Puzzle’ın artılarından. Güney Kore suç yapımlarının planlı programlı intikam öykülerine alıştık. Ama Puzzle, gidişatına aşina olsak da bu temadan daha çok ekmek yenebileceğinin stilize bir örneği…

Bu ileti Funkster tarafından May 16 2008, 10:58 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 19 2008, 11:42 PM
İleti #68


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Cidade Baixa (2005)

Directed by: Sérgio Machado
Genre: Drama
Tagline: Love to live. Live to love.
User Rating: 6.6 / 10 (1,161 votes)
Runtime: 98 min | Argentina:100 min (Mar del Plata Film Fe...
Awards: 17 wins
Cast: Lázaro Ramos, Wagner Moura, Alice Braga, José Dumont

Brezilya'nın sersefil atmosferinde, fahişe Karinna'ya aşık olan Naldinho ve Deco'nun hikayesi. Birbiri için canını verebilecek bu iki arkadaşın hayatlarına giren Karinna, onlar için başlangıçta eğlence unsuru olmasına rağmen, tutkulu bir saplantıya dönüşüyor. Cesur, yerine göre sert ve ısrarla kendisini gizlemeye çalışan, ama artık sonunda dayanamayıp kendini salıveren bir hüzüne de sahip. 2005'te Cannes'da Gençlik Ödülü kazanmış filmin üç başrol oyuncusu da çok doğal ve başarılı. Carandiru ve en son Tropa de Elite’de izlediğim Wagner Moura ile yine Carandiru’da ve son olarak O Homem Que Copiava (The Man Who Copied) filminin başrolü Andre olarak izlediğim Lázaro Ramos o tutku ve saplantıyı çok yerinde vurgulamasını bilmişler. Karinna rolündeki Alice Braga’nın CV’sinde ise Cidade de Deus, I Am Legend ve yine bir Fernando Meirelles filmi olan Blindness var. Ama bir başrol daha var ki, o da filme adını veren o "kahrolası şehir" ve onun zalim, uyuşuk ve umarsız arka sokakları. İki erkek arasında kalmış bir kadından çok, bir kadın arasında almış iki erkeğin o şehrin sokakları gibi sefil olmuş dramı. Daha iyilerini görmüşüzdür muhakkak. Ama doğal ortamı Brezilya olunca konusu ne olursa olsun, herhangi bir dram bile maça iki sıfır önde başlıyor.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 27 2008, 11:45 PM
İleti #69


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
88 Minutes (2007)

Directed by: Jon Avnet
Genre: Crime | Drama | Thriller
Tagline: He has 88 minutes to solve a murder. His own.
User Rating: 6.0 / 10 (20,240 votes)
Runtime: 108 min
Cast: Al Pacino, Alicia Witt, Leelee Sobieski, Amy Brenneman

Seattle’da mahkeme için çalışan çok ünlü bir psikiyatr ve kolej profesörü Jack Gramm, bir seri katil olan Jon Foster’in tecavüz ve cinayet vakasından sonra ölüm cezasına çaptırılması konusunda jüriyi etkileyerek, mahkumiyetini sağlamıştır. Suçsuz olduğunda ısrar eden Foster, Jack Gramm’ı kendisiyle ilgili manipülasyon yapmakla suçlar. Medya ve kamuoyu da bu konuda kararsızdır. Foster'’ın cezasının infazı öncesi Jack’e bir telefon gelir. Telefonda cinayeti çözmesi için sadece 88 dakikası olduğu söylenmektedir. Bu 88 dakika Jack için geçmişten gelen acı bir anıyla da ilgilidir.

