IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Shutter Island (2010)
BuRnOut
mesaj Apr 27 2010, 11:59 PM
İleti #1


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



forum resmi


IMDB
Shutter Island (2010)

Shutter Island (2010) PosteriYönetmen: Martin Scorsese
Tür: Drama / Mystery / Thriller
Slogan: Someone is missing.
IMDB Notu: 8.1 / 10 Top 250: #221 (63,205 oy)
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Max von Sydow, Michelle Williams


Martin Scorsese Korku Burnu’ndan sonra Zindan Adası’yla birlikte bizleri bir kez daha türün içinde rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor. Dışavurumculuktan beslenen klasik kara filmlere ve gotik edebiyatla ucuz romanları içinde eriten dedektiflik hikayelerinin anlatıldığı bir alt tür olan “hard-boiled” filmlere göz kırpan Zindan Adası, genetik olarak akraba olduğu bütün bu türleri Hitchcockyen bir gerilimle birleştirerek; algının göreceliği üzerinden özne/nesne ilişkisini sorguluyor.

“Aslında hiç kimse kimseyi tanıyamaz.”
Miller’s Crossing – Joel & Ethan Coen (1990)


Filmin hikayesi, Boston açıklarında, içinde azılı akıl hastalarının bulunduğu ve dış dünyayla iletişimi tek bir noktadan sağlanan bir adada hastalardan birinin hücresinden kaçmasıyla başlar. Bu olayı araştırmakla görevli iki polis şefinin adaya gelmesinden sonra fırtına nedeniyle adanın ana karayla iletişimi kesilir ve herkes adada mahsur kalır. Bu basit girişten sonra fark edilebileceği gibi; filmin, temelinde yatan aldatmacaya rağmen, aslında basit bir hikayesi vardır. Dört tarafı kayalıklarla çevrili bir adadan kaçan bir akıl hastası ve olayı inceleyen iki polis şefi… Bu basit hikayeyi karmaşıklaştıran unsursa, insanın doğasında ve yaşadığı olayları algılayış tarzında gizlidir. Olayı incelemek için adaya gelen polis şefi Teddy Daniels’ın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kamplarından birinde gördüğü manzaraları hatırlamasıyla başlayan insan doğasının karanlık yönüne yapılan vurgular ve sonrasında insan algısının göreceliğini ifade eden özne/nesne ilişkisindeki değişim, filmin yüzeydeki görece basit hikayesini de tersyüz etmeyi başarır. Bu sayede, film içindeki hikayede gerçekleşen özne/nesne ilişkisine benzer bir şaşırtmacayı eser de seyircisine/okuyucusuna yaşatır. Algılarıyla oynanan sadece polis şefi Teddy değildir; oyuna bizler de dahil oluruz. Teddy’nin bakış açısıyla birlikte bizler de yaşananları ilk elden deneyimleyerek, gerçekliğe yönelik algımızı sınamak durumunda kalırız.

Alfred Hitchcock’un sıklıkla yaptığı bir şey olan bu “gerilimi hissettirme” durumunu yine Hitchcock sineması üzerinden örneklemekte fayda var. Robin Wood’dan alıntılayacak olursak; “Hitchcock konusunun o anda gereksinim duyduğu metafizik baş dönmesi duygusunu, bir belirsizlikler bataklığına ya da dipsiz bir kuyuya düşme duygusunu bize kesin olarak aktarır. Bunu, bizi olayların oluşuyla ilişki içinde belirli bir konuma yerleştirerek ve oyuncuların hareketleriyle ilişki içinde hareketlerimizi kontrol ederek yapar.” (1) Martin Scorsese’de Zindan Adası’nda karakterinin yaşadığı paranoyayı ve şüpheyi seyircisinde yaşatmak için Hitchcock’un izlediği yolu izler. Film, baştan sona Teddy’nin bakış açısına göre şekillenir. Film boyunca seyirci de Teddy’nin zihnindeki labirentlerde onunla birlikte yol alır. Filmin açılışında, Scorsese, Hitchcock’un ses efektlerini kullanım tarzına öykünür. Teddy’nin bakış açısından ufukta bir ada görünür, yavaş yavaş gemi adaya yaklaşır. Ses bandında tehlikeyi haber veren rahatsız edici ses efektlerini algılarız. Daha karakteri tanımadan, adayı görmeden, olay örgüsüne dahil olmadan yönetmen bizleri büyük bir tehlikenin varlığına ve bu tehlikenin hangi özneyle hangi nesne arasında gerçekleşeceğine ikna etmiştir bile. Başkarakterin bakış açısıyla görüşü ve algısı sınırlanan seyircinin bu durumda yapacağı tek şey kendisini başkarakterle özdeşleştirmek ve onun yolculuğuna ortak olmaktır. Yönetmenin film boyunca kullandığı tehlike işaretleri ve olay örgüsü boyunca başkarakteri yanıltma çabaları, bu şekilde seyircide de yankı bulur. Seyirci artık olay örgüsünü dışarıdan izleyen ve yapbozun parçalarını birleştirmeye çalışan özne konumunda değildir. Seyircinin meta üzerindeki egemenliğini al aşağı eden bu yöntem, film izleme eyleminin de anlamını değiştirerek, bu eylemi bir deneyime dönüştürür.



