IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

10 Sayfa V « < 2 3 4 5 6 > »   
Reply to this topicStart new topic
> Bağımsız Ruhlar
baronio
mesaj Jun 10 2007, 12:25 AM
İleti #46


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
iqmachine
Ben de bir kaç kelam etmek isterim,raskolnikov'un güzel çevirisiyle izlediğim "Au revoir, les enfants" üzerine. Filmler vardır yaşantımızla, değerlerimiz ve en temelde ahlaki duruşumuzla ilgili sorgulamalarımızı canlandırır. Filmler vardır sadece kendi içlerinde kalır, işledikleri olay örgüsü konu edilir. Filmler vardır her ikisi olmayı da başaramaz. Vardır tabiki filmler, değil üç başlık, üçyüz başlıkla da bitiremeyiz filmleri.

"Au revoir, les enfants" bizi anlattığının ötesine taşıyor. Sinema tarihinde belki de en çok işlenmiş konu. Beyazperdede yahudi soykırımından daha fazla işlenmiş bir konu var mıdır acaba ? Bugüne kadar işlenenin üzerine bir o kadar daha işlense de, beyazperdede son bulmayacak bir konu.Neden peki bu böyle acaba ? Buna bir yahudinin bakış açısıyla cevap vermek istesek, en uygun cevabı verebilecek yahudi kim olabilir ? Sigmun Freud elbette. Sigmund Freud'un kişilik modelini ve psikoanaliz kuramını psikolojiyle az çok ilgilenen herkes bilir.Kısaca Freud'un modelinde enerjinin kaynağını libidodan (cinsel enerji) alan id, ego,süperego olmak üzere topografik kişilik yapısından bahsedilir. Bu kişilik modeline göre "ego" çoğunlukla "id"in sonu gelmez istek ve arzularıyla, "süperegonun" sonu gelmez yapma etmeleri arasında denge oluşturmaya çalışır. Kabul görmeyen yasak istek ve arzular, yahut gerçekliği bir türlü kabullenilmeyen yaşam deneyimleri bilinçaltına bastırılır. Fakat bilinçaltına bastırılan her ne olursa olsun bir enerji ihtiva eder ve doyum arayışı içindedir. Hatta bu doyumun temel sebeplerini ve asıl kaynaklarını, Freud rüyaların yorumunda aramıştır, bu konuda birçok yazı yazmıştır. Rüyaların büyük ölçüde bu bastırılan isteklerin ve gerçeklerin doyumuna hizmet ettiğine inanmaktadır çünkü.

Konudan daha fazla kopmadan Freud'un yaklaşımıyla baktığımızda, yahudi soykırımının insanlık için hala bilincine ulaşılmış bir gerçeklik olduğunu sanmıyorum. Katliamın boyutlarını ve tüm olanı biteni her haliyle kimse kabullenemiyor. Dolanbaçlı yollarla olanı biteni anlamaya çalışıyoruz, inanamıyoruz çünkü. "Yok daha neler" diyor içimizde bir yerlerden gelen bir ses, "amma da abartıyorlar canım !" İşte bu ses tek bir insanda dahi gelmeye devam ettikçe, o bir türlü açığa çıkamayan enerji, beyazperdede her zaman açığa çıkmaya çalışacak. Bilinçaltı susmaz.

Buraya kadar doğrudan filmden bahsettiğim söylenemez, fakat film insanın bilinçaltıyla yüzleşmesinin en iyi örneklerinden biri. Yahudiliğe övgü olduğu söylenebilir örneğin, Jean Kippelstein'ın on parmağında on marifet. Naif görünüyor fakat ayaklarının sımsıkı yere bastığını görmekte gecikmiyoruz, bunun yanında hem zeki hem yetenekli. İnsan onun yanında biraz da hayranlık duyarak kendini epey eksik hisseder sanırım.Bu eksiklik zamanla öfkeye dönüşebilir ve maalesef büyük çıkar çatışmaları devreye girdiğinde yoketmeye... Bizlerden daha iyisini kabullenememek gibi ilkel bir eksiklik duygusu ve hatta aşağılık kompleksinden daha fazlası aranmamalı bunun altında. Ama öykümüz aslında bu dönüşüm sürecinin Julien Quentin tarafında nasıl da insanca yaşanabileceğini bize gösteriyor. Kippelstein için ilk düşüncelerinden birisi "yalaka" oluyor örneğin. Sonra sonra onun aslında hiçte kibirli olmayan iç dünyasını görmeye ve bu güzel dünyayı paylaşmaya başlıyor. Karşılıklı birbirlerine öğretebilecekleri çok şey var.

Yahudilerden öğreneceğimiz çok şey var ve yahudi soykırımı insanlık tarihindeki en büyük katliamdır. Herhangi birimizin orada yaşanan acıları tahayyül dahi edebileceğimizi düşünmesi, evinin sıcak ortamında kibirli rüyalara dalmasından daha fazla bir şey ifade etmeyecektir.

Çevirisiyle filmin tadına tat katan raskolnikov'a çok teşekkürler.
Ayrıca Bağımsız Ruhları böyle güzel filmlerle bizi tanıştırmaya devam ettikçe, ayakta alkışlayacağımı söylemek isterim. flowers.gif


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 12:40 AM
İleti #47


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



yakında


forum resmi


Farewell My Concubine'ın mevcut İngilizce altyazısının timecode ve içerik olarak son derece sorunlu ve baştan savma olması hasebiyle internetten bir başka (kloofy.net) bir altyazı buldum. Birinin "akım" dediğine, öbürü "pardon anlamadım?" diyor. Birinden alıyorum, öbürüne ekliyorum. İki başlı gidiyor. Zaten filmin dili de çok ağır. Yarılamama karşın uzun sürüyor ve maalesef birkaç haftadan önce de bitmesi zor görünüyor. (1993 yılından beri öyle bir filmin çevrilmemiş olmasından kıllanmam gerekirdi ) Bu sebeple başlığımızın motorunu soğutmamak için araya kaynak yapan çevirimiz olacak. İndirip, sohbet için hazırlanmanız açısından haberdar edeyim istedim.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 01:08 AM
İleti #48


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



Kahve Molası

spoilers.gif

Dikkat! Sinema ve müzik perspektifinden Au Revoir Les Enfants'a yorum getirirken, hayata dair bazı spoilerlar içerir. Yer yer tat kaçırır.

Büyük üstat Funkster’ın Matine başlığını mütemadiyen okuyan birisiyim. Canım sıkkın olduğunda, neşeli olduğumda, bir şeyler öğrenmek istediğimde, gülmek istediğimde, tribe girdiğimde, kısacası her halet-i ruhiye altında başlığa haftada en az bir kez, ayakkabısını olur olmadık yerde çıkartıp elektriğini toprağa veren yurdum insanı misali başlığa hoppadanak girer stresimi atarım. Hele o müthiş yazılarının arasında biri var ki, hepsi bir yana o öbür yana. Beni benden alır o müthiş yazı. Matine 2. sezonunun giriş yazısından bahsediyorum. Her okuyuşumda, Hayko Cepkin, Black Sabahattin, Pakize Suda gibi okurken gülmekten koltuktan düşecek pozisyona girdiğim muhteşem enstantanelerle bezeli kültür şokuna girebileceğiniz o buram buram hayat birikimi kokan yazıdan büyük keyif alırım. Bu yazının hoşuma gitmesinin bir diğer sebebi de, hem rocktan, hem müzikten, hem de sinemadan, tutku derecesinde keyif almam olsa gerek. Nasıl kimi mekânları, kendine özgü kokuları, içinde yaşanmış anıları veya belli şarkılarla hatırlarsak, kimi filmleri de bizi bizden alan müzikleriyle hatırlarız.

