IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Little Miss Sunshine (2006)
don quijote
mesaj Jun 3 2007, 08:19 PM
İleti #1


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



Little Miss Sunshine’ı Amerika neden bu kadar çok sevdi?

Birbirinden kopuk aile fertleri külüstür sarı bir vosvosa atlıyor. Amaç; Minikler Güzellik Yarışması (Little Miss Sunshine) adaylığa seçilen ailenin küçük kızı Olive'i Kaliforniya'ya götürmek. Yine bir yolculuk filmi; sorunlu bir aile yola atlayacak, yolda güldürücü, üzücü şeyler yaşayacaklar ve sonda hepimiz güleceğiz. Tam olarak böyle değil.


Şöyle bir canlandırın: "Kaybetmeye Hayır" kitabını yeni yazmış, kaybetmeyi sevmeyen, ıslah olmaz iyimser, kusursuz görünüşlü Baba Richard; aileyi umutsuzca çekip çevirmeyen çalışan, ikinci evliliğinde olan Anne Sherly; uyuşturucu bağımlısı, ağzı ve ahlâkı bozuk Dede Edwin; başarısız bir intihar girişiminden çıkmış, eşcinsel, Proust uzmanı, yazar Frank Dayı; Nietzche'ye delice hayran, amacı olan Hava Okuluna girene dek konuşmama yemini etmiş, Richard’ın üvey oğlu Ağabey Dwayne; ve bunca alâkasız tipin arasında, güzellik kraliçesi adayı, şirin göbeğiyle yedi yaşındaki Olive. Herkesin ayrı ayrı kaybettiği sözüm ona bir ailenin yaşamına, hastaneden çıkan Frank Dayı’yla hazırlıksız giriyoruz ve sadece masa sahnesinde ailenin birbiriyle ne kadar uyumsuz olduğunu fark ediyoruz. Her biri ayrı bir sit-com’a karakter olacak fertlerin akşam yemeğinde yedikleri “takeout” yiyeceklere, Sprite’ı içtikleri promosyon bardaklara bakarsak; orta sınıf Amerikan toplumunu izlediğimizi anlarız. Vasat bir izleyici; Hooverlar’ın uyumsuz fertlerinden sinema diline göre mücize beklendiğini, yolculuk hikayesine başlamadan art arda gösterilen karakterlerin tek ortak yönünün Olive’ı “mutlu etmek” olduğunu yemek sahnesinin sonunda anlamıştır. Anlamayıp izleyenlerin saçma buldukları şeyler, ta en başta o sıcacık müzik eşliğinde zaten gösterilmiş. O kültürün yemeği, tatlısı, basmakalıplığı, yüzeysel yaşaması ve başarısızlığı yönetmen karı-koca Jonathan Dayton ve Valerie Faris’in ilk uzun metrajlı filminde yer almış. Filmi duygusal aile komedisi, yol hikayesi, yüzeysel bir eleştiri diye sınıflandırıp beğenmeyenler var, ben karşı taraftayım. Little Miss Sunshine, bozuk bir toplumun aldatıcı bir gerçeklikle hicvedildiği harika bir bağımsız filmdir.