Tecrübeli yapımcı ve yönetmen Jon Avnet’in çektiği 88 Minutes, sırtını sadece Al Pacino’ya dayamış sıradan bir polisiye izlenimi uyandırsa da, camiada pek parlak işleri bulunmayan Gary Scott Thompson’ın tartışmaya müsait senaryosu, hızlı ve sürükleyici kurgusuyla kendini izleten bir film. Sırtını Al Pacino’ya dayadığı doğru. Jack Grimm rolüyle üstün bir performans göstermese de, son zamanlarda kendisini düpedüz devre dışı bırakan filmlerdeki rollerle karşılaştırıldığında iyi bir karakter üstlendiği söylenebilir. Özellikle Scent Of A Woman sonrası Donnie Brasco, The Recruit, Two For The Money, The Devil's Advocate gibi iyisiyle kötüsüyle bir takım filmde üzerine yapışan “çaylağa yol gösteren bilge” konumundan uzak rollerde izlemek daha bir keyifli. Gerçi burada az da olsa benzer bir durum söz konusu. Fakat şüpheli listesini kalabalık tutup “katil kim” oyununu başarıyla oynayan, tahmin edilebilirliği mevcut ama yine de sıkı bir komplo kurmuş, iyi de bir final (hatta Jack'in son yaptığı konuşması ile iki final) hazırlamış, bazı mantıksal zorlamaları hızında öğütmüş bir film. Akıl hastalığının yasal bir kavram olduğunu, bu durumun herhangi birinin hasta olmadığı anlamına gelmeyeceğini, bunun tıbbi veya psikiyatrik bir terim olmadığını kazana atan, üzerine adalet ve gerçek ilişkisini rendeleyen, biraz da idam cezası sorgusunu serpiştiren 88 Minutes, Pacino dışında yeni nesil genç oyuncu kadrosu ile usta William Forsythe’ın üstün karizmasından da az miktarda faydalanan iyi bir polisiye. Özellikle Jon Avnet’in Pacino-De Niro ikilisiyle çektiği Righteous Kill öncesi bir ısınma turu da sayılabilir.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 17 2008, 11:28 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 18 2008, 11:25 PM
İleti #70


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Suicide Kings (1997)

Directed by: Peter O'Fallon
Genre: Comedy | Drama | Mystery | Thriller | Crime
Tagline: Their plan was perfect... they weren't.
User Rating: 6.9 / 10 (11,008 votes)
Runtime: 106 min
Cast: Mark Watson, Christopher Walken, Denis Leary, Nina Siemaszko

Dört varlıklı ve eğitimli arkadaş planlı biçimde ünlü, korkulan ve saygın mafya babası Carlo Bertolucci’yi (Christopher Walken) kaçırıp, olaydan habersiz bir başka arkadaşlarının malikanesine hapsederler. Amaçları, içlerinden Avery’nin kızkardeşini kaçıran başka bir mafyaya ait kişilerin bulunup kızın kurtarılmasını sağlamaktır. Bunun için Bertolucci’nin nüfuzunu kullanmak istemektedirler. Kızı kaçıranlar ona nasıl zarar verirlerse gençler de Bertolucci’ye aynı biçimde zarar vermekle tehdit ederler. Bunun üzerine Bertolucci’nin dışarıdaki avukatı bir de tehlikeli sağ kolu Lono ile iletişim kurmasına izin verirler. Çok zeki bir adam olan Bertolucci kısa zamanda bu gençlerin zayıf noktalarını öğrenip soğukkanlı biçimde bağlı olduğu koltuktan kendi kişisel mücadelesini vermeye başlar. Zaman ilerledikçe bu gençlerden birinin de kaçırma olayının içinde olabileceği ihtimali belirir.

Şimdilerin Las Vegas, Pushing Daisies, The Riches, Ghost Whisperer, House M.D., Prison Break, Eureka gibi dizilerine birkaç bölüm çekmiş Peter O'Fallon’un yönettiği Suicide Kings, iyice bir suç gerilimi. Yormayan diyaloglarla ilerleyen bir kedi-fare, av-avcı hikayesi, genç oyuncuların performansları ile birleşince olması gereken panik havasında pek bir sıkıntı çekilmemiş. The Hostage isimli bir kısa hikaye, çok fazla sıkıntı yaratmadan uzun metraja uyarlanabilmiş. Entrika üzeri paranoya çok fazla abartılmamış. Ta ki, çok aceleye getirilmiş ikinci finale kadar. Ama onu da Bertolucci’nin geniş haber alma ağına bağlamak gerekecek muhtemelen. Denis Leary’nin canlandırdığı durmadan yeni çizmelerinden ve dırdırcı karısından bahseden karizmatik sağ kol Lono’nun restoran görevlisi kızı ziyaret ettiği ve Bertolucci’nin parmağındaki yüzüğün hikayesinin anlatıldığı bölümler gibi ana hikayeden biraz uzaklaşan güçlü molalar da bulunmakta. Yıllar yılı gangster rollerini üzerinde en iyi taşıyan aktörlerden biri olmuş Christopher Walken, bağlı biçimde oturduğu yerden bile filmin iplerini elinde tutmasını bilen son derece soğukkanlı duruşu ve ekrana kilitleyen sağı solu belirsiz oyunu ile yine olağanüstü. Gerekirse biraz da uzatılarak o ikinci final daha makul ve mantıklı biçimde bağlanabilirdi şeklinde düşündürse de suç filmleri meraklılarına tavsiyede sakınca görülmeyecek filmlerden…

