IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

10 Sayfa V < 1 2 3 4 5 > »   
Reply to this topicStart new topic
> Bağımsız Ruhlar
baronio
mesaj Jun 6 2007, 10:31 PM
İleti #31


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
nightstalker
QUOTE
Bu yabancıların artık rutin olarak kabul edilen bir alışkanlıkları var. Her filmin bitimiyle, oturup filmi tartışıyorlar sinema salonunda. Bir parça da olsa taklit etsek ya...


Aslında buna benzer bir durum bizde de yok değil doğrusu. Küçük bir nüans farkıyla yalnız. (fark küçük gibi görünsede büyük malesef). Bizde filmden çıkınca herkes zaten 5-10 dakika önce izlemiş olduğu şeyi birbirine anlatmaya başlıyor.; "abi nasıl da vurdu adama"-"o araba nasıl patladı be abi!!" gibi.

Filmi yorumlamak, hele hele, filmi bir zaman geçirme aracı olarak, tek atımlık bir seyirlik olarak değilde, bir sanat dalı olarak, ortaya koyulmuş (iyi yada kötü) bir sanat ürünü olarak yorumlamak, bizde görülebilecek bir olgu değil malesef.

Damlaya damlaya göl olur demiş atalarımız. Bu başlıktan faydalanarak, bu başlık ve başlığı açan güzide insanlar sayesinde sinemanın aslında, patlayan arabalar yada biribirinine tekme atan insanlardan farklı şeylere de kâdir olduğunu anlayacak nice insan. Buraya gelip, okuyabilecek kadar şanslı olabilenler belki de sadece. Ama kararlı ve bilinçli her insan bir kazançtır bizim için.

Velhâsılı kelam başta baronio, daedalus ve raskolnikov olmak üzere, başlığa iştirak eden, yorumları ve eleştirileriyle başlığı renklendirip şekillendiren herkese çok çok teşekkür ederim. Değerinin bilinmesi ve olabildiği kadar uzunca sürmesi dileğiyle...


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
melih
mesaj Jun 6 2007, 10:40 PM
İleti #32


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,451
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 2



forum resmi

Kahve molası...

spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

2:37 - Sadece bir an meselesi

İlk izlediğim günün üzerinden 2 aya yakın bir vakit geçti. Arada ne filmler izlendi, ne sahnelere geçildi. Başka yaşamlar tanındı, başka hayallere dalındı. Şimdi şimdi anlıyorum ki; o başkalıklar bu filmin üzerine çekilen perdelerden ibaretmiş. Günlerim gülerek, hafızamın üzerine yazmaya çalışarak geçmiş. Eski sevgilinin senden ayrılırken bıraktığı kalp kırıklığını, mideye yenmiş karşılık verilemeyen bir yumruk hissini silmeye çalışmak gibi. Bunları hep unutmaya çalışırsın o devrede; belki başka birileriyle, belki başka meşguliyetlerle. Aklını kurtarmak istersin, bilirsin ki sadece bir anlığına kapıdan görünse hatırası, o hatıranın yanında getireceği ilk hediye yine o yumruğun bıraktığı acı olacaktır. Silmeye çalışırsın ama silinmez, ancak üzerine yazılabilir.

Bağımsız Ruhlar'a yakışacağını düşündüğüm için filmi transfer etmek istediğimde, sağolsun hasta beni kırmadı ve bonservisiyle birlikte verdi kendisini. Ve transferdeki son pürüzler giderildiği anda midemde o burkulmayı hissettim. Sahneler zihnimde, American Beauty'deki anafora yakalanmış torba gibi dönüyordu. Durdurmaya ve yine unutmaya çalıştım. Taktik aynıydı, başka sevgililere yöneldim. Lakin, olmuyordu bu sefer, atamıyordum kafamdan. "Son bir kez deneyelim mi" diye sordu, ben de çeviriye başladım.

Bu seferki kahve molası tadımlık. Film hakkında çok konuşmak istemiyorum. İlk tepkileri sizlerden bekliyorum dostlar.

Bu filmi seven, bu filmleri de sever;
Filmi seven, bu şarkıyı da dinlemek ister;



--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 6 2007, 10:41 PM
İleti #33


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
(3)
''Je vais bien, ne t'en fais pas''
Muhteşem....Mükemmel
Ve evet dayanamadım ağladım,ben film'de Lili'ydim çünkü,kardeşine hayran ve ona aşık olan,hayatta onsuz yaşamak istemeyen Lili.
Ve küçük bir ümidin peşinden gidebilmek için tekrar hayata iki eliyle sarılan Lili.
Uzun zamandır bu kadar içten,bu kadar benden olan böyle keyifli bir film izlememiştim.
Bu filmi bize tanıtıp, çeviren seyretmemizi sağlayan @daedalus'a ve @baronio'ya sonsuz teşekkürler.




forum resmi
iqmachine
spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Filmi izlemeyi az önce bitirdim. Elbette her film için olduğu gibi, 2:37 için de söylenecek çok fazla şey vardır eminim. "Bağımsız ruhlar"ın çevirisini yaparak, bizlere izleme fırsatını sundukları üçüncü filmi izledim.

"2:37" gerek kahramanlarının gerekse öykünün gücünün toplamından orta çıkması gerekeni çıkartamamış bana sorarsanız. Elbette izleyicin almasını istediğimiz yönüyle öykümüze yön verebilir, kahramanlarımıza ona göre hayat katabiliriz. Filmimizi yaparken bu konuda kimseyle hem fikir olmak zorunda da değiliz zaten. Ama sorarlar adama; böylesine kaliteli ve ender bulunan bir ağaçtan neden takunya üretiyorsun, içinde şu güzel resmi taşıyabilecek bir çerçeve üretmek yada daha da olmadı üzerinde saatlerce çalışılabilecek bir masa üretmek varken? Murali K. Thalluri ilk filmi olması büyük ölçüde bu soruyu cevaplar gibi görünüyor. Oyuncuların da büyük bir bölümü ya ilk yada ikinci film deneyimlerini yaşıyorlar. Aralarında en deneyimli oyuncu olarak görünen asıl kahramanlarımızdan Teresa Palmer (Melody). Bu film için "asıl kahraman" tanımlaması da pek yerinde değil aslında. Diğer taraftan filmi izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.

Bizlere bir öykü anlatıldığında, anlatmak için seçilen yol her ne olursa olsun, bizim öykünün içersinde asıl sarsıldığımız noktalar çoğunlukla tam da kahramanlarımızla özdeşim kurarak aynı olay örgüsü içinde birlikte eridiğimiz anlardır. Çünkü artık o andan itibaren kahramanımızın başına gelenler bizim başımıza gelenlerdir.

Çok fazla uzatmadan şunu söylemek istiyorum. Kelly kimdi, hangi izleyici onunla özdeşim kurabildi ? Evet tamam, öykünün anlatıcısının asıl vermek istediğinin tam da bu olduğunun farkındayım; Hayatında kaç tane Kelly yanından geçip gidiyor, görebiliyor musun ? Bak işte gör! Sıkıntım öykünün dönüp dolaşıp Kelly finaline bağlanıp sonlanması, anlatıcıların hepsinin orada Kelly için bulunuyor olması... Bilmiyorum, belki de ben sadece bu yönüyle alıyorum. Gene de final finaldir çoğu zaman, tüm akımın gücü orada doruğa çıkar. Doruğun adı; bir tepe kadar bile tanıyamadığımız Kelly.

Ama şunu söyleyebilirim bizi sonuca bağlayan o kapının ardındaki sahnede Steven elinde makasla yerde oturur pozisyonda, kafasını dizlerinin arasına almış titriyor görünürken, kamera yavaşça bize yerde bir kaç yerinden makaslanmış Marcus gösterebilirdi. En azından benim özdeşim kurmacalarım tatminini bu şekilde buluyor.

Tüm bu bahsettiklerim aslında filmin içinde taşıdığı dinamizme işaretten başka bir şey değil, film sonuna kadar kendini zorlanmadan izlettiriyor kesinlikle. Bittiğinde öykü zihninizde sonlanmıyor, dallanıyor ve devam ediyor. İzlememim üzerinde yalnızca bir saat geçmiş olduğu halde bunu söyleyebiliyorum.Her kahramanın yaşadıkları ve yaşayacakları üzerine en az bir film yapılabilecek gücü ve malzemeyi içinde barındırıyor 2:37. Zaman geçtikçe eminim öyküde büyüyecek.