Zar zor işleyen Hoover ailesi zar zor çalışan vosvosla üç gün sonraki yarışmaya yetişmeye çalışır. Aksaklıkların hırla yaşandığı -kimilerine göre abartıya kaçan- yolculuk, toplumun en küçük parçası ailede yakınlaşmaya yol açar. Herkesin ayrı bir acayip hareketleri izleyiciyi filme çekiyor; çoğunluk filmde kendinden bir parça bulmuştur. Film gücünü bu yakınlaşmadan alıyor ve duygusal yol üzerinde ilerliyor. Hooverlar, kendi rüyalarının acımasız sınırlarıyla tanıştıkları yolculuk, mutlu ve hüzünlü sahnelerle filmin göz önünde kalmasını sağlıyor. Yolculuğun ilerlemesiyle bireylerin kişiliklerinde çözülmeler sıralanıyor. Baba Richard’ın insanları kazanan ve kaybeden diye ayırdığı başarı odaklı yaşam felsefesi, aileyi birbirinden ayıran buzlarla eş zamanlı eriyor. Kendinden ödün veren fertlerin ortadirek kahramanına dönüşmesi, tüm gücüyle minivanı itmesi ve kazanılan zaferi çığlıklarla kutlaması umutsuz bir toplumun son çırpınışlarıdır. Amerikan rüyasıyla uyuyan Amerika kendini; Little Miss Sunshine’da gözümüze sokarak dalgaya almış, geleneksel mizahını kullanarak sinema seyircisine hoş gelen duygusal hareketliliklerle bezemiş. Hoover ailesinin tek ortak amaçlarına varması için herkesin itmesi veya zorlaması gerekiyor. Başarıya takıntı yapmış bireylerin başarısızlığını Olive’in üzerinde göstermemeli, kız hariç herkesin ödüllendirileceği sahne otele zamanında ulaşmaktır. Külüstür bir vanı iterek çalıştıran ailenin destansı başarısını Proust bilgeliyle alkışlayan Frank ve kızının emeli için suç işlemeyi dahi göze alan Richard –ki böyle bir babadan beklenilmez- bizi duygulandırırken; katı düşünce yolda yaşananları “yok artık” nidalarıyla saçma bulup filmi yerden yere vurmaya devam etsin. Little Miss Sunshine benim gözümde Straight Story’den sonraki en sıcak “Amerikan” tavırlı yol filmidir.

forum resmiforum resmi


Tabii ki böyle başarılı bir filmin başarısında oyuncuların katkısı büyük. Abigail Breslin’in doğal şirin rolü şüphesiz herkesin gönlünde unutulmayacak bir yere sahip olmuştur, uzun yıllardır izlediğin en iyi minik performans. Alan Arkin’in kısa görünme süresine rağmen her karede kendini belli etmesi, -azğı bozuk yaşam tecrübesi bu olsa gerek; “Fuck a lot of women, Dwayne!”- en iyi yardımcı aktör oskarıyla tescillendi. Richard’ın başlarda abartı gelen bilerek gösterilmiş yapmacıklığı filmin ilerlemesiyle doğallaşıyor ve Greg Kinnear bunu yüzündeki ifadelerle çok güzel göstermiş. Entellektüel eşcinsel kimliğiyle diğerlerine göre daha “akıllı” bir performans sergileyen Steve Carell, The 40 Year Old Virgin filminden bence çok daha komik olmuş.
Duygusal yolda ilerlemekten bahsettik; müzikler eleştirmenin tutunduğu en güçlü dayanaktır. Ailenin her şeyi kaybettiklerini anladıklarından, Olive’u benzin istasyonunda unuttuklarını fark edene kadar geçen aralıkta çalan şarkı, filmin kısa bir özeti gibi. Kapanış sahnesiyle şov yapan Superfreak Little Miss Sunshine, asla umudunu yitirmeyen, ufacık da olsa ona tutunan bir öykü.

- Olive nerede?
- Kıçınızı tekmelemekle meşgul.

rasko


Bu ileti Harvey Dent tarafından Jan 24 2010, 09:42 PM yeniden düzenlenmiştir.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
portishead
mesaj Jun 27 2007, 02:22 PM
İleti #2


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 6
Katılım: 26-June 07
Nereden: Ankara
Üye No.: 125




Neden bilmiyorum ama hoş, şeker bir film olmasına rağmen bu film bende nedense 'birşeyler eksik ama nerde' hissi uyandırdı. Belki de küçük kızın hikayesi biraz daha kısa tutulup, aslında hepsi başlı başına şahsına münhasır olan smile.gif diğer karekterler üzerine biraz daha yoğunlaşılsaymış daha iyi olurmuş kanımca gidelim emel laugh.gif


--------------------
"You must not try to be too pure
You must fly closer to the sea"
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
loveandpoison
mesaj Jun 28 2007, 01:31 AM
İleti #3


suedehead
***

Grup: Üyeler
İleti: 201
Katılım: 11-June 07
Nereden: NevyTeam
Üye No.: 69



Filmden Wes Anderson ve Tennenbaum Ailesi göndermesi alan var mı benim gibi?


