IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> O... Çocukları (2008)
Harvey Dent
mesaj Jan 2 2009, 04:09 PM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Editör
İleti: 1,054
Katılım: 8-September 08
Üye No.: 4,564



forum resmi


Beynelmilel ile ilk filmini yazıp yöneten Sırrı Süreyya Önder, bu kez sadece senarist olarak iştirak etmekte. Filmin ismi, belli ki hem tartışma yaratsın, hem de seyirciyi ismiyle sinemalara çeksin diye konulmuş.
Filmin hayata geçmesi de ismi kadar tartışmalı geçen O... Çocukları, bulunan ilk fırsatta ve imkanda çekilip vizyona yetiştiriliyor. Ne yazık ki filmin her yerinden bu telaşın arkasında bıraktığı eksiklikler göze batıyor.

12 Eylül sonrası cunta yönetimi döneminde geçen O... Çocukları, enteresan çıkış noktasıyla insanı meraklandırıyor. Sırrı Süreyya Önder'in bir önceki filmi Beynelmilel, yine aynı döneme ait farklı insan manzaraları ve bakış açıları izlettirmişti bize. O... Çocukları'nın da yine aynı dönemde geçmesi ve Beynelmilel gibi enteresan hikayeye sahip oluşu, Sırrı Süreyya Önder'in anlatacak daha böyle pek çok benzer hikayesi olduğunun bir ispatı.

Hayat kadınlarının çocuklarına bakıcılık yapan Mehtap Anne'nin evine girdiğimizde, acıyla neşeyle kavrulmuş büyümüş de küçülmüş çocuklarla karşılaşıyoruz. Aslında bu tablo bile bu film için yeter de artar bir malzeme sayılırken işin içine ne zaman bir İtalyan kırması giriyor, filme ve kendi kendimize yabancılaşmaya başlıyoruz. Çünkü bu noktadan sonra filmin asıl meselesi olması gereken Mehtap Anne'den ya da çocuklardan uzaklaşıyor konu. Üstelik Doğu-Batı çatışması yaratılmaya çalışılırken fazla karikatürize kalıyor. Bu estetiğin altında belki filmin yönetmeni Murat Saraçoglu'nun dizi kökenli bir yönetmen oluşu yatıyordur. Filmde o kadar fazla yan hikayecik var ki, izlediğimiz her şey yüzeysel ve anca dizi estetiğinde bir inandırıcılığa sahip. Bir yandan filmin dramatikliğinin iskeleti olan politik kaygı, diğer yandan töre meselesi sanki çocukların ağzından dinlediğimiz bir masal. İnanmak istediğimiz, ama hızlı anlatıldığı için bizi bir türlü kıvama getiremeyen bir masal.

Filmin senaryosunda fazla diyaloga yer verilmiş; çoğu yerde slogan atarcasına özlü söz diyebileceğimiz laf ebelikleriyle karşılaşıyoruz, ama bu lafları sindirebileceğimiz zaman tanınmıyor bize. Derdini çok nadiren görsellikle anlatıyor. Oyuncu seçimleri de filmin elini kolunu bağlamış durumda. Özgü Namal'ın nedense İtalyancası kötü, ama Türkçesi gayet akıcı. Bunun dışında oynadığı karakterin de bir duygudan diğerine şımarık bir çocuk gibi ani sıçrayışlar yapması inandırıcılıktan hayli uzaklaştırmış. Sarp Apak'ın ise popülaritesinden yararlanılmaya çalışılmış sanırım, zira şimdiye kadar oynadığı bütün karakterler birbirinin aynısı. Avrupa Yakası, Plajda ve Beyaz Melek'te olduğu gibi aşırı heyecanlı bir jön olma yolunda çaba sarf ederken birkaç mimikten ibaret kalıyor. Hal böyle olunca Donatella ile Saffet arasındaki yakınlaşma da güme gidiyor.

Her şeye rağmen filmi esas taşıyan Demet Akbağ. İyi yazılmış bir karakter yine unutulmaz bir performansla hayata geçirilmiş. Diyaloglardaki tüm didaktikliği, oyunculuğuyla ve sahneye hakimiyetiyle pekala yedirebilmiş. Hatta Donna ile Saffet aşkının karşılıklı diyalogları ne kadar yapmacıksa, Donna ile Mehtap'ın atışmaları da tam tersi zevkli hale gelmiş.

Bir diğer başarılı performans ise İpek Tuzcuoğlu’nun canlandırdığı Hatice karakteri. Senaryodaki en sağlam yan hikaye. Seyirciyi perişan edebilecek bu hikayeyi yönetmen pek değerlendirememiş, ama Hatice’ye yazılan güzel diyaloglar İpek Tuzcuoğlu sayesiyle yeterince tatmin edici hale gelmiş.

Filmdeki müzik kullanımını her ne kadar konuşmaları duymamıza engel olsa da, Türk filmlerinin genel sorunu olduğu için görmezden gelip beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle dramatik sahnelerde etkiyi kat kat arttırmış, Kıraç'ın yaptığı müzikler.