Güzel çevirisi için ve filmi bizlere tanıttığı için önce @daedalus'a sonra da Bağımsız ruhlar"a çok teşekkür ederim.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jun 7 2007, 02:53 PM
İleti #34


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Je vais bien, ne t'en fais pas


Son zamanlarda izlediğim bir yığın ağır ve melankolik filmin üstüne, bu sade ve açık kontrastlardaki filmi görmek iyi geldi. Sevgili daedalus benim duygusuzluğuma versin, o kadar ağır filmden sonra bu filmi ne vakit izlersem izleyeyim pek gözyaşı dökecek haleti ruhiyede değildim. Film üzerine yazılabilecek şeyleri izleyenler yazmışlar zaten, onun dışında benim hissettiğim, ama yerlerine oturtamadığım kelimeleri de yönetmen film için sarf etmiş. Gerçekten sıradan insanların sıradan olmayan duyguları üzerine kurulu bir film. Filmi izledikten sonra, filme kaynaklık eden kitabı da fena halde okuma isteği uyandı. Fransız filmleri genelde pek çok seyirciyi ya rahatsız eder ya da sıkıntıdan bunaltır. Deneyselliğe ve sembolizme yatkın olan bir sinema geleneğine sahipler. O yüzden pek “normal” diye tabir edilebilecek filmler görmeye alışık değilizdir, Fransız Sineması’ndan. Oysa bu filmde, bütün bu basmakalıp ifadelerin ve prototiplerin tersine, yönetmen ele aldığı kaynağa sahip çıkmış ve bunu olması gerektiği gibi yorumlamış. Bilinmezliğin getirebileceği gerilimden yola çıkarak yeni bir L'Annulaire yaratmamış. Baştan sona yönünü iyi çizen, hedefini bilen bir film. Çağımızın sorunlarından yabancılaşmayı, aile içi iletişimsizliği ve modern hayatın getirdiği problemleride filmde görmek hoştu. Ama Baronio’nun uzun uzun üzerinde durduğu baba-oğul arasındaki “duygusal” ilişkiye ben takılmadım, takılamadım. Baronio biraz hassas bir vaktinde mi izledi acaba , yoksa ben mi çok katı bir perspektiften baktım o ilişkiye… Ne bileyim, bundan çok daha iyi baba-oğul ilişkileri izledik ve bu filmin esas değindiği noktanında o olduğunu düşünmedim. Zira filmin sonunda, kız acaba gerçeği öğrenecek mi, yoksa öğrendi de kabul mu etti gibisinden birkaç sual aklıma takıldı. Finalin açık bırakılması bu açıdan iyi bir tercih olmuş.

forum resmi


Başroldeki güzel bayanda karakterini çok iyi canlandırmış. Biraz filmografisini karıştırdığımda önümüzdeki yıllarda daha pek çok filmde karşımıza çıkacağını görerek sevindim doğrusu. Marion Cotillard’ın Fransız filmlerini domine etmesinden sıkılmıştım artık. Arada böyle yeni ve yetenekli bayan oyuncuları da görmek gerekiyor. Biraz da filmin müziklerinden bahsetmek lazım. Filmde sık sık tekrar eden Simon Buret’in şarkısı Lili’de çok hoşuma gitti. Lili’ye bir veda mektubu niteliğindeki bu güzel şarkıda daedalus’un çevirisiyle daha bir lezzetli hale gelmiş.

Bu filmi sevenler Kieslowski'nin Dekalog serisini de sevebilir.

Efendim buradan geçelim günün filmine, Cannes'ta şehir efsanesi haline gelen 2:37'ye...

2:37


Henüz 21 yaşında olan, Avustralyalı Murali K. Thalluri kendi yaşamından esinlenerek çektiği filmiyle aslında pek çok gencin sorunlarını da ekrana taşıyor. Ergenlik çağında kimlik bunalımı yaşayan, ailesinin ve çevresinin baskısı altında kalan ve bütün hareketlerini bu baskıya göre şekillendiren gençlerin sorunlarını arka arkaya kadrajına alıyor. Gençlerin sevdikleri ve yapmak istedikleri şeyler farklı olmasına rağmen, hepsi bu ağır baskı nedeniyle başka başka şeyler söylüyorlar. Düşündükleri ve hissettiklerinden çok, çevrelerinin kendilerine nasıl bakacağı ve onların kendilerini nasıl değerlendireceğiyle ilgileniyorlar. Okulda prenses olarak anılmak kimi zaman her şeyden önemli hale geliyor. Problemleriyle yüzleşme zamanı geldiğinde ise, olmadıkları bir şey gibi görünmekten dolayı kimlik bunalımları ayyuka çıkıyor. İşte en olmadık düşünceler ve çözümlerde bu vakitlerde gençlerin kafalarına gelip konuyor. Ailelerinin kendileri gibi olmalarını bekledikleri bu aklı karışık gençler, bu kadar baskıyı nasıl kaldırıyorlar dersiniz. Kimisi bununla yüzleşerek acı çekmeyi, kimisi bundan kaçmayı kimisi ise, hayattan vazgeçmeyi seçiyor. Bunlarda onların kendi çaplarında ürettikleri çözüm yolları. Karakterlerden birinin dediği gibi, öyle ya her şey herkesle paylaşılmaz. Bazı şeyleri kişinin kendi halletmesi gerekir. Evet ama, ya üzerlerindeki baskı… Evde aileleri, okulda hocaları ve arkadaşları dahası toplumda yüzlercesi tarafından kendilerine dikte edilen zorunluluklar… Normal olmak isteyip de olamamanın getirdiği bir de vicdan azabı. Sahi, yeri gelmişken normal nedir ki, insanlar sürekli bu sihirli kelimenin peşinde koşar durur. Topluma uyum sağlamış, derslerinde başarılı, gelecek hedefleri belli olan, kız arkadaşa sahip ve ailesiyle iletişimi kuvvetli olan bu kabaca normal tanımı ya da amiyane deyimiyle “altın çocuk” olma durumu aslında en büyük baskı nedeni. Bu yüzden, aslında en büyük baskıyı aileleri yapıyor çocuklarına. Ve onları hayatın talim alanı olarak kabul edilen okullara kanatları kırık bir vaziyette yolluyorlar. Filmde de bir diyalogda geçiyor. Okulda sert olmazsan, ayakta kalamazsan hayatta nasıl ayakta kalabilirsin ki? İşte bizim hastalıklı hayat anlayışımız, çocuklarımızı büyütme tarzımız ve onları körü körüne rekabete hazırlama içgüdülerimiz bu sonuçları doğuruyor. Belki de toplumsal kalıpları olduğundan fazla büyütüyoruz. Kendimiz dışındakileri düşünmüyoruz. Herkesin her şeyi kaldıramayacağını, kimilerinin bu ağır yük altında ezilebileceğini hesap edemiyoruz.

Yönetmenin bütün bu meselelere değinmesi ve bunları dingin bir biçimde anlatması iyiydi, hoştu. Fakat Elephant’tan etkilenimini abartarak işi taklitçiliğe kadar götürmesi beni rahatsız etti. daedalus bunu seven Elephant’ı da sever demiş. Ama bence tersten okumayla Elephant’ı seven bu filmi sevmez. Karakterleri tanıtmasından, onları takip etme sekanslarına, onların gözünden olayları izleyiciye nakletme kısımlarından kullandığı seslerle bir ritim yakalama çabalarına kadar bire bir benzetme çabası var. Bunu çaba olarak arz ediyorum, bilakis o yapı farklı bir şeyi anlattığı, daha doğrusu aktardığı için çok etkileyiciydi. Fakat bu filmde dramatik yapı güçlü, özellikle final sahnesinde o kadar yakın çekim ve abartılı bir mizansenle ekrana taşınan eylem, resmen seyirci için hazırlanmış bir numaraydı. Madem gözlemci bir üslubu kabul ediyor gözüküyorsun, o eylemde niye kamerayı, dramatik yapıya seyirciye ortak etme çabasıyla kullanıyorsun diye sormadan edemedim. Gus Van Sant bir olayın resmini çekerken, 2:37’de olayın resmini çekmek dışında olay üzerine fikir teatisi de yapılıyor. İşte bu üsluba bu nitelik bir gömlek fazla geliyor. Elephant’ı iyi tahlil edenler bilecektir, yönetmen karakterleri tahlil etmemize izin vermiyordu. Kamera hep mesafeliydi. Oysa 2:37’de o yok. O yüzden iki film arasında yüzeysel olarak benzerlik varmış gibiyse de, ana fikir olarak tamamen farklı düşüncelerdeler.

forum resmi


Günümüz gençlerinin sorunlarına yakınlığını açık eden ve bunları hassas bir dokunuşla peliküle aktaran yönetmen, filmi düşük bir bütçeyle çekmesine rağmen, oldukça etkileyici bir sinematografiyede sahip. Fakat önünde Elephant gibi bir referans kaynağı olduğu içinde bunu yadırgamamak lazım. Filmin sevdiğim yanlarından biri de, yönetmenin filme adını da veren zaman periyodunu film boyunca açık etmemesiydi. Yönetmen bu periyoda finalde kattığı anlamla birlikte filmini bir kademe daha yukarıya taşımayı başarmış.

