IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

9 Sayfa V < 1 2 3 4 5 > »   
Closed TopicStart new topic
> Funksterize
Funkster
mesaj Dec 25 2007, 12:04 AM
İleti #31


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
The Invasion (2007)

Directed by: Oliver Hirschbiegel
Genre: Sci-Fi | Thriller
Tagline: Do not trust anyone. Do not show emotion. Do not fall asleep.
User Rating: 6.1 / 10 (19,539 votes)
Runtime: 99 min
Awards: 1 nomination
Cast: Nicole Kidman, Daniel Craig, Jeremy Northam, Jackson Bond

Patriot adlı uzay mekiği dünyaya dönerken patlar ve mekiğin parçalarına bulaşmış bir madde Amerika’nın üzerine yağar. Bu maddeyle ilk temas edenler uyuyup uyandıktan sonra değişmeye, tuhaf hareketler sergilemeye başlarlar. Boşandıktan sonra oğlu Oliver ile yaşamaya başlayan psikiyatr Carol Bennell (Nicole Kidman) ise etrafında gördüğü insanların garip davranışlarından ters giden bir şeyler döndüğünü hisseder. Virüs yayıldıkça ülke çapında bir aşılama başlar. Ama bu aşlama işlemini yapanlar aslında virüsü yaymakta olan değişenlerdir. Carol’un eskiden geçirdiği bir hastalık yüzünden virüsten etkilemeyen oğlu Oliver, virüsü kapmış olan ve yaymaya çalışan eski kocası Tucker’ın elindedir. Carol, yakın dostu Ben’in (Daniel Craig) de yardımıyla oğlunu bulmaya çalışır. Özetten de anlaşılacağı gibi bilim kurgu, macera, dram, gizem türlerini usülüne uygun şekilde bir araya getirmiş, bu sayede sürükleyen bir tempo yakalamış bir film. Jack Finney'in The Body Snatchers isimli romanından uyarlanan senaryosu “iyi-kötü insanız, gerisi önemli değil” mesajını benimsemiş. Hele de savaşların, şiddetin, vahşetin olmadığı bir dünya hayal etmenin, insanların insan olmayı bıraktıkları bir dünya hayal etmekle aynı şey olduğu düşüncesi gerçekten damara basıyor. Ama bu düşüncenin kafalarda yarattığı kılçıkları ayıklamak yerine aksiyona, klişe korkutma numaralarına ve “oğlum olmadan asla” dramına yelken açmayı tercih ediyor. Açığı ise değişim sonrası TV’deki haber bültenleri, karışık bilimsel açıklamalar ve karşı tarafın fazla tatmin etmeyen eylem gerekçelerini açık ettikleri bölümlerle kapatmaya uğraşıyor. Üstelik Bush’un Chavez ile kucaklaşmasına, Pakistan ve Hindistan arası barışa, Amerika’nın Irak’tan çekilmesine, Kuzey ve Güney Kore’nin anlaşmasına ve daha pekçok hayırlı olaya sebep olan virüsün yarattığı barış ve huzur ortamı ile tüm bunların gerçek niyetinin ne olduğu konusunun altı çok boş kalmış. Der Untergang ve Das Experiment gibi iki şahane filme imza atmış Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel’in ilk Hollywood denemesi de daha önce benzerlerine rastladığımız üzere orta karar bir gişe yapımı ile nihayetleniyor.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:21 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jan 8 2008, 01:45 AM
İleti #32


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Broken (2006/III)

Directed by: Simon Boyes, Adam Mason
Genre: Horror | Thriller
Tagline: Horror Has A Human Heart
User Rating: 5.0 / 10 (1,109 votes)
Runtime: 110 min | 88 min (DVD)
Awards: 1 win
Cast: Nadja Brand, Eric Colvin, Abbey Stirling, Megan Van Kerro

Simon Boyes ve Adam Mason ikilisinin yaşanmış bir olaydan uyarlayıp yönettikleri İngiliz yapımı Broken, kızı Jennifer’ı gece uyuttuktan sonra gözlerini ormanda açan Hope ismindeki kadının çektiği çileleri anlatıyor. Hope, kızıyla birlikte bir psikopat tarafından kaçırılıyor ve bir takım eziyetlerden sonra adam tarafından onun kölesi gibi yaşamaya zorlanıyor. Bu uzun süre zarfında kızını hiç göremeyen Hope, kendisini kaçıran adamdan da kızıyla ilgili bir şey öğrenemiyor. Kaçma girişimleri, hapsedildiği ormanın ürkütücü rutini derken zaman su gibi akıyor. Bazı yönleriyle çok beğendiğim Wolf Creek’i anımsatan film, gerilim yüklü süresini etkileyici görüntüler ve çarpıcı şiddet sahneleriyle donatıyor. Tabi şu karından jilet çıkarma, ayak kırma, dil kesme gibi sahneler içinde deli gibi mantıksal çözümler arama eğiliminde olanlar için burun kıvırma vesilesi olabilir. Ama bu tip bağımsız etiketli gerilimleri seven biri olarak en başta “gerilim dediğin rahatsız etmeli” düşüncesindeki sinema severlere mutlaka tavsiye edeceğim bir film. Gayet akıcı ve hep ayakta tuttuğu merak duygusunu filmden sonra bile muhafaza eden bir yapıda. Hafiften B tipi bir atmosfer solumanız da olası. Bağımsızlık derseniz sapına kadar. Olmazsa olmaz sürpriz final ise gerçekten çılgın bir final. Broken kenarda kıyıda kalmış küçük bir gerilim. Fakat etkisi o kadar küçük mü tartışılır. Her zevke de hitap etmeyebilir. Mesela Wolf Creek’den nefret eden milyonlar arasındaysanız hiç ilişmeseniz de olur...