--------------------
forum resmi O büyük gün geldi... Qatsi kardeşim döndü...

Bukowski: Born into This TVRip tercümesi: % 100, DVDRip (FiCO) tercümesi: % 77,85 hazırlayan: % 100 (Bulsara) kontrol: % yalan oldu yine.. (???)

forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
ggecim
mesaj Oct 31 2007, 02:48 AM
İleti #4


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 878
Katılım: 5-October 07
Nereden: İstanbul
Üye No.: 479



Bence klasik Amerikan filmi, Amerikan yaşamı. Filmden hiç tat almadım desem yeri. Zaten ne diye onca film ve oyuncu varken bu film aday oldu orası da başka hikaye ama bence tamamen zaman kaybı...


--------------------
Ömrümüzden bir gün daha geçti,
Dereden akan su ovada esen yel gibi
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok
Gelmeyen gün bir
geçip giden gün iki
- Ömer Hayyam


User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
nazo82
mesaj Dec 18 2007, 05:11 AM
İleti #5


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 2
Katılım: 27-November 07
Üye No.: 730



Güzel incelemeniz için teşekkürler öncelikle. :)

Amerikan halkı bu kadar çok severken bizim Türk halkı neden bu filmi sevemedi bir türlü anlamıyorum. lac.gif İnsanlara övdüğüm ve izleyin muhakkak deyip hayal kırıklığına uğrattım 5 milyonuncu film oldu sanırım Little Miss Sunshine. Yazılarınıza ekleyecek bir şey bulamadım ama şunu söylemeden geçemem. Ben Little Miss Sunshine'a ''düşüş anlarının'' filmlerinden diyorum. Kesinlikle o an veya uzun süredir içinde bulunduğunuz halet-i ruhiyeyle alâkalı bir durumu var. Ne bileyim, bir gaza ihtiyacınız olduğu dönemlerde ya da dünyanın köküne kibrit suyu ekeyim diye harıl harıl kendinize dövündüğünüz dönemlerde filmi izlediyseniz, yer yer sahnelerde kesinlikle yerinizden bir kaykılma yaşıyorsunuz. O zaman ne ''tipik Amerikan filmi'' ne de ''tipik Amerikan kültürü oeh'' gibi yorumlara yer vermiyor ve ''yaşa be Olive'' demekten başka ne dilinizden bir cümle çıkıyor ne de aklınızdan kötü bir eleştiri geçiyor. Bazı filmlerin gerçekten ırkı yoktur arkadaşlar, o gözle bakınca kesinlikle sizi rahatsız edecek bir şeyler bulursunuz yoksa. Senden var, benden var, ondan var, herkesten var biraz. Uçmak istiyorsam uçarım! Budur.

Bu ileti nazo82 tarafından Dec 18 2007, 05:11 AM yeniden düzenlenmiştir.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
yucell
mesaj Jan 9 2008, 11:34 PM
İleti #6


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 1
Katılım: 16-December 07
Üye No.: 815



Kişisel olarak "bağımlı" Amerikan sinemasına uzak duruyorum. Bu film her ne kadar bağımsız gibi görünse dahi sapına kadar Holywood yapımı... Çünkü giriş-Gelişme ve Sonuç klişe şekilde aynı tarz... Amerikan tarzı.. Bu film her ne kadar hem Oscar hem de BAFTA'da en iyi özgün senaryo ile ödüllendirilse de "kişisel" olarak bu kararlara katılmıyorum.. Konu klasik yol hikayesi.. Çok daha iyi yol hikayeleri yok mu? Var!.. Bu filmin tek özelliği karakterlerin özgün olması ve oyuncuların bu karakterleri iyi oynamaları... Ancak Tennenbaum Ailesindeki oyunculuklarından bir fark da ben görmedim açıkçası...

