IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Onibus 174 (2002)
BuRnOut
mesaj Nov 21 2008, 01:06 PM
İleti #1


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



forum resmi


IMDB
Ônibus 174 (2002)

Directed by: José Padilha, Felipe Lacerda
Genre: Documentary | Crime
User Rating: 7.9 / 10 (2,102 votes)
Runtime: 150 min | Japan:119 min | Canada:120 min (Toront...
Awards: 10 wins
Cast: Anonymous, Maria Aparecida, Captain Batista, Luanna Belmon


Bilgisizlik, ne vehimler üretti;
Önyargılar, vicdanları kör etti.
Dürüst olmak... Affedilmez cür'etti,
Öfkemizden, yüreğimiz korlaştı,
İnsan olmak, bu kadar mı zorlaştı?
(Cengiz Numanoğlu – İnsan Olmak Zorlaştı)



Toplumun görünmeyen yüzleri…


3. Dünya Ülkeleri olarak anılan ülkelerle, özellikle de Brezilya’yla, ilgili daha önce pek çok belgesel ve kurmaca film çekilmiştir. Bu yapımlarda ülkelerin içine düştükleri yoksulluk, toplumsal eşitsizlik, suç ve gelişememenin getirdiği umutsuzluk halleri çeşitli karelerle ekrana yansıtılır. Fakat çoğu neden-sonuç ilişkisinden yoksun, genelde tek taraflı bakış açısıyla sınırlı kalan yapımlardır. Son zamanlarda Brezilya gerçeğini sinemaya taşıyan Cidade de Deus (City of God), Cidade dos Homens (City of Men) ve yine Onibus 174’ün yönetmeni Jose Padilha’nın Berlin’de Altın Ayı kazanan filmi Tropa de Elite “görece” bu gerçeği çok boyutlu ve gerçekçi yansıtan yapımlar arasında sayılabilir. Ama Onibus 174, bu yapımlar arasında çok özel bir yere sahip. Brezilya’da yaşananlarla ilgili şimdiye kadar yapılmış en gerçekçi ve en derinlikli belgesel. Olayların bütün taraflarına yer vererek geniş bir bakış açısı yakalamasının yanı sıra, bir de yaşanan olayları neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde açıklamaya çalışıyor. Gerçekliği bütünlüklü bir şekilde verirken, bu gerçekliğin içindeki çelişkiler yumağını da diyalektik bir dille ekrana taşıyor.

Brezilya’da 12 Temmuz 2000 tarihinde, başkent Rio de Janeiro’da, Sandro isimli evsiz bir genç bir otobüsü içindeki yolcularıyla birlikte gasp eder. Kısa sürede polis ve özel tim otobüsü kuşatır. Bir yığın medya mensubunun da anında olay yerine gelmesiyle, olay kısa sürede ülkenin en büyük olayı haline gelir. Olay medyaya yansımasa, çoktan polis Sandro’yu öldürerek rehineleri kurtarma yoluna gidecektir, ama olayın medyaya anında yansıması yüzünden vali tarafından saldırganın öldürülmemesi talimatı verilir. Yönetmen Jose Padilha’da gerçekten yaşanmış olan bu olay ışığında, Brezilya gerçeğini kamerasıyla birlikte sorgulamaya başlar.

forum resmi


“Çocuklar iyice uykuya dalana kadar beklerler. Daha sonra taşları tam çocukların kafalarının üstüne bırakırlar.”