Yönetmen Martin Scorsese film izlemeyi bir deneyime dönüştürürken, Alman Dışavurumculuğu’ndan da güç alır. Dünyanın birey merkezli algılanışı temelinde kurulan akım, 1. Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılmış ve darmadağın olmuş bir ulusun insanlarının ruhsal ve psikolojik durumlarının da yansımasıdır. 1. Dünya Savaşı’yla birlikte insanoğlu en karanlık ve korkutucu yanlarını keşfederken, yaratılan korku filmi karakterleri de insanın karanlık doğasına vurgu yapar. Bu açıdan, Nazi kamplarında insanoğlunun neler yapabildiğini görmüş Teddy’nin kendini Dr. Cagliari’nin Muayenehanesi’ndekine (Das Cabinet des Dr. Caligari, 1920) benzer bir mekanda ve hikayede bulması oldukça anlamlıdır. Scorsese bu sayede türle olan bağını da güçlendirerek, filmdeki sinemasal göndermelerini belli bir zemine oturtur.

Göndermeler ve Sinema Tarihinde Bir Gezinti


Martin Scorsese, J. Lee Thompson’ın 1962 yapımı filmi Korku Burnu’nu (Cape Fear) yeniden çekerken, hatırlarsak bunu tür içinde gezinti yapmak için kendisine bir fırsat olarak da görmüştü. İçinde “private eyes” dedektiflerin olduğu ucuz polisiye hikayeleri, Hitchcock’un unutulmaz filmlerinden Psycho ve Vertigo’yu ve Roman Polanski’nin gerilim filmlerinde yarattığı tedirgin edici atmosferi (özellikle de Knife in the Water ve Repulsion’da) filmin yeniden çevriminde kullanarak; sadece yeniden çevrimini yaptığı filme değil, aynı zamanda türe de bir saygı duruşunda bulunmuştu. Zindan Adası’nda da yönetmenin benzer bir yol izlediğini görürüz. 1950’lerin ortasında geçen hikaye, Alman Dışavurumculuğu’ndan ve klasik kara filmlerden estetik olduğu kadar varoluşsal olarak da yararlanır. Sırasıyla 1. Dünya Savaşı, Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı gibi önemli toplumsal olayları yaşamış ve bu olaylardan sonra bloklara ayrılmış kaotik bir dünyada yaşamanın getirdiği paranoya hali bütün filme nüfuz eder. Ana karadan uzaktaki bir akıl hastanesinde yaşanan olayların yarattığı gerilim, yaşanan önemli toplumsal olaylardan ve Soğuk Savaş döneminden beslenen genel bir toplumsal paranoyayla birleşir. Bu anlamda, yönetmen bir yandan bir tür filmi kotarır bir yandan da bir dönem filmi atmosferi yaratır.

