IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Yumurta (2007)
BuRnOut
mesaj Jun 18 2008, 08:24 PM
İleti #1


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



forum resmi


IMDB
Yumurta (2007)

Directed by: Semih Kaplanoglu
Genre: Drama
User Rating: 6.5 / 10 (702 votes)
Runtime: Turkey:97 min
Awards: 9 wins
Cast: Nejat Isler, Saadet Aksoy, Ufuk Bayraktar, Tülin Özen


"Vaatkar ve ultra-sinematografik bir yaratım zamansallığının sergilenişi."
Charlotte Garson / Cahiers du Cinéma

"Ne uçarı ne de sadık bir evladın beklenen dönüşü olarak tanımlayabileceğimiz Yumurta, bizi hazırlıksız yakalayan ve büyük bir parıltıyla karşımıza çıkarken bunu da gözümüze sokmamayı başaran bir film."
Olivier Seguret / Liberation

"Resimlere methiye düzmeyi tercih ediyorsanız şöyle de diyebiliriz, eğer Ceylan Türk sinemasının Angelopoulos'u ise, Kaplanoğlu da Renoir'ı."
Rüdiger Suchslandi / Artechock


YUMURTA


Gönül ister kalmayı…



Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta’sı, biçim ve mananın kusursuz birlikteliğini sunan saf bir sinema deneyimi. Kaplanoğlu’nun kadrajları o kadar duru, simgeselliği o kadar ölçülü ki; film bittiğinde tam anlamıyla bir tatmin olmuşluk hissi hakim oluyor. Filmde her şey tastamam... Ne bir plan gereğinden uzun ne de bir nesne gereğinden fazla öne çıkıyor. Minimalist bir film olmasına karşın, filmin merkezindeki içsel yolculuk da filme ritim kazandıran ve filmin durağanlığını ortadan kaldıran bir rol oynuyor.

Yönetmenin filmin çeşitli yerlerine serpiştirdiği ve anlamını kendi kendine bulan bir dizi bulmacanın ilki, giriş sekansında seyircileri selamlıyor. Kaplanoğlu, Yusuf’un annesini kadrajın ortasında resmederek merkez noktasını imlerken, daha sonra bu kadın figürünü muğlak renkler içinde resmettiği bir sonsuzlukta kaybediyor. Hemen ardından gelen telefon sesi ise, Yusuf’un ölen annesinin habercisi oluyor. Yıllar önce memleketi Tire’den kalkarak İstanbul’a gelen şair Yusuf, ısrarlı bir şekilde geçmişiyle arasındaki bütün bağları koparmak istiyor. Ama ne kadar istese de koparamadığı bir bağ var: Annesi ile arasındaki metafizik bağ, Yusuf ne kadar istese de bir türlü kopmuyor ve Yusuf’un düşleri aracılığıyla bilinçaltındaki yerini her zaman belli ediyor. Bu biliçaltına gömülmüş bağ, Kaplanoğlu’nun kusursuz anlatımıyla yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Görülen rüyalar bize yeni kapılar aralarken, Yusuf’un peşinde dolanan ufak çocuk da onun küçüklüğüyle arasındaki bağlardan biri kuşkusuz. Yumurtayı arayan, ama bulamayan o küçük çocuk filmin sonlarına doğru geçirdiği değişimden sonra reddi bırakarak özüne dönüyor. İşte o zaman yumurta da Yusuf’un eline bırakılıveriyor. Ama Yusuf’un yumurtayı bulana kadar geçirmesi gereken çeşitli içsel aydınlanma evreleri var. Yusuf kendi manasını bulana kadar geçmişinde yaşadıklarını hatırlıyor. Rüyasında gördüğü ve içinden çıkamadığı karanlık kuyu, aslında tam olarak Yusuf’un içsel durumunu bizlere özetler cinsten. Geçmişiyle arasındaki o karanlık kuyudan Yusuf’un bir şekilde çıkması gerekiyor.

