IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Patti Smith: Dream of Life (2008), NTV Belgesel Kuşağı - 14.06.08
melih
mesaj Jun 21 2008, 03:26 PM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,451
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 2



forum resmi

IMDB
Patti Smith: Dream of Life (2008)

Directed by: Steven Sebring
Genre: Documentary
User Rating: 7.0 / 10 (116 votes)
Runtime: 109 min
Awards: 2 wins
Cast: Patti Smith, Jay Dee Daugherty, Flea, Philip Glass


(Dikkat! Daha çok, günlüğe yazar gibi bir formatta yazılmıştır. Okuyacaklarınızın hepsi bana özel olup sizlerle paylaşmak istediğim bir sırdır. Tek seferde çıkan ve imla hariç hiçbir düzeltmeye gidilmemiş bir yazıdır. Zaten öyle olması da gerekmiştir. He, bir de sırsa niye anlatıyorsun, diyebilirsiniz. Sırlarla yaşamak adamı kanser yapar. Ciddiyim oğlum. O tümörler nasıl bu kadar kuvvetli sanıyorsun sen? Nereden geliyorlar sandın? Sırrı içine atıyon da atıyon, içerde tümörler besleniyor. Kafanı meşgul ediyor tümörler. Sonra mantara bağlaya bağlaya içinde mantarlar yetişiyor. O yüzden sır falan olmaz bende. Kanseri sevmem.)

"Dünya yatay ve dikey çizgilerden oluşmuyor. Bir de kendi dünyanız var. Ve orası çok düzensiz. Orası sessiz. Bu yüzden sese, müziğe, gürültüye ihtiyacınız var. Dışarı çıkınca trafikten gelen sesleri duyuyorsunuz. İnsanların konuşmalarını dinliyorsunuz. Ses sizi yaşatıyor."

Önceleri şair olmak isteğiyle yaşadığını söyleyen Patti Smith’in bu sözünü duyduğum zaman “İşte müzikçi!” demiştim. “Müzikçi” gibi patavatsız bir dalış ilk başta insana komik ve çirkin gelse de, Smith’in seçtiği yol müzik olduğu için sanat dallarından birine giriyordu. Birileri müziğe sanat dedi diye yani. Sanat eğer zanaatı de kapsıyorsa ki bence yutar da içinde yaşatmaya devam eder, çünkü sanatın zanaattan farkı, ikinci kademeye geçmek demektir. Yani yaptığınız eseri insanlara beğendirmektir. Bu da sanatçıyı aynı zamanda zanaatçı da yapar. Bu yüzden, gülmeyin yani. O kadar da abuk değil Patti Smith’in müzikçi olması. Zaten sadece sanatçılık diye bir şey olur mu! Adam telepatiyle mi sunacak… neyini sunacaksa artık. Sadece sanatçı olduğuna göre eseri de olamaz. Eseri olursa zanaatçıdan ne farkı kalır? Kalmaz ki işte. O yüzden sanatçılar zanaatçıdır aynı zamanda efendim. Ama tek farkları, yaptıklarını insanlara beğendirmektir. Yapıtınızı kimse beğenmiyor, sadece kullanıyorsa o zaman siz maalesef zanaatçısınız. Nasıl sanatçı olunur bilmiyorum. Kusura bakmayın. Hadi bakalım.

Bu arada televizyonda reklamlar başladı. Yarın babalar günü ya, herkes kampanya başlattığını söylüyor. Enteresan bir yumurta kapıya dayandıcılık gibi gelir bana bu kampanyalar hep. Demek ancak o kadar değer veriyor medya bile. Reklamı son güne sokacak kadar. Neyse. Patti Smith tekrar var. Çocuklarının babasını kaybettiğinden bahsediyor. Çocuğu ise başka bir sohbetteymiş gibi, doğum günlerinden hoşlanmadığını söylüyor. Nefret ediyormuş hatta. Tuhaf bir geçiş oldu benim için de. Pişti deniyor ya yeni argomuzda (ya da eskiden de vardı, ben yeni duyuyorum) ki biraz büyükler tarafından pek beğenilmiyor, bence güzel bir keşif. Kim bulduysa doğru demiş. Pişti olduk Patti ile. Kim kazandı pek umurumuzda değil, dünyadaki milyarlarca deste içindeki iki sade kart olarak. Dışarıdan izleriz belki bundan sonraki elleri. Ya da ölü numarası yaparız. Zaten nefes aldırtmadı ki o dünya. Çok kalabalıktılar ve biz çok zayıftık. Doğa kanunu Patti, doğa kanunu…