Brezilya’da her gün yaşanan sıradan bir olay gibi görülmesine rağmen, aslında bu otobüs kaçırma eyleminin altında çok derin ve birbiriyle bağlantılı olaylar dizisi yer alır. Yönetmen, öncelikle sokak çocuklarının yaşantılarına kamerasını uzatarak, onların yaşadıkları ortamları bizlere tanıtır. Onların sokakta burun buruna kaldıkları tehlikeleri gösterir. Polislerin sokak çocuklarına uyguladığı orantısız şiddeti çarpıcı röportajlarla gözler önüne serer. Bu röportajlardan birinde, sokak çocuklarından biri olayların boyutunu şu sözlerle açıklar: “Birçok çocuk gizli yerlerde uyumayı tercih eder. Çünkü bazı insanlar geceleri gelerek çocukları taşlar. Bazıları da kaldırım taşlarını kullanır. Çocuklar iyice uykuya dalana kadar beklerler. Daha sonra taşları tam çocukların kafalarının üstüne bırakırlar. Böyle bir durumda çocukların beyinlerinin yarısı çoğunlukla asfalta akar.” Buna benzer olaylara maruz kalan ve sokaktaki yaşamları tehlikelerle dolu olan çocukların kaldıkları kötü ve tehlikeli koşullar, çocukların ağzından anlatıldıktan sonra; yönetmen bu çocukların neden sokaklarda kaldıklarını araştırmaya başlar. Bu çocukların çoğunun bir ailesi yoktur. Kiminin ailesi hiç olmamıştır, kiminin ailesi de Sandro’da olduğu gibi küçükken öldürülmüştür. Bu yüzden, bu çocukların tek bildikleri şey hayatta kalmaktır. Daha ilkokula gitmeden, hayatta nasıl kalabileceklerini öğrenmeye başlarlar. Çocukluktan yetişkinliğe doğru çok hızlı bir değişim geçirmek zorundadırlar. Bu onların karakterlerini olumsuz etkilediği gibi, çocukların suçla iç içe yaşamayı da kanıksamalarına yol açar.

Sokak çocuklarının yaşamlarına bir bakış attıktan sonra, yönetmen Sandro’nun hayatına yoğunlaşır. Onunla birlikte kalan arkadaşlarının ve çevresindekilerin onunla ilgili görüşlerini ekrana yansıtır. Sandro daha sekiz yaşındayken, hamile olan annesini bir saldırı sonucu kaybeder. Trajik bir şekilde, bu olay yaşanırken Sandro annesinin yanındadır ve bütün yaşananlara tanık olur. Bu olaydan sonra teyzesiyle birlikte yaşamaya başlayan Sandro, kısa süre sonra evden kaçarak sokaklarda yaşamaya başlar. Hedefi ünlü ve başarılı biri olmaktır. Aslında sonu itibariyle bu hedefini de gerçekleştirir, ama ünlü oluşunu kendi göremeyecektir.

“Burada başımıza gelenler, burada katlanmak zorunda olduklarımız, tam bir cehennem hayatı. Burada olacağımıza ölsek daha iyi. Bu gerçek. Hapiste olmaktansa ölmek daha iyi.”


Sokak çocuklarının hayatı anlatılırken, bir yandan da yönetmen çeşitli eğitimcilere kamerasını uzatarak, bu konuda onların görüşlerine de başvurur. Bu sorunun nasıl çözümlenebileceğini, bu çocuklarının aslında hedeflerinin ne olduğunu, suça olan eğilimi azaltmanın yollarını ve bu çocukların hayatlarında yaşadıkları kırılma anlarını da bu sayede farklı boyutlarıyla tartışma ve sorgulama imkanı yakalarız. Röportajların birinde, eğitimcilerden biri: “Toplumumuz onları bir insan değil de, bir çöpmüş gibi görüyor. Onlar birer çöplüğe atılıyor. Ve bizler çöplerimizi onların üzerine atıyoruz.” diyerek aslında durumu özetliyor. Toplumsal hayatta sürekli görmezden gelinen, hiçbir zaman bir insan olarak görülmeyen ve sürekli “suçlu” damgasıyla yaşamaya çalışan bu gençler, aslında toplumun görmezden gelinen ve istenmeyen yüzleri. Toplum kendi kendisiyle yüzleşmek istemediği için bu insanları da görmeyi reddediyor. Yapılan anketlere göre, halkın çok büyük bir çoğunluğu bu insanların “yok edilmelerini” istiyor. Ama bunun, gözlerden uzak bir yerde yapılmasını istiyorlar. Toplumun hiçbir kesiminde bu çocukların nasıl topluma kazandırılacağı üzerine kafa yorulmuyor. Çözüm yolu bulmak yerine, sorunlu olanları yok etmeyi tercih ediyorlar. Islahevlerine giden çocuklar, burada hayatlarında görmedikleri kadar yoğun ve sistematik bir şiddete maruz kalıyor. Hapishaneye düşenlerin sonu da bunlardan pek farklı olmuyor. Hapishanelerde küçücük odalarda yüzlerce çocuk üst üste kalıyor. Ne yiyecek bir şey veriliyor ne de yatacak bir yer… Üstüne üstlük bir yığın insanlık dışı işkencenin de baş aktörü oluyorlar. Çocuklar bu durumu ağız birliğine varmışcasına şöyler anlatıyor: “Burada başımıza gelenler, burada katlanmak zorunda olduklarımız, tam bir cehennem hayatı. Burada olacağımıza ölsek daha iyi. Bu gerçek. Hapiste olmaktansa ölmek daha iyi.” Bu nedenle, çocuklar buralardan çıktıktan sonra daha da öfkeli hale geliyor. Uyuşturucu kullanımı artıyor. Adam öldürmek sıradan bir edim halini alıyor.