Bu ileti Funkster tarafından Jun 30 2008, 02:20 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 18 2008, 11:31 PM
İleti #71


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Was tun, wenn's brennt? (2001)

Directed by: Gregor Schnitzler
Genre: Comedy | Drama
Tagline: The past can be a ticking bomb. Especially if you placed it there yourself.
User Rating: 7.0 / 10 (1,397 votes)
Runtime: 101 min
Awards: 2 wins
Cast: Til Schweiger, Martin Feifel, Sebastian Blomberg, Nadja Uhl

1980’li yılların sonunda toplu halde yaşayan anarşist bir grup genç, her şeye isyan edip polisle çatışır, türlü anarşist eylemlerle günlerini gün ederler. Boş bir malikaneye yerleştirdikleri garip bomba tutup ta 2000 yılında patlayıp, aralarında bir devlet görevlisinin de bulunduğu iki kişiyi yaralayınca polis bombacıları bulmak üzere harekete geçer. Yaptıkları bir baskında o zamanlar bombayı yapan grupta bulunan Tim ve Hotte’nin evindeki eşyalara el konur. Bu eşyaların arasında grubun bombayı yaparken kendi görüntülerini çektikleri film de vardır. Altı kişilik bu arkadaş grubunda, aradan geçen yıllara rağmen ilerleme kaydedememiş Tim ve Hotte dışında, iki çocuk annesi Nele, yükselişteki zengin bir reklamcı olan Maik, hukukçu Terror ve Tim’in o zamanlar sevgilisi olan, şimdi ise zengin bir adamla evliliğin eşiğindeki Flo bulunmaktadır. Polis izlemeden önce bu filmi çok sıkı korunan emniyet merkezinden alamazlarsa kariyer, aile, huzurlu yaşam diye bir şey kalmayıp tümü hapsi boylayacaktır. Böylece 80’lerin hızlı anarşistleri zoraki de olsa 2000’de tekrar bir araya gelip çılgınca bir plan yapmak zorunda kalırlar.

Alman yapımı Was tun, wenn's brennt? ya da İngilizce adıyla What To Do In Case Of Fire keyifli bir post-anarşizm seyirliği. Aslında ele aldığı altı renkli karakter ve onların büyüyüp artık gençlik ateşleriyle kavruldukları dönemlerden uzak kendi hayatlarına gömülüşleri, ardından da yıllar önce kurdukları bir tuzağın bu sakin dönemlerinde kendi başlarına bela olması sayesinde tekrar bir araya gelmeleri, kurulum olarak mükemmel bir fikir. Sıra bu mükemmelliği senaryoya uyarlamaya gelince filmin genel olarak aynı başarıyı gösteremediğini görüp üzülüyorsunuz. Özellikle karakterlerin yeniden toplandıktan sonra geçmiş ile şimdiki zaman arasında sıkışmış çelişkili ruh halleri yer yer ince ve kaliteli biçimde işlense de, daha fazla üzerine düşmeyip işi komediye vurmaya çalışması bazı sarkmalara yol açmış. Başlangıç için filmin komedi/dram dengesi hiç de fena sayılmaz. Ama polis kışlasından delil çalıp yok etme fantezisi uğruna sonlara doğru kendine has ciddiyetine iyice gölge düşüren yapısı insanda mantıksal burun kıvırmalara sebebiyet veriyor. Her şeye rağmen sürükleyiciliği, renkli ve iyi oyunculuklarla süslü karakter dağılımı, yetersiz senaryonun yeterli olduğu kimi anlar hatırına izlenmesi herhangi bir kayıba yol açmayacağı düşüncesindeyim. En azından anarşizm romantizmine bazı güzel cümleler ve sahneler eklemiş olması da bir şeydir. Bu bağlamda afişteki bomba imalatı sahnesine ayrıca dikkat çekmek isterim. Radiohead’in No Surprises şarkısı eşliğinde ağır çekim izlediğimiz bu sahne, benim algılayıp sözünü ettiğim farklı romantizm boyutuna düşünsel anlamda çok yapıcı bir katkıda bulunuyor.