Au Revoir Les Enfants bu kategoride değerlendirilemeyecek bir film. Sonuçta filmin içinde birkaç yerde enfes keman nâmeleri, piyano ezgileri duysak da, bir “film müziği” içermediğinden müziği ile kendinden bahsettiren şeklinde değerlendirilemeyecek kadar müzikal anlamda güdük kaldığını söyleyebiliriz. Tabii bu da filmin kendi tercihi oluyor. Çok sevdiğim minimalist sinemanın, yine çok sevdiğim iki örneği Robert Bresson ve Jim Jarmush sinemalarına baktığımızda da benzer bir sükûnete şahit oluyoruz. Elbette bu da minimal sinemanın dramatizasyonu, gerçekliğe tercih etmemesinin bir yansıması oluyor. Au revoir les enfants da tıpkı minimalist sinema yaklaşımının kasten uyguladığı, aşırı müzik ile drama ögesini arttırmama yolunu tercih eden bir film.

Arada çok uç şeyler düşünür, sonra senin işin gücün yok mu da böyle abidik gubidik şeyler düşünüyorsun diye kendime kızarım. Mesela bir seyin üstüne basa basa ve sürekli verilmesinin, bir kez çaktırmadan verilmesinden daha az etkileyici olacağına dair bir hayat felsefem var. Bunu hayatın çeşitli yönlerine yayabiliriz. Hayatı boyunca hiç kullanmadığı “seni seviyorum” cümlesini ilk kez sevgilisine kuran birinin, günün her dakikası, her fırsatta söyleyen birine göre daha büyük etki yaratacağı aşikârdır. Ya da hayatı boyunca hiç göz yaşı dökmemiş birisi, gerektiği bir yerde iki damla akıttığında son derece büyük bir etki yaratır. Müzikte de benzer bir görüşe sahibim. Örneğin konser arası tüm elemanlar kulise soluklanmaya gittiğinde sahnede tek başına kalan John Petrucci’nin klasik müzik esintileriyle bezeli gitar solosundan aldığım hazzın binlerce katını, şarkının içinde arkalardan belli belirsiz attığı bir gitar rifinden alırım. Ya da aynı şekilde Dave Lombardo’nun davul solosunu, dangır dungur bir gövde gösterisinden başka bir şey olarak görmeyen ben, Behind the Croocked Cross şarkısındaki davul geçişinde kendimden geçmeyi boynumun borcu addederim.

Dave Lombardo deyince aklıma önce sevgili 213, sonra da üstümü başımı yırtacak boyutlardaki Slayer’a hayranlık dönemlerim ve o günlere dair bir anı gelir. 90’ların ortası, sıcak bir yaz günü. Çocukluk arkadaşımla beraber günlük rutini tamamlayıp, denizden gelmişiz. Öğlen 3 sıraları. Gelirken de o dönemde hayatta olmanın en büyük kanıtları, kimsenin “ben hiç içmedim/yemedim” diyemeyeceği, 1 litrelik cam şişe “Coca Cola” ve ayak kokulu, peynirli “Tombi”mizi almışız. Çocukluğun verdiği büyük bir oyunculukla Commodore64’ün kafa ayarını 2 saat yapıp, yarım saat sensible soccer oynamak amacındayız. İçeri girdiğimizle, içeriki odadan belli belirsiz bir müzik sesinin kulağımıza çalınması bir oluyor. Abim Queensryche’dan Lady Jane, yahut Faith No More’dan Evidence patlatıyor belli ki. Bizde ise bir öfke! “Pfff, bu nasıl müzik böyle?! Utanmasa pop dinleyecek herif! Ben onun yaşına gelince hayatta böyle şeyler dinlemem. Hayatta yumuşamam!” ahkâmları havada uçuşuyor. Odaya girip teybe Slayer - Reign in Blood albümü konuyor ve Angel of Death’e kadar sarılıyor kaset. Son ses açık. Bangır bangır bir trash tınısı, size dar kot pantolon ve beyaz spor ayakkabı bulsak da, saçlarımızı kabartıp kendimize bir Over Kill havası versek gazını alttan alta yediriyor. Şimdi dinlesem büyük ihtimalle sesini biraz kısma ihtiyacı hissedeceğim “speed metal” Kerry King ve Jeff Henneman’ın karşılıklı âşık atışmaları eşliğinde sürüyor. Şarkının bir yerinde, melodi dediğimiz o sihirli şey ortaya çıkıyor. Araya susuyor, Lombardo ritmi düşürüyor, Henneman ve King gitarlarından ısrarla uzak tutmaya çalıştıkları melodik ruhu hatırlıyorlar ve bir anda kendinden geçmiş iki genç adam odanın ortasında yuvarlak çizen headbange başlıyor. İşte o genç gözlerden büyülü görünen bu anda içeri annem giriyor elinde kola ve cips. Biz görmüyoruz girdiğini ancak Tombi’nin enfes ayak kokusu bir anda odayı sarıveriyor. Elindeki tepsiyi bırakıyor. Biz teşekkür etmek için başımızı kaldırdığımızda headbangden, “o an”la karşılaşıyoruz. Annem odadan, Henneman ve King’in aksak ritm tutturduğu Angel of Death’in en can alıcı noktasında, oyun havası kıvamına girmiş şekilde oynaya oynaya, mağrur ve bir o kadar da karizma düşmanı bir edâyla ayrılıyor. Bize ise genç yaşında dumura uğramış, iki tüy bıyıktan başka bir şey olmadığımızı hatırlatan, sükut-u hayâlden başka bir şey kalmıyor.

Şimdi bu ritm düşürmede Slayer’ın yarattığı etkiyi, tamamı böylesine melodik bir ritmden oluşmuş bir şarkıdan alamazsınız. Doğanın kanunlarından biridir bu aslında. Az olan kıymetlidir. Minimalist sinema da biraz o tarz bir yaklaşım barındırıyor gibime gelir hep. Hemen hemen her Amerikan mainstream filminde görebileceğiniz bir ajite sahnenin onda birini, sadece bir yerde, çaktırmamaya çalışarak kullanan yönetmenler, genelde bundan kaçınsalar da izleyeni perişan etmeyi başarırlar. Müzik kullanımı için de aynı şeyi söylememiz mümkün. Kimi filmde müzikal gibi her sahnede susmak bilmeyen, Avrupa Yakası’nın sazcısı gibi zırt pırt musallat olan piyanistler, kemancılar yakanızı bırakmaz. Ağlatma garantili satış yaparcasına burnunuzun direği sızlar da sızlar. Ama film o kadar ucuzdur ki sizi ağlatmaz, sadece burnunuzu sızlatır. Arafta kalmış, acı içindeki bir günahkârmışsınız gibi, ağlamakla ağlamamak arasında gider gelirsiniz. O da müzikten kaynaklanır. Arkadan gelen bir Ennio Morricone’ye, ya da Itzhak Perlman’a kim kayıtsız kalabilir? Yahut da çalan konsepte uygun enfes bir unutulmaz şarkıya? Müziğin bu yüzden “yönetmen can yeleği” olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak ucuza kaçan yönetmenin tabi. Örneğin 25th Hour’da Spike Lee’nin bağımsız bir bakış açısıyla yarattığı inanılmaz boyutlardaki etkileyici dram (ben o filmi bir ağıt olarak görüyorum) ne müzikle ne müziksiz etkisinden hiçbir şey kaybetmezmiş. Ama usta bizi eşekten düşmüş karpuza çevirmek için (a tribute to Funkster) elinden geleni ardına komamış ve sinema tarihinin en başarılı soundtracklerinden birini hazırlamış. Haliyle ortaya bir “unutulmaz” çıkmış.