Çeviriler ve incelemeler için daedalus & Baronio'ya sonsuz teşekkürler. İyi ki varsınız arkadaşlar... flowers.gif flowers.gif


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 7 2007, 03:50 PM
İleti #35


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
kaos605
'2.37 ile Elephant arasındaki dirsek temas'ı benim de filmin ilk dakikalarından itibaren dikkatimi çekti. Özellikle karakterlerin ardından ilerleyen kamera ve "kesişen yollar" mantığıyla film kronolojisinin bozulması iki film arasındaki teknik bağları güçlendiriyordu. Ancak Gus Van Sant bunu yaparken filmin biçimi ile içeriği arasında uyum kurmaya çalışır. "Şiddet öyle çok uzaklarda değil; çok sakin, sıradan bir günün tam orta yerinde, ansızın karşınıza çıkar ve sizi bu beklenmezlik allak bullak eder." mantığıyla yönetmenimiz filmini ağır bir tempoyla aktarır. Böylece izleyeciyi filme çeker, olayın tam merkezine oturtur, sonunda da hiç beklemediği anda tokatını yapıştırır. Ve der ki "Senin yaşamında da şiddet böyle oluşur, sakın ola ki şiddetin uzaydan geldiğini zannetme." Böylece siz de yönetmenin fikrine inanırsınız. Gus Van Sant'ın asıl derdi budur.

Ancak 2.37 filminin yönetmeninin böyle bir derdi olduğunu sanmıyorum. Bu filmin asıl derdinin iletişimsizlik olduğunu düşünüyorum. Bunu anlatırken de yönetmen öncelikle önümüze bir sır koyar. Sonra tek tek karakterleri tanıtarak "Bil bakalım hangisi intihar eğilimi taşımaktadır?" der. Hemcinslerine ilgi duyan ama bununla yüzleşemeyen Luke mu, homoseksüelliğini çevresine kabul ettiremeyen Sean mı yoksa kardeşinin tecavüzüne uğrayan Melodi mi? Ve film boyunca hemen her gencin intihara doğrudan olmasa da bir şekilde yakın olduğunu sezinleriz. Bu anlatım biçimi izleyeni gençlerin sorunlarından uzaklaştırır ve bir tür bilmecenin içine sürükler. Ve sürekli tahminler yapmaya zorlar sizi. Bunun yanında yönetmen, ana teması olan iletişimsizliği, özellikle Steven ve filmin sonunda odada ölen kişi bu muydu dediğimiz Kelly ile bize daha güçlü bir şekilde duyursa da genel anlatım biçimi bizi film boyunca başka yerlere sürükler.




forum resmi
ismaily
Je vais bien, ne t'en fais pas
Çok etkilendiğim bir film seyretim bugün Fransız sinemasından.Burnout un dediği gibi fransız sinemasından bu filmlere pek alışık değilim. Sonuna kadar merakla ve heyecanla izlettirdi kendini.

Bu filmler çok güzel. Ama neden kıyıda köşede kalmışlarki? Baronio bile sayfanın başında bağımsız ruhlar'ın espirisini açıklarken böyle kıyıda köşede kalmış işte ülkelerinde iyi iş yapmış filmler seçeceğiz diyordu.Niye kıyıda köşede kalırlar anlamıyorum (hadi bazıları neyse) ve niye bizden böyle filmler çıkmaz hiç anlamıyorum.

Emeği geçen herkese teşekkürler...




forum resmi
213
2:37


Filmin güzelliği sadeliğinde, onu söylemeye zaten gerek yok. Ama gözden kaçmayacak derecede benzerliği ile Elephant filmi ile ufak bir karşılaştırma yapmakta fayda var. Film konu açısından, Gus Van Sant'ın Elephant'ından daha iyi bir yerde duruyor. Ama her iki filmde de verilen eşcinsellik temaları ve toplumun huzurunu bunların kaçırdığı imajı rahatsızlık verici. Yine de Elephant'tan sonra orijinalliğini kaybetmiş olmasına rağmen, ondan daha iyi bir senaryoya sahip. Okul basıp, öğrencileri öldürmenin gösterildiği haberler ile Amerika'da bunun her daim olduğu sanılıyor herhalde. Gus Van Sant'ın hatası buydu. Haberlerde bile "moda suç" hangisi ise, onun üstüne gidilip, sanki ülke o suç ile çalkalanıyormuş havası verilmesi Elephant'ı çekerken Gus Van Sant'ın içine düştüğü hata idi. Bizim ülkemizde de bu tür şeyler oluyor. Kafatasçıların bastığı okullar, öldürdüğü arkadaşları... Ama nedense bu izlediğimiz 2:37 filmini, günlük hayatta göremeyeceğimiz araba kovalama sahneleri ile dolu, yavan repliklerle bezeli filmlere tercih ediyoruz. Bu yönüyle, 2:37, Elephant'tan daha tatmin edici. Çünkü, filmin sonuna kadar, gençlerin arasındaki uzlaşmazlıklar nedeniyle, birisinin diğerini öldüreceği duygusu gitmek bilmedi. Ama en sonunda gördük ki, gerçek, sanılan gibi, haberlerde gösterilenler gibi değil. Gus Van Sant kamerası daha iyi ama, konu itibari ile 2:37 toplamda daha iyi bir iş çıkarmışa benziyor.

Çeviri için daedalus'a bol bol teşekkürler.

Ayrıca, filmdeki "tiki" havasını çok güzel yansıttığı için daedalus'a fazladan bir teşekkür daha.





forum resmi
kaos605
Elephant filminin, eli silahlı öğrenciler üzerinden bol aksiyonlu bir hava yaratarak izleyiciyi yakalamaya çalıştığını sanmıyorum. Amerika'da hemen her gün lisede dehşet saçan öğrenci toplulukları yok tabi. Ancak bugün de gazeteden okuduğuma göre bir öğrenci, yanlış hatırlamıyorsam 30'a yakın kişiyi öldürmüş. Bu durum 20'li yaşlarıdaki ergen bir kişi için ne kadar normal bir durum. Bu duruma kafa yorduğumuzda çoğumuz eminim ki ilkin "Bu yaşlarda biri neden böyle bir şeye kalkışsın?" diyecektir. Öyle değil mi? Genç bir çocuğun eline silah alıp arkadaşlarını öldürmesinin gerisinde yatan psikoloji ne olabilir? Bence Gus Van Sant buraya dikkat çekmek niyetinde. Bundan ötürü filminin temposunu düşürür. Olağan bir günde, olağandışı bir olayla karşılaştığınızda nasıl irkiliyorsanız, Elephant filminin sonunda da aynı irkilmeyi yaşarsınız. En azından yönetmenin amacı budur. Sürpriz bir finalle " vay be " dedirtmek değildir.

Ayrıca " Ama her iki filmde de verilen eşcinsellik temaları ve toplumun huzurunu bunların kaçırdığı imajı rahatsızlık verici." demişsiniz. Ben 2:37'den böyle bir izlenim edinmedim. Ki 2:37'de sondaki intihar olayıyla yönetmenin son sözünü söylediği karakter ile eçcinsel karakterler arasında herhangi bir diyalog veya ilgi kurulmadı film boyunca. Aksine eşcinsel karakterlerden biri, bu yönüyle yüzleşemeyen, kaçan; ama görünüşte olabildiğince erkeksi, maço erkek tipini temsil ederken, öteki ise topluma bunu kabul ettiremeyen asi bireyi simgeliyordu. Sizin düşündüğünüzün tersine eşcinselliğin bireysel ve toplumsal yönlerinin ne olduğunu olabildiğince çıplak bir biçimde göstermeye çalışırken taraf tutmaya özen gösteriyordu yönetmenimiz.

Sinemanın güzel yönü bu, farklı okumalara açık olması.





forum resmi
213
kaos605 demişsiniz ki; "...Amerika'da hemen her gün lisede dehşet saçan öğrenci toplulukları yok tabi. Ancak bugün de gazeteden okuduğuma göre bir öğrenci, yanlış hatırlamıyorsam 30'a yakın kişiyi öldürmüş."