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:19 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jan 19 2008, 01:28 AM
İleti #33


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Gone Baby Gone (2007)

Directed by: Ben Affleck
Genre: Crime | Drama | Mystery
Tagline: Everyone Wants The Truth... Until They Find It.
User Rating: 7.9 / 10 (43,030 votes)
Runtime: 114 min
Awards: Nominated for Oscar.
Cast: Casey Affleck, Michelle Monaghan, Morgan Freeman, Ed Harris

Boston’da geçen filme, küçük Amanda’nın kaçırılmasının üçüncü gününde dahil oluyoruz. (Boston grubunun Amanda adlı epik şarkısı geliyor aklıma!) Başına buyruk uyuşturucu bağımlısı anne Helene, medyayı ayaklandırarak kızının bulunmasını ulusal bir mesele haline getirmeyi başarmış, tüm polis teşkilatını seferber etmiş. Ama kayıp kızın teyzesi Bea ve onun kocası Lionel, bununla yetinmeyerek iki özel dedektif/sevgili olan kahramanlarımız Patrick ve Angie ile de anlaşıyorlar. Araştırma yol aldıkça başka iki dedektif, Boston Polis Departmanı şefi, küçük çapta bir uyuşturucu mafyası, bir pedofil ve ona yardım ve yataklık eden tuhaf bir çiftin de olaya dahil olmasıyla içinden çıkılması güç olaylar zinciri birbirini izliyor. Dramatik altyapısı sağlam, sürprizlerle ve kırılma noktalarıyla rotasını iyi çizmiş bir film Gone Baby Gone... Mystic River’ın da yazarı olan Dennis Lehane romanından, özellikle senaryo konusunda tecrübelenmiş Ben Affleck’in de katkıda bulunduğu uyarlama yine kendisinin yönetimiyle vücuda gelmiş. Çarpıcı olduğu her halinden belli olan roman ziyan edilmemiş, temiz bir prodüksyon ve ölçülü kamera kullanımıyla işlem tamamlanmış. Morgan Freeman ve Ed Harris gibi iki yetkin isimin varlığı, Braveheart, The Thin Red Line, Almost Famous gibi usta filmlerin usta görüntü yönetmeni John Toll’un kamerası ve şu sıralar en gözde film bestecilerinden olan Harry Gregson-Williams’ın güçlü müzikleri de filmin künyesini parlatıyor. Ben Affleck’in kardeşi Casey Affleck’den bir başrol olarak zaten hiç beklentim yoktu. “Kötü bir oyuncu” diyeceğim ama bu kez onu “oyuncu” olarak gördüğüm sanılacak. Bana göre filmi hiçbir şekilde taşıyamayan ruhsuz bir suratın, sıradan (hatta komik) ses tonunun elinden gelen rol kesme numarası sadece. Zaten gerek de yok. Romanın işleyen süreci ve ağabeyinin ilk de olsa başarılı yönetimi filmi bir yerlere taşıyor. Afişinde “Herkes gerçeği ister… Onu bulana dek.” yazan Gone Baby Gone, başka güzel şeyler de söylüyor. Mesela doğru olanı yapmanın da bir bedeli olduğunu…

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:15 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jan 27 2008, 01:47 AM
İleti #34


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
XXY (2007)

Directed by: Lucía Puenzo
Genre: Drama
User Rating: 7.4 / 10 (1,754 votes)
Runtime: 86 min
Awards: 20 wins
Cast: Ricardo Darín, Valeria Bertuccelli, Germán Palacios, Carolina Pelleritti