Au Revoir Les Enfans, bence filmle ilgili yazdığım bir önceki iletide de ayak üstü değindiğim husus çerçevesinde olaya yaklaşmış. Yahudi Soykırımının sinemadaki yansımasının, henüz 1980’lerde şimdiki kadar kakası çıkartılmamasına rağmen, film kendini biraz sorumlu hissetmiş bana kalırsa. Böylesi bir sicim üstünde yürüyen konuyu, bir kabere, bir müsamere boyutuna indirip, yitip giden canlara saygısızlık etmeme arzusunda bulunmuş gibi hissettiriyor bana. Yukarıda dallandırıp budaklandırdığım, gereksiz örneklerle beyin sulandırdığım, kısaca “koca bir sayfa yazıp da hiçbir şey anlatamadığım” satırlarda vurgulamaya çalıştığım şey burada da geçerli. Sürekli bir etkileyici frekansın üstüne basarak, adamı yumruklarıyla sopa manyağı yapan bir bütünden, bir eserden ziyade avam, banal ve yapmacık bir derleme elde edileceğini düşünmüş sanki yönetmen. “Ben tüm bu saçmalığı 8 yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi anlatmayacağım. Bir sinema izleyicisine, aklı başında insanlara olup bitenleri yargılama imkânını, mümkün olduğunca kendi yorumum ve yere batası ajitasyonumu katmadan vereceğim” demiş gibi sanki. Sinemadan bahsediyorsak, diğer sanat dallarıyla ilişkilendirmemizin de bir mahsuru olmasa gerek. Gerçi birkaç üstün sinema eksperi, dahi çocuklar sinemanın bir sanat olmadığını üstüne basa basa iddia edebiliyorlar. Gerçi serzenişte bulunmam da yanlış. O adamlar bu başlıkta ne gezer? Olsa olsa boşta gezer.

Ne diyordum, sinemayı başka sanat dallarıyla ilişkilendirmek demiştim. Örneğin resim. Bir ressam oturup da “burada sarıyı kullandım ki rasyonalizm olgusu içinde modern dünyanın sosyal olaylara yabancılaşmasını, köy enstitülerinin kapanmasına göndermelerde bulunarak, 1980 darbesi çerçevesinde yorumladım” şeklinde bir açıklama ile anlatmıyor. Peki neden biz sinemada yönetmene böylesi bir armut piş ağzıma düşçülük ile yaklaşıyoruz? Bu “Hele bir otur günlerce uğraş didin, Türkçe’ye çevir. Sonra da iki dakika film hakkında araştırma yapmaktan aciz bana, filmin sığ bakış açıma uymadığını bir zahmet söyleyiver de beni izleyip kendime bir şeyler katmakla falan uğraştırma! Ayaklarımın yere değmediği suda yüzemem ben arkadaş!” pişkinliğinden zerre farklı değildir. Bu bakış açısı ile baktığımızda sinemaya büyük haksızlık yaptığımızı düşünüyorum. Aslında bazen de düşünmüyorum. Çünkü iki dakika oturup filmin ne anlatmaya çalıştığı hakkında, çalışmaya çalışmaya atıl istihdam yaratan devlet memuru edasıyla bir elinde sigara bir elinde çay, bütün gün boş gezenin boş kalfası beyinlerini yormayan insanların, gerçek sinema ile ilgilenmelerinden, gerçek sinema tutkunları ve bu işin emekçileri hicap duyarlar. Bu aymazlık ve hazıra konmacılık ile yaklaşım gösteren, kısacası sinemayı bir tüketim malzemesi olarak gören kesimler için şahane bir oyuncak geliştirilmiş. Adına Holywood diyorlar. Yakından kumanda ile çalışıyor. Gözünüze gözünüze her şey bir güzel sokuluyor. Sizi, ne hissetmeniz konusunda, ihtiyacınızı karşılamak üzere programlanmış, gelecekten gelmiş hissiyat hapları gibi, playerınıza koyduğunuz anda çalışmaya başlayan, mekanik bir meta üretilmiş. Bu oyuncağın tutkunları bir süre sonra kendilerini sinemasever veya eleştirmen sanır. İşte bağımsız sinema, arthouse, dünya sineması bu kolpa sinemaseverlere bir sinemasavar gibi yaklaşarak, bu eşsiz dünyayı, her önüne geleni tüketmekle görevli haşaratlardan uzak tutar.

Efenim daldan dala atlaya atlaya, şu koca yazı boyunca denizde kum bende laf olduğu anafikrini çıkarabilirsiniz. Aslında şu sinema ve müzik konusunu, soundrackler, sinemada müzik kullanımı ve “müzik insanları”ndan esinlenerek hazırlanmış sinema eserleri dallarıyla enine boyuna konuşmayı istiyorum. Bir ara çenem düşer de Au Revoir Les Enfant gibi bir şaheserle karşılaşırsam, elbet yazacak şeylerim olur. Şimdi dae beni çok konuşuyorum diye başlıktan pışpışlamadan yatıp uyuyayım.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 01:12 AM
İleti #49


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
Clint Eastwood
Aman be Baronio, amma uzun yazmışsın

Yine de hepsini okudum ve hak verdim tabiî ki sana. Zaten benzer şeyler düşünüyormuşuz. Filmi izlemediğim için hakkında yorum yapamayacağım, ama herşeyi kararında bırakma konusu oldukça önemli. Fakat müzik kullanımını kısıtlama fikrini sevmedim

Yani film ile müziği bir bütün olarak düşünmek gerek. Yardımcı bir öğe olan müzik filmin temposu, lirikliği ve epikliğine göre coşturulmalı bile bana kalırsa. Bir Stanley Kubrick, bize Richard Strauss'un o muthiş müziğiyle 2001'e giriş yapmasaydı, aynı hissiyatı verebilir miydi acaba bize? Yine başyapıt olurdu, ama aynı hissiyatı vermezdi. Bir Ennio Morricone, ıslıkla çaldığımız en bildik o melodiyi çıkarmasa, Sergio Leone'den "İyi, Kötü ve Çirkin" gibi bir başyapıt çıkar mıydı? Elbette çıkardı ama bazı şeyler eksik kalırdı. Müziği seçen yönetmen de sanatkârdır, abes bir müzik koysa ne olur orada? Felâket olur.

Meselâ dün The Fountain'i izledim. Alttan alttan gelen bir müzik var, inanılmaz iyi ve o müzik olmasa film benim için iki puan düşerdi direk gözümde. Yani orada bol keseden (3 dk.'da bir çalıyor herhalde )kullanmasına rağmen müzik filme çok şey katmış. O liriklik duygusunu vermiş. Seyirci yönetmen bütünleşmesi açısından önemli.

Yine aynı şey Rocky filmlerinde mevcut. Ben beş hariç alayını severim meselâ. Müzikler çok önemli orada.

Ha tabi, bir de fabrikasyon müzikler var, onları zaten pek tutmuyoruz. Sadece o müzikler değil, o filmler de gerçek sinemasever tarafından pek tutulmuyor zaten.

Demek istediğin nokta şu ise, yani klişelerle mücadele etmek ise, dizinin en heyecanlı yerine "aman efendim bir dındırıdırı diye davul sesi koyalım, yok dramatik yere de kemanı basarız" gibi ucuz bir anlayış tabii ki olmamalı. Zaten bu ucuz yaklaşımı da karnı tok olan bizler yemeyiz.