Bu ileti Funkster tarafından Jun 30 2008, 02:20 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 19 2008, 01:50 AM
İleti #72


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Sur mes lèvres (2001)

Directed by: Jacques Audiard
Genre: Crime | Drama | Thriller
Tagline: Il va lui apprendre les mauvaises manières... Elle lui apprendra les bonnes.
User Rating: 7.4 / 10 (3,284 votes)
Runtime: 115 min | Argentina:119 min | UK:118 min
Awards: 7 wins
Cast: Vincent Cassel, Emmanuelle Devos, Olivier Gourmet, Olivier Perrier

Carla işitme cihazıyla duyabilen, dudak okuyabilen, işinde başarılı, özel hayatında gerçek aşkı arayan biraz saf, duygusal, sıradan bir genç kadındır. Büyük bir inşaat şirketinde sekreter olan Carla’ya patronu işlerin yoğunluğu yüzünden bir yardımcı tutmasını önerir. İşçi bulma kurumundan gönderilen Paul’ün kendisine yardımcı olabilmek için söylediği yalanları umursamayan Carla onu işe alır. Hırsızlık yüzünden hapise girip çıkan ve gözetim altında bulunan Paul’ü işe aldığı gibi ona yapacaklarını öğretir, kalacak bir yer ayarlar ve gözetim memuruna karşı onu idare eder. Karşılığında da Paul’ü kendi kariyeriyle ilgili bazı etik olmayan durumlarda hırsız olarak kullanır. Aralarında tuhaf bir ilişki başlayan Paul ve Carla, Paul’ün mafyaya olan yüklü borcu yüzünden beraber tehlikeli bir soygun planına yelken açarlar.

De battre mon coeur s'est arrêté’yi de yazıp yöneten Jacques Audiard’ın bir önceki filmi olan Sur mes lèvres – Read My Lips, özellikle yarattığı iki baş karakteri ve aralarındaki ilişki sebebiyle çok çarpıcı bir arızalı romantizm atmosferi oluşturabilecek iken, bu yoldan sapıp nereye gideceği az çok belli, ne idüğü belirsiz bir suç hikayesine soyununca büyüsünü kaybeden bir film olmuş bana göre. Zaten kendi içinde belli bir gerilim temposu barındırdığını düşündüğüm bu ilişkiye bir de ufak mafyayı karıştırmak belki Paul’ün sabıkalı geçmişi yüzünden gerekli bir hamleydi. Ama sonrasında tamamen bu ilişkiyi ve hikayeyi suç öyküsüne endekslemek filmin başlardaki özelliğini özelliksiz bir duruma dönüştürmüş. Aslında tuhaftır, işleyiş yönünden baş ile son arasında bir kopukluk yok. Fakat bana sorun gibi gözüken şey, belli bir noktadan sonra hikayenin alacağı yönün kestirilemez oluşunun yarattığı gizemin, yerini can sıkıcı ve sıradan bir soygun hesaplaşmasına bırakması oldu. Hani arada sırada “keşke şöyle olsaydı” diye senarist ukalası oluruz ya, işte o filmlerden biri oldu benim için. Öyle ki, Carla’nın filme de adını veren dudak okuma becerisinin filmdeki esas kullanım alanının bir soygun hazırlığı olduğundan önceden haberim olsaydı hiç elimi bile sürmeyebilirdim. Bir süre sonra ikisini öpüştürseniz bile asla aynı etkiyi vermeyebilir. Bazen öpüşme sahnelerinin zamanlaması film için hayati önem taşır çünkü. Geç kalır veya erken davranırsanız istediğiniz etkiyi veremezsiniz. Gerçi kime göre, neye göre geç/erken, o da muamma. İşte bu gibi sebeplerden Vincent Cassel ve Emmanuelle Devos bile sizin için boyutsuz kalabilir bir anda.

Bu ileti Funkster tarafından Jun 30 2008, 02:21 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 20 2008, 12:48 AM
İleti #73


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Untraceable (2008)

Directed by: Gregory Hoblit
Genre: Crime | Thriller
Tagline: A cyber killer has finally found the perfect accomplice: You.
User Rating: 6.1 / 10 (14,379 votes)
Runtime: 101 min
Awards: 1 win
Cast: Diane Lane, Billy Burke, Colin Hanks, Joseph Cross