Zindan Adası; Dr. Cagliari’nin Muayenehanesi gibi insanoğlunun karanlık yanını vurgulayan çılgın bir korku filminden, Invasion of the Body Snatcher (1956) gibi Soğuk Savaş dönemin paranoyasını yansıtan bir bilimkurgudan, Hitchcock’un Vertigo’su (1958) gibi “metafizik baş dönmesi” duygusunu yaşatan bir klasikten ve Cul-de-Sac (1966) gibi bir adada geçen ve kimin deli kimin akıllı olduğunu tahmin etmenin gittikçe imkansızlaştığı bir gerilim filminden izler taşır. Ama Scorsese kendi filminin atmosferini kurarken, bütün bu parçalardan dikkatli bir şekilde faydalanır. Farklı dönemlerde çekilmiş ve kendi içlerinde farklı nitelikler taşıyan bu filmlerin hiçbiri, günümüzde postmodern anlatılarda sıkça örneklerini izlediğimiz filmlerde alelade serpiştirilmiş “pastiş” niteliği taşımaz. Bu parçaların hepsi Scorsese’nin filminde bütüne hizmet eden bir dişliye dönüşür. Aynı zamanda bütün, parçalarına ayrıldığında da her bir parça bütünün ana fikrine denk düşecek şekilde hesaplanmıştır. Bu açıdan bakıldığında, Dennis Lehane’in kitabı Scorsese’ye ne kadar yardımcı olmuşsa, Scorsese’nin türe hakimiyeti de hikayenin seyircilere aktarılmasında o kadar yardımcı olur. Scorsese kendisini filmine kaynaklık eden kitapla sınırlamaz ve sinema tarihi içinde bir gezintiye çıkarak; dönem atmosferini filmler aracılığıyla kurmaya çalışır.


Sırasıyla Dr. Cagliari'nin Muayenehanesi, Cul-de-Sac ve Vertigo


Psikoterapi ve İnsanın Kötücül Doğası


Filmde Martin Scorsese’nin öne çıkardığı bir diğer nokta da psikoterapi sürecinde izlenen metotlardaki farklılıklardır. Teddy’nin araştırdığı akıl hastanesinde bir grup doktor ilaçla ve eğitimle (psikodrama) akıl hastalarını tedavi etmek isterken, diğer grup lobotomi ve elektro şok gibi “barbarca” yöntemler uygulamak ister. Soğuk Savaş’a benzer şekilde psikoterapi alanında da iki karşıt görüşün savaşı sürerken; Teddy’nin geçmişinde yaşadıkları üzerinden insanın şiddete yatkınlığı da sorgulanan bir suale dönüşür. Gerçeğin düşle karıştığı ve paranoyanın ayyuka çıktığı bu anda, Scorsese bir de insan doğasının kötücüllüğüyle bizi baş başa bırakır. Bu noktada, yeniden Hitchcockyen gerilime dönmekte fayda var. Zira, Hitchcock’un geriliminde seyircinin başkarakterin bakış açısıyla sınırlandırılması ne kadar önemliyse; onun insan doğasına yaptığı vurgu da o derece önemlidir. “…Bu ‘tiksindirici tat’ olgusunun iki temel nedeni olduğuna inanıyorum. Birincisi Hitchcock’un karmaşık ve şaşırtıcı ahlak anlayışıdır; bu anlayışta iyi ve kötü gerçekten ayrılmaz düzeyde birbirine karışmıştır ve şeytansal itkilerin hepimizde varolduğunda ısrar edilir. İkincisi belki de tamamen bilinç düzeyinde olmasa da (bu izleyiciye bağlıdır) arzularımızın kirliliği konusunda onun bizi uyarma yeteneğidir.” (2) Geçmişinde önemli travmalar yaşamış Teddy karakteri kendi geçmişiyle yüzleşirken, işte bu noktada onun anıları aracılığıyla bizler de insanoğlunun kolektif bilincinde kısa bir gezintiye çıkarız. Teddy’nin verdiği kararlar ve geçmişinde yaşadığı olaylar iyi/kötü ayrımının da yapılmasını zorlaştırır ve insanın akli yanı kesintiye uğrar. Bu aşama, filmin bütün olay örgüsünden ve içindeki sürprizlerden daha büyük bir etki bırakır. Başkarakterle birlikte bizler de bir adada kapana kısılmış bir vaziyette bu sorularla baş başa kalırız. Gerilimin ve tedirginliğin esas kaynağı fiziksel sıkışmışlık hissinin ötesine geçer. Hitchcock karakterlerinde olduğu gibi Scorsese’nin karakterleri de iyinin ve kötünün ayrılamayacağı düzeyde birbirine karışırlar. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın, aydınlığın ve karanlığın, düzenin ve kaosun, rahatlamanın ve sıkışmanın ortasında kalırlar.