Jim Jarmusch ise hakikatten az da olsa yerinde müzik kullanıyor. Meselâ Down by Law'da Tom Waits'in şarkıları çok iyiydi. Özellikle girişteki şarkı inanılmazdı.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 01:17 AM
İleti #50


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



QUOTE
Fakat müzik kullanımını kısıtlama fikrini


Yok yahu dostum, kısıtlama fikri bana ait değil vallahi. Üstüme iyilik sağlık. smile.gif

Benim demek istediğim "sadece müzik üzerinden seyirciyi tavlama ucuzluğuna kaçılmasın"dı. Film on para etmezken müziği ile prim yapmaya çalışması ortaya keçi boynuzundan başka bir şey çıkarmıyor. Örneğin "The Last Mohican". Şimdi yoldan adam çevirip ıslıkla melodisini çaldırmaya kalksan çalamayacak adam var mıdır? Ama filmin baştan sona konusunu ya da başrol oyuncusunu sorsak kaç kişi cevaplayabilir? On para etmez 3. sınıf bir Amerikan filminden başka bir şey değildir.

Eğer ortaya iyi bir ürün çıkartmışsan, bunu iyi bir müzik ile donattığında "Unutulmaz" oluyorsun. İyi film sıradan ya da çok göze çarpmayan müzik kullanımı ile "İyi film" oluyorsun. Ama kötü film iyi müzik kombinasyonunu sağladığında "Madara" oluyorsun. (Keşke böyle basit bir matematiği olsa sinemanın. Ama bu paragraf boydan boya palavra. oleyo.gif )

Zaten yönetmen olarak vermeyi beceremediği heyecanı, gerilimi "zın zın zın"larla vermeye çalışan yönetmenler hakkında yazı yazmaya gerek görmüyorum. Ama yardımcı güçleri müzikten önce her yönetmenin üzerinde durması gereken şeyin eserin bizzati kendisi olması gerektiğini düşünüyorum.

Bu arada @iqmachine, yazının üzerine bir çift şey konuşmak isterim. Maşallah bende de dil pabuç kadar. Herkese laf yetiştiriyorum. Ama sahiden güzel noktalara değinmişsin. Arada kaynamasını istemem. Elimde belgelerle geleceğim ama sayın cevizkabuğu. fool.gif


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
melih
mesaj Jun 10 2007, 01:24 AM
İleti #51


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,451
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 2



Efendim, kafamda birinin taşı kalmış, hem onu iade edeyim hem de biraz ben konuşayım diye sığınayım istedim şu limana. Kesin bir konumuz olmadığı için yazdıklarımı okuyunca "Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?" gibi bir tepkiyle karşılaşmamak için önceden uyarayım istiyorum. Aklıma gelenleri yazıp filmlerdeki müzikler hakkında konuşayım diyorum. Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya.

Bir filmi değerlendirmek için, o filmi izlediğimiz dönemi de değerlendirmemiz lazım, diye düşünürüm hep. Misal, ben The Rock (1996) filmini çok severim. TV'de yakaladım mı da bakmadan geçmem. O'nu dinleyebilmek için. İlk izlediğim zaman orta okuldaydım. Bir Cuma günü okul çıkışı üzerimizde üniformamız, sırtımızda çantamız, suratımızda toyluğumuz, midemizde gurultumuz, içimizde heyecanla gitmiştik filme. O zamanlar filme gitmek büyük olay değildi, alışmıştık. Ama birlikte gitmek büyük olaydı. Kiminin anası izin vermez, kiminin babası çağırır, kiminin işi olur, kiminin çişi gelir, hep beraber gidilemezdi. Zaten bu sebeplerden dolayı gidildi mi de tadından yenmezdi ya. Zıpırdık, fırlamaydık. Kabul, biraz da küstah ve saygısızdık. Karanlıkta kahkahalar atardık, ayakları koltuklara uzatırdık, salonda hükümdarlık savaşına girerdik kendi aramızda. Olmadık yerde tuhaf sesler çıkartmak, çete'nin elebaşı olma yarışında saygı kazanmak için yapılan bir rutindi. İşte, böyle bir umursamazlık çağında perdede Hans Zimmer ile tanıştık. Muhabbet arasında biri orkestra dese "Entel-dantel laflar etme lan" diyerek yerin dibine sokulur, günlerce rezil edilir, ağzının payını alırdı normalde. Muhabbet dediğin karşıdakini ezmeye çalıştığın futboldu, platonik aşkların figüranları kızlardı, hep zor gelen derslerdi. Bunun dışına çıkanlar damgayı yerdi alnının çatısına. Ama o gün farklıydı. 90 derece yön değiştirdiğinde perdenin çatı vazifesi göreceği sinema salonunda ilk olarak Hummell'ın roketleri çalmasını görüyorduk. Arkadaysa çok hüzünlü bir "Hummell Gets The Rockets" çalıyordu. Aksiyon filminde ne işi varsa artık böyle bir parçanın, derken aynı parça hızlandı da hızlandı. Halet-i ruhiyemizi gafil avlamış, şimdi de fetih komutunu vermiş, taarruza geçmişti. Bir sonraki hedef Alcatraz'dı. Connery-Cage atışmalarıyla lahmacun kıvamına gelmiş, koltukta kaykılmışken "Dik otur!" emri geldi Hans Zimmer'den. "In The Tunnels"i dinliyorduk çünkü. Çıkışta kimse sözünü etmeyecekti o bahsettiğim entel korkusu yüzünden, ama hepimiz ayaklarımızla tempo tutuyorduk film sırasında, sanki söz birliği etmişcesine. Utanmasak, perdeyi yırtıp bir el de biz verecektik Dr. Stanley Goodspeed'e. Gaza gelmek terimi henüz bizim mahalleye uğramamıştı o devirde, ama bu duyguyu tarif edecek bir kelimenin noksanlığı o duyguyla yandığımız gerçeğini değiştirmiyordu. Biz de girmiştik o tünellere, çömelmiş vaziyette ilerliyorduk. Zimmer o tınıyı o kadar iyi yakalamıştı ki; sahneye göre veriyordu coşkuyu. Roket atıldığında ha düştü ha düşecek paniğiyle göğsümüz hiç sıkışmadıysa en az 4 kere nefesimiz kesilmiştir. Çetemiz sinema karşısında sinemada ilk kez susuyor, yine bilmediğimiz bir terimin tutsağı oluyordu: Hürmet. Sinemadan anlayacak birikimden eser yoktu, müzikten desek kem-küm edecek yaştaydık, ama heyecan nedir sapına kadar biliyorduk. Ve bu heyecanı veren kağıt üstündeki basit siyah lekelerin karşısına o günden itibaren ceketlerimizin önünü ilikleyerek çıkacaktık. Aradan 10 sene geçmiş, ben şimdi bu yazıyı yazarken Kaya'nın Oscar adayı olduğunu yeni öğreniyorum. Çok daha iyi oyunculuklar, efektler, yönetimler, çok daha iyi filmler izlesem de benim en iyi 20 filmimden biridir kendisi. Kilitli olan, belki de asla varlığından haberdar olmayacağım bir kapıyı açmıştır zihnimde.

Yine aynı dönemde izlediğim ama bu sefer en iyi 20 filmime değil, en iyi 20 şey listeme koyduğum ve Mehmet Açar'ın da tarifiyle fanatiği olduğum Twelve Monkeys (1995). Akordeon denen enstrümanın sadece Beyoğlu'nda yere şapkasını koymuş amca tarafından çalınmadığını ve Türkiye'ye özgü olmadığını öğrendiğim bir başka devrin başlangıcı. İnsana deliliğin melodisini sunmayı başaran Arjantinli bandoneoncu Astor Piazzolla beyefendinin armağanı "Introduccion". Zamanda yolculuk, geriye dönme, ileriden gelme gibi kavramların olabilirliğini ancak kağıt üzerine yazarak anlamaya çalışan ben, Back to the Future serisinin mutlu sonlarına kanıp iki geri bir ileri yaparak zamanla oynanabileceğini zannederken, o bilindik bilmediğim tarif sendromu yine kapıya dayanmıştı. Bugünkü kelimemiz neydi peki? Kısır döngü.