Filmdeki diğer eksiklikler ise çocukların anneleri ve özellikle filmin sonu. Eksik sayılabilecek kadar kötü bir son layık görülmüş filme. Sanki filmdeki çocuğun aklına birden gelen fikir gibi son anda akıllara gelmiş. Bir çok "Nasıl yani!" lerle dolu bir son. Keşke film Emanetçi Mehtap Anaya emanet edilseymiş ve sadece onun hikayesini anlatsaymış.

KİM BEĞENİR?
Vizontele'den bu yana 12 Eylüle çaktırmadan değinen filmleri, dizi estetiğindeki filmleri ve Beynelmilel'i beğenenler.

forum resmiforum resmiforum resmi


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Vigilante
mesaj Mar 14 2009, 04:21 PM
İleti #2


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 157
Katılım: 16-June 07
Üye No.: 91



Nispeten eksikleri olsa da keyifli bir filmdi. Demet Akbağ'ın karakteri çok yerli yerinde ve iyiydi. Ara sıra böyle yapıtlara da şans vermek diye düşünüyorum. Bilgiler için teşekkürler.


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
hayyam-
mesaj Sep 16 2010, 08:53 PM
İleti #3


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 3
Katılım: 15-September 10
Üye No.: 7,958



filmseridi.tumblr.com

O... Çocukları

Tek yönetmenlik deneyimi Beynelmilel olmasına rağmen, Sırrı Süreyya Önder kendi tarzını başarıyla oluşturabilen bir sinemacı. O… Çocukları da Önder’in elinden çıktığına dair net izler taşıyan bir film olmasıyla dikkat çekici. Dar resimde birkaç karakterin küçük hikayesi görülürken, genel planda 80 Darbesinin bu hikayeyi nasıl şekillendirdiğini izliyoruz. Senaryodaki tüm detayların, hikayenin oluşumuna ve filmin anafikrine hizmet eder yönde olması (akvaryumdaki balıklar, cama tüküren yaşlı kadın, karidesli spagetti vb.), ‘climax‘in en beklenmedik noktada izleyicinin aklında hiç beklenmedik sorular oluşturması (Hatice’nin polisi araması) senaryonun artılarıyken, filmin sonunda bazı küçük hikayelerin tamamlanmamasını (Metin gözaltından çıkabilecek mi, Saffet tek başına ne yapacak vb.) senaryoya eksi puan olarak yazıyorum.

Film Murat Saraçoğlu’nun yönetmenliğiyle de bir açıdan çok dikkat çekici; o da: müzik kullanımı. Filmin müziği Kıraç’a ait, ama alkışlar Kıraç’a değil Saraçoğlu’na gidiyor. Çoğu izleyici müzikte Kıraç tercihinin gişeye yönelik olduğunu sanabilir. Belki doğrudur da. Ama ben öyle düşünmüyorum. “Piyasadaki bütün dizilerin müziğini Kıraç yapıyor. Çok da tutuyor. O zaman bizim filmin de müziğini o yapsın.” mantığıyla tercihin Kıraç’tan yana kullanıldığı hiç sanmıyorum. Bence bu bir tesadüf değil.

Yabancılaşma (alienation) Marxist ideolojinin çok önemli bir konseptidir. Marxizmden oldukça etkilenen Bertolt Brecht ise yabancılaşma tekniğini tiyatroda ilk uygulayan kişidir. Amaç izleyicinin kendini sahnedeki oyuna kaptırmasını engellemek, sahnedekinin bir şeyler anlatmaya çalışan bir oyun olduğunun her an farkında olmasını ve oyuna hep dışardan bakarak anlatılmak istenen anafikri kaçırmamasını sağlamaktır. Bunu yapmak için de bir sürü tekniğin yanında, Brecht müziği de kullanmış. Müzik, sahnede anlatılanla hep uyumsuzdur. Yani, çok dramatik bir sahnede hareketli bir müzik kullanarak, seyirciyi “Ayy yazık kıza, gözün çıksın Azdak…” diye hüngür hüngür ağlatmak yerine, mülkiyet-emek ilişkisini sorgutlatmayı sağlar.

İşte, O… Çocukları’nda da aynı tekniği görüyoruz. Zaten 80 Darbesini geniş fotoğrafa dahil etmesiyle Marxizm’den etkilenmesi muhtemel olan filmde, Kıraç’ın müzikleri sahnelerin dramatik yapısıyla uyumsuz kullanılarak seyirci hep uyanık tutuluyor ve yabancılaşma tekniği başarıyla uygulanıyor. Bu uygulamanın filmde bilinçli yapıldığını düşününerek söylüyorum: Başarılı yabancılaşma tekniği uygulamasıyla Saraçoğlu son dönem Türk sinemasında ön plana çıkan yönetmenler arasına giriyor.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 16th November 2019 - 01:54 AM