forum resmi


Yönetmen, son filmi Tropa de Elite’de, daha da yoğunlaştığı polis teşkilatını da sorgulamaktan geri durmuyor. Polislerle yapılan röportajlarda, polisler de bu duruma bir şey yapmadıklarını ve bu insanları kimsenin umursamadığını beyan ediyor. Kimi kimsesi olmayan, görmezlikten gelinen ve yok edilmeleri istenen bu insanları yok etme görevi de çoğu zaman polislere düşüyor. Onlar da bu durumdan rahatsız değillermiş gibi bir izlenim bırakıyor. Yönetmen Padilha, polis teşkilatının örgütlenmesini ve bir polisin nasıl seçildiğini de bizlere gösteriyor. Polis teşkilatında görev yapan polislerin çoğunun eğitimsiz ve işin özünü bilmeyen polislerden oluştuğunu trajik bir şekilde belgeliyor. Polis teşkilatında görev yapan usta polislerden biri durumu şöyle özetliyor: “Genellikle uzun süredir işsizdirler ve bir polis olmaktan başka da şansları yoktur. Bu bir iş kapısıdır. Çok ağır bir şekilde silahlandırılır ve eğitimden geçirilirler, bir saygınlık eksikliği söz konusudur. Onlar gerçekte işin ne olduğunu, işin tabiatını anlamazlar. Görevlerinin suçluları yakalamak
ve öldürmek olduğunu düşünürler.”
Bu itirafnameden sonra, aslında polis teşkilatının da aklı başında insanlardan oluşmadığını fark etmemiz pek uzun sürmüyor. Yine de polisin dışında, bir de Özel Tim var. Sandro’nun olayına müdahale edenler de yine bu Özel Tim’e mensup görevliler. Bunlar, polislere göre çok daha eğitimli ve profesyonel bir grup. Eğitimleri, örgütlenmeleri ve teknik teçhizatları FBI’a benziyor. Yine de, bir yerde alınan eğitimlerin de yetersiz olduğu ispatlanmış oluyor.

Ölüme tanıklık etmek …


Sokak çocuklarının hayatları, yaşadıkları yerler, geçmişleri, toplumun onlara bakış açısı, polislerin durumu ve bu olayın yaşanmaması için eğitimcilerin getirdiği çözüm önerileri teker teker röportajlarla ekrana bindirilirken, öte yandan da yönetmen; olay sırasında kameraların çektiği gerçek görüntüler aracılığıyla da otobüs gasp etme olayını bütün ayrıntılarıyla bizlerle paylaşıyor. Olayların arka yüzünü, geniş bir bakış açısıyla izlerken bir yandan da yaşanan olaya tanıklık ediyoruz. Aslında, olayın nasıl sonuçlandığını ilk andan beri tahmin edebiliyoruz. Fakat olayın taraflarının görüşlerini aldıktan sonra, bu olaya şahit olmanın getirdiği üzüntü daha da artıyor. Her şeyden önce, uyarmam gerekir ki; bu filmde izledikleriniz gerçek görüntüler ve bu görüntüler aracılığıyla iki insanın ölümüne tanıklık ediyorsunuz. Bu çok ağır bir şey. Bu konuda yönetmenin yaptığı şeyin etik boyutu ayrıca tartışmaya açılabilir. Fakat belgeseli izleyeceklerin, bunu gözönüne alarak izlemesini tavsiye ederim. İzlediğiniz görüntüler kolay kolay hazmedilecek cinsten değil.