Benim yazdığım yazıda: Haberlerde bile "moda suç" hangisi ise, onun üstüne gidilip, sanki ülke o suç ile çalkalanıyormuş havası verilmesi Elephant'ı çekerken Gus Van Sant'ın içine düştüğü hata idi... kısmını bir kez daha okursanız...

Ayrıca yukarıda, "Amerika'da her gün lisede dehşet saçan öğrenci toplulukları yok tabi" dediğiniz cümleden sonra kurduğunuz cümle ile ilk cümlenize tezat oluşturduğunuzu söylememe gerek yok zaten.

"...2:37'de sondaki intihar olayıyla yönetmenin son sözünü söylediği karakter ile eçcinsel karakterler arasında herhangi bir diyalog veya ilgi kurulmadı film boyunca."...demişsiniz. Film boyunca ilgi kurulmasını, sona tesir etmesini beklersek, hiç film izlemememiz gerekir. Yoksa Tarkovski, Kubrick, Lynch hiç izlemeyelim o zaman. Filmin ana senaryosu haricinde, bir çok alt öykü olduğunu, meselenin bunlarla beraber filmi götürmeye çalışmak olduğunu ben 7-8 sene önce kendi kendime çözmüştüm. Okuduğumuz sinema kitapları da bizi yanlış çıkarmadı tabi. smile.gif





forum resmi
kaos605
Yukarıdaki ifadem her gün bu tür olmuyor; ama bu, böyle bir toplumsal yara yok anlamına gelmesin, niyetiyle yazılmıştı. Sanırım yazı dilinin azizliğine uğramışsınız.

Eşcinsellik temasına yönetmenin kişilerin huzurunu kaçıran tema olarak baktığını söylemişsiniz. Ancak film boyunca yönetmenin sezinlediğim niyetiyle bu bahsettiğiniz tema arasında ilgi kuramadım. Doğrusu merak ettim, benim görmediğim bir şey mi vardı diye. Son yazdıklarım buna ilişkin bir anlama çabasıydı.

Mesajım yazdıklarınıza yönelik bir eleştiriydi. Okuduğunuz kitaplara söylediğim bir şey yoktu.





forum resmi
zenon
Je vais bien, ne t'en fais pas


Nihayet bir fırsatını bulup, evlatlar ve ebeveynler arasındaki – kuşak çatışması demeyeceğim – ‘doğal iletişimsizlik’ ekseni üzerinden hareket ederek, çoğu zaman tam olarak ifadesini bulamasa da, ‘içgüdüsel sevgi ve bağlılık’ vurgusunu belirginleştiren bir film seyrettim dün gece. Aslına bakılacak olursa, söz konusu olan duygusal bir film ise Fransız sinemasını tercih etmem. Çünkü – benim izleyebildiğim kadarıyla söylüyorum – insan duygularını perdeye yansıtmada, belki de entelektüel bir kibrin esintisiyle, genelde başarısız bulmuşumdur Fransız sinemasını. Ancak bu film bir ölçüde de olsa bu – önyargımı mı desem acaba? – düşüncemi sarsar gibi oldu. Bir babanın, elinde kalan tek evladını hayatta tutmak pahasına, ölen evladının acısını bile yaşamaya fırsat bulamayışını, sızlayan bir yürekle izledim. Filmin başından sonuna, kurgunun da zorlamasıyla olduğunu düşündüğüm bu duygusal donukluğun (yani ölen bir evladın arkasından, bu acının hiçbir davranışına belirgin hatlarla yansımadığı bir baba tiplemesinin) beni zaman zaman rahatsız ettiğini de itiraf etmeliyim. Yine de evlat-ebeveyn ilişkisini son derece sade bir şekilde resmetmesi ve ayrıca ebeveynlerinin davranışlarını çoğu zaman anlamakta zorlanan evlat bakışına, güçlü bir şekilde, ‘görünenin ardındaki görünmeyen, bilinenin ardındaki bilinmeyen’ vurgusuyla yaklaşması açısından çok başarılı bir film olduğunu söylemeliyim. Dün gece, gözlerimde buğular oluşturmasa da, seyretmemeyi kayıp addettiğim, ebeveyn-evlat ilişkisi üzerine bir kez daha, yeniden, bir başka açıdan bakmamı sağlayan güzel bir film seyrettim.

El Custodio


Çoğu zaman perdenin önündekilere çevrilmiştir kameralar. Gösterişli hayatlara, karmakarışık ilişkiler yumağına, dönen dolaplara, entrikalara… Yönetmen Rodrigo Moreno, perdenin gerisinde kalan, fazlaca önemsenmeyen, silik bir karakteri çıkarıyor gözler önüne. Bir başkasının hayatında eriyen, yitip giden bir hayatın tüm kasvetini ve sıradanlığını solumaya davet ediyor izleyiciyi. Öyle ki; her karede silikleşen bir hayatı, sessizlik ve sözsüzlük ile daha da belirginleştiriyor. Yakın çevresi sorunlu akrabalardan oluşan, aslında pek de keyif almadığı hayatını gerekmedikçe çenesini açmayarak protesto eden bir korumanın gözlerinden, perdenin arkasında durmak zorunda olanların sessiz çığlığını işitiyoruz adeta. Ve bu sessiz çığlık, bir başkasının hayatına sunulmak zorunda kalınmış bir hayatı geri almak üzere tetiğe dokunan bir parmak olarak çıkıyor karşımıza. Bir kurşun, yok sayılmaya, görmezden gelinmeye, varlığını hissettirecek küçücük bir saygı kırıntısından bile mahrum bırakılmaya sıkılan bir kurşun…

Üzerinde düşünmeye değer filmleri izlememize vesile olduğunuz ve kendi namıma dersler çıkardığım enfes çevirilere sarfettiğiniz emek için teşekkürler BAĞIMSIZ RUHLAR. flowers.gif flowers.gif flowers.gif


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
melih
mesaj Jun 7 2007, 06:12 PM
İleti #36


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,451
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 2



Yeni yüzler ve yanlarında getirdikleri yeni bakış açılarını görmek güzel. Eskiler alınmayın hemen smile.gif

spoilers.gif

***Dikkat: 2:37 hakkında spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Murali K. Thalluri bu filmi -güya- kendi yaşamından esinlerek çekmiş. Ben ne kadar araştırdıysam da yönetmenin yaşamındaki Kelly'yi bulamadım internette. Yönetmenin okul arkadaşları da o tarihlerde intihar eden birini hatırlamıyorlar. Bir diğer çarpıcı iddiaysa bu kişinin bizzat yönetmenin kendi olduğu, yanı Murali K. Thalluri'nin bir zamanlar intihar girişiminde bulunduğu yönünde. Pek tabii, bu konuda da elle tutulur bir bilgi mevcut değil.

Şayet, film gerçek bir olaydan alınmaysa, bu anlatım çok doğru bir tercih olmuş. Daha önce Elephant'ta kullanılmış olması benim için bir önem arz etmiyor. Dramatize etmeden, sanki gizli kamerayla çeker gibi verilmesi hoşuma gitti. Oyunculukların da bu kararımda büyük etkisi var. Kütüphanede, bildiği sırrı sanki marifetmiş gibi sinsi sinsi, hatta salak salak gülerek Marcus'a anlatan kızın surat ifadesini, sanıyorum liseye gitmiş olanlarımız daha önce pek çok kez görmüştür. Aktörlere nazaran aktrislerin performanslarını çok başarılı buldum good.gif

Ancak, filmin gerçek bir olaydan alınmadığını düşünüyorum. Böylece üst paragrafı tamamen silmiş oluyorum galiba smile.gif Hepimizin zaman zaman dertli geçen bir okul hayatı olmuştur. Hem ergenlik denen illetle cebelleşiyorsunuz, hem de acaba ne işime yarayacak dediğiniz derslerle. Tecrübe denen mevhumdan zaten eser yok, bir de dost bildikleriniz sizi hançerleyebiliyor. Bana göre bir insanın hayatındaki en zorlu dönemdir okul. Minik hayat dersleri verilir her gün. Luke çok haklı. Tam bir cangıldır, ayakta kalma mücadelesidir okul, üstelik ayağa tam kalkamamış ve ayakta kalmanın ne demek olduğunu bilmezken. Kimileri için yumruklardır ayakta kalmak, kimileri için alınacak en yüksek nottur, kimisi için de diğerlerini ayağa kaldırmamaktır okul. Murali (küçüğüm olduğu için ismiyle hitap ediyorum tongue.gif), bu haşin ortamı biraz daha ısıtmayı amaçlamış. Elbette, kötü bir amaç uğruna değil, vermek istediği mesajın altını koyultabilmek için seçmiş bu yolu. Tüm karakterleri detaylıca tanıtmasının sebebi de bu. Ama dürüstçe değil, kulağı epey tersten göstererek oluyor bu tanışma. Bize hepsini tak-tak tanıtabilirdi, biz de ona göre gardımızı alabilirdik. Dramatize etmeyi seçmiş oysa (2. paragrafın anısına wave.gif). Bu amacı bende biraz ters tepti diyebilirim. Filmin sonunda ilk intibam Kelly'ye acımak yerine sinirlenmek oldu. İntihar etse "Ne kadar zayıf karakterliymiş!" denmeyecek o kadar çocuk arasından belki de en sudan nedenle canına kıyanın gösterilmesi beni kızdırdı. Deyim yerindeyse (çok affedersiniz) gösterip de vermedi film. Ben de bir cinayet bekledim ya da diğerlerinden birinin intiharını. Gerçek hayat böyle işlemiyor ama...