Daha sonra bu işin yeryüzündeki acımasız birincileriyle tanıştım. Tanışma denmez aslında, onlardan çok feci bir dayak yedim. Sonra beni aralarına kabul ettiler. Kronos Quartet ve Requiem for a Dream. Kalemin kılıçtan keskin olmasının yanında, keman yayının yayla fırlatılan oktan daha sivri olduğu gerçeğini keşfetmişlerdi. Peki bir gerçek gerçekse eğer nasıl keşfedilebilirdi ki? Ne mutlu bana, hâlâ yanıtlayamıyorum bu soruyu. Kim bilir, bu sorunun cevabını bulduğum gün yeni bir terim daha öğrenmekten korkuyorum belki. Şimdilerde ATV başta olmak üzere daha birçok kanalın üzerinden haber pazarlamaya çalışma cüretini gösterdikleri güzelim "Overture" yerine "Ghosts" ile yüreğimi süzgeçe çevirmeyi başarmıştı Kronos Quartet. Gözlerimi başka yöne çevirsem, kulaklarımla filmi takip ediyordum. Niye bu kadar sert vuruyorsunuz, diye sorsam bu işler böyledir evlât yanıtını alırdım kesin. Finalden sonra hipnotize olmuş bendeniz bu sefer sadece bilmekle kalmadığım, çok kullanmaktan kaşarlanmış bir terimin sinemadaki müzik kullanımıyla birden fazla anlamı olabileceğini öğreniyordum: Güç.

Müziklerden dem vurdum ama asıl derdim terimlerdi. Şey, en azından yansıtmaya çalışıp sağlam yüzdeli bir oranda beceremediğim konu buydu. Sanatın bir öğreti olduğuna inanıyorum. Tüm dallarıyla sanatçının kendi bildiklerini önce anlatmaya sonra da öğretmeye çalıştığı bir iletişim biçimi. Sinemada da farklı değil. Bir filmden hiçbir şey çıkaramayıp beğenmesek, kamera-ışık kullanımını öğrenebiliriz. Demek bu iş böyle yapılıyor, diyebiliriz. Tüm hilelerini mal beyanı yapar gibi gözler önüne seren başka bir sanat dalı da yoktur herhalde. Bu bağlamda filmleri hep daha önce izlediklerimize göre karşılaştırır ve "Bu film şuna benziyor", "Bu film daha öncekilere hiç benzemiyor" gibisinden sınıflandırma yaparsak şayet, tek tür-tek film sloganını savurmaktan öteye gidemeyiz bana kalırsa. Her film izlenmeye değerdir. Bazen hissettirdikleri, bazen gösterdikleri, çoğu zaman düşündürdükleri, bazen de müzikleri o filmlerin akılda kalmasına yeter. Hep daha fazlasını aramak eski birinciye azıcık küstahlık, yeni birinciden sonra gelecekler için çokca pisboğazlık, nihayetinde tüm filmografilere karşı bir zevksizlik olacaktır.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 01:26 AM
İleti #52


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
iqmachine
Her zaman olduğu gibi bana da yazdıklarını zevkle okumak düşer sevgili @baronio, hem zaten sizler gibi (Bağımsız Ruhlar) dostlarımız olmasa, ne bu filmleri izleme imkanı elde edebileceğiz ne de bu güzel filmler üzerine naçizane bir kaç cümle kurabileceğiz. İyiki varsınız

Au Revoir Les Enfant üzerine bir şeyler yazarken aklımdaydı, bu filmi severek izleyen Les Choristes'i de severek izler diye düşünmüştüm.

İşledikleri tema itibariyle birbirleriyle çok örtüştüklerini söyleyemem. Öykünün geçtiği zaman dilimi açısından birbirlerine çok uzak değiller. İki filmi en çok birbirine yaklaştıran, sanırım aynı yaş grubundaki çocukların birbirleriyle olan ilişkileri ve yatılı okul hayatı. Diğer taraftan Koro'da yetişkinler Au Revoir Les Enfant'a göre daha fazla konu edilmiş ve öykümüzü asıl şekillendiren müzik. Halı hazırda müziğin gücü ve etkisi üzerine konuşulurken, bu filmin iyi bir örnek olabileceğini düşündüm birazda.

Film müziklerinin seçimi ve etkin kullanımı konusunda @daedalus'a katılmamak elde değil.
"Bazen hissettirdikleri, bazen gösterdikleri, çoğu zaman düşündürdükleri, bazen de müzikleri o filmlerin akılda kalmasına yeter. Hep daha fazlasını aramak eski birinciye azıcık küstahlık, yeni birinciden sonra gelecekler için çokca pisboğazlık, nihayetinde tüm filmografilere karşı bir zevksizlik olacaktır."


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
don quijote
mesaj Jun 10 2007, 04:06 PM
İleti #53


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



Yıllar önce, Süper Babamız vardı. Ailecek başına geçer, Fiko’nun yaşamına bakardık. Süper Baba, tüm Türkiye’yi etkileyerek dizi müziği kavramını hayatımıza sokmuştu, zaten bu diziyi diğerlerinden ayıran özelliği o müzikleriydi. Bilmiyorum, belki de çoğu yapımcı “keşke Süper Baba gibi müziğimiz” olsa demiştir içinden, şimdileri hiç bilmiyorum. Bir Süper Baba, bir de İkinci Bahar’ı izledim, ikisinde de müziğin ne kadar etkili olduğunu hissettim. Fiko, bir bölümde bahçedeki o “yatırın” başına gidip yardım istemişti, arkada çalan müziği hayal meyal hatırlıyorum. Küçüktüm daha, yatmadan önce bir şiir yazmıştım, kendimi Fiko’nun yerine koymaya çalışmıştım, 14 yaşımın ilk şiiriydi.

İkinci bahar yaşıyor gönlüm... Kebapçı Haydar’ın da aşkı vardı, yaşı ilerlemişti üstelik, ama aşkı ve azmi gözlerimi hep yaşartıyordu.

Gaziantep’ten, Ankara’ya giden otobüsün içindeki saate gözlerimi dikmiş, dakikaları sayıyordum. Bir yol hikayesi içimden özlem sanatına dönüşüyordu, ayrıca aşkın beklediği saatlerin geçmesi heyecanla karşılanıyordu o liseli kalpte. Lise çağımın aşklarından birisiyle buluşacağım ve onun yanında geçireceğim günlere müzik katacaktım. Ankara’nın dandik bir parkında, ondan “İkinci Baharı” söylemesini istemiştim, kabul etmişti. O söylerken ben de sesini cep telefonuna kaydetmiştim, lanet olsun ki cep telefonunun kaydı kısıtlı bir aralığa hizmet ediyordu, tümüne izin vermemişti. Bu da yeterdi gönlümüze, kabullenip o kısacık kesiti binlerce kez dinleyerek “umudun ve sevginin senfonisini” kalbime yerleştirecektim. Öyle de oldu zaten.

Film müzikleri belki de ayrı bir kategoride incelenmeli, bazen öyle şarkılar oluyor ki, her insanın içinde bir şeyleri karıştırıyor, kiminde isyana sebebiyet veriyor, kimindeyse umuda yeşil tonları katıyor. Amélie’nin valsi, Çingeneler Zamanı’nın ağıdı, Va Vis et Deviens'in göçü, Je vais bien'in Lili'si veya bunlardan apayrı Sympathy for Lady Vengeance'nin ninnisi... bu şarkılar olmasaydı o filmlerin hali nice olurdu, diye kendime çok sordum. Bende bıraktıkları etkileri hesaba katarsak bazen filmin önüne geçtiğini bile düşünüyorum. Biz o şarkıyı Lili'nin kulağından çıkartsaydık hikayemiz bir bakıma öksüz kalmayacak mıydı? Ben durumu böyle görüyorum, bazı filmler ya şarkılar için yapılmış ya da bazı şarkılar filmler için yazılmış. İkisi birlikte daha güzel.