Adını kromozom uyuşmazlığında doğan genetik hastalıktan alan Arjantin-İspanya ortak yapımı XXY, 15 yaşındaki hermafrodit (çift cinsiyetli) Alex’in dramı üzerine yoğunlaşan karanlık ve boğucu bir film. Ama boğuculuk tam da böylesi bir filmin ihtiyacı olan şey zaten. Alex’in annesinin davet ettiği doktor ile ailesinin gelmesi ve o ailenin delikanlısı Alvaro ile tanışması, sıra dışı bir aşk hikayesine dönüşecek iken, bu durumu geri plana atan, bu sayede daha olgun bir çizgi yakalayan yapıda. Erkek ve kadın olmanın arasında kalmışlığa çok iyi uyum sağlayan anlatım yapısı sıkıntı yüklü de olsa, yavaş ama sürükleyici bir ilerleyişe sahip. Biraz karışık bir tarif olmuş olabilir. Bu hastalığın sebep olduğu karışıklık da aynen böyle birşey. Haliyle birkaç ilginç sahneye de tanık olmak mümkün. Sırf bu cinsel kusura odaklanmayan, aynı zamanda öğretmen edası taşımayan türden ergen-ebeveyn yaklaşımı da benimsiyor. Aralarında Cannes, Montréal, Bangkok, Edinburgh festivallerinin de bulunduğu pekçok organizasyondan ödüllerle dönmüş film, karizmatik Arjantin’li oyuncu Ricardo Darin ve talihsiz Alex’i canlandıran Inés Efron’un başarılı oyunlarıyla da dramatik altyapısını güçlendiriyor.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:16 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jan 29 2008, 01:39 AM
İleti #35


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Beaufort (2007)

Directed by: Joseph Cedar
Genre: Action | Drama | War
User Rating: 6.9 / 10 (1,560 votes)
Runtime: 125 min
Awards: Nominated for Oscar.
Cast: Alon Abutbul, Daniel Brook, Oshri Cohen, Eli Eltonyo

Beaufort adındaki ileri karakolda görevli bir grup İsrail askerinin Hizbullah bombaları altında sürdürdükleri yaşamı konu alan yapım oldukça uzun, yorucu ve zor bir tecrübeydi. Bu uzun süreç esnasında izlerken umarsızca tıkındığım, saate baktığım, durdurup ufak tefek ev işlerini hallettiğim, hatta durdurup arasına bir dizi bölümü sıkıştırdığım ve ara sıra gözlerimin kapandığı anlar oldu. Ama tüm bunlara rağmen beğendiğim tek film herhalde Beaufort’dur. Askerlerin psikolojik ruh hallerini, sivil yaşam hasretini, arkadaşlık duygusunu ve ölümün gölgesinde yaşamanın gerilimini hiç çaktırmadan önünüze koyabilen bir garip film Beaufort… Bittiğinde de askerliğimi bitirmiş kadar olmasa da benzer bir duyguyu hissettirdi. Bir dostu, bir evladı, bir ideali kaybetmenin de muhasebesini yine kendine has “çaktırmama” üslubu ile iletmeyi (nasıl olduysa) başardı. Genç İsrail’li oyuncu Oshri Cohen’in başarıyla canlandırdığı Çavuş Liraz, konumuna rağmen savaştan ziyade askerlik kavramının sorgu sualine az da olsa et-kemik olmuş bir karakterdi. En İyi Yabancı Film dalında Oscar adayı da olan Beaufort, bana göre kesinlikle iyi bir film. Ama şahsen kimseye tavsiye etmem…

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:16 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jan 31 2008, 01:47 AM
İleti #36


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
The Last Winter (2006)

Directed by: Larry Fessenden
Genre: Horror | Thriller
Tagline: What if mankind only had one season left on Earth?
User Rating: 5.9 / 10 (2,586 votes)
Runtime: 101 min
Awards: 1 nomination
Cast: Ron Perlman, James LeGros, Connie Britton, Zach Gilford

KIC adlı bir petrol şirketi, Alaska’daki keşif çalışmaları için kendi alanlarında usta bir grup çevreciyi görevlendirmiştir. Medeniyetten uzak bir araştırma kampında çalışan ekibin başında Ed Pollack (Ron Perlman) adında bir lider bulunmaktadır. Birgün ekipte görevli genç Maxwell, dışarıda fazla kalıp kampa genç döner. O andan itibaren garip davranmaya başlar. Aynı gece elinde kamerayla çırılçıplak dışarı çıkınca kamp sakinleri ve biz seyirciler için gerilim ve gizem süreci başlamıştır. Amerika-İzlanda yapımı, Larry Fessenden isminde aktör-yönetmen karışımı bir adamın yönettiği ilginç bir film The Last Winter. Küresel ısınma duyarlılığının getirdiği bir takım söylemleri olsa da, belli bir süre gayet başarılı bir hayalet gizemi ile oyalıyor. Gerçekten hayalet mi yoksa yeraltından sızan gazların bünyelerde yarattığı halüsinasyonlar ve çıldırma belirtileri mi derken olgun, abartısız üstelik sürükleyici bir filmin sonuna geliyoruz. Fakat film kendini öyle bir sona bağlıyor ki, siz deyin 28 Weeks Later, ben diyeyim Resident Evil, o desin küresel ısınmaya dikkat çekmek amaçlı bir koyu karamsarlık örneği. (Bu son kısım için aklıma bir örnek gelmediği açıkça belli oluyordur herhalde). Fessenden, artık klişeleşmeye yüz tutan ucu açık (ya da kapalı) finallerden birini yoruma açıyor. Devam filmi davetiyesi olarak da algılanabilecek bu sonda kesin olan tek şey, ümitsizlik. Hem de düşük bütçeli bir gerilimin yapabileceği en estetik tevazu ile… Şayet Fessenden, yine klişeleşmeye yüz tutmuş olarak “anlaşılmaz isem daha çok konuşulurum” için kaygılanarak çektiyse, üşengeç seyirci kitlesi hemen işine gelen mesajı alıp olay yerinden uzaklaşacağı için bu yöntem tutmaz.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:17 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 7 2008, 02:26 AM
İleti #37