Görmezden gelinmek çok acı koyar birine, hele ki henüz bir birey olamamış, o muğlaklıkta gidip gelen, yerini arayan insanlarda paramparça edici bir etkisi var. Filmin bana göre olağanüstü başarısı bunu gösterebilmesi. Diğer karakterlerin hepsi "büyüklerin" yaşayacağı türden problemlerle cebelleşip, iğrenç bir olgunlukla boğuşurken, Kelly büyümesi bir an meselesi olan saf bir kız çocuğu daha.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
don quijote
mesaj Jun 7 2007, 08:55 PM
İleti #37


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



forum resmi


Yatalı okul günlerim aklıma geldi, acayip bir ortamdı. Türkiye'nin değişik yerlerinden gelen yaşıtlarımızla yeni bir hayata adım atmıştık. Lisede yatılı okumak tabii ki, küçük bir yaşta yatılı okumaktan farklıydı, yine de filmdeki okul hayatı bana farklı gelmedi. Filmin sıcaklığı zaten basitliğinden ve yalınlığından geliyor.

Yahudi olmak, hele hele II. Dünya Savaşı'nda Yahudi olmak, üstüne bir de çocuk olmak...
Almanlar'dan kaçan Yahudi bir çocuk, yatılı bir okula sığınır. Din kavramının "eşit" bakışı sayesinde kalacak yeri olan Bonnet, Fransız "zengin çocuğu" Julien (ad olarak da tam bir Fransız) ile arkadaş olurlar. Film ilerledikçe o çağın tüm ayrımlarını görüyoruz: din ayrımı, ırk ayrımı, zengin-fakir ayrımı...

Şimdiye kadar çoğunlukla savaşı "kanlı" gördük, insanî ayrıntılara uzun süre kafa yormayan Hollywood yüzünden, sadece "duyguları" anlatan filmler arada kaynadı. Louis Malle, kendi pişmanlık hikayesini anlatırken sanırım hiçbir şeyi gizlememiş. Fransa'yı da çok güzel eleştirmiş. Halkın bir kısmı açlıktan ve savaştan ölürken, üst tabakanın küstahça ve umarsızca yaşaması kanıma dokundu.

Pişman bir dostun özür dileyişi bu film...

Not: İzledikten sonra birlikte konuşalım, tek başıma kendimi deli gibi hissediyorum
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jun 7 2007, 09:49 PM
İleti #38


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



QUOTE
Okulda diğer çocuklar tarafından sürekli harekete uğrayarak aşağılanan, ama buna karşın öğretmenleri tarafından da sürekli kollanan Bonnet�in Yahudi olmasının yarattığı farklılığın, Julien isimli bir çocuğun dikkatini çekmesiyle daha da ilginçleşen film, sirenler altında yapılan derslerle de savaşın ağırlığını hissettiriyor. Savaş dönemine, çocukların yaşamları üzerinden değinerek, hem kendi yaşam deneyimlerini filmine aktaran hem de savaşın çocuklar üzerinde bıraktığı derin etkileri izleyiciye gösteren Malle, bu başyapıtında kendi ülkesi Fransa�nın da savaştaki tutumuna değinmeden geçmiyor.

Malle�nin iki çocuğun savaş ortamında birbirleriyle kurduğu arkadaşlıktan yola çıkarak çektiği, savaşın ve Yahudi düşmanlığının anlamsızlığını belirttiği Goodbye Children�nın değeri günümüzde daha da belirginleşiyor. Zamanını aşan, duygusal yoğunluğu olan, teknik açıdan kusursuz ve gerçekçi bir film olan Goodbye Children, üzerinden yirmi yıla yakın zaman geçmesine karşın hala tazeliğini koruyan, değerinden hiçbir şey kaybetmeyen ve keşfedilmeyi bekleyen bir hazine.
(20 Aralık Çarşamba)



Geçtiğimiz yılın son günlerinde FKM'de izlediğim ve izledikten kısa süre sonra bu satırları günlüğüme not ettiğim, sinema tarihinin bana göre "en iyi 20" filminden biri, Goodbye Children. Üstünden beş ay geçmesine rağmen, filmin pek çok karesi zihnimde tazeliğini koruyor. Her şeyden öte, çok insancıl ve sıcak bir film. Savaş döneminin ağırlığını ve Yahudi karşıtlığının ilkelliğini gösterdiği gibi, hiçbir zamanda insan olmanın getirdiği niteliklerden ödün vermiyor. Küçücük çocukların bile anlamsızlığını kavrayabildiği insanlık dışı bir politika uğruna milyonlarca insanı heba eden bir ülkenin yol açtığı insanlık ayıbını, saf ve tertemiz çocukların gözünden veriyor. O gözler ki, bütün olup biten kargaşanın arasında ufak tefek şeylerle ışıldayabiliyor. Malle, işte o ışıltıları ve insan olmanın güzel yanlarına da filminde, çirkinliklere yer verdiği kadar yer veriyor. Bununla da yetinmiyor, kendi ülkesinin tavrına da değiniyor.

Bilmiyorum, belki okuyanlarınız vardır Simon Cuper'in Ajax : Hollandalılar ve Savaş kitabını. O kitapta Cuper, Ajax'ın tarihini araştırdıkça aslında Hollandalıların 2.Dünya Savaşında göründüğü kadar masum olmadığını görüyor ve bunu anlatıyordu. Evet, Hollandalılar çoğu Yahudiye yardım eder gibi görünmüş, bir kısmına da gerçekten yardım etmiş, ama hükümet organları tarafından pek çok şeyde hasır altı edilmiş. Anne Frank olayı bunların en ünlüsü sanırım. Amsterdam'da saklanırken yakalanarak ölüm kamplarına yollanan bu bayanın bugün çok meşhur bir müzesi var, yakalandığı Amsterdam'da... Hollandalıların bir kısmının iki yüzlülüğü gibi Malle'de ülkesinin bu savaşta daha çok şey yapabileceğine inananlardan... Bu tavrını da belki çocuksu bir romantizmle resmediyor, ama yine de hesaplaşılması gereken bir soruyu da ülkesindeki insanların akıllarına bırakmadan geçmiyor. Savaşın şiddetini, sefaleti ve dağılan ailelerin yarattığı içler acısı durumları temcit pilavı gibi vererek insanları en hassas yerlerinden yakalayarak, onları gafil avlamayı seçmiyor. O zor olanı ve iddiasız görüneni tercih ediyor. Onun cesur soruları, bu yüzden cesur anlatımıyla da birleşiyor.

Son söz, mutlaka ama mutlaka izlenilmesi ve keşfedilmesi gereken bir sinema hazinesi; Goodbye Children. Bu güzel filmi Türkçeye kazandırdığı içinde Raskolnikov'a sonsuz teşekkürler. flowers.gif


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
don quijote
mesaj Jun 8 2007, 05:50 PM
İleti #39


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



İyi ya hemen konuşacak birini buldum.

Fransa, II. Dünya Savaşı'nda bir şey yapmadı ki, ufak tefek çetelerden başka "rezistans" yapan yoktu, yani bizim Kurtuluş Savaşı gibi bir örnek değil.

Malle, pişmanlığını anlatırken BuRnOut'un dediği gibi Fransa'yı ve dini eleştirmekten hiç çekinmiyor. Öyle ki, dinî bir okulda adalet adına "fakir" olan kovulabiliyor.

Filmdeki Katolik din yaşamı beni rahatsız etti, gerçi savaş zamanında dinî ve millî duyguların artması kadar normal bir durum yok. Bizde de aynısı olmuştu, "gavuru" öldürmekle kurtulmuştuk. Neyse ucu sivri yerlerden bahsetmeyeyim.