forum resmi

forum resmi


Zamanda bir geri dönüş yaşanırken, bu geçmişteki hatıraları yaşamak suretiyle de gerçekleşmiyor. Tersine, Yusuf geçmişte yarım kalmış defterleri kapatıyor. Eski arkadaşlarıyla ayak üstü yapılan sohbetler, ilgisiz tavırlar, sözde sosyalleşme emareleri onun geçmişiyle arasındaki bağları canlandırmak istememesinden kaynaklanıyor. Onu, içinde bulunduğu karanlık kuyuya itenlerden biri olan eski sevgilisi Gül de, kapanan defterlerden biri oluyor. Bu şekilde, Yusuf bir türlü tanımlayamadığı ve kendisini Tire’de tutan o bağın peşine düşüyor. Kendisini Tire’de tuttuğunu düşünebileceği her şeyden uzaklaşıyor. Bu süreç annesinin son isteği olan adağı adayana kadar devam ediyor. Kuşkusuz annesi, oğlunun uzaklaştığı ve inkar ettiği gerçekle yüzleşme sürecini uzatmak için böyle bir istekte bulunuyor. Süre uzadıkça Yusuf’un içindeki köklerde güçlenmeye başlıyor. Rüyasında gördüğü, kendisini koruyan köpek figüründen sonra Yusuf; o zamana kadar biriktirdiği gözyaşlarını artık içinde tutamıyor. Bu coşkunlaşan arınma sahnesi beraberinde de bir kabulü ve mana kavrayışını getiriyor. Kendisine yabancılaşan Yusuf, annesinin sezgisel boyuttaki koruyuculuğu ve önderliği sayesinde dönüşümünü tamamlıyor.

Doğaya dönerek kendini bulma, keşfetme ve dünyanın farkına varma izlekleri Kaplanoğlu’nun şiirsel görselliği ve fazlalıklara yer vermeyen anlatımıyla kusursuz bir sinema deneyimine dönüşürken, yönetmen aynı zamanda insanı da doğayla bütünleştirerek anlatmayı başarıyor. Film, her şeyden önce insanı anlamlandırıyor. Ama bu anlamlandırma aşamasında dilin sınırları içinde kendini kısıtlamıyor. Sinemanın gücünden yararlanarak nesnelere anlamlar yükleyerek onları işlevselleştiriyor. Ölen akrabaların isimleri verilen çiçekler, saksıda duran ve göze hitap eden birer nesneden çok öte bir muhteva barındırıyor. Hepsi ismini aldığı insanın varlığını da içinde taşıyor. Bu sayede kimi zaman konuşulup dertleşilecek kimi zaman da kabuslara neden olacak metafizik bir varlık formuna dönüşüyorlar. Filmde işlev kazanan, anlatıma yardımcı olan ve simgeselliği kusursuzlaştıran nesnelerle birlikte, yönetmen kendi kişisel yaşanmışlıklarıyla da filmindeki Yusuf karakterini çeşitli yerlerde örtüştürüyor. Yusuf karakteri aracılığıyla kendisi de zamanda bir geri dönüş yapıyor. Sinemayı bir psikanaliz aracı olarak kullanıyor. Babasının doğum yeri olan Tire’yi eski gelenekleriyle resmediyor. Yusuf’un reddi ve kabulünün arasında bir de yaşanmış gerçekliği sığdırıyor. İşte Kaplanoğlu’nun ustaca anlatımı burada öne çıkıyor. Katmanlara ayırdığı filmini tek bir katmanmış gibi kusursuz bir anlatımla sunmayı başarıyor. Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasında gittikçe daha çok öne çıkan biçem, Kaplanoğlu’nun sinemasında içeriğin önüne geçmeden, tersine bu katmanları birleştirmede önemli bir uzlaştırcı görevi üstleniyor. Alan derinliğinin etkisi pek çok sekansta göze çarparken, çevreden yalıtılan karakterler ve karakterlerin içsel durumlarıyla uyum sağlayan renk paleti de bu görselliği şiirsel olduğu kadar, işlevsel de kılıyor. Görsellik hiçbir zaman bir estetik kaygının hakimiyetine girmiyor. Sinema dilinin geliştirilmesi ve metafizik olanın görünür kılınma çabası süresince, görsellik bir aracı rolü üstleniyor.

Her insanın kendi içinde geçirmesi gereken “kendini anlama ve kavrama” sürecini Yusuf karakteriyle birlikte ekrana yansıtan yönetmen, zaman zaman kendi anılarıyla birlikte yaşadığı geri dönüşlere rağmen, filmini evrensel temasından da uzaklaştırmıyor. İnsanın özünü sade, ama bir o kadar da etkileyici kompozisyonlarla sunarak, sakin ve huzur verici bir içsel yolculuğa açık kapı bırakıyor. Bilmeceler, bilinmezlikler, düşler, kabuslar, yaşanmışlıklar tek bir paydada birleşirken, anne ile aradaki bağ olan yumurta; sevgili ile bir bağa dönüşüyor. Annenin, oğlu için oğlundan habersiz olarak kurduğu dünya, bir yumurtada hayat bulurken Kaplanoğlu’nun empresyonist kamerasıysa bu dünyayı kusursuz bir tabloya dönüştürüyor.