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Cidade dos Homens (2007)

Directed by: Paulo Morelli
Genre: Crime | Drama
Tagline: An unforgettable tale of friendship and survival in a city where the greatest challenge is growing up.
User Rating: 7.4 / 10 (2,731 votes)
Runtime: 106 min
Awards: 1 nomination
Cast: Douglas Silva, Darlan Cunha, Jonathan Haagensen, Rodrigo dos Santos

"Rio De Jenerio'da 700'ü aşkın kenar mahalle mevcut. Birçoğu uyuşturucu satıcıları tarafından ele geçirilmiş ve tepeden tırnağa silahlanmıştır. Siyahiler'in AR15'i, Pisto, Uzi'si, HK'ları ve bunun gibi bir çok silahı var. Dünyanın başka her yerinde bu silahlar bir savaş sebebidir. Rio'da ise sadece suç sebebi..."

Tropa de Elite bu cümlelerle açılıyordu. Cidade dos Homens ise o mahallelerden birine zoom yaparak, müthiş dramlar yakalıyor. Evli ve bir erkek çocuk babası genç Ace ile kayıp babasının peşine düşen Laranjinha arasındaki sıkı dostluk etrafında vücut bulan bu nefis film, Brazilya varoşlarının içine düştüğü toplumsal bataklığı en iyi tasvir eden filmlerden bir tanesi olmuş. Genç ve karizmatik Madrugadão liderliğindeki bir çete ve onun ait olduğu mahalle, Madrugadão en yakın adamı tarafından ihanete uğrayınca cehenneme dönüyor. İki arkadaş ise özel hayatlarındaki sorunlar yanında yüklüce bir hayatta kalma, hayata olan inançlarını yitirmeme mücadelesi veriyorlar. Brezilya'da tam 4 sezon oynamış bir TV dizisinin uzun metrajı. Keşke izleseydik ama diziyi izlememiş olmak da birşey kaybettirmiyor olsa gerek. Yapımcılar arasında yer alan, yapımcı olarak dizinin de arkasında durmuş olan, efsane başyapıt Cidade de Deus'un yönetmeni Fernando Meirelles için bir saygı duruşu daha. Zaten bu adamın adını nerede görsem içimi bir heyecan kaplıyor. Mükemmel bir prodüksyon, yine o kirli doğal ortamın steril görüntüleri, yine enfes latin ezgileri... Cidade de Deus'un dizlerinin dibine ne de güzel yakışıyor!

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:12 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 9 2008, 01:22 AM
İleti #38


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
The Bucket List (2007)

Directed by: Rob Reiner
Genre: Adventure | Comedy | Drama
Tagline: When he closed his eyes, his heart was opened
User Rating: 7.6 / 10 (35,397 votes)
Runtime: 97 min
Awards: 1 nomination
Cast: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Hayes, Beverly Todd

Kanser yüzünden öleceklerini öğrenen zengin iş adamı Edward Cole (Jack Nicholson) ve araba tamircisi Carter Chambers (Morgan Freeman), karşılaştıkları hastane odasında kısa sürede kaynaşır, sonra da beraberce ölüm onları bulmadan evvel yapmak istediklerinin bir listesini çıkarırlar. Hantal ve klişe bir film ekosu yapıyor. Klişe kısmı doğru olsa da hantallıkla alakası yok. Hani şu "sıcacık bir komedi" dedikleri türden. Dram yönü de kendini unutturmak istemiyor. Fakat bence sahip olduğu potansiyeli iyi değerlendirememiş, aceleci davranmış bir film. Genellikle herhangi bir film için bunu dilemem ama keşke biraz da uzun ve düşük tempoda seyretseymiş. Mesela ikilinin hastanede geçirdikleri kısa sürenin tadı damağımda kaldı. Özellikle en keyifli sahneler olabilecek dünya turu kısmı oldukça hızlı geçilmiş. Sanki bir an önce biteyim istemiş. Buna rağmen serinletici diyaloglar, şık espiriler, hoş atışmalar, efkarlı homurdanmalar gırla gitmiş. Araya inanç, aile gibi olmazsa olmaz kavramlar da eklenmiş. Aslında demin de bahsettiğim tempo biraz daha yayılsaymış, Rain Man, The Scent Of A Woman örnekleri gibi rahatlıkla Oscar'a oynayabilirmiş. Hele de Nicholson-Freeman ikilisi bu kadar üst düzey ve uyumluyken... Özellikle Nicholson'un yaşına rağmen hala bu kadar komik ve dramatik olabilmesi hayranlık verici. Rob Reiner, benim yangında kurtarılacaklar listemde 3 filmi olan bir yönetmen. Ona ayrı bir sempatim var. "Keşke"leri bir tarafa bıraktığımda ölüm üzerine hayat dersleri vermeye çalışan, lakin aşırı hız kurbanı olduğunu düşündüğüm, keyif verici bir film.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:14 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 12 2008, 12:09 AM
İleti #39