Peki filmi izleyenlere şunu sorayım:

Tıkla üstüne, kendin kaşınmış ol. Bir daha tıkla, kaşıntına son ver...
Filmin sonuna doğru, rahibenin Yahudi çocuğun yerini göstermesine ne diyorsunuz? Beni herhâlde en çok üzen sahne buydu. Din bile o kadar temiz değilmiş...


Filmdeki Fransız burjuvazı gerçekten doğru, vallahi, abartı hiçbir şey yok. Bu ülke kültürü, daha doğrusu burjuvaziyi o kadar seviyor ki; savaş kopsa, ülkenin bir yarısı ölse veya bombalar şehirlere düşse restoranda "sotelenmiş hede" yemeğini utanmadan sorabilirler.

Bu arada dün Zorba the Greek filmini izledim, orada Zorba'nın dediği bir şey vardı, çok önceden denmiş ama sanırım kimse kulak asmamış:
Yunanlıymış, Türkmüş, savaşmaya ne gerek var? Hepimiz aynı yere gideceğiz, solucanlara yemek olacağız.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 8 2007, 06:08 PM
İleti #40


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Au Revoir Les Enfants


Öncelikle filmle ilgili söyleyeceğim ilk söz, aynı konuyu defalarca önümüze getiren türdaşlarından gömlek gömlek daha üstün olduğu ve duygu sömürüsüne kaçmadan, sade bir anlatımla izleyeni düşünmeye sevk eden muazzam bir film olduğudur. Ayrıca sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olduğu konusunda BuRnOut'a katılmamam mümkün değil.

II. Dünya Savaşı ve Yahudi Soykırımı üzerine o kadar çok şey söylendi, o kadar çok eser yapıldı ki, iş artık ajite edile edile başka bir hal almaya başladı. Biz mazlumun yanında olan bir millet olduğumuz halde artık Yahudi soykırımı'na dair o insanın kanını donduran, vahşetten ziyade Yahudilerin sürekli olarak propaganda şeklinde gözümüze gözümüze hep aynı şeyleri sokmaları hissiyatı ile dolduk taştık. Belki de artık üzerimizde yaratması gereken etkiden öte, bir ruhsuzlukla karşılamamızın ya da yapmacık (belki abartı) olduğunu düşünmemizin sebebi, bir zamanlar kendi yaşadıklarının bir benzerini şu an Filistin'de gerçekleştiriyor olmaları. Ya da sanki o acıları çeken onlar değlmişçesine, dünyayı şu an diledikleri gibi yönlendirenler olmalarıdır. Şahsen insan ayırt etmem, kafatasçı değilimdir, "şunları sever bunları sevmem" adamı değilimdir. O yüzden bu olaya objektif yaklaşan biri olduğumu söyleyebilirim. Hiçbir mazeret, yapılanların iğrençliğini, insanlık dışılığını bir nebze olsun hafifletmez elbette. Ama belki de olup bitenleri neredeyse haftada bir kez, arkada Itzhak Perlman'ın keman sonatları eşliğinde gözümüze gözümüze sokmak yerine, çok daha saygıdeğer bir tavırla, çok daha mağrur bir tepki ile olayın muhakemesini tüm dünyanın inisiyatifine bırakabilirlerdi.

Neyse efenim konuyu çok da başka mecralara çekmek istemem. Çünkü bu işin sonu yok. Ayrıca çok da ince bir buz, şu üzerinde dans ettiğimiz. Saltomuzdaki küçük bir tökezleme, buzla beraber birçok kişinin de kalbini kırabilir. Haddime kalmamış boyumdan büyük sularda yüzmek.

Filmimize, başyapıtımıza dönelim. Au Revoir Les Enfants bir kere işin kolayına kaçıp da direk mendil ıslatmaya oynamaması yüzünden kendine beni hayran bıraktı. Üstüne üstlük bu abartı ve sömürüden kaçışı, söylediklerini daha etkin ve dokunaklı kılıyor. Bir çocuğun saflığı, içtenliği, dosdoğru içinden geldiğince olaylara bakışını kullanmak böyle bir olayın manâsızlığını gözler önüne sermede büyük bir aracı oluyor. Tüm bu kopartılan yaygaranın ne için yapıldığını anlayamayan o masum gözlere bir bakmak, rezil olup, utançtan yerin dibine girmelerine yeter de artar bile büyük başların. Hele bir de "milis" adı altında vatanı satanlar var. O konuya girersem muhtemelen 30 gün mesaj atamam.

"Anne biz Yahudi miyiz? Değiliz, öyle değil mi?"


Bundan daha iyi ne anlatabilir ki bu filmi? Bırakın filmi, tüm bu vahşeti, bu dramı, bu saçmalığı... Her şeyi özetleyen bir cümle bu! Yok aslında birbirimizden farkımız. Peki ya nedir alıp veremediğimiz? Barışı körüklemesi gereken, propagandalarında üstüne basa basa barıştan dem vuran dinlerin, bu zamana kadar dünyadaki hemen hemen tüm savaşların başlıca sebebi olması da herhalde, Tanrı ile Kul arasına girenlerin üzerinde düşünümeleri, çuvaldızı kendilerine batırlamaları gereken bir konu.

Tek bir gayrı ihtiyarî bakış eşittir, ömür boyu söküp atılamayacak bir pişmanlık. İyisiyle kötüsüyle birçok şey paylaştığın, zor anında sana bir omuz veren, mutluluğunu, acılarını, hüzünlerini, korkularını paylaştığın bir dost, o giden. Kalk ve selam ver! Ardından bu zamana dek esirgemediğin o dost elini, içini burkan, gözlerini yaşla dolduran o kahrolası hüzün eşliğinde, ağır aksak salla delikanlı! O kapıdan çıkıyorsun üzgün ama başın dik halinle, ama onun kalbinden asla çıkmayacaksın. O kalbe girişin kolay olmadı, çıkışın da olmayacak.

Elveda çocuk, elveda tüm o masum çocuklar...


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 8 2007, 06:28 PM
İleti #41


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
exodos
Ellerine sağlık dostum.. Teşekkürler...Kaç gündür bu filmin altyazısını bekliyordum. Sen dersin de ben izlemezmiyim... Şimdi izlemeye başlıyorum.. Kesin benim ikinci Va Vie Et Deviens' im olacak bir film bu da bence...

Ayrıca söylemeden geçemeyecem. Sessiz fanatiğiniz olarak... Fransız ve ispanyol sinemasını hep sevmişimdir. Ancak Je vais bien, ne t'en fais pas ile mahvettiniz resmen beni. İzlediğim en güzel fransız filmlerinden biri oldu. (Benim favorim tabiki Va Vie Et Deviens (raskocum ;) )... Bu kadar yalınmı işlenir bir hikaye.. Harikaydı. Yüreğinize sağlık. Ben yine de sessiz fanatik olmaya devam edeceğim. Ve eminim ki mesaj atmayıp sizleri takip birçok arkadaşımız vardır burada.

Sessiz fanatik olarak ellerinize yüreğinize sağlık. Teşekkürler tüm emekleriniz için...

spoilers.gif

Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır!!!!!!


Au Revoir Les Enfants


Filmi izledim. Az önce bitti. Gerçekten harika bir filmdi. Tekrar teşekkürler raskolnikov

Gelelim filmimize:
Çocuk, heryerde çocuktur. Zenginde olsa fakirde olsa, çocukluğunun verdiği saflıkla ilk başlarda büyüklerine özense de zenginliği ile fakirliği ezse de, yahudiliğe kötü gözle de baksa da, zamanı gelince hepsi bunları unutup dostluklar kurmayı başarır. Bunu da filmde çok yalın bir dille gösteriyor bizlere Malle... Çocuklar bunu başarırken bizler neden büyüyünce böyle olduk acaba? Büyükçe kirlettik mi dünyayı ?

Filmde beni en çok düşündüren karakterlerden biri de Joseph oldu. Gerçi Joseph suçlayamıyorum ne yazık ki. Bir tarafta Alman zulümünden kaçan 3-5 yahudiyi koruma uğruna ölümü göze alan bir rahip, diğer tarafta hiçbirşeyi olmayan çaresizliğe itilmeyi sırf kara borsacılık, hırsızlık yaptığı için hak eden Joseph! Ne tezatlık ama...