Bu ileti BuRnOut tarafından Jan 19 2009, 02:53 AM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
oscar1895
mesaj Jun 20 2008, 12:35 AM
İleti #2


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 369
Katılım: 6-January 08
Nereden: Capucines Bulvarı
Üye No.: 1,096



QUOTE
''Rüyasında gördüğü, kendisini koruyan köpek figüründen sonra Yusuf; o zamana kadar biriktirdiği gözyaşlarını artık içinde tutamıyor. Bu coşkunlaşan arınma sahnesi beraberinde de bir kabulü ve mana kavrayışını getiriyor. Kendisine yabancılaşan Yusuf, annesinin sezgisel boyuttaki koruyuculuğu ve önderliği sayesinde dönüşümünü tamamlıyor.''


Filmde beni en çok etkileyen sahneydi. Hayata karşı tepkisiz bir adamın içine attıkları, korkuyla beraber su yüzüne çıkıveriyor. Cidden oldukça etkileyiciydi...

Ne var ki filmi, yönetmenin önceki filmi Meleğin Düşüşü kadar beğen(e)medim. Meşeğin Düşüşü konusuyla daha derli toplu, anlatım biçimiyle daha çok sürprizlere açıktı. Yumurta da gerek oyuncularının performansıyla (Nejat İşler'den tutun da Türev filmiyle dikkatleri toplayan Gülçin Santırcıoğlu'na kadar); gerekse karakterinin içsel yolculuğunu anlatım biçimiyle harikulade bir yapım. Yılın en etkileyici yerli filmiydi. Bundan kuşkumuz yok.


--------------------
forum resmi
Tepemde CeLLat Zaman, ELim KoLum BağLı,
Koparsa Kopsun başım, Zaten Yerde AkLım!
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jul 6 2008, 11:44 PM
İleti #3


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



En sevdiğim şeylerden biri de güzel bir filmi izledikten sonra geminin kamaralarından birinde o filmle ilgili hazır bir yazı bulmak. Yumurta’yı çok iyi okumuş olduğunu düşündüğüm BuRnOut'un nefis incelemesini okuduktan sonra içinde olmaktan keyif aldığınız bir gizemin parçalarını bulduğunuzu, ama ne kadar da olsa hala bazı parçaların yine keyif verici saklanışlarını hissediyorsunuz. Filmden sonra başka bir film seyretmek gibi bir duygu bu. Yukarıdaki yazı içsel yolculuğuna çıkmış bezgin bir turistin rehberi adeta. Veya kurgu-kural tasası gütmeyen bir belgeselin anlatıcısı, kafa sesi!

En anlaşılır biçimde, bir gerçeklik duygusu insanın yakasına öyle bir yapışıyor ki, bu topraklara ait “yaşamayan bilemez”i anlatan filmleri izleme yönünde içimde her daim tuttuğum korkunç arzuyu bastırmak için yeniden izlemek istiyorum. Nuri Bilge Ceylan’ı geçip geçmediği tartışılan bu anlatım, her ne kadar aralarında bir rekabet ortamının olmaması gerekliliğini ortaya koysa da, bir Ceylan filmi ile karşılaştırılmayı hak edecek ölçüde duru ve çıplak. Yumurta’ya nazaran herhangi bir Ceylan filmi çok hareketli bile sayılabilir. Olivier Seguret’nin “bizi hazırlıksız yakalayan ve parıltısını gözümüze sokmayan” yorumunu çok kıskandım. Bir film ancak bu kadar iyi özetlenebilir. Ama ne var ki Yumurta öyle özetle geçiştirilecek bir film değil. Zor bir deneyim. Fakat zorluğunu kolaylaması için izleyenden belli bir altyapı temenni ediyor. Bunun tonla film izlemek veya o filmlerle ilgili yazılar okumakla ilgisi yok. Belki Nuri Bilge Ceylan ve Reha Erdem coğrafyasının kırsalında turlamış olmak avantaj sağlayabilir. Özellikle de tüm zamanların en iyi yerli yapımlarından biri olarak gördüğüm Mayıs Sıkıntısı’nın pastoral havasını solumuş olmak. Tabi ne kadar kırsal bir yalnızlığın hüznünü kusursuz betimlemiş olsalar da Yumurta ve Mayıs Sıkıntısı birbirinden ayrı iki film benim gözümde. Karakter zenginliği olmayan, ama elindeki karakterleri dingin atmosferi ile oya gibi işleyen; belli bir sinematografik düzeni olmayan, ama kamerasına aldığı görüntüleri minimal minvalde “oynatan” ve “konuşturan” spontan bir tecrübeye sahip. Yusuf’un, Ayla’nın, elektrikçi gencin, köpeğin, iç hesaplaşmanın, adak yolculuğunun ya da yumurtanın bağdaştırılacağı her tanımın hakkını gözümüze sokmadan veren, hatta bu tanımları zihinlerde farklı şekillere de büründürebilen hiç yabancısı olmadığımız bir sıkıntı hali. İşte belki de Yumurta’yı sevmemdeki en önemli etken bu tanıdık sıkıntı hali.

