IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> The Thin Red Line (1998)
Bob le Flambeur
mesaj Jun 3 2007, 03:47 PM
İleti #1


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



The Thin Red Line (1998)


forum resmi


Yönetmen: Terrence Malick
Senaryo: Terrence Malick
Görüntü Yönetmeni: John Toll
Oyuncular: James Caviezel, Nick Nolte, Sean Penn, Elias Koteas...
Süre: 95 Dakika


1995 Yılında, Terrence Malick'in yaklaşık 20 yıllık bir aradan sonra bir II.Dünya Savaşı filmiyle yeniden setlere döneceği haberi Hollywood'a bomba gibi düşer. Projenin duyulmasıyla birlikte pek çok ünlü aktör, efsanevi yönetmenle aynı projede çalışabilmek, filminde birkaç dakika da olsa görünebilmek için sıraya girerler. Böylece film için, James Caviezel, Sean Penn, Adrien Brody, John Cusack, Nick Nolte, Elias Koteas, Ben Chaplin, Woody Harrelson, John Reilly, George Clooney, John Travolta, Thomas Jane, Jared Leto, John Savage, Tim Blake Nelson...gibi oyuncuların irili ufaklı rollerde görüldüğü bir yıldızlar topluluğu bir araya gelirken, Mickey Rourke'nin sahneleri ise kurgu odasında çıkarılır. Göz kamaştırıcı oyuncuların yanı sıra görüntü yönetmenliği için John Toll (Braveheart), müzikler için ise Hans Zimmer (Rain Man) ile anlaşılarak muhteşem kadro tamamlanır. Terrence Malick'in, Fred Zinnemann klasiği From Here to Eternity'nin de yazarı olan James Jones'un aynı adlı romanından senaryolaştırdığı The Thin Red Line, üç yıllık bir yaratım sürecinin ardından 1998 yılında seyirciyle buluşur.

Amerikalı askerlerin savaşın gidişatı için son derece kritik bir öneme sahip olan Guadalcanal üzerinde bir adayı Japonların elinden alma çabaları üzerine kurulu filmde Terrence Malick, duygu sömürüsüne, kör gözüm parmağına şiddet sahnelerine, ucuz kahramanlık gösterilerine zerre kadar prim vermez. İşin teknik yanına hakim her yönetmenin yapabileceği gibi, savaşı bir cehennem atmosferi içinde sunmaz. Daha doğrusu böyle şeylere tenezzül etmez. Malick bundan çok daha ötesini yapar. O önce cenneti sunar, sonra cennetin içinde cehennemi yaşayan insanları. Çünkü savaş meydanı cehennem değildir, cehennem insanın içindedir ve filmin afişinde de yazdığı gibi "Her adam kendi savaşını verir".

Diyaloglardan ziyade şiir gibi yazılmış iç sesler üzerinden takip edilen filmde Malick'in birden fazla karaktere iç ses atfetmesi, bir sahnede Er Witt'in ağzından dökülen "Belki de hepimiz bir büyük ruhun parçalarıyızdır" sözlerini doğrular niteliktedir. Bu tavrın filmin hemen açılışındaki "Doğanın kalbindeki bu savaş da nedir? Doğa neden kendisiyle rekabet eder?" soruları ışığında değerlendirilmesiyle birlikte Malick'in savaş tanımı da ortaya çıkar. Savaşı, doğanın bir parçası olduğunu unutan insanın, haddini bilmezliği olarak lanetleyen Malick, bu tavrıyla bir II.Dünya Savaşı filminden ziyade insanlık tarihinden herhangi bir savaşın filmini çeker. Zira bu filmde dalgalanan bayrakların kime ait olduğunun hiçbir önemi yoktur. Devletleri, bayrakları bir yana bırakarak direk olarak insana odaklanan Malick, tüm film boyunca, adeta savaşın ortasında can çekişen ruhların resmini çizer.

Yukarıdaki iki soruyla başlayıp benzer sorularla devam eden filmde aslında bütün cevaplar unutulmaz güzellikteki sahnelerde gizlidir. Bu sayede Malick, tüm filmini görüntüler yoluyla, insanlık ve doğaya ilişkin bir düşünce egzersizine dönüştürmektedir. Hiç kuşkusuz ki, dört filmi arasında The Thin Red Line, Malick'in filozof kimliğini en çok ön plana çıkardığı filmidir. Bu ölümsüz sanat eserindeki dinsel, mitsel, felsefi ve politik göndermelerin tamamına vakıf olmaksa biz fanilerin harcı değildir.


forum resmiforum resmi


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 20 2007, 12:24 AM
İleti #2


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



The Thin Red Line'ı, gölgesine sığınıp, gövdesine sıtrımızı verip, yapraklarının arasından güneş ışığını yakalamaya çalıştığımız halde bunu bize göstermeyen asırlık bir ağaç gibi görürüm. O güneş ışığı umuttur, sevgidir. Ağaç bunu bize göstermez, çünkü savaşın içindesindir, insanları öldürüyorsundur. Dolayısıyla o umudu hak etmiyorsundur. Ama ağacın ihtişamı öyle büyüktür ki, içinde sevgi, aşk, dostluk, ümit ve güzellik adına ne varsa mevcuttur. Ama bu güzellikleri bize sadece gösterdiği ile kalır film. Savaşın dışında kalan hemen hemen herşey o büyük ruhun bir parçasıdır. Sizi bir ölüm makinesine dönüştüren savaş, o ruhun parçalarına sadece teğet geçer. Geçerken içindeki özlediğiniz veya hiç tatmadığınız dünyevi zevklerin esiri olmaya can atarsınız. Sadece gösterir, tattırmaz, dokundurmaz, yedirmez, öptürmez. İnsan nedir, doğa nedir, savaş neden var? Mesele bunlara cevap bulmak değil. Bazı sorular içinde şifreler barındırır. Ama The Thin Red Line anahtarla, şifreyle uğraşan bir film de değil. Aslında The Thin Red Line bir film değil. Bir kayboluş, teslimiyet, arınma, huzur, maneviyat manifestosu..