Çaresiz insan, herşeyi yapmayı göze alır, kafası başka şekilde çalışır. Bir şekilde ayakta kalmak zorundadır hele de savaş zamanında. O okul onun için bir vatan gibidir. Elinden aldığınızda işte bir düşman kazandınız demektir. Malle bunu çok güzel göstermiş. Rahibin kilisede yaptığı konuşmada bir burjuva yerinden kalkıp gitmişti. Oradaki sözlerine bakın bir de Joseph' e olan tutumuna!

Hem dine, hem de Fransa' ya olan eleştirilerini apaçık yalın bir dille gözler önüne sermiş.

İnsan Olmak;

İnsanlık, küçücük dünyamızın sahipleri olan insanlarımız. 6 milyar olan bu insan topluluğu neden siyasi, ekonomik, jeopolitik ayrımlara maruz kalıp güçlü olanının birbirini ezdiği bir dünyaya dönüşür ? Halbuki küçücük bir dünyamız olmasına rağmen insanları rengine, diline, dinine, yaşadığı mahalleye, bindiği arabaya göre ayırmanın ne anlamı var ki. Yaşanan olaylar, yaşanan zorluklar, ekonomik ya da siyasi ayrımlar da olsa insan her yerde insandır. Beşerdir şaşar ama bu şaşma neden acaba ?

Sen Zencisin olmaz, sen Yunanlısın olmaz, sen uzakdoğulusun olmaz, sen Kürtsün olmaz, sen Türksün olmaz, sen Lazsın olmaz, sen Latinsin olmaz. Eee peki ne ? Ne olmalıyız ? Bu ayrım neden ? Bu ayrımı niye yapıyoruz ? Acı ama gerçek olan bu saçma sapan bir ayrım kısır döngüsünü ne amaçla yapıyoruz ? Neye göre yapıyoruz ?

Neden Avrupalılar Amerikayı keşfetti de Amerikalılar Avrupayı keşfedemedi ? (Tüfek, Çelik, Mİkrop Kitabından) Her insan gibi sorular soruyoruz ama ne yazık ki cevaplarını bilmediğimiz saçma sapan sorularmış gibi geliyor. Tıpkı saçma sapan bir ayrım uğruna insanları barkod sistemine götürürcesine yaptığımız ayrım niye ?

Küçücük dünya, 6 milyar insan, 66 milletten insan. Sonuç: Barkod sistemine doğru giden bir ayrım, savaşlar, katliamlar, asimile etmeler, işkenceler, ev içi şiddetten sokak kavgalarına o da olmadı ülkelerin savaşlarına kadar giden bir dünya insanın yok olmasına neden olan olaylar zinciri. Kazanç: SIFIR.

Rengine, diline, saygı! İnsan... İnsan... Ne kadar basit bir kelimeymiş gibi duruyor halbuki insan... Ama bir o kadar içi dolu olan bir kelime.

İnsan... Human... Humano... Humain... Umano... Humane...

İnsanız biz insan. Sevginin olduğu saygının olduğu hoşgörünün bol keseden dağıtıldığı bir toplum olması gerekirken bu eziyet neden ?

Gene cevap İnsan sanırım. Bu bir kısır döngü herhalde.

Bunun bir çözümü olmalı. Buna siz karar vereceksiniz İNSAN olarak...

@ baronio; ek olarak....

Bir milletin iradesi ile ya da herhangi bir yolla diniyle uğraşırsanız, her zaman barışı koruyan o din; kendini korumaya geçer ve zulüme başlar. Gerçi bu biraz pek dinle alakalı değildir. Bu tamamen insan yapısı ile ilgili bir konu. İnsanların değer yargılarıyla oynarsanız içindeki şeytanı ortaya çıkarırsınız.

Affınıza sığınarak çok uzattım ama kusura bakmayınız dostlar.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
don quijote
mesaj Jun 8 2007, 07:37 PM
İleti #42


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



Lili ve onun üzerine...

Arka fon olarak Pink Floyd'un Echoes şarkısını seçtim.

Dün gece sinema ziyafeti çektim, evet hepinizden geç de olsa Je Vais Bien'i izledim. Dupduru, saf bir güzellik... film ve Lili. Sanırım filmi izleyenlerin çoğu Lili'nin saf güzelliğine hayran hayran bakmıştır. Açıkçası ben baktım, hatta film esnasında kısa süreli ama darbe etkili aşklar yaşadım.

Filmin şarkısı insanı orta yerinden vuruyor, yumuşatıyor, üzüyor ve en güzeli aşık ediyor. Söylemesi kolay, sözleri de güzel.

Benzeme sakın
renksiz bir hayalete...
Çünkü hayatın
en güzel resmi senin içinde...


Ne güzel de demiş, yaşamını sönükleştirme, renkler zaten içimizde ve bize gereken onları çıkarmak. Ruhumuzun renklerine aşk katınca yapacağımız resim "Mutluluğun Resmi" olur. Ne bileyim, birisine aşık olursunuz sonra her hareketiniz sevgi ve uysallıkla dolar, gerçekten aşık olan birinin hiç kötü bir şey yaptığını gördünüz mü? Savaşma, seviş diye boşuna dememişler.

Ben tekrar Lili'ye gelmek istiyorum; filmi izleyenlere bir şey sormak istiyorum. Şimdi Lili ablamız, mutsuz, ümitsiz, yardıma muhtaç ve zayıf bir karakter çizerken, bir erkeğin (Julien) yardımıyla, onu severek hayatına devam ediyor. Gerçi bu dediklerim filmin sonunda oluyor, ama film devam etse belki Julien ve Lili evlenecek, mutlu olacak, denizi izleyecek...vb. Son günlerde aklıma hep bu takılıyor, hayatımız hani sinema ya, acaba sinema dışındaki hayatta o anları yakalayabilir miyiz? Bazen sinema ile rüya gördüğümü düşünüp, kendimi gerçek hayatta rüyaları arar buluyorum. Belki siz de aynı şeyleri arada hissediyorsunuzdur. Pregi'yi izleyenler bilir, babasıyla ve kendisiyle sorunları olan biri tüm sorunlarından ve pişmanlıklarından bir kız sayesinde kurtuluyor. Kız adama aşık oluyor, bağlanıyor ve adamın sert karakterine rağmen ısrarla üzerine giderek karakterimizi kurtarıyor. Çok garip bir şey, gerçekte böyle insanlar var mı?
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 9 2007, 09:14 PM
İleti #43


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
nightstalker
Kuvvetle muhtemeldir ki varlar. Biz belki böylelerini sadece filmlerde görüyoruz ama, nihayetinde filmlerde gerçek hayatın bir yansıması, bir izdüşümü. Yönetmenler olsun, senaristler olsun, en uçuk kaçık, deli dolu filmlerde bile kendi yaşamlarından, anılarından yada, farklı insanlardan birşeyler katıyorlar filmlerine. Böylesine "hayatın içinden"filmlerde olmamaması düşünülemez bile.

Aslında varmıdır? yerine, siz gördünüzmü daha önce? diye sormak gerekir düşüncesindeyim.

(bende Echoes' ibulup çıkardım arşivin derinliklerinden. Üzerinde biriken tozu silip çalana kadar, cevap bitti ) (Yinede öneriniz için teşekkür ederim @Raskolnikov ;))


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 9 2007, 09:18 PM
İleti #44


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



2:37


Her şey yalnızca bir an meselesi...


Hayattaki her şey ufak küçük zaman farklılıklarından ibaret. Koca bir günün harika geçmesi bir an meselesi. Birkaç saniye önce veya birkaç saniye sonra bir eylemi gerçekleştirmek tüm hayatı kökünden değiştirebilir. Bu zamanlama hatalarının üstüste binmesi ile hayat zindana dönebilir ya da sizi dünyanın en mutlu insanı yapabilir. Filmin de sloganı ve alttan alta anlatmaya çalıştığı olgulardan biri bu kanımca. Birkaç küçük hatırlatma ile bu tezimi kuvvetlendireyim istiyorum.

Mesela Steven altına birkaç dakika sonra kaçırmış olsa, Luke'un eşcinsel olduğuna tanık olmayıp, tüm insanlara olan nefretini ikiye katlayacak o tatsız arbedeyi yaşamayacaktı. Bu anı yaşamamış olsa insanlara olan nefreti bardağın imanına varacak, ama taşmayacaktı. Böylece Kelly hayatın her anında iliklerine kadar hissettiği dışlanmışlık, bir kez daha bedeninde soğuk duş etkisi ile vuku bulmayacak, hemen hemen tek dostu Steven tarafından da görünmez olduğu teyid edilmemiş olup, hazin son engellenmiş olacaktı. Elbette ki bir sonraki hayatın tokadına kadar.