Tekrar Patti var televizyonda. Zaten hiç gitmemişti galiba. Değirmenlerden bahsediyor. Ama niye anlattığını bilemiyorum. Değirmenler dediği sırada ben Don Kişot’u düşünmeye başlamıştım zaten. Bakın, şimdi siz de düşündünüz. Değirmen dendiğinde aklımıza hemen Don Kişot’un gelmesini belki Patti de bildiğinden, bu kelimeyi bilinçli kullanmıştır. Bizi o arada uyuttu. Ya da beni. Ya da ben sizi. Az önce oğlu konuşuyordu, şimdi Patti’nin ailesinin evindeyiz. Averaj bir aile. Her haliyle, tamamıyla averaj bir aile. Adam hafif tombul, kadın gözlüklü ve sevimli, tabii ki bir köpek, ve tabii ki müstakil bir evdeler. Anne ve babası beyaz ağırlıklı giyinmişler. Belgesel zaten siyah beyaz olduğundan Patti direk beyazlar arasında görünüyor, siyah ceketi, uzun saçları ve erkeksi çenesi ve erkeksi duruşuyla. Gerçi, benim bu “erkekleme” saçmalığım sadece istatistiklerden ibaret. Yani o şekilde duran insanların çoğunluğu erkektir. Ondan dedim. Karizmatik duruşuyla diyeyim bari, üniseks olsun. İki taraf ya da kaç taraf varsa hepsi anlasın. Patti Smith, Horses’a ufaktan dalsın. Ama Horses’tan önce kardeşinden ve ona olan hayranlığından bahsediyor. Kendini özel hissettirdiğini söylüyor. Kardeşi ölmüş. O öldükten sonra daha iyimser biri olduğunu söylüyor. Yüreği hâlâ kardeşinin ateşiyle yanıyormuş: “O ölünce yüreği bir şekilde bana nüfuz etti.” Şair mi demiştik, efendim?

forum resmi


Yine reklam girdi, kahretsin ki! NTV bu işi iyi biliyor ama. Yani reklamı vermek zorundalar. Yoksa heyecan doruğa eriştiği sırada verirlerse bir daha kimse izlemez. Şey… en azından bu belgeselleri televizyonda da izleyip tadını çıkarabilecek olanlar. Neyse, bu sefer reklamlara takılmayayım. Onun yerine size Patti Smith hakkında birkaç bilgi vereyim. 30 Aralık 1946’da Chicago’da doğmuş. “Godmother of Punk” şeklinde bir lakabı yok, direk öyle anılıyor. Tanrı’dan sonra en büyük insan. Kimilerine göre yani. Ama bayağı büyük bir olaydır sanırım herkese göre. Gerçi, kendisi bu lakaplardan, etiketleme furyasından, “Beni kategorize etmeyin!” diyecek kadar hoşlanmıyor. Kendisine “rockçı” diyen gazetecileri, yazarları üşengeçlikle suçluyor ve grubuyla yaptıklarını anlayamayan kesime sokuyor. Bu lakabı sevmemesine rağmen, çok sağlam bir İncil ve din eğitimi aldığını, ama artık hiçbir organize dine inanmadığını söylüyor Patti. Çünkü dinler ona göre çok sınırlayıcıymış. Bu düşüncesini de Gloria isimli parçasının açılışındaki sözle dile getirmiş: “İsa birilerinin günahları için hayatını verdi, ama benim günahlarım için değil.” Bu sözleri şöyle açıklıyor: “Benim günahlarımın sorumluluğunu üstüme alıyorum. Ancak bu sayede kişisel ve zihinsel özgürlük mümkündür. Bir yazarın kendi varlığını beyan etmesi olarak görülmeli o satır.”