Au Revoir Les Enfants'daki bir kareye dikkatinizi çekmek istiyorum. Tüm o olumsuzlukların içinde, herkesin Charlie Chaplin'i izlediği sahne, sinemanın içinde sinemanın büyüsü. O küçücük sahnede öyle bir büyü vardı ki, pederlerle öğrenciler, öğrencilerle hizmetçi, hizmetçi ile öğretmenler aynı seviyede, herkes eşit, ve herkes Chaplin ile gülüyor. Herkesin şen şakraklığı dışarıdaki savaşı, içerideki ayrımı unutturuyor; biz izleyiciye de tatlı, ılık ve umutlu bir tebessüm bırakıyordu.

Sözlerimden minimalist sinemayı veya müziksiz filmleri sevmediğim anlaşılmasın, bilakis en sevdiğim yönetmen Haneke'nin hiçbir filminde müzik olmamıştır. Denge diyorum içimden, iyi ki çok seçeneğimiz var ve ruhumuza göre filmleri bulabiliyoruz ya da şöyle diyeyim; iyi ki seçeneğimiz çok, böylece birçok sanat dalında olduğu gibi her ayrı filmde (basit filmler hariç) kendimizden bir parça bulabiliyoruz.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 04:14 PM
İleti #54


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



@iqmachine, muhteşem bir yerden yakalamışsın. clap2.gif Hakikaten iki film arasında büyük benzerlik var. Hem de tam bizim baktığımız anahtar deliğinden bakıldığında önümüze iki oda çıkıyor. Biri müzikleri ile donatılmış, diğeri ise bir matem havasında. Romen'lerin bir geleneği vardır. Bilmem bilir misiniz? Babalarını kaybettiklerinde erkekler, sakal bırakırlar 40 gün. 40 gün boyunca dokunmaz sakallarına. Bir nevi saygı duruşu, bir nevi yas gibi. Bizde de göçene saygıdan, evde müzik çalınmaz bir süre. Au Revoir Les Enfants da bizim evimizde yaptığımız gibi ceketinin önünü ilikliyor II.Dünya Savaşının "İnsanlıktan" kopartıp aldıklarına.

Biz o şarkıyı Lili'nin kulağından çıkartsaydık hikayemiz bir bakıma öksüz kalmayacak mıydı?


Demiş sevgili dostum Rasko. Ne de güzel demiş, altına imzamı atarım. O kadar güdük kalırdı ki, 2 saat boyunca keçiboynuzunu çiğner, sonra da bir süre sonra unutmak üzere, zihnimizin derinine atardık filmi. Ama L.S. (Lili'den sonra) film unutulmazlar arasına girdi. @iqmachine'in örneklendirdiği enfes film de o kategoride. O harikulâde müzik olmasa bu filmi böylesi yüzümüzde tebessümle, içimizde sıcaklıkla anabilir miydik?

Sohbetimizin arasına bir VTR alalım ( tongue.gif ). İlk video orijinali, ikincisi de inanılmaz güçlü bir sesle yorumu olsun. Bakalım beğenecek misiniz? Benim ilk duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu. Aynı zamanda dinlerken gözümün önünde, sınıfın o asi sarışın çocuğu, o baba şevkati arayan küçük adamı ve o babacan müzik hocası geldi. İçim bir hoş oldu. Ve sinemaya bir kez daha şükranlarımı sundum. İyi ki var olduğu için.

orijinali





ikinci yorum





--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 04:19 PM
İleti #55


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3





forum resmi
iqmachine
Teşekkürler @baronio, beğenilmeyecek gibi değilki, bana kalırsa her iki yorumda muhteşem.

Ben de ateşe körükle gideyim bu durumda smile.gif

Lili...
Şu sahte yaşamından
sıyrıl bir daha..
Ne olursun,
bırak tüm alışkanlıklarını...
Göreceksin, yaşanıyor
ihtiyaç olmadan yardıma...
Pek çoğu var
öğreneceğin dahası...
İleriye atacağın
her adımda..
Karşına çıkacak
her sorunda...
Ben olacağım senin yanında
Ortasından geçeceğin
her sokakta...
Evvelinde bulunmadığın
mekânlarda...
Ben olacağım senin yanında...

Lili...
Biliyorsun bizim gibiler için
bir yer var hâlâ...
Her damarda dolanır
aynı kandan...
Seni melek yapanın
kanatlar olmadığını anlarsın...
Tek yapacağın
çıkarmak kötülükleri aklından...
İleriye atacağın
her adımda...
Karşına çıkacak
her sorunda...
Ben olacağım senin yanında...
Ortasından geçeceğin
her sokakta..
Evvelinde bulunmadığın
mekânlarda...
Ben olacağım senin yanında...

Lili...
Bir busedeki göz açıp kapanmada
bulacağız cevabı...
İt tüm korkularını
gölgelerin derinlerine...
Benzeme sakın
renksiz bir hayalete...
Çünkü hayatın
en güzel resmi senin içinde...
İleriye atacağın
her adımda...
Karşına çıkacak
her sorunda...
Ben olacağım senin yanında...
Ortasından geçeceğin
her sokakta..
Evvelinde bulunmadığın
mekânlarda...
Ben olacağım senin yanında...


Bu harika parçanın, muhteşem çevirisi için @daedalus'a çok teşekkürler flowers.gif


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 04:25 PM
İleti #56


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



CAUTIVA


forum resmi


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
baronio
mesaj Jun 10 2007, 04:35 PM
İleti #57


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



Kahve molası...

spoilers.gif

***Dikkat Cautiva ile ilgili spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Ünlü futbol adamı, kimilerine göre (ben Maradona'cıyım) dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu Pele bundan 3 yıl önce bir yorumda bulunmuştu. Efsane'ye göre Türkiye ve Arjantin hemen hemen ikiz kardeş gibi birbirine benziyor. Bu düşüncesini de şu cümleyle dile getirmişti Siyah İnci: "Türkiye, Avrupa'nın Arjantin'i." Bunu ona tek söyleten şey, karakteristik benzerlikleri olmasa gerek iki toplumun. Aynı zamanda kaderleri de aynı oranda çetrefilli yollardan geçmiş ve her iki ülkenin insanlarının gözü yaşlı. Arjantin, bundan yaklaşık 31 yıl önce yaşadığı askeri darbenin yarattığı acıları, hâlâ kalbinden söküp atabilmiş değil. Askeri yönetim, işkenceler, faili meçhuller, evden apar topar kaldırılmalar, insanların arasına sızmış muhbirler, dinledikleri bir müzik, okudukları bir kitap yüzünden devlet düşmanlığı ile yaftalanan gencecik insanlar... Hepsi ne kadar tanıdık bize değil mi? Hemen hemen aynı dönemlerde bizim de kendi topraklarımızda yaşadığımız bu vahşetin bir benzerini Arjantin bizdekinden biraz daha fazla kayıpla yaşamış.