Bu ortada kalma durumu, gerçekliğin göreceliğiyle de koşutluk oluşturarak; seyircinin yaşananlarda kendisine bir taraf belirleyememesine neden olur. Bakışı, başkarakterin bakışıyla sınırlanan seyirci, başkarakterin kendi geçmişinden dolayı yaşadıklarına karşı verdiği tepkileri sadece izlemekle yetinir. Son kertede bile bir şüphe hissi taşır. Akıl hastanesine girişte, Teddy’e bakıcılardan biri “delilik bulaşıcıdır” dediğinde, bu söz seyirci için bir anlam ifade etmez. Ama final itibariyle seyirci de o “delilikten” nasibini almıştır. Finalde doktorun mu yoksa Teddy’nin mi doğruyu söylediğinden emin olamayan seyirci, oyuna dahil olmuş ve iktidarını kaybetmiştir. Zindan Adası ustalıkla kurulan atmosferi ve sinemasal yetkinliğinin dışında, bu duyguyu seyirciye yaşatarak; seyirciyi de film bitmesine rağmen şüphe içinde ve iktidarından yoksun bir şekilde bırakmayı başararak, ne denli önemli bir film olduğunu ortaya koyar. Yazının başındaki alıntıya dönecek olursak; deliliğin bulaşıcı olduğu bir yerde aslında hiç kimsenin hiç kimseyi tanıyamayacağı gerçeğiyle de yüzleşiriz.

Barış Saydam


Kaynakça:
(1) Robin Wood, Hitchcock Sineması, Çeviren: Ertan Yılmaz, Kabalcı Yayınları, Şubat 2004, s. 94-95
(2) a.g.e., s.105


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 23 2010, 10:18 PM
İleti #2


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



Martin Scorsese yaşayan en büyük yönetmenlerden biri. Bu gerçeği dillendirmek bile tuhaf aslında. Uzun kariyerinde sinema tarihinin kilometre taşı olmuş filmleri yönetmesi yanında daha mütevazi ve kişisel sayılabilecek örnekleri de sığdırmış bir duayen. Uzunca bir süre “mafya filmlerinin unutulmaz yönetmeni “ olarak anılmasının önüne yine kendi iradesyle geçmesini bildi. Taxi Driver ile bir kaybeden destanı yazan da, The Age Of Innocence ile kostümlü dönem romantizminin hakkından gelen de, Kundun ve The Last Temptation Of Christ ile inanç tartışmaları sunan da, No Direction Home ve Shine A Light ile tutkunu olduğu müzikleri belgeselleştiren de o. Yeniden çektiği filmleri, artık göze çok batan DiCaprio ısrarını bir türlü benimseyemesem de, ona en fazla kızdığım anlarda bile içten içe onu ne kadar sevdiğimi fark ederim. Epeydir De Niro’dan sonraki fetişi DiCaprio ile olan ortaklığının ürünlerini izliyoruz. Ama bana göre Shutter Island, Scorsese-DiCaprio işbirliğinden çıkan en iyi film.