Zamanında içinden güçlü anılarla ya da kısa fragmanlarla ayrıldığımız köy, belde, kasaba yerleşim birimlerine tekrar dönüş, ya da başka bir ifadeyle öze dönüşün en yalın hali çok yoğundur. Sizi pasta böreklerle, davul zurnayla karşılayan bir özden bahsetmiyorum kesinlikle. Ucu bucağı olmayan bir yalnızlığın, kapkara bir gökyüzünün, bezgin yüzlerin karşıladığı bir alt evreni kastediyorum. Ama tüm bu baskın ruh haline karşın, kentin acımasız, yoğun, kirli temposu düşünüldüğünde içten içe tuhaf bir sığınma, saklanma, kendi ile baş başa kalma fırsatı sunuyor bu kasabalar. Çünkü orada masumiyetini yitirmemişlik duygusu nasıl oluyorsa taze kalabiliyor. Geride bırakılan sevgili, uzun yıllar görülmeyen arkadaşın tedirginliğiyle içilen bira, üzgün binalar, suskun eşyalar, durup duruken atan sigorta, kahvaltı masası rutini, illaki içinde düğün olan bir kasaba oteli, açık havada içilen bir bardak çay, platonik aşklar, bir sınava bağlanmış çıkış ümitlerinin yarattığı ümitsizlik ve daha nice nefes aldığımız dünyanın unutulmuş diyarlarına ait ayrıntıyı koyu bir efkar dalgasına kapılmış şekilde izlemek zor olduğu kadar dürüst bir özümseme aynı zamanda. Huzur arayan bir hüzün. Hüzüne bulanmış bir yalnızlık. Bir yumurta!

Özellikle ülkemizden birçok ödül kazanması herkesi olduğu kadar beni de şaşırttı. Ama bu şaşkınlık, aynı dönem ortaya çıkan yapış yapış duygu sömürülerini toplumun yumuşak karnına tekmeler atarak hasılat rekoru kırmış filmlere yapılan bir sözde haksızlıktan kaynaklı değil. Bu şaşkınlık, az çok duruşları belirgin bir kısım jürinin bu filmi ödüle değer bulacak kadar “kolay” bir film olduğu izlenimi yaratmasından kaynaklı. Aynı şekilde bir kısım medya mensubunun hiç anlamadan, sırf ödül aldı diye sahte övgülere boğmasından kaynaklı. Yani sırf rakip gazete filmi beğenmeyip yerden yere vurdu diye “o zaman biz beğenmeliyiz” şeklindeki sidik yarışına, dayatmaya malzeme olacak bir film sandılar Yumurta’yı. Beğenmeyenler en azından dürüsttü. “Hiçbir şey olmadı, bu ne biçim film” deyip çıktılar işin içinden. Ya o sözde beğenenler? Süslü püslü entel camianın ve ödül lobisinin aldığı En İyi Film kararına yaranmak adına, filmden alınması kaçınılmaz yerel ve sembolik duyarlılığı alamayacak, onu gözardı edecek kadar basit, geçiştirilmiş, şehirli yazılarla alkış tuttular. Oysa böyle beğenilmeyi hak etmeyecek kadar kırılgan bir film Yumurta


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 18th November 2019 - 12:48 AM