Hayata yön veren küçük nüanslar kuşkusuz. Ama zamanın bu nüansları karşımıza spontane olarak getirmedeki ustalığı ve hüneri yadsınamaz. Bir de öyle illet bir şeydir ki, kötü şeyler hep üstüste gelir. Şimdilerde bir kitaptan söz ediliyor. The Secret diye. Sözüm ona başımıza gelen kötü olaylar karşısında kendimizi salıverirsek hemen ardından bir kötülük daha bizi bulurmuş. Ama iyi şeyler düşünüp, iyi bir ruh haline bürünürsek, iyi şeyler bizi bulurmuş. Keşke gerçekten hayat bize böyle çocukça oyunlar oynayacak fırsatı verse. Kimi zaman gelir daha ne hissedeceğimizi bilemeden ikinci yumruğu tam gözümüzün üzerine yeriz hayatın elinden.

Tabii hırsızın hiç mi kabahati yok derler adama bu girizgâhtan sonra. Hayatı polyannacı bir optimizmle değerlendirmek kadar, "Her şey yalnızca bir an meselesi" davasını da tüm hayatın gizemini çözen bir olgu gibi göstermek de soytarılıktan başka bir şey olmaz sanırım. İşin içine insan faktörü girince diğer her şey teferruat kalıyor. (Burada her sözü duvara asılası yüce Ata'mızın bir lafı geldi aklıma; "Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır." Neyse konuyu alıntı boyutunda bırakıp, dağıtmayayım. smile.gif )

İnsan faktörü diyordum. Özellikle gelişmiş toplumlarda son yıllarda çokça gördüğümüz şekilciliğin sancılı sirayetlerine bakmak gerekiyor. Son dönemde Amerika başta olmak üzere, gelişmiş ülkelerde ergenlik çağındaki gençlerin cinnet geçirip, okul basmalarını, boylarından büyük eylemlerle seslerini duyurmalarını çok görmeye başladık. Bunda belki çok ekstrem bir söylem olacak ama en az suçlu o çocuklar. BuRnOut dostumun da satır arasında dem vurduğu gibi, kendi kriterlerince yarattıkları "normal" alâmetifarikası altında her gün genç dimağları şekle sokmak adına kirletiyorlar. Bu şekle giremeyecek olanları toplumun defoları olarak gösterip, ciddi bir psikolojik eziyet içindeki bireyler olarak hayatın tüm yükünü genç yaşlarında sırtlarında hissetmelerine ön ayak oluyorlar. Bunun sorumluları arasında ebeveynler, eğitim sistemi, popüler kültürü bir ürün gibi pazarlayan yazılı ve görsel medya, vahşi kapitalizm çerçevesinde herkesi yürüyen üstü boydan boya çizilmiş S harfi olarak gören işletmeler, kısacası içinde insan olan her birim var. Sen de varsın, ben de varım. Yanımızdan her gün geçen kaç tane Kelly, kaç tane Melody, kaç tane Luke kaç tane Marcus vardır kim bilir? (Umarım Marcus çok yoktur. mad.gif )

Her şey bir an meselesi olduğu kadar, biraz da iletişim meselesidir zannımca. Birbirini dinlemeyen, dinlemek istemeyen, dinlese de anlamayan, anlamak istemeyen, her söze "ben" diye giren insanlar oluyoruz giderek. Tabii bu da en çok, daha hayatın gerçekleriyle yeni yeni yüzleşmeye başlayan, kendini tanıma, tanıtma, gösterme, anlama, anlatma ihtiyacı hisseden ergenlik çağındaki gençleri etkiliyor. Tüm bu ihtiyaçlarını giderebilmeleri için, öncelikle o "normal" tanımına uymaları gerekiyor. Yoksa hiçbir değerleri ve hiç kimseleri kalmıyor.

Filmi son derece beğendiğimi söylemek istiyorum son bağlamda. Gus Van Sant ustanın Elephant'ı ile mukayese edilişi ne ilk ne de son olacak. Hemen herkesin kafasında bir eşleştirme oluşuyor. Ancak ben öncelikle şu yönden filme ve yönetmene haksızlık yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Murali K. Thalluri dediğimiz adam daha 23 yaşında bir delikanlı. 1984 doğumlu ve ilk yönetmenlik denemesi. İster esinlensin, ister çalsın, ister çırpsın, sırf bu yönleriyle bile Cannes'daki alkışları hakettiğini düşünüyorum. Özellikle filmin gerçekçiliğini perçinlemek adına el kamerasından çıkmış gibi çekim tekniğine yönelmesi filmi etkileyici kılan etkenlerden biri olmuş. Kelly'nin kanlar içindeki son anları ise, bana bir kuşun son nefeslerini vermesi gibi geldi. Son derece naif, son derece dokunaklı ve son derece etkileyici bir final. O yatanın Kelly olması benim nazarımda hiçbir şeyi değiştirmedi. Zira filmdeki karakterlerden herhangi biri orada makası tutan kişi olabilirdi.

Avustralya sineması adına, Dünya sineması adına, sinema adına büyük bir umut ışığı Murali K. Thalluri. 2:37 ise tam bir yüz akı bence.



--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
don quijote
mesaj Jun 10 2007, 12:21 AM
İleti #45


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



Peder, Bonnet'ye neden o hostu* vermedi?

*Hristiyanların ayin sonrası yediği mayasız ekmek. Bu ekmekle ilgili birkaç araştırma bile yaptım, hemen sizinle bu gereksiz bilgileri paylaşayım. İkinci Dünya Savaşı'nda halk bithap ve aç olduğundan, ayinlere katılan insan sayısı fazlaymış. Ayin sonrası o minnacık ekmeğe bile muhtaç zamanlar anlayacağınız, hatta iki üç defa sıraya girermiş millet.

Soruma kendim cevap vereyim. Din ayrımı, ne olursa olsun ayrım. Ayrılmak, ayrı düşmek, ayırmak, ayrışmak... Ne kadar iğneleyici ve üzücüler, düşünsenize bir farkınızdan dolayı "normal" görünenden ayrı düşüyorsunuz. Çok basit bir örnek vereceğim, öyle toplumsal, sosyolojik yargılara bakmaya bile gerek yok.

İlkokuldayım, kiloluyum o sıralar. Arkadaşlarla teneffüste top oynayacağız, benim mevki direk kale, aslında çoğunlukla durduğum mevki izleyiciydi. Zaten "adım saymaca" seremonisinin sona kalan çocuklarındandım. Neyse arada alırlardı beni, kaleye geçerdim. Ha, bu arada da gözlüklü olduğumu unutmayın. Ayırım aslında buradan başlar, dostlarım. Kalıp oluşturursunuz, sonra buna göre seçim yaparsınız, birilerini seçimin dışında bırakırsınız. Dışarıda kalanlar da kendi normlarını oluşturur, başkalarını dışarıda bırakır. Kısır döngü, ha? Yine o yaşlarda mantıklı davranmışım, yoksa mazallah elime bir uzi alıp arkadaşlarımı falan tarardım.

İnsanlar eşit değildir, birbirimizden çoğu yönden farklıyız belki de, ama dünyada "insanlar aynıdır" diye düşünen insan sayısı fazlalaşsa sizce bu kadar savaşa, ayrıma, gürültüye, düşmanlığa ve ölüme tanıklık eder miyiz? Bence etmeyiz. Dünya barış içinde olsa, herkes dans etse şeklindeki utopik fikirlerimi kendime saklıyorum. Demeye çalıştığım; insanlar arasında farkın gözle değil ruhla anlaşabileceğidir, dostlarım. İçlerimiz birbirine benziyor halbuki, üstelik ruhun fiziksel bir görünüşü olmaması bizim için bir şans, istersek muhattabımızı daha iyi anlayabiliriz.

Geçen sene arkadaşımla otostop çekerek dolaştık, nisan ayıydı, vay be bir yıl olmuş. Aksaray'daki Ihlara Vadisi'ne doğru yola koyuluyoruz, her köyden geçişimizde bizi misafir eden oldu. Çay içtik, börek yedik, nasihat aldık, dedikodu (misafir olduğumuz bir evde, ailenin yaşlı ninesi görümcesini bize çektiştirdi, valla.) bile yaptık. Sıcağız biz, misafirseveriz, hele bir de yabancıysa (ecnebi) bu misafirimiz abartıya bile kaçarız. Keşke hep böyle kalsak, keşke şehirleşme yerine köyleşmeyi seçsek.

Şimdilik bu kadar, dostlarım. Dileklerimiz gölde bir damla olduysa ne mutlu bize!
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

10 Sayfa V < 1 2 3 4 5 > » 
Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 24th October 2018 - 07:22 AM