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Noche de los girasoles, La (2006)

Directed by: Jorge Sánchez-Cabezudo
Genre: Drama
User Rating: 7.3 / 10 (747 votes)
Runtime: 123 min
Awards: 5 wins
Cast: Carmelo Gómez, Judith Diakhate, Celso Bugallo, Manuel Morón

Sekiz kişi, altı bölüm. İspanya-Fransa ortak yapımı La Noche de los girasoles sanıldığı türden bir “kesişen hayatlar” filmi değil. Çok daha dar bir alanda, kırsal kasabanın birinde ve kısıtlı bir zaman diliminde yaşanan birbirinden ilginç olaylar ve bu olayların kahramanları üzerine önce uzak, sonra yakın plan yapan bir yöntem üzerinden ilerliyor. Aslında karakterlerden ziyade, onların başlarına gelen trajik olaylara zoom yapıyor. İçinden çıkılması güç hatalar, suçlar ve onları düzeltme çabaları filmin kemik yapısını karakterlerin kendisinden önde tutuyor da denebilir. Tedirgin edici bir atmosfere sahip filmin dram altyapısı da kaya gibi sağlam. Geride ise film boyunca pusuda bekleyen bir gerilim. Dar zaman ve mekana rağmen sekiz kişiyi belli yönleriyle işlemek için ise farklı bir kurgu stili benimsenmiş. Önce karakterlerin kaderlerinin nasıl kesiştiğini gösteriyor, sonra geriye sarıp istediği karakteri yakın plana alıyor film. Dağdaki bir mağarayı incelemek üzere gelmiş üç kişilik bir ekip, tuhaf bir satıcı, iki geçimsiz ihtiyar, yozlaşmış fırsatçı bir polis memuru ile onun hem kayınpederi, hem de tecrübeli amiri olan bir şerif. Cinayet, tecavüz, şantaj, ihanet kavramlarını bu dar konsepte başarıyla sığdırmayı başaran ise ilk uzun metrajını yazan ve çeken Jorge Sánchez-Cabezudo. Yalnız yönetmenin bu karakter bolluğunun altından kalkmakta zorlandığı anlar da olmuyor değil. Ardında sorular/sorunlar bırakmayı seven filmlerden hoşlandığı az da olsa belli olan yönetmen, yazıp yönettiği filminde serbest bir oyun sahası rahatlığında hareket etmiş. Oyuncular da vasatın çok üzerinde olunca iç ritmini bulmuş bir kara film izleme zevki yaşayabiliyorsunuz. İstediğiniz sonla bitmeyen filmleri ve benim gibi Calvaire, Bosque de Sombras, El Aura benzeri taşra gerilimlerini sevdiyseniz Ayçiçeklerinin Gecesi’ni mutlaka görün.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:10 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 16 2008, 01:15 AM
İleti #40


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Margot at the Wedding (2007)

Directed by: Noah Baumbach
Genre: Comedy | Drama
Tagline: One family. Infinite degrees of separation.
User Rating: 6.2 / 10 (5,575 votes)
Runtime: 93 min | USA:91 min
Awards: 2 wins
Cast: Zane Pais, Susan Blackwell, Nicole Kidman, Jack Black

Ünlü bir yazar olan Margot (Nicole Kidman) uzun süre küs kaldığı kardeşi Pauline’in (Jennifer Jason Leigh) düğününe katılmak üzere oğlu Claude ile birlikte onun yaşadığı taşraya gelir. Pauline’in de Claude yaşlarında bir kızı vardır. Evleneceği adam olan hafif arızalı, işsiz Malcolm’a (Jack Black) hamile olduğunu söylemeyen Pauline’in kafasında müstakbel kocasıyla ilgili inkar ettiği şüpheleri vardır. Öteden beri takıntılı, şüpheci, güvensiz bir kadın olan ve kızkardeşinin evleneceği Malcolm’dan hoşlanmayan Margot’nun gelmesiyle Pauline’in kafası iyice karışır. Margot’nun eskiden ilişki yaşadığı Dick, onun fettan kızı Maisy, tuhaf komşular derken, epey şenlikli ve dramatik anlar beklediğim, hele de The Squid and The Whale gibi harika bir bağımsız drama imza atmış Noah Baumbach’ın yazıp yönettiği Margot At The Wedding, resmen hevesimi kursağımda bıraktı. Çok iyi yerleştirilmiş karakterleri, bir bağımsıza göre çok uygun ortamı olan film ne yazık ki ister istemez karşılaştırmak durumunda kaldığımız The Squid and The Whale kadar incelikli, derinlikli, çarpıcı ve zeki değil. Baumbach’ın bu filmde kişiselliğin dozunu biraz arttırdığını ve bu yüzden sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Yönetmen bu kez parçalanmış ailelerin oradan oraya savrulan iç dünyalarına yakın plan girememiş, mastürbasyon, ihanet, takıntılar, değer sorguları gibi alışkanlıklarını yeterince ifade edememiş sanki. Kidman, Black, Leigh, (hatta geçerken bu filme uğramış John Turturro) ile dikkat çeken star nüfusu ise nasıl biliyorsanız öyleler. Zaman zaman kaş kaldırtan “seninleyken kendimden nefret ediyorum” gibi cümleler kurmasına, Nicole Kidman’ın da yardımıyla iyi işlenmemiş Margot gibi bir maden zenginliğine sahip kadın karakter tasarımına, abartısız yönetimine rağmen Baumbach’dan daha iyisini beklerdim.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:11 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 24 2008, 01:20 AM
İleti #41