FBI Özel Ajanı Jennifer Marsh (Diane Lane), geceleri çalışma arkadaşı Griffin ile birlikte bürosundan internete girerek kredi kartı dolandırıcılarının, manyakların, pedofillerin ve diğer cinsel sapıkların izini sürer. Suç işlemek amacıyla faaliyete başlayan yeni bir web sitesiyle ilgili ilk duyumu alan iki ortak, killwithme.com adresindeki sitenin nereden yayın yaptığını ve yayını yapan kişi ya da kişileri belirlemek için siteyi takibe alırlar. Karmaşık birtakım server ve host ağları sayesinde bu web sitesinin nereden yayın yaptığı belirlenememektedir. Sitede bir kedinin yavaş yavaş ölümü izletilmektedir. Sitenin kurucusunun hazırladığı ilginç düzenekler, ziyaretçilerinin katılımları sayesinde ölümü hızlandırmaktadır. Marsh’ın ısrarlarına rağmen önce olayı ciddiye almayan FBI, kurbanlar insanlar arasından seçilmeye başlayınca olayın ciddiyetini kavrar.

Primal Fear ve Frequency gibi iki gayet pozitif yapımı, ardından da Fracture isimli vasat suç filmini yönetmiş olan Gregory Hoblit’in yeni gerilimi Untraceable, vasatın da altında, tatsız-tuzsuz ve ruhsuz bir başka halka. FBI’ın bile izini bulamadığı bir online sistem üzerinden, hazırladığı tuzaklar sayesinde kurbanlarını ziyaretçilere öldürten katil tasarımı orijinal gözükse de, online ölüm görmek isteyen meraklı internet toplumunun analizine değişik bir eleştiri getirse de, olayını klasik bir intikam kişileştirmesinden öteye götürememiş zayıflıkta. Tüm medya ve internet eleştirilerinde sıkıcı ve alışıldık biçimde didaktik bir tutum sergilemekte. Hoş, bunu bile doğru dürüst yaptığı tartışılır. Onları geçtim. Merkezine aldığı, annesi ve kızı ile yaşayan dul FBI ajanı Jennifer Marsh’ı bile dramatize etmekten aciz bir film. Aslına bakarsak Hoblit’in hikayenin kağıt üzerindeki ilginçliğine kendini kaptırıp, başrolü ile dahi hakkıyla ilgilenmeyi vakit kaybı olarak gördüğü iddiasındayım. Öyle bir yönetmen bilinçaltıyla hareket ettiğine dair en somut kanıtım da Fracture’dır. Belki şu karmaşık internet/darağacı sisteminin mucidi süper zeki tıfıl kötü adamını iyi dizayn etmiş diye düşündürse de, küt diye biten finaliyle farkında olmadan o tezini de çürütüyor. O derece aklı başında olmayan bir film. Biraz üstü kapalı vermek istediği “siz olsanız killwithme.com’a girmez miydiniz” sorgusu dışında en ufak bir numarası yok. Zaten filmin olayı o değil mi diye düşünen olabilir. O vakit böyle bir vicdan saldırısı için Untraceable’a harcayacağınız sermaye ve mesaiyi pilot bir killwithme.com sitesine harcasanız daha vurucu olurdu.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 17 2008, 11:29 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 22 2008, 12:20 AM
İleti #74


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Rogue (2007)

Directed by: Greg Mclean
Genre: Action | Adventure | Horror | Thriller
Tagline: Welcome to the Terrortory
User Rating: 6.7 / 10 (1,646 votes)
Runtime: USA:92 min
Awards: 1 win
Cast: Radha Mitchell, Michael Vartan, Sam Worthington, Caroline Brazier

Amerikalı gezi yazarı Pete, yeni hazırlayacağı yazısı için Avustralya’nın kuzeyinde küçük bir turistik tekne ile nehir turuna çıkar. Bir yardım çağrısı duyduğunu sanan tekne rehberi Kate, teknedeki turistlerle birlikte çağrı sandığı işareti anlamak için rotayı değiştirir. Ama büyükçe bir timsahın saldırısına uğramaları tekneleri parçalanır ve bir kaya parçasına sığınırlar. Nehrin suları gün batımına doğru yükselmeye başlayınca bu bir grup insan için korku dolu saatler başlar. Çünkü timsah, bu kara parçası üzerindeki insanları kendi yiyecek deposu gibi gördüğünden vazgeçmeye niyeti yoktur.