Söylenenlere göre darbe sonrası kaybolan genç nüfusun sayısı 30.000'i buluyor Güney Amerika'nın bu Tango gibi estetiğin zirve yaptığı bu güzellikle tanınmış ülkesinde. Bu rakamın tüyler ürperticiliği, bu kadar insana ne olduğu sorusunun yanıtsız kalması üzerine yerini büyük bir korkuya bırakıyor. Darbe'nin oluşmasının yanında, bu darbeyi kimlerin desteklediği ve finanse ettiği de irdelenmesi gereken bir sorun. İşin asıl acı yanının bu barbarların, yaptıkları kıyımın üzerine halen daha sahil kasabalarında ressamlık hayatlarına devam etmeleri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. "O dönemin şartları böyle gerektiriyordu" şeklinde bir pişkinlikle işin içinden zeytinyağı gibi üste çıkarak sıyrılmaları, bu eziyetlerden nasibini alanlara, onların yakınlarına ve yitip giden onca cana büyük bir hakaret. "Böyle şeyler anca bizim ülkemizde olur" cümlesini çok sık kurarız. Ama olayın yarattığı şaşkınlıkla darbe döneminde yaşananlara söylenmesi gereken tek cümle bu olmasına karşın, maalesef bir tek bizde yaşanmadığı gerçeğini öğrenmemiz ile daha da vahim bir anlama bürünüyor. Gerçi Arjantin bizden bu konuda bir adım daha öne gidebilmiş gibi sanki. 1976 yılında Isabella Peron'u deviren Jorge Videla şu an ev hapsinde tutuluyor. Kim bilir belki o da kendini resme vermiştir.

Kimimiz birebir o dönemlere tanık olmuşken, bizim kuşağımız genelde yakınlarından o günleri dinlemiştir. Ailemin bana o günlere dair anlattıkları şeyleri dinlerken kimi zaman abarttıklarını düşünürüm. Ancak bu düşüncem çok da uzun sürmez. Çünkü aynı şeyleri teyid eden bir dolu insanla karşılaşır, hemen hemen aynı vahşeti yaşadıklarını anlatmalarına şahit olurum. Eve gecenin bir vakti çamurlu postallarıyla destursuz dalıp, Nazım Hikmet kitabı arayan askerlerin, annemi ve kardeşlerini evden alıp, nezarete attığı güne dair tüm detayları öğrenmek tüm tüylerimi ürpertmeye yetmiştir. Sadece bir kitap, sadece bir şarkı, sadece bir düşünce bir insanı ortadan kaldırmak için yeterli bir sebep olabilir mi? Ya da hangi sebep bir insanı ortadan kaldırmak için yeterli olabilir? Sorulacak çok soru olmasına karşın, yapılan eylemin daha başından belli bir mantık düzlemine oturtulamıyor olması, elbette ki o döneme dair yapılan hiçbir şeye anlam veremememizin geçerli bir açıklaması olacaktır. Zira o dönem birçok kişi için mantıklı görünen şeylerin, akıllar sâlim olunca ne kadar saçma olduğunu hemen herkes kabul ediyor, bunu yapan kirli eller dışında. Peki ama bu kabullenme yeterli mi? Kaybolan insaniyeti, saflığı ve bir zamanlar hissettiğimiz güveni yerine getirmeye yeter mi?

Böyle kriz anlarında yetkiyi elinde bulunduranların, fırsattan istifade çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri çok da nadir yaşanan bir durum değildir. Tıpkı Sofia Lombardi'nin, üvey babasınca elindeki yetkiler dahilinde, ailesinin rızası sorulmaksızın alıkonması gibi. Filmin ilk bölümünde sorguladığım şey, "kızın hayatı gayet güzel, ne istiyorsunuz, rahat bıraksanıza" şeklinde bir serzeniş eşliğinde, hangisinin yaptığı doğru sorgulamasıydı. Sonuçta gayet mutlu, huzurlu, maddi, manevi her yönden tatmin edilen ve kendisini seven bir aileye sahip gencecik bir kız var ortada. Annesi kayıp, babası kayıp. Artık bu kızın kafasını allak bullak edip hayatını bambaşka bir yöne çekmenin âlemi ne? Ancak Sofia'ya kavuşmak isteyen gerçek ailesinin hislerini, ne amaçla yana yakıla kızı aradıklarını iyi tahlil etmek gerekiyor. Bekara karı boşamak kolay misali oturduğumuz yerden "rahat bırakın kızcağızı" nâraları atmak epey bir yüzeysellik olacaktır.

Filmin ikinci yarısında Sofia'nın geçirdiği değişime tanık oluyoruz. Başlarda tamamen reddettiği gerçek orijinine ait ailenin içine girdikçe, önce aidet duygusundaki çelişkilerle yüzleşmeye başlıyor genç kız. Nereye, kime ait olduğunu o küçük yüreğinde yerli yerine koyamıyor. Fakat daha sonraları giderek taşlar yerli yerine oturuyor ve her şeyin basit bir matematik problemi gibi 2x2=4 olmadığını görüyor. Gerçek anne ve babasının hayatında bir yeri olduğunu, onlar için kendisinin çok önemli olduğunu hissediyor. Ve bambaşka duygular yaşamaya başlıyor.

Filmden son derece etkilendiğimi söylemeliyim. Gerek döneme yapılan son derece sert eleştirisi, gerekse yaşanan dramın ardında bıraktığı insanlara yaşattığı çok farklı duyguları perdeye taşıması açısından bambaşka bir yerde zaten. Olayların dayanak noktası olan Askeri Darbe'yi filmden çıkarsak dahi, ortada "anlatsak roman olur" ölçeğinde ağır bir dram çıkıyor. Yıllardan beri, yaşamayanın bilemeyeceği "biyolojik aile-büyüten aile" ikileminin bir numaralı mağdurları olan çocuklar gözünden olaya yaklaşırken, ardında bıraktığı tüm kırık kalplere de saygıda kusur etmiyor. Her şeyin bir bencillikle başladığı bu sevgi bağını kopartmak, bir insana yapılacak en büyük kötülük olsa gerek.

Cautiva hakkında her ne kadar şu an bile gayet uzun bir yazı yazmış olsam da konuşulmadık, ihmal edildik, ucundan köşesinden birer ısırık alıp mundar edildik bir çok kısım var ve kafamda bazı şeyler oturduk, çenem düştükçe bir şeyler daha karalamak isterim. Filmin bir yerinde Leticia'nın dolabındaki Şilili yazar, Nazım Hikmet'in yakın dostu Pablo Neruda'nın o güzel şiiriyle yazıyı sonlandırayım isterim.

GÜZDE UNUTULMUŞ

Saat yedi buçuğuydu güzün
Ve ben bekliyordum
Kimi beklediğim önemli değil.
Günler, saatler, dakikalar
Bıktılar benle olmaktan
Çekip gittiler azar azar
Kaldım ortada, tek başıma

Kala kala kumla kaldım
Günlerin kumuyla, suyla
Bir haftanın artıklarıyla kaldım
Vurulmuş ve hüzünlü

Ne var, dediler bana Paris'in yaprakları
Kimi bekliyorsun?
Kaç kez burun kıvırdılar bana
Önce ışık, çekip giden
Sonra kediler, köpekler, jandarmalar

Kalakaldım tek başıma
Yalnız bir at gibi
Otların üstünde ne gece, ne gündüz
Sadece kışın tuzu

Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar
Ne önceleri, ne de sonra
Hiç böyle yalnız kalmamıştım
Bu kadar
Ve kimi beklerken olmuştu
Hiç mi hiç hatırlamam.

Saçma ama bu böyle
Bir çırpıda oldu bunlar
Apansız bir yalnızlık
Belirip yolda kaybolan
Ve ansızın kendi gölgesi gibi
Sonsuz bayrağına doğru koşan.