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Into the Wild (2007)

Directed by: Sean Penn
Genre: Adventure | Biography | Drama
Tagline: Your great adventure on Alaska.
User Rating: 8.3 / 10 Top 250: #135 (52,818 votes)
Runtime: 148 min
Awards: Nominated for 2 Oscars.
Cast: Emile Hirsch, Marcia Gay Harden, William Hurt, Jena Malone

1990’da okulundan mezun olan Christopher McCandless, bir anda her şeyi bırakarak ve ailesi dahil kimseye haber vermeyerek kendini yollara vurur. Amacı, Alaska’ya giderek doğayla iç içe tek başına yaşamaktır. Yolculuğu esnasında da çeşitli insanlarla karşılaşır. Sean Penn’in dördüncü, benim ise çok beğendiğim The Pledge ile izlediğim izlediğim ikinci yönetmenlik ürünü. Gerçek ve sıra dışı bir yaşam öyküsü, usta oyuncunun yönetmenliği ile tıpkı Alexander Supertramp gibi darmadağın, ama kafa karıştırmayan bir sinema dili ile kendini gösteriyor. Fakat ben filmi, belki de benim olmasını beklediğim gibi bulmadığım için beğenmedim. Yani sorun tamamen bende. Yoksa bu filme kötü demek de saçma gibi geliyor bana. Bir kere McCandless’ın filmde de temas ettiği yazarlar yanında çeşitli edebiyatçıların ya da sanatçıların savunusunda bulunduğu izole yaşam biçiminden nasibini almış kertede aşırı bir yoğunluk bekledim. Bunu özellikle Sean Penn’den bekledim. Çünkü onun günümüzde bilerek ve isteyerek yüklenmiş olduğu misyon, böylesi bir doğaya teslimiyet-sisteme lanet (gerçek) hikayesi için bulunmaz nimet sayılabilir. Ama mutlaka böyle bir misyon üstlenme adına McCandless’ın hayata teslimiyetini sıkıcı bir muhalefet güzellemesi haline getirmesini de beklemiyordum. Öyle olmadığı (ya da ara ara hissettirdiği) için de film adına sevindim. Fakat benim filmden esas almak istediğim, iyice derinlemesine bir doğaya teslimiyet hüznüydü. Yolculuğu sırasında karşılaştığı ve bana göre filmin doğal kimliği ile çok da alakası bulunmayan birtakım insan suretleri (ve onların getirdiği içi boşaltılmış/ıska geçilmiş felsefi varoluşları) çoğu yerde zaman kaybı gibi geldi. Hatta bu film, flashback olarak McCandless’ın anne-babasına dokunulmadan tek başına McCandless’ın kendisiyle bile çekilebilirmiş. McCandless’ı, ardında bıraktığı onca maddiyata ve insanlara rağmen hep olmamasını istediğim derecede bir şeylere bağlı hissettim. Doğaya ve hayata olan arzusu değil bahsettiğim. Filmin gereksizleştirdiği kalabalıklaşma. Daha fazla yalnızlık istedim belki. Belki de bu filmi Gus Van Sant çekmeliydi. Belki de derin bir saflık arayışı ya da kendi özüne inme amacıyla doğanın kendi içinde çözüm arayan sıradan bir bireyin yolculuğuna inanmak ve hatta ağlamak istedim. Sanırım Half Nelson ve Reign Over Me’de başıma gelen şey oldu yine: Kendimi teslim edemeyeceğimi anlayıp teslim bayrağını çektim…

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:07 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 27 2008, 11:30 PM
İleti #42


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Irina Palm (2007)

Directed by: Sam Garbarski
Genre: Drama
Tagline: What would you do to save the life of your terminally ill grandson?
User Rating: 7.3 / 10 (2,262 votes)
Runtime: 103 min
Awards: 2 wins
Cast: Marianne Faithfull, Miki Manojlovic, Kevin Bishop, Siobhan Hewlett