Ben Chaplin'in canlandırdığı er Bell'in sevgilisi ile olan flashbacklerindeki estetik, iç seslerin, benzersiz John Toll görüntüleri ile dans ettiği planlar, insanın acımasız bir savaş sahnesinden nasıl tarifsiz zevkler alabileceğini kanıtlayan olağanüstü dramatik kamp baskını, Bazı Hollywood yüzlerine düşmüş yersiz yurtsuz keder ifadeleri, hayatımda gördüğüm en anlamlı Nick Nolte'un askerlere yaptığı diriliş konuşması, sadece tek bir sahnesi olan George Clooney'nin askerlere yaptığı çıkışı olmayan konuşması, Sean Penn, Adrien Brody, John Cusack ve binlerce başrol oyuncusuna değişmeyeceğim Elias Koteas.. Fakat Terrence Malick'in özellikle üzerine düştüğü bir rol var ki, dedikodusu bile yapıldı. Mel Gibson, James Caviezel'e The Passion Of The Christ filminde İsa rolünü vermesinde The Thin Red Line'ın büyük etkisi olduğunu söylemiş. İsa'yı bilemem ama filmdeki er Witt, izlediğimiz savaş filmlerindeki hiçbir askere benzemiyor. Onun meleksi duruşu, dünyanın tüm hüznünü omuzlarında taşıyan yüz ifadesine rağmen inadına ümit besleyen hümanist asker tiplemesi sinema tarihine kazınmalı. James Jones romanını okumadım ama ona duyduğum saygı ve sevginin çok daha fazlasını Malick'e duyuyorum. Böyle bir film de var dünyamızda. Tuhaf biçimde bu filmi izlemiş olmaktan dolayı gurur duyuyorum. Sadece izleyici olarak kendimi şanslı görüyorum. Hala da elimin altında duruyor. İzlemek, evet.. Ama maneviyatına, felsefesine vakıf olmak mümkün değil sahiden. Defalarca izleyerek bunu sağlayabileceğinizi düşünebilirsiniz belki. Her izleyiş size yine aynı, belki de daha farklı duyguları yaşatacak ama o sırrı asla vermeyecek inanın..


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
deckard
mesaj Aug 20 2007, 04:30 PM
İleti #3


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 6
Katılım: 20-August 07
Üye No.: 238



Malick ustanın 20 yıl sonra sinemaya dönüp çektiği eşsiz sinema klasiği.Sinema tarihinin en iyi filmleri arasında olmasına rağmen hakettiği değeri almamış şiirsel,felsefi başyapıt.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Clint Eastwood
mesaj Aug 20 2007, 05:21 PM
İleti #4


Quick on the trigger
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,528
Katılım: 2-August 07
Nereden: Somewhere in Time...
Üye No.: 207



Vietnam'da olsam oradaki Jim Caviezel olurdum herhalde...


--------------------
KLASİK FUTBOL

Öyküsü olmayan adam, Bufalo çayırındaki rüzgara benzer...

Moon Station Z

Sinema, edebiyat ve müzik üstüne bir blog.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Jack_Sparrow
mesaj Oct 1 2007, 02:46 PM
İleti #5


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 8
Katılım: 30-September 07
Nereden: Tortuga
Üye No.: 456



Gerçekten etkileyici bir film.Hans Zimmer'in filme katkısı da büyük tabii...


--------------------
"Captain" Jack Sparrow
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Jaiwei
mesaj Jun 27 2010, 12:09 PM
İleti #6


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 32
Katılım: 24-January 10
Üye No.: 7,119



Ne kadar güzel bir filmdir The Red Thin Line..
Seyrederken bitmesin istersiniz..ya da ben öyle istedim..

Güzel ibr müzik gibi etkisini bedeninizde de hissettiğiniz ben şimdi müthiş bir şeyle karşı karşıyayım duygusu aldığınız sanat anlarındandı bu filmi izlemek benim için ...
üstelik de kolay olmayan şeyler söylüyordu film..savaştan bahsetmek kolay mı..

Filmin unutulmaz anları çok, ünlü oyuncuların kısacık rolleri, savaşın başka yüzleri uzun uzun konuşulabilir ama benim unutmadığım iki şey var filmde..
Otların üzerinde yürüyen kameraya eşlik eden anlatıcı ses ,o yeşil otlar da sanki filmin bir oyuncusu gibi hikayeye aitti..
ve etrafta dönen savaşa dayanabilmek için uzaktaki sevgilisinin-eşinin hayaline sarılmış askerin öyküsü ..evinde kalsa belki yaşanacak bitecek bir aşkın en güzel anlarını hayalinde tekrar tekrar yaşayan askerin-erkeğin anlatımıyla izlediğimiz görüntüler ve o şiir gibi çekim özleme dair ne çok şey söylüyordu..filmin sonlarında onun yaşadığı ise orada ölmekten daha kötü bir şeymiş gibi geliyordu insana..bir kadın olarak hikayelerin erkek bakışından pek hazzetmesem de ilk defa kendimi erkeğin yerine koyabildiğim çok ender hikayelerdendi ve sadece bu yönüyle bile benim için unutulmazdı...

Mallick gibi tutkulu sinemacılara, sinemayı gerçek sanat yapan ustalara selam olsun diyeyim ...
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 8th December 2019 - 02:31 AM