Kayıp eden, umutsuz bir Amerikan ailesinin hayata gol atacağı tek bir anın öyküsü bence bu film... İlla bir aile filmi seyredilecekse benim tavsiyem C.R.A.Z.Y. olacaktır... Özgün senaryo işte o filmin senaryosudur... Ama yine de şaşırtıcı sahneleri, zeki esprileri ile rahat seyredilen bir film Little Miss Sunshine.. Ama çok özgün, yenilikçi bir anlayış kaygısı yok bu filmde..
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Lancelot
mesaj Jan 12 2008, 02:05 PM
İleti #7


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 106
Katılım: 12-January 08
Nereden: Symrna
Üye No.: 1,211



Kazananlar ve Kaybedenler
(Little Miss Sunshine 2006)

Bu hayatta insanların ikiye ayrıldığına dair bir görüş vardır. Kazananlar ve kaybedenler. Hatta bu ilkeler doğrultusunda yaşantılarını düzenleyen insanların sayısı da hiç az değildir. Var olma sebeplerini bu ilke doğrultusunda belirledikten sonra, kazanmak onların hayatında her şeydir. Kapitalizmin vahşi çarklarının tıkır tıkır işlediği dünyamızda bu yaşantıyı kendilerine düstur etmiş başarılı olup bulundukları yerlerin en üst mevkilerine kadar da çıkarlar. Önlerine geçmek imkânsız gibi bir şeydir artık. Makyavelist yaşam tarzı da vazgeçilmezleridir. Hayatta başarılı oldukları su götürmez bir gerçek olmasına rağmen, karşısındakileri sürekli irrite eden bir halleri vardır. Bu insanlar genelde başarılı, elleri yüzleri düzgün insanlar olmalarına rağmen nedir bu sıkıntının sebebi diye sormaktan da kendimizi alamayız. Bir negatiflik hâsıl olmuştur bu insanların çevresine. İşte bu insan olmakla ve hakkaniyet duygusu ile ilgilidir. Biliriz ki her zaman insanoğlu kazanamaz ve her istediğini elde edemez. En azından biz ölümlüler için bu durum böyledir. Bu durumun aksinde bir örnekle karşılaştığımız zaman değer yargılarımız ve doğrularımız hemen devreye girer ve karşımızda olanlar sorgulamaya başlarız. İçimizde oluşan sıkıntının sebebi budur. Little Miss Sunshine ı izlerken ilk yarım saatte içinizde oluşan sıkıntının ve ailenin reisi olan Richard a duyduğunuz antipatinin sebebi de budur. Çünkü bilirsiniz ki bir insan daima kazanamaz ve kazanmak için yaşayamaz. Bu fikrin sahipleri, veya bu fikri insanlara aşılayarak prim kazanma, bu durumdan bir rant elde etmeye çalışan insanların bu kapitalist düzenin simsarları olduğunu bilirsiniz. En azından bu şekilde adlandıramasanız bile hissettiğiniz budur. Onlar sizin için kötü insanlardır.
Litte Miss Sunshine, bu düzenin çarklarının tam ortasında yer alarak, birbirleri ile olan aile bağlarını kaybetmiş bir ailenin yol hikâyesini anlatıyor bizlere. Küçük Olive’in çocuk güzellik yarışmalarından birisine kabulü ile başlayan süreç, ailenin birbirleri ile olan bağlarını toparlamasına kadar sürüyor. Bu süreç içerisinde filmde tek başına bir başrol diyebileceğimiz bir karakter ve oyuncu ile karşılaşmıyoruz. Neredeyse tüm karakterlere eş zamanlar ayrılmış ve hikayelerinin neredeyse aynı ölçüde anlatılıyor olması filmin içine biraz daha fazla girmemize, daha objektif bir açı ile yaklaşmamıza neden oluyor.
Amerika da uzun yıllardır devam eden çocuk güzellik yarışmalarına da bir eleştiri getiriyor film. Filmin başından itibaren, kokainman Büyükbaba’nın dans koreografisini hazırladığı Olive i izlerken, “Böyle bir adam nasıl çalıştırabilir bu çocuğu?” sorusunu sormadan edemiyoruz kendimize. Sorumuzun cevabını ise son sahnede muhteşem bir şekilde alıyoruz. Aile bağlarının kopukluğunun en güzel örneği ise Olive in yarışmaya bir eğlence olarak değil de, bir ölüm kalım savaşıymışçasına katılmasına neden olan baba Richard ın söylemleri. Richard kızının bu yarışmadan alacağı birinciliğe kendisini o kadar şartlamış ki, dedenin elinde nasıl bir şov hazırladığını düşünmemiş bile kızının. Amaç hedefe ulaşmak, geri kalan her şey ise teferruat.
Little Miss Sunshine, üzerine çok konuşulacak bir film değil aslında. Temelde baktığınız zaman kapitalist düzlemde yozlaşıp aile kurumunun tüm özelliklerini kaybetme noktasına gelmiş bir ailenin, kendi bilinçlerini ve aile değerlerini tekrar buldukları bir yol hikâyesi. Ancak özeline indiğinizde Olive ( Abigail Breslin) in çok başarılı oyunculuğu ( ki En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu oskarına aday gösterilmişti), yılların deneyimi Alan Arkin in muhteşem performansı ve derli toplu güzel bir hikaye ile karşı karşıya kalıyorsunuz.
Amerikan orta sınıfının toplumsal eleştirisinin bu kadar net ve düzeyli yapıldığı bir filmi izlediğimi daha önce anımsamıyorum. Bu anlamda film amerikan rüyası ile yaşayan orta sınıfa bir eleştiri olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bu düzlemde filmin bu söylemi ile ilgilenmiyorsanız, ailenin kendi iç çatışmasına gözünüzü çevirmeniz gerekiyor. Orta sınıf amerikan ailesinin diyalogsuzluğu da sizi ilgilendirmiyorsa, kazan kazan kazan mantığının insanları sürükleyebileceği tehlikeli uçurumu dikkate almanız gerekiyor. Bu da beni ilgilendirmiyor diyorsanız, ailenin yolda başına gelen komik, aynı zamanda düşündürücü olayları izlemeniz gerekiyor. Bu da sizi ilgilendirmiyorsa, Little Miss Sunshine i izlemek için size bir sebep kalmıyor. Ancak koltuğa oturduğunuzda bu sebeplerden birinin sizi mutlaka sarıp sarmaladığını fark ediyorsunuz.