Tüm çabalarına rağmen hasta torununun tedavisi için gerekli parayı bulamayan 50 yaşındaki dul Maggie’nin (Marianne Faithfull), oğlu ve gelininden habersiz bir sex shopta erkeklere tuhaf bir hizmet sunmak zorunda kalmasının hikayesi. Lafı hiç dolandırmadan, bazen çok gereksiz bulduğum estetik kaygılarla şişirilmeyen, kendi yolunu basitçe çizmiş, mütevazi bir bağımsız yapım. Bu aralar fazla ağır tempo film izlediğimden midir, Irina Palm oldukça hızlı ama buna rağmen söyleyeceklerini abartısız ve olgun bulduğum bir film oldu. Jilet gibi keskin dram örgüsüne rağmen her şey hemen hemen beklenildiği gibiydi. Tabi bu keskinliğine karşın, bir şeyler kesmemeye çalışan tutumu, farklı beklentiler içindeki sert seven izleyiciyi memnun eder mi bilinmez. Irina Palm sade, tutumlu ve hüzünlü bir film. Bir zamanlar güzelliğiyle nice rock yıldızını kapısında sıraya dizmiş afet-i devran Marianne Faithfull’u fedakar tonton bir babaanne olarak izlemek şaşırtıcıydı. Filmde o davudi sesiyle anlam kattığı güzel şarkıları gibi yalın ve dingin bir oyunculuk sergiliyor. Aynı zamanda oğlu Tom’u canlandıran Kevin Bishop ile, Maggie’nin çalıştığı kulübün sahibi Miki olarak izlediğimiz ve Kusturica’nın benzersiz Underground’undan da hatırlayacağımız Miki Manojlovic’in oyunları da filmin bağımsızlığının kapsama alanı dahilinde oldukça başarılıydı.

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:08 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Mar 10 2008, 11:46 PM
İleti #43


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Away from Her (2006)

Directed by: Sarah Polley
Genre: Drama | Romance
Tagline: It's never too late to become what you might have been
User Rating: 7.8 / 10 (7,535 votes)
Runtime: 110 min
Awards: Nominated for 2 Oscars.
Cast: Gordon Pinsent, Stacey LaBerge, Julie Christie, Olympia Dukakis

40 yıldır evli ve birbirlerine hala aşık olan Fiona ve Grant, Fiona’nın gittikçe artan unutma hastalığı Alzheimer’dan muzdarip olması nedeniyle özel bir kliniğe başvururlar. Kliniğin oryantasyon kuralları gereği 30 gün boyunca Fiona’yı kimse ziyaret etmeyecektir. 30 günün sonunda Grant hastaneye gittiğinde karısı onu unutmuş, hatta orada kendisiyle aynı hastalığa sahip Aubrey’ye aşık olmuştur. Bağımsız filmler prensesi genç oyuncu/senarist/yönetmen Sarah Polley’nin The Bear Came Over The Mountain isimli (ne alaka!) bir kısa hikayeden senaryolaştırdığı ve yönettiği Kanada yapımı film, kolay kolay herkesin eline geçmeyecek bir hikayeyi bana göre yeterince dramatize edememiş. Elbette bağımsız kulvara yakışan bir hissiyatı var. Malum hastalığın getirdiği dramatik hezeyanlardan kaynaklanan şiirsel bir gerçekliği Le Scaphandre et le papillon tadında da beklemiyordum. Ama sanki elindeki potansiyeli yeterince kullanamamış gibi geldi bana. Oysa unutma ile hatırlama arasındaki en keskin çizgileri çizen Alzheimer kozunu hem unutan, hem de unutulan üzerine daha koyu biçimde yerleştirmeliydi. Yani kısaca filmin kendini geriye çekmiş tavrını doğru bulmadım. Belki de bana geri çekilme gibi gelmiştir. Julie Christie ödüllü performansıyla gayet iyiydi. Fakat Akademi ödüllerindeki en büyük rakibi Marion Cotillard kadar değil kesinlikle. Yine de görülmesi gereken, insanın 40 yıllık aşkını 30 günde başkasına kaptıran Alzheimer olgusundan mümkün olduğunca yararlanmaya çalışan düzgün bir dram…

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:09 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Mar 14 2008, 01:18 AM
İleti #44


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
We Own the Night (2007)

Directed by: James Gray
Genre: Crime | Drama | Thriller
Tagline: Two brothers on opposite sides of the law. Beyond their differences lies loyalty.
User Rating: 7.0 / 10 (27,383 votes)
Runtime: 117 min
Awards: 4 nominations
Cast: Joaquin Phoenix, Eva Mendes, Mark Wahlberg, Robert Duvall