Şimdi de karşımızda Sam Shepard ile olan bir düet var. Belgeselin gülümsememizi sağlayan kendine has yegâne anlarından birinde, oyuncu olan Shepard, Patti Smith’ten daha iyi çalıyor. Hatta kadınla ufaktan dalgasını da geçiyor: “Sen kaç albüm çıkardın?” Patti Smith hiç gocunmadan, kendi hatasını kabullenip kendiyle dalgasını geçmekten geri kalmıyor: “Sana kaç dolar borcum var? 3 dolar mı? Gitar dersi için yani.” Kendiyle dalga geçen bir sanatçı. Kendiyle dalga geçip karşısındakilerin de yerine geçebiliyor. Yok artık yani! Sanatçı bir de insanları yutup onları da içinde yetiştirebilen kişi mi demekmiş! Eğer bunu da sanatçı olmaya katarsak tabii… Puf! Neyi katmayacaksak o kadına artık… Ne yok ki kadında! Resim yapmaya başladı odasının duvarına. Resimlere dokunmak istiyordum, ama izin vermiyorlardı. Ben de dokunabileceğim resimler yapmaya başladım, diyor. Şair. Müzikçi. Ressam. Şimdi de heykeller görülüyor evinde. E, filmde de oynadı. Tiyatroyu da zaten konserde yapmıyor mu? Adı bile aynı: “Sahne Performansı.” Konser veren müzikçiler aynı zamanda tiyatrocudur da. E, tabii ki de tiyatrocular da opera söylemeseler, müzikalde oynamasalar, sadece konuşsalar, sesleriyle bile müzikçi olmazlar mı, Patti’nin ilk başta dediği gibi yani? Bir tek bale kaldı galiba. Bir türlü sayamam 7 sanatı. Dur bakalım, daha neler göreceğiz.

Patti Smith bir şiir okuyor. Ama kendi şiiri değil. Yalnız, öyle böyle bir şiir değil bu. “Fark etme” ve evrimi üzerine belki de dünyanın en kronolojik şiiri kendisi. Şiirin adını kaçırdım yazarken. Sonradan nette de arayıp bulamayacağım, şimdiden söylüyorum. Belki bir daha izlersem bir yerlerde, o zaman gelir buraya yazarım. Elbette ki Patti’nin sesi ve verdiği hissiyat, hızlandıkça ağzından tükürükler saçan ve öfkesini ya da midesinden çıkacak ve bastırılmış ülserini kusmak isteyen biri gibi okuması ile birleşince şiir tarihe yazılıyor. İşte tükürmeye de başladı. Ve ağlama da geldi. Kadın şiiri “ekzajere” etmiyor. Ya da nasıl yazılıyorsa işte! O’ndan etmiyor! Şu yeni terimler içinde boğulmaktan, gerçeklerin üzerine kılıflar örmekten kurtulsak da kadının bağıra çağıra o şiiri az önce solumuş olduğunu anlasak ya? Kadın şiiri yaşadı be!

forum resmi


Şimdi sahnede gösterisi başladı Patti’nin. Hayko Cepkin’in sahne şovu tam bir tiyatro değilse nedir? Marilyn Manson gelse sinemadan azıcık anlayan her adam gidip Manson’ı “izlemek” ister. Adam müziğinin içine onu da katmıştır. Ya da zaten yaptığı hepsi birdendir. Patti de farklı değil. Ama o şimdi arkada inceden tıngırdayan güçlü elektronun eşliğinde hükümetin ağzına sıçmakla meşgul. Ve boğazını parçalıyor: “ Yalanlar üzerine kurulu bir savaşla itham ediyorum seni, george w. bush!” Ve performansını bitirip -ya da devam ettirip- şarkıya giriş yapıyor. Şarkıyı çok az duyuyor ve Patti’nin 16 senedir sahneye çıkmadığını öğreniyoruz. Bob Dylan’dan aldığı tavsiyelerden bahsediyor. Ve şarkının sonlarında bilerek ritmi devam ettirtiyor arkadaşlarına. Bu sırada da konsere gelmiş olanlara sesleniyor: “Kafamızı uyuşturmaya çalışıyorlar. Buna uymayın! Buna uymayın!” Siyasi bir gösteri için hiç fena bir ortam değil bu konser sahnesi. Ne de olsa diğer ortamların hepsi kapılı, değil mi Patti?