İlk uzun metraj denemeleri olmasına rağmen Jonathan Dayton
Valerie Faris in bu filmlerin söylemeye çalıştığını çok net ve başarılı bir şekilde söyleyen bir film olduğunu gönül rahatlığı ile sizlerle paylaşabiliriz. Bu açılardan film kesinlikle izlenmesi gereken bir film olarak sinema tarihindeki yerini alıyor.

Lancelot
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
ignore
mesaj Feb 28 2008, 02:25 PM
İleti #8


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 22
Katılım: 26-January 08
Üye No.: 1,409



patlamış mısırını alıp izleyeceğin,amacın "sinema" değil de, "keyifli zaman geçirmek" olduğu bir anda izlenip,keyif alınabilecek bir film.
"klasik amerikan filmi" gibi yakıştırmalar biraz fazla haksızlık bana göre.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
personalfable
mesaj May 26 2008, 12:51 AM
İleti #9


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 67
Katılım: 15-March 08
Üye No.: 2,595



QUOTE(yucell @ Jan 10 2008, 12:34 AM) *

Konu klasik yol hikayesi.. Çok daha iyi yol hikayeleri yok mu? Var!.. Bu filmin tek özelliği karakterlerin özgün olması ve oyuncuların bu karakterleri iyi oynamaları... Ancak Tennenbaum Ailesindeki oyunculuklarından bir fark da ben görmedim açıkçası...
Kayıp eden, umutsuz bir Amerikan ailesinin hayata gol atacağı tek bir anın öyküsü bence bu film...