Aralarında çok tehlikeli mahkumların da bulunduğu, gizemli bir adaya kurulmuş akıl hastaları hapisanesinde kaybolan Rachel’ı aramakla görevli iki dedektifin karanlık doktorlar, robotlaşmış personel, garip hastalar, tuhaf rüyâlar, gizemli koridorlar, ürperten sırlar ve acı gerçeklerle örülü macerası, 138 dakikalık süresinin hemen her dakikasının hakkını veriyor. Spoiler vermeden, sadece tekrar izlendiğinde bambaşka açılardan bakılabilecek yapımlardan bir olduğunu söylemek gerek. Ama ilk izleyişin sağladığı ayrıcalık çok başka. Orada yakaladığımız, ıskaladığımız ya da anlamlandıramadığımız pek çok detayın yerine oturması, açıklayıcı olduğu halde kabul etmekte zorlanabileceğimiz finalin ardından filmin baştan sona gözlerimizin önünden geçmesiyle mümkün olabiliyor ancak. Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Teddy Daniels’ın geçmişine ait zihninde canlananlar ve soruşturma esnasında karşılaştığı gariplikler, akıl hastanesi / hapisanesi dekorunda filmin seyirciyle türlü akıl oyunları oynamasına yol açıyor. Bunu yaparken bir yandan da filmin polisiye rotası, çeşitli sürprizlerle ilgiyi sürekli canlı tutuyor. Özellikle Patricia Clarkson ve Jackie Earle Haley’nin yeraldığı sahneler, aynı zamanda filmin en önemli kırılma noktalarından ikisini oluşturuyorlar. Ancak bu bile senaryonun bize gerçeği tam olarak sunduğu anlamına gelmiyor.

Film öyle esrarengiz bir Alacakaranlık Kuşağı yaratmış ki, neyin doğru veya yanlış, kimin haklı veya haksız olduğunu anlamamıza yarayacak her şey parça parça verilmesine rağmen, o parçalara dahi %100 güvenilmeyeceği yönünde bizi temkinli hale getirmiş. Öyle ki, baştan sona özdeşlik kurduğumuz yegâne karakter Teddy’nin zihinsel gelgitlerinin esiri olduğumuzu anlamaya, bu yüzden ona karşı bile ihtiyatlı yaklaşmaya başlıyoruz. Gerçeği bulmaya çalıştığımız yolda bize kılavuzluk etmesi gereken Teddy’ye dair kaygılarımız arttıkça ona karşı hem yakınlık duyuyor, hem de mesafe koymak zorunda hissedebiliyoruz. Bir noktada film bizi tek başına bırakarak aslında hiç beklenmedik ama doğru bir şey yapıyor. Çünkü kendisini izlerken rahat olmamızı istemiyor. Verdiği soru cevaplar meseleyi tümden kapatan türden olsaydı, gerçek yağmuruna yakalandığımız harika finalden bu kadar etkilenmezdik belki. Böylece film içinde verilmiş ipuçlarının ve etraflıca açıklamaların oturduğu temeller, yaşanacak son bir trajedik sürprizin de yardımıyla nihaî gerçeği muğlak biçimde formüle ederek zirveye ulaşıyor. Bu sayede filmin insansız son kadrajına bakarken karmakarışık duygularımızın tahlili için gerekli cevapların yine filmin kendi içinde bulunduğunu anlıyoruz. Elbette başta Hitchcock eserleri olmak üzere birçok gizem / gerilim yapımından feyzalınmış konu ve atmosfer akıcılığının yaptığı nostaljik çağrışımlar da yoğunlukta. Dennis Lehane gibi taze bir romancının bu çağrışımları sunmaya muktedir sinemasal yanı kadar, onu perdeye aktaran Scorsese’nin feyzalmışlığı da görülmeye değer.

Shutter Island, oyunculuk yönünden de birinci sınıf bir film. Filmin içinden, çok önemli birer sahneleri bulunan, bu sahnelerle hem hikâyeye, hem gerilim dokusuna, hem de oyunculuk sanatının önemine vurgu yapan performanslarla Patricia Clarkson, Jackie Earle Haley, Max von Sydow, Ted Levine, Emily Mortimer geçiyor. Teddy’nin ortağı Chuck’ı canlandıran Mark Ruffalo ile karısı Dolores’i oynayan Michelle Williams’ın fazla yükselmeyen soğukkanlı oyunlarının bile filmin konu bütünlüğü içinde karşılığı mevcut. Ama o soğukkanlılığın hakkını en fazla veren isim ise usta aktör Ben Kingsley oluyor. Olmasını beklediğimiz ölçüde ürkütücü değil fakat o soğukkanlılığın sağladığı esrarengizlik ile arayı kapatan ekileyici bir Dr. Cawley portresi çiziyor. Ve DiCaprioShutter Island’ın bence en iyi Scorsese-DiCaprio işbirliği ürünü olmasının tek nedeni tepeden tırnağa çok kaliteli bir film olması değil. Aynı zamanda DiCaprio’nun tüm kişi ve olayların onun etrafında döndüğü zor bir rolün üstesinden gelebileceğini çarpıcı biçimde göstermiş olması. Hâlâ fiziki anlamda bazı ikna problemleri olsa da, kaçınılmaz biçimde özdeşleşmek durumunda kaldığımız Teddy’nin iniş çıkışlarına sonuna kadar hâkim bir oyun çıkararak, gerçeği arayış yolunda karşılaştığı korku, öfke, üzüntü ve şaşkınlıkları bizim de peşimize takıyor. Finalden sonra filme geri dönme isteğinin en önemli nedenlerinden biri de bu performans. Öncesi sonrası birbirine karışmış bir döngüde sıkışan Teddy’nin en ufak tepkilerini dahi hesaba katmış görünen ve önce-sonra farklılıklarını psikolojik boyutları türlü duygularla yansıtan DiCaprio, her ne kadar göl sahnesinde devleşse de, aslında filmin pek çok yerinde karmaşasını seyirciye geçirebildiği sahneleri iyi kurduğu için kendini genele yayıyor. Teddy kendi çaresizliği içine sıkışıp kaldığında, bizi de kabullenmemizi zorlaştıracak bir ruh haline sokuyor.