2005 yılında Wolf Creek adında yine Avustralya kırsalında geçen bir bağımsız slasher’a imza atan Greg Mclean, bu kez de klasik bir canavar timsah hikayesiyle geri dönüyor. Bu yapımların alışıldık giriş, gelişme ve sonuç rotasından neredeyse hiç sapmayan film, Jaws devam filmleri, piranha, anakonda vs. türü ıslak gerilimlerden farklı ve yeni hiçbir unsur barındırmıyor. Hatta bunların çoğundan bile gerilim yönünden daha zayıf denebilir. Her ne kadar yine alışıldık bir sapık dehşetine maruz kalan üç genç konulu Wolf Creek ile türdaşlarını fazlaca çağrıştırsa da, bence yarattığı açık alan gerilimi ve gizemi ile çok daha sağlam bir duruşu vardı. Oysa Rogue, finaldeki uzun ve karanlık mağara sekansı dahil gerilim yaratmaktan, karakter geliştirmekten ve bana göre Wolf Creek’in klişeden ufak çapta da olsa bir fark yaratma becerisinden çok uzak. Böyle olunca Wolf Creek’te de gördüğümüz aralara serpiştirilmiş Avustralya doğası ile bezeli estetik görüntülerin de bir anlamı kalmıyor. Kariyerinde gayet iyi yapımlar bulunan Avustralyalı oyuncu Radha Mitchell’ın varlığı da olsa olsa filmin şeref sayısı olur. Fakat ilk filmi ile şahsen beni umutlandıran bir başka yönetmenin daha böylesi zayıf bir filme adını yazdırması üzücü. Hele de afişe "Wolf Creek'in yönetmeninden" cümlesi hiç yakışmıyor.

Bu ileti Funkster tarafından Jun 30 2008, 02:19 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 22 2008, 01:47 AM
İleti #75


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Hard Candy (2005)

Directed by: David Slade
Genre: Drama | Thriller
Tagline: Strangers shouldn't talk to little girls.
User Rating: 7.2 / 10 (27,825 votes)
Runtime: 104 min
Awards: 4 wins
Cast: Patrick Wilson, Ellen Page, Sandra Oh, Odessa Rae

Chat odasında tanıştığı kendinden yaşça büyük fotoğrafçı Jeff ile buluşan Hayley'nin, adamı kendi evinde rehin alması ve onunla hesaplaşmasını anlatan Hard Candy, iyi bir film sayılabilir. Video klip kökenli David Slade'in yönettiği film, kendisinin bu tecrübesini gerek mekan, gerek plan, gerekse ışık-renk (ama her nasılsa müziksiz) kullanımlarıyla gösterdiği bir film. Senaryonun sahibi Brian Nelson, sanal ortamdan gerçekliğe adım atan ergen-yetişkin iki karakter üzerine oldukça çarpıcı şeyler söylemiş. Lakin bu çarpıcı söylemlerin çoğuna sahip 14 yaşındaki Hayley karakterini Ellen Page'e rağmen sahte bulmamak mümkün değil. Oyunculuk olarak Patrick Wilson ve Ellen Page için olumlu şeyler söylenmez ise ayıp olur. Ama senaryodaki çoğu bölümleri yönünden, daha 14 yaşındaki bir kızın (bizdeki karşılığıyla 8. sınıfa giden sanırım) bu denli kıvrak bir zekaya, hayret verici bir kara mizah anlayışına sahip olmasını, bazen uzun, bazen kısa ve akıl dolu şekilde bağlanmış komplike cümleler kurmasını mantıklı bulabilirseniz keyfinize bakın. Bu yaşta bir kızın yaptığı müthiş planı ve bu planla onun gerçekte neyi amaçladığını da bu mantık kazanına atın. Bana hiç ikna edici gelmediği gibi, komik bile buldum. Olması gereken flashback desteği sıfır. Hele o uyduruk finalden sonra, senarist Brian Nelson'u, daha olmamış bir meyveye benzetsek yeridir. Kaldı ki bu yönetmen-senarist ikilisinin yeni ürünü olan 30 Days Of Night filmi de, yine yaratmayı başardığı baskın ambiyans başarısına karşın bu ham meyve tadını aradan geçen iki yıla rağmen hala hissettiriyor bana göre. Yine de banal finaline dek sürükleyici sayılabilecek ve içinde ergen-yetişkin, sanal ortam-gerçek hayat kavramlarına güzel göndermeler bulunan bir film olarak Hard Candy'ye denk gelirseniz izleyin.

Bu ileti Funkster tarafından Jun 30 2008, 02:18 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

9 Sayfa V « < 3 4 5 6 7 > » 
Closed TopicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 12th December 2019 - 03:13 PM