Biri uyuşturucuya ve gecelerin ışltısına kapılmış bir klüp işletmecisi (Phoenix), diğeri narkotik şubesinin altın çocuğu başarılı bir polis (Wahlberg) iki kardeşin, uyuşturucu piyasasını ele geçirmek için kentin üzerine çökmüş Rus mafyasıyla olan mücadelesi üzerine bana göre külliyen uyduruk bir film. Aynı anda hem cılız hem de hantal olmayı başardığı gibi, Robert Duvall gibi bir çınarı bile değirmeninde öğüten oyuncu düşmanı yönetim + senaryo zavallılıklarıyla dolu. Daha çok Phoenix üzerine oynayacağını belli etse de, Wahlberg’i bu kadar fazla devre dışı bırakacağını beklemiyordum. Gray’in bu üç iyi aktörü adam gibi işlemek yerine Eva Mendes’in orası burası ile daha fazla prim yaparım diye düşündüğü anlar mevcut. Durmadan birbirine çemkiren baba, iki oğlu, onlardan birinin latin sevgilisi kabak tadı bile veremiyor. Bir yerlerde dönem filmi olduğundan söz ediliyordu. Hangi dönemmiş anlamadım. Belki de 80’lerin B filmlerini saçma senaryo manevralarıyla cilalayıp dolaşıma sokarak yeni bir moda yaratır mıyım hesabıyla, tıpkı araba takip sahnesindeki gibi oradan oraya savrulmayı marifet sayan arada sıkışmış bir dönem filmidir. Kadir İnanır-Kenan Kalav ikilisinin de buna benzer bir filmi vardı. O da diğer akranları gibi kendi arabesk gerçekliğini iyi-kötü yaşıyordu. Şimdi polislere kıl olan serseri ruhlu bir klüp yöneticisi ve aynı zamanda polislerden kurulu ailesine tepeden bakan yaramaz çocuğun intikam için imtiyazlı bir durumdan faydalanarak kaşla göz arasında yemin edip polis olması, üstelik hemen akabinde hayati bir baskında görev alması kadar zorlama bir senaryo için ne demeli? Hadi oraya kadar kör topal geldin. Bari kendi abukluğuna uygun bir finalle şeref sayısı yap. Tabi bunlar benim görüşlerim. Bu filmi yılın en iyileri arasında gösterecek kadar beğenen bazı insanlar da oldu. Her ne kadar gerekçesini açıklayana rastlamadıysam da…

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:03 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Mar 16 2008, 12:49 AM
İleti #45


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Elsker dig for evigt (2002)

Genre: Drama | Romance
User Rating: 7.7 / 10 (2,872 votes)
Runtime: 113 min
Awards: 12 wins
Cast: Mads Mikkelsen, Sonja Richter, Nikolaj Lie Kaas, Paprika Steen

Birbirine aşık nişanlı Cæcilie ve Joachim. Joachim’e arabayla çarpıp belden aşağısının felç olmasına sebebiyet veren Marie. Marie’nin çarptığı Joachim’in tedavisiyle ilgilenen doktor Niels. Bu trajik olay sayesinde yakınlaşıp yasak bir ilişkiye yelken açan Cæcilie ve Niels. Marie ve Niels’in karı-koca olduklarını da söyleyelim olay tamamlansın. Things We Lost In The Fire ile, After The Wedding ile Brothers ile boşuna cebelleşmişiz. İşte Susanne Bier buymuş. Dogma 95 ilkeleriyle çekilmiş Elsker dig for evigt (Open Hearts), iki çift, dört insan arasındaki karmaşık denklem üzerine taş gibi bir dram, sağlam bir gerçeklikle giden bir Danimarka filmi. Bu dört kişiden hangisinin gözüyle bakarsanız bakın yoğun bir karamsarlığın yarattığı ruh halini hissetmemek çok zor. Sırf Dogma’nın gerçekçi üslubu yönünden değil, hikayenin katmanlı ve dört açılı oluşuyla da etki bırakıyor. Aşka sahip olanlar, onu kaybedenler, sonra yeniden bulanlar ya da bulduğunu sananlar… Aldatanlar, aldatılanlar, biraz da arada kalanlar. Trier’in az biraz pembe dizi versiyonu. Ama daha çok pembenin koyu tonlarıyla oynayan derinlik ve olgunlukta. Adams æbler, Efter brylluppet, Brødre gibi senaryolara imza atmış Anders Thomas Jensen’ın kalemine ait olan Elsker dig for evigt, dört oyuncusuyla da büyüyen bir yapım. Ama her güzel şeyi sömüren (ya da kibarca Amerka’ya yeniden tanıtan) zihniyet, biraz da Bier’in yavaş yavaş Yeni Dünya’ya ısınmaya başlamasından mıdır, bu filmi de yeniden çekmeye karar vermiş. Üstelik Garden State ile yazar ve yönetmenlik anlamında çok güzel bir bağımsız dünyaya getiren Zach Braff bu senaryoyu tekrar elden geçirip yönetecekmiş. Garden State’in yaratıcı ruhunun devamını beklerken böylesi bir hazırcılığı Braff’dan beklemezdik. Demek ki beklemeliymişiz. Böyle bir orijinali varken zaten bu işler boş işler. Amerikan malı Open Hearts ağzıyla kuş tutsa asla bir Elsker dig for evigt olamaz!

Bu ileti Funkster tarafından Nov 18 2008, 09:04 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

9 Sayfa V < 1 2 3 4 5 > » 
Closed TopicStart new topic
3 kullanıcı bu başlığı okuyor (3 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 27th April 2018 - 02:25 AM