Araya giren reklamla yine tempom düştü, ama biraz ekleme gerekiyordu bazı yerlere. Onları tamamlayıp yeniden Patti’ye yetişebildim böylece de. Ama ne yetişme! Şansımı seveyim be! Horses’a inceden giriliyor. Bu kadının neden sanatçı olduğunun kanıtı karşımda duruyor. Yine muazzam bir giriş. Yine bir sosyal aşağılama. Tempolu şekilde şiirini okuyor, arkada patlamaya hazır baslar eşliğinde. Ritim sürekli yükseliyor. Ve Patti de zamanını son saniyeye kadar kullanıp “Johnny!” diye anırıyor adeta. Anırıyor, çünkü anırıyor kelimesine gülenlere göre biz zaten eşeğiz. Benim görevim iletmek, onlara ulaşmak, dedi Patti Smith. Hepimizin bir “sesi” var, onu herkese iletebilmeliyiz, diye de devam etti. Sanırım burada artık sanatı da aşıp Godmother’dan kutsal kitaplar seviyesine geçti. Yukarıya ya da aşağıya, sağa sola demedim. Çarpıtmayın! Başka bir yere geçti, dedim. Ama bu sözler ile yaşanacak bir dünyayı düşündüğünüzde, bu sözleri söyleyeni ne veya kim olarak görmek istersiniz? Bu yüzdendir ki konsere gelenlere “Savaşa hayır!” dedirtiyor. Sadece hayır. Ne küfür, ne hakaret, ne nefret, ne kin. Sadece hayır. Sana da hayır, savaşına da. Ve bu sözleri söylerken de ne katındaysa, hangi düzlemdeyse oranın kutsal bir yer olduğunu gösteriyor.

Red Hot Chili Peppers’ın Flea’sı Michael Peter Balzary ile çiş muhabbetinde Patti. Acayip bir belgesel işte. Muhabbetler alışık olunmayan türden. İlginç ve güzel kılan da budur belki. Bir uçakta bile kavanoza işeyebildiğini anlatıyor Patti. Flea ise 130km ile giderken arabanın kapısından sarkıp çişini yaptığını anlatıyor. Böylece gerçek anlamdaki sidik yarışında beraberlik ilan ediyor ikili. Gülümsediyseniz, belki de o tek tük anlardan birine rast geldiniz. Siyah beyaz ekrandan çıkabilecek gülümsemeler ne kadar renkli olabilirse artık. Bu hikâyeyi, bu hüzünlü ve epik öyküyü anlatmak için siyah beyaz kullanmak ne doğru bir tercih. 12 senelik bir çalışmayla bir sanatçıyı aktarmak için ne kadar doğru bir tercih. Acı acı gülmek başka nasıl anlatılır bilmiyorum, ama en iyisinin bu yolla aktarılacağına adım gibi eminim!

Son olarak; organize dinlere inanmadığını söyleyen Patti Smith, onların bir parçası olmadığını da gösteriyor. Ki din denen mevhum zaten iki kişinin bir araya gelmesiyle olur. Yani aileden gelişir din. Ki Patti Smith’in ailesiyle olan farkını yukarıda anlatmıştım. Ki Patti Smith’in biraz Beyaz Zenci olduğunu, bir Siddharta olduğunu buraya kadar anlamışsınızdır zaten -anlamadıysanız da, iki kitabı tavsiye ettim vesileyle-. Sanatçıdan sanatçı ve hatta sanatçıdan sanat doğuyor yani. Oha! Sanatçı denen kişi, kendini başkalarına beğendiriyor eseriyle, kendini başkalarının yerine koyabiliyor, bir de üstüne üstlük diğer sanatçıları da görüp içine katabiliyor. Üstüne yetmiyor, sanat görünümüne girebiliyor. Beslendiğini üretiyor. Ürettiğini yiyor. Kesme işaretiyle ayırmadığım benim Allahım, bu kadın nasıl bir organizmaya dönüşüyor gözümün önünde! Sözlük anlamıyla kullanmıyorum peki Patti, ama artık Godmother’ın ne olduğunu anlamışlardır sanırım. Nasıl bir din içerisinde Godmother olabilirsen sen…



Cartwheels'i çok seven Sanatçı Annem'e…


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 20th May 2018 - 07:31 PM