Kapalı mekanlar kadar açık alanlarda da izole bir ada atmosferi yaratma ustalığına sahip sinematografik yeterlilik, filme kendi kabuğuna çekilmiş bir çekicilik sağlıyor. Dışarıda kopan fırtınayı hissettirebildiği kadar, içerinin güvenli havasını da gerek oyuncularıyla, gerekse tedirginlik yaratan dört duvarlarla gerebiliyor. Ada kayalarını döven hırçın dalgalar, kapalı ve sıkıntılı gökyüzü de bu gerilime çanak tutuyor. Görüntü yönetmeni Robert Richardson'ın (Casino, Platoon, JFK, U Turn, The Aviator, Inglourious Basterds, Kill Bill 1-2, Snow Falling On Cedars, Natural Born Killers) iklim yaratmayı bilen usta ellerinde şekillenen film, Scorsese’nin yönetimiyle soluksuz bir dönem filminin inşasını gerçekleştiriyor. Benim için vasat Gangs Of New York, The Aviator, The Departed üçlüsünün ardından Scorsese’nin sevdiğim günlerine dönüşü niteliğinde bir film Shutter Island.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Jaiwei
mesaj Jun 25 2010, 09:39 PM
İleti #3


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 32
Katılım: 24-January 10
Üye No.: 7,119



Genel antipatinin aksine ben Leonardo de Caprio'nun son dönemdeki filmlerini de hoş-genç adam prototipinden çıkıp oyuncu olma gayretini de takdirle karşılıyorum..
Martin Scorsese ile ortaklığı-kankalığı ya da artık o neyse onu böylesine kurup sürdürebilmesi de onun boş yakışıklı adamdan daha başka şeylere sahip olduğunu gösteriyor..bir röportajında Scorsese elinde projelerle kapımda sürekli demişti genç enerjisinin itici gücünü kullanıyor demek ki Marty ilham olarak..

İkilinin birlikte yaptığı filmler ise benim için hayal kırıklığı oldu genelde- Köstebek hariç bence güzel bir uygulama ve iyi bir filmdi -Shutter Island ile ilgili genelde hep olumsuz şeyler duymuştum ilk defa Funkster iyi şeyler söylemiş ..bunca incelemesini beğendiğim kişinin notu önemli..seyredeceğim hemen...
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
RockeT
mesaj Dec 6 2010, 12:42 PM
İleti #4


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 242
Katılım: 6-December 10
Üye No.: 8,285



Filmim konusu kasvetli yağmurlu insanlardan uzak yapısı ile kurdukları hayat ve bu hayatın gereksinimlerini ifşa eden bir film. Bizi kendine bağlayan az da olsa içinde ki sırlar ve bir sonra ki bölüme kadar ne olacağını bilememiz. Oyunculuk içinde oyunculuk diyebilirim film için. Sonunu salata yapmayıp tam yerinde kesilseymiş harika olurmuş. rolleyes.gif


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 25th June 2019 - 05:45 PM