Olay gerçekleştikten sonra ise, yönetmen olayın tanıklarına, yani rehinelere kamerasını uzatarak onların görüşlerini alıyor. Yaşanan trajediyi olayın müdahilleriyle birlikte daha da berraklaştırıyor. Aslında, rehineler de Sandro’nun kimseyi öldürmeyeceğinin farkında… Sandro’nun uyuşturucu bağımlısı bir sersersi olmasına karşın, kimseyi öldürmeyeceğini kısa sürede anlıyorlar. Fakat, Özel Tim’in “anlaşılmaz” müdahelesi sonrasında rehinelerden biri ölüyor. Bu durumu Özel Tim’deki görevlilerden biri şöyle açıklıyor: “Marcelo (silahı ateşleyen özel tim görevlisi) ne yaptı? Ona öğretilen şeyi yaptı. İnsiyatifi ele aldı. Maalesef, o gün bizler kaybediyorduk. 1 cm'le atışı kaçırdı.” 1 cm’le kaçan atış kimi öldürdü dersiniz? Daha sonra yaşananlar ise, tam olarak Brezilya’da halkın istediği şekilde; “bizden olmayanı öldür, ama bunu bizim görmediğimiz bir yerde yap” mantığına uygun şekilde gelişiyor. Sonrası ise, bilindik manzaralar… “Kalabalık bir şov izlemek istiyordu. Ve şovun sonunda, kötü adam ölür. Bizim toplumumuzda genel kanı budur. Polis onu nefessiz bırakarak öldürdü. Onu boğdular. Böyle bir durumda kim korsanı öldürmezdi?” Bir eğitimci ise, Sandro’nun eyleminin perde arkasını şöyle özetliyor: “Bu şekilde, o görünülürlüğünü yeniden kazanır. Sosyal olarak varolduğunu teyit etmiş olur, insani bir varoluşa sahip olduğunu… Bu bir çeşit 'yeniden yaratım' işlemidir. Bir silah vasıtasıyla, şiddet kullanarak kendi kendini yeniden yaratma. Bu tersine bir anlaşmadır; bir çeşit Faustvari anlaşma. Çocuk geleceğini, hayatını, ruhunu geçici bir zaferin saniyeleri için feda eder. Neticesinde kabul görmüş ve değer verilmiş hissettiği, küçük bir zafer için.”

Durup durup bana sorma
Bunu bilmek olay değil
İnsan doğduk insan ama
İnsan olmak kolay değil

Kalpten başka bir yolu yok
Aşktan başka bir dalı yok
Kitabı yok okulu yok
İnsan olmak kolay değil

Yüreğinde sevgi yoksa
Gözlerinde şefkat yoksa
Dünyalar da senin olsa
İnsan olmak kolay değil

Neler gördük bu dünyada
Neler verdik bu uğurda
Sultan olmak kolaydı da
İnsan olmak kolay değil!

(Ahmet Selçuk İlkan – İnsan Olmak Kolay Değil)


Sandro, Brezilya’daki binlerce sokak çocuğundan sadece biri. Sandro gibi iyi niyetli olup da hayatın tokadını yiyerek bu yola düşmüş daha yüzlerce sokak çocuğu var. Hepsi aslında, başta sıcak bir yuva, her zaman hasret kaldıkları sevgi, hep eksikliklerini hissettikleri güven ve hep uğraştıkları toplumsal kabulün peşinde. Ama her seferinde gerek toplum gerekse de toplumun kendisini koruması için sonsuz yetki verdiği polisler tarafından görmezden geliniyorlar. Sandro bir anlığına da olsa bunu değiştirmek isteyenlerden biriydi. Şimdiye kadar kimseyi öldürmemişti, kimseye bir saygısızlığı yoktu. Fakat toplumun genel görüsünün dışına çıkmayı başaramadı. Toplum, onu da diğer Sandro’lara yaptığı gibi en ağır şekilde cezalandırdı. Bir Sandro daha görünmezlikte yok olurken, bunca yanlışın içinde toplumun bu kadar duyarsız kalabilmesi gerçekten çok şaşırtıcı. Bu belgeseli izledikten sonra, insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: İnsanlar bu sorunu çözmek mi istiyor, yoksa bir katliam mı yapmak istiyor? Böcek gibi görülen bu insanlar, böcek ilaçlarıyla zehirlenerek yok edilmek isteniyormuş gibi bir izlenim doğdu, bende. Oysa çok yazık, kendimizi 21. yüzyılda yaşayan modern insanlar olarak adlandırıyoruz. Yapılan bunca şeyden sonra, kimin kime “insan” demeye yüzü olabilir ki? Yazık, insan; insan olmaya utanıyor…



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 23rd January 2018 - 10:03 AM