Karakterlerin özgünlüğü ve oyuncuların karakterleri iyi oynamaları konusuna tamamen katılmakla beraber , bu filmin "umutsuz Amerikan ailesinin hayata gol atacağı bir anın hikayesi" olmaktan çok daha farklı olduğunu düşünüyorum , çünkü karakterlerinin bir şekilde incinmişlikleri var , zamanla birbirlerinden uzaklaşmalarından kaynaklanan ve uzaklaştıkça daha da artan bir incinmişlik, ve o yüzden her birnin bireysel hedefleri ön planda , söz gelimi babanın kızın yarışmayı kazanmasını istemesi de "benim kızm başardı " diyebilmek öncelikle, ama kendi bireysel hayallerinin bir şekilde gerçekleşemediğini gördükçe , belki de yüzleşmek istemedikleri şeylerle yüzleşince, aslında tek destek alacak mercinin birbirleri olduğunu görüyorlar, yani film "her şeyi başarabilirsiniz hadi bakalım "dan ziyade , birilerinin "başarmak" diye nitelendirdiklerinin tek çıkar yol olmadığını gösteriyor, karakterlerin hayal kırıklıkları birbirlerinin tekrar farkına varmalarını sağlıyor.




--------------------


User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
paulnewman
mesaj Oct 30 2008, 04:01 PM
İleti #10


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 2
Katılım: 30-October 08
Üye No.: 5,013



Filmler zaman geçirmek izlenilmez bana göre,sadece beğenmek veya beğenmemektir tek gerçek.Bir filmi beğenenle aynı filmi izleyipte beğenmeyen arsındaki tek fark da bu değilmidir.Sonuçta çoğu kişinin göğsünü gere beğenip,yere göre sığdıramadığı Yüzüklerin Efendisi de insanın zamanını alır Little Miss Sunshine'da.Yalnız Yüzüklerin Efendisi(bu filmi sadece bir örnek olarak verdim)ve Little Miss Sunshine'ın hikayelerini karşılaştırdığımızda ,iki filmden sadece birisinde az da olsa kendimizden bir parça görürüz,şayet bir dağın tepesine yüzük taşıma gibi bir ütopyamız yoksa.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jan 3 2009, 01:29 AM
İleti #11


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



Kazanmak, kaybetmek. Kazananlar, kaybedenler. Hayatımızda kazandığımız şeyleri, kaybettiklerimizle kıyasladığımızda nedense hiç tatmin olmayız. Pek bir şey kazanmadım ama çok şey kaybettim deriz. İnsanoğlunun doyumsuzluğu akıl almaz boyutlardadır. Dünyaları verseniz yaranamazsınız. Kazandıkları değil, kaybettikleri ön plandadır. Kazandığına veya sahip olduklarına şükretmek yerine, kaybettikleriyle duygu sömürüsü yaparak daha çok kazanmanın yollarını eşeler. Kendi kazandığı yetmezmiş gibi, başkalarının kazanmasından da zevk alır hale gelmiştir ki bunun altında da doğrudan veya dolaylı olarak kendi çıkarı yatmaktadır. Kazananların karşısındaki kaybedenleri umursamaksızın, iki tarafın mücadelesiden bencilce haz duyar. Böylece bireysel kazanma duygusu, kitlesel hatta ulusal bir hal almış olur. Spor müsabakaları bunun bir örneği.. Hem bireysel, hem takım olarak kazanmanın sağladığı mutluluk tadına doyulmaz bir duygudur. Kendi kazandığı bir yana, başkalarının kazançlarından nemalanıp günü kurtarsa da, kendi gerçeğine geri dönmek zorundadır. Çünkü başkalarının kazandığı paranın, şanın, şöhretin, itibarın, yarışmanın, maçın ona verdiği geçici rahatlık, yerini gerçek dünyanın soğuk ve yağışlı iklimine bırakacaktır.

Güzellik yarışmaları, belki de yarışmaların en anlamsızı. Comedian belgeselinde Jerry Seinfeld’in bu konudaki espirisi çok manidardı: “Ben güzelim, o halde sana meydan okuyorum!” Eline bir sihirli değnek verildiğinde ilk işinin dünya barışına katkıda bulunmak olduğunu söyleyen, sülün gibi salına salına yürüyerek, bel kırarak, göz süzerek yarışan ve hatta bu sayede para kazanan, bir avuç jürinin insafına kalan kaderleriyle oynanmasına izin veren bu güzel kızların kazanma anlayışları aslında insan evladının kazanma oburluğunun geldiği en çarpıcı noktalardan biridir. Güzel bir yüzü ve fiziği aptalca bir yarışma ile tescilleme ihtiyacı, genlerden gelen o kazanımı kayıp haline getirmiyor mu? İşte Little Miss Sunshine, 7 yaşındaki dünya güzeli küçük Olive’in (Abigail Breslin) hayatında yaşayacağı en etkili kazanım deneyimine yaptığı yolculuğu anlatan bir film.

Red Hot Chili Peppers, REM, Smashing Pumpkins, Janet Jackson gibi müzisyenlerin çeşitli kliplerinde imzaları bulunan Jonathan Dayton ve Valerie Faris çiftinin yönettiği Little Miss Sunshine, Olive’in katılacağı minikler güzellik yarışmasının adı.. Michale Arndt’ın yazdığı hikayede küçük Olive’den ibaret değil. Filmin açılışında kısa kısa gördüğümüz aile fertleri, bizi nasıl bir filmin beklediğinin sinyallerini veriyor. İnsanı heyecanlandıran sinyaller bunlar. Ailenin babası Richard (Greg Kinnear), hani şu bilgelikler yumurtlayan kişisel gelişim kitaplarından birinin yazarı. Onun kitabı 9 adımda kazanmanın sırlarını veriyor. Zaten onun kazanmakla ilgili kurduğu cümleler, sadece kendi ailesine değil, izleyene de sıkıcı gelmeye başlıyor:

Hepimizin varlığının derinlerinde uyanmayı bekleyen bir kazanan vardır.
Kaybedenler kendinden vazgeçmiş insanlardır.
Şans, kaybedenler tarafından başarısızlıklara verilmiş bir isimdir.
Özür dilemek zayıflık belirtisidir.
İğneleme, kaybedenlerin sığınağıdır.
İğneleme, kaybedenlerin kazananları kendi seviyelerine çekme çabasıdır.”


forum resmi

Zaten kişisel gelişim kitaplarının bir çoğu da buna benzer sloganlardan beslenen, 8-10-20 maddeyle hayatın sırrını verdiğini sanan ukalalıklarla doludur. Sigarayı bırakmanın, zayıflamanın, kilo almanın, iş dünyasında tutunmanın veya Kemal Sunal’ın Dokunmayım Şabanıma filmindeki gibi kız tavlamanın maddeler halinde sunulması, bu kitapların yazarları ve yayımcıları tarafından ne tür bir haz içeriyor acaba? Sorsanız onlar bunu para için değil, “kaybedenlere” yardımcı olmak için yapıyorlardır. Kaybedenlerin sırtından para kazanmak, para icat olduğundan bu yana düzenli olarak yapılan bir faaliyettir zira.. Her neyse, yarışmaya katılacak kızına ve intiharın eşiğinden dönen Proust uzmanı eşcinsel kayınbiraderi Frank’e (Steve Carell) yukarıdaki cümleleri söyleyip duran Richard, sarı bir minibüse doldurduğu ailesiyle yarışmanın yapılacağı şehre doğru yola çıkar. Ne olursa olsun kendine destek çıkan eşi Sheryl (Toni Collette), edepsiz dede (Alan Arkin), Nietzche hayranı olan, savaş pilotu olmak isteyen, ailesini sevmeyen ve onlarla yazı yazarak iletişim kuran sorunlu büyük çocuk Dwayne (Paul Dano) ile 6 kişilik tuhaf bir yolculuk başlar. Hani yol filminin klasik özelliklerinden biridir. Kilometreler ilerledikçe kesik yol çizgileri sorunları delik deşik eder, yolda yaşananlar, yolda konuşulanlar, yolda karşılaşılanlar yolculara farklı pencere kenarı bakış açıları sağlar. Uzun yolun sağladığı zoraki beraberlikler, bir de bakmışız ki beraberinde hoşgörüyü, itirafları, birlik-beraberliği, samimiyeti de getirmiş. Little Miss Sunshine’ın aynı minibüse binmiş 6 karakterinin kan bağından başka ortak noktaları bulunmaması, bizi çok katmanlı bir yol hikayesine davet ediyor gibi görünüyor.

Filmin en büyük şansı bir kere oyuncu kadrosu. Çok fazla yükselen performansları olmamasına rağmen Alan Arkin, Steve Carell ve gerek oyunculuk, gerekse kadın olarak beğendiğim Toni Collette gibi artistlere kayıtsız kalmak zor. Kinnear ile genç oyuncular Paul Dano ve Abigail Breslin’in ikna kabiliyetlerinde de sorun yok. Bu kimyanın birleşimi, iletişim kopukluğu yaşayan aile bireylerinin soğuk atmosferini vermekte pek sıkıntı yaşamıyor aslında. Ama yönetimden ziyade, yazım kaynaklı bazı arızalar da yok değil. Mesela başlangıçta baba Richard’ın kızının dondurma yemesine karşı çıkmasından, finaldeki hoşgörüsüne uzanan halkanın zincirlerinde eksiklikler var. Belki yol ve yolda yaşadıkları onu bu noktaya getiriyor. Belki de baştaki “kazanma” takıntısının ve kendi ilkelerinin yersiz oluşunu yüzüne vuracak bir olay veya itiraf yaşamamasıdır buna sebep.. Yine de Richard’ın aile reisi oluşundaki ölçülü pozisyon korunmuş denebilir. Porno dergi okuyan, torununa kızlarla yatmasını salık veren dede karakterine, tutarsızlığına rağmen tadımlık bir geçiş layık görülmüş. Upuzun tasvirleriyle meşhur Marcel Proust uzmanı eşcinsel Frank ise başka bir muamma. Film boyunca sakin, olgun ve makul bir profil çizen Frank’in bir gönül ilişkisi yüzünden intihara kalkışmış olabileceği fikri biraz ciddiyetten uzak gözüküyor. Hele benzin istasyonundaki “tesadüfün böylesi” durum, Frank’e olmasa da, filme olan samimiyeti sorgulatıyor. Niye Frank’in samimiyetini sorgulatmıyor derseniz, onun cevabı Steve Carell’in sevimli-bunalım kompozisyonundaki başarısından kaynaklanıyor. Bir de neden Nietzche hayranı olduğunu ve neden savaş pilotu olmak istediğini anlayamadığımız tipik Amerikan ergeni Dwayne üzerinden daha yapıcı bir dram çıkabilirmiş diye düşünmeden edemiyor insan.. Anne Sheryl ise Collette sayesinde öyküdeki varlığının çizgilerini çoktan çizmiş ama ailesiyle dans bile etmiyor nedense…

forum resmi

Çocuk güzellik yarışması ambiyansını çok iyi yakalayan film, o eğlenceli gibi görünen ortamdaki makyajlı ve sözde bakımlı yarışmacı küçük kızların büyümüş de büyümüş görüntüleriyle amaçladığı etkiyi uyandırıyor. Hele de değil küçük kızınızı, hamsterinizi bile emanet etmeye korkacağınız bir yarışma sunucusuyla, bu yarışmaların toplumsal ironisine çok ustaca dikkat çekiyor. Tüm bunlara rağmen Little Miss Sunshine’ı film olarak tıpkı afişi gibi anlatmak da mümkün: İçinde 6 iyi oyuncunun ve aslında çok daha katmanlı 6 hayali karakterin bulunduğu, ama arkasından itilmeye ihtiyacı olan sarı bir “loser” minibüs. Ama Abigail’e “gerçek kaybeden, kazanamamaktan korkandır, onlar denemez bile” şeklinde cesaret veren dedenin söylediği üzere, onlar deniyorlar. Hem de iyi deniyorlar.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Jaiwei
mesaj Jan 24 2010, 09:19 PM
İleti #12


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 32
Katılım: 24-January 10
Üye No.: 7,119



Ben sevdim bu filmi..öyle uzun uzadıya tespitler yapmama gerek de kalmadı bunun için..yarışma sahnesinde kızlarına verdikleri destek yetti sevmeme..sıcak geldi..hakiki geldi..
keşke daha çok böyle filmler yapılsa dedim..vur-kır-patlat-araba yarıştır ya da bilgisayar oyunuyla animasyon arası yaratık filmleri ve kaçma kovalama olacağına nice Little ms sunshine'lar olsun..
Amerikan filmi olsun ..ne olursa olsun..insan hikayesi olsun..
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 9th December 2019 - 04:20 PM