Çekip gittim, durmadım
Bu çılgın sokağın kıyısından
Usul usul, basarak ayak uçlarıma
Sanki geceden kaçıyor gibiydim
Ya da karanlık, kükreyen taşlardan

Bu anlattıklarım hiçbir şey değil
Ama başıma geldi bütün bunlar
Birini beklerken, bilmediğim
Bir zamanlar


PABLO NERUDA


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
don quijote
mesaj Jun 10 2007, 07:20 PM
İleti #58


raskolnikov
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,077
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 4



Zmruz oczy


forum resmi


Yakında bu başlıkta!


User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 10 2007, 09:26 PM
İleti #59


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



*** MATİNE! ÖZEL ***


El Custodio (2006)


forum resmi


El Custodio yalnız bir film. Bir bakanın yakın koruması olan Rubén’in yalnızlığı aslında hiç de yeni değil. Zaten yalnızlığın eskisi yenisi olur mu, onu da bilemiyorum. Gece gündüz koruduğu bakanın hep bir adım arkasında ya da kapısında. Bakanın eşini işe bırakıyor, sonra metresine götürüyor, onun şımarık kızının, hatta onun erkek arkadaşının özel şoförlüğünü yapıyor. Kendine kalan zamanlarda karakalem çizimler yapıyor, obsesif ve geveze kızkardeşi ile ilgileniyor, parasıyla renksiz bir cinsel hayat satın alıyor. Kağıt üzerinde çok çekici duran bu hikaye, bence ne yazık ki kağıt üzerinde kalıyor.

Filmi anlamak için belki önce koruma mesleğini anlamak gerek…diye düşünmeye bile gerek bırakmayan bir film. Korunanları zaten biliyoruz. Halk veya onun temsilcileri tarafından getirildiği konumda, sınıf atlayıp halkla arasına mesafe koyanlar diye biliyor olsak da, kimi zaman o halkın düşmanca tavırlarından, yakınlık kurma çabalarından, aptalca sevgi gösterilerinden çekinen insanlar diye haklı bir saptama da yapabiliyoruz. Fakat koruyanların korunanlardan daha enteresan bir konumları olduğu kesin. Bir kere bu meslek teknik gereksinimler dışında yoğun miktarda sabır, sadakat ve dikkat gerektiriyor. Bir başkasının gölgesi olmak, onun omuzları üzerinden dünyayı görmek, onun için gerektiğinde hayatını feda etmek.. Kulağa aşkın tarifi gibi geliyor. Eğer işin içinde sevgi, saygı, sadakat yoksa bu saydıklarımız ancak para için yapılır. Para için hepimiz sabrediyoruz, ama böyle bir meslek için canını ortaya koymanın anlaşılabilmesi uzun yollar katediyor. Bu koruma işi, koruyucunun sempati, empati, telepati kuramadığı biriyle olunca koruyanı kim koruyacak diye düşünüyor insan. Mesela 6 yıl boyunca Bülent Ecevit’in koruma müdürü ve yakın koruması olarak görev yapmış olan Recai Birgün’ün televizyon görüntülerinde o sevgi, saygı ve itinayı görmek mümkün olabiliyordu. Ecevit’in sırdaşı, hatta manevi evladı olduğu inanışları hakimdi. İşte böyle bir ilişkide, koruma görevine daha farklı bir anlam yüklememiz olasıdır.

El Custodio’yu yazan-yöneten Rodrigo Moreno, özünde malzemesi bol bir karakter tasarlamış. Ama bence aynı tasarımı anlatımda hiç beceremiyor. Kendi dizayn ettiği Rubén’e sinemasal açıdan o kadar haksızlık ediyor ki, yenir yutulur cinsten değil. Aktör Julio Chávez’in hayat verdiği koruma Rubén, sessizliği, donuk bakışları, saygılı, şüpheli ve düşünceli duruşuyla harika bir anti-kahraman olarak işlenmeyi bekliyor. O Rubén ki, tasarım olarak artık Moreno’nun elinden çıkmış, bağımsız bir ruh olmuş.. Ama o Moreno ki, bu tasarımını kendi silik, zayıf ve sıkıcı senaryosunun tepesine koymuş. Bağımsızlığını elinden alıp, kendi bağımlılığına kurban etmiş.Manalı manasız bakışlarıyla bile bir sürü şey anlatan Rubén, en trajik anti-kahramanlardan biri olup, yer altı sinemasında etkisini uzun süre koruyabilecek bir figür olacakken, Moreno bu adamı iç bayıcı, uzun ve gereksiz planlarına hapsetmiş. Tabiî ki The Bodyguard veya aksiyon canavarı bir ucube beklemiyoruz. Ve tabii ki bir karakter, yazar/yönetmeninin yorumuna mahkumdur. Herkesin onu ve hikayeyi sevme zorunluluğu yoktur. Rubén’in boyutlarıyla oynayıp, onu oyuncak ettiğinde Moreno gibilerin derdi bizi gerebiliyor işte.. “Önemli bir politikacının koruması işine o kadar bağlıdır ki, kendi kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır” diyor sinopsiste.. İyi güzel de, o kayboluşu bize bu senaryo, bu olay örgüsü ile mi anlatacaktı? O bir sürü şey söyleyen bakışların anlatması elzem hissiyatları yerine, Moreno sıkıcı sekanslarla bizi Rubén’in rutinine uydurmaya çabalıyor. Uzun uzadıya kapıların önünde bekletiyor, gereksiz bir Çin lokantasına götürüyor, orada saçma sapan bir karaoke dinletiyor, kızkardeşinin çok konuşan ama hiç bir şey anlatmayan gevezeliği ile eziyet ediyor, bakanın kızını gezdiriyor, arabada da saçmalamayı sürdürüyor, makara makara film harcıyor.

forum resmi


Minimalist yapısıyla derdini çok iyi anlatabilmiş nice film gördük. Ama içinde Rubén’in olduğu bir film öyle değil işte.. Onunla ilgili söylenmesi, yaşanması gereken etkileyici yalnızlık parçacıkları böylesine ucuz sözde minimalizm ile geçiştirilmemeliydi. Rubén, modern çağın yalnızlığı ile eski zaman asaleti arasında sıkışmış, hem çevresine, hem kendisine ilan edemediği bağımsızlığının açtığı yaralarla mücadele etmek zorunda kalan bir birey olamamış. Olduğunu düşünenler Rubén’e haksızlık ederler. Moreno, Rubén’i resmen harcamış. Mutlaka harcayacaktı, hatta harcamaz ise garip kaçardı. Ama Rubén’in asıl harcanışı maalesef onun alınıp El Custodio diye bir filmin içine konulmasıyla oluyor. Moreno’nun Rubén’i ve tabi Rubén’in kendini azad ediş biçimi belki de bu yüzden altı oyulmuş biçimde bir ruhsuzluk hissi uyandırabiliyor. Moreno şayet bu denli ruhsuz ise, keşke Rubén gibi bir karaktere bulaşmasaymış.

Hele o Rubén’e yüklenen çizim merakı ve yeteneğine ne demeli? Bu sığ hikayeye katkısı ne? Oysa ne güzel bir giriş yapıldı: Bakanın Rubén’i çağırıp misafirlerinin kara kalem resimlerini çizdirmesi ve onun kendi bedenini olduğu kadar sanatını da otoritenin emrine sunmuş olma fikriyatı, ne de şık bir ikilem yarattı. Sanatın, burjuva ve sistem elinde nasıl oyuncağa dönüştüğünü ne güzel hissettirdi. De battre mon coeur s'est arrêté’deki Thomas’ın yaptığı iş ile iç dünyasının yansıması olan piyano yeteneğinden oluşan tezatın sağladığı paralel akıcılığın izlerini El Custodio’da aramak beyhude.. Aynen öyle bir tezattan yararlanılsın demiyorum. Sen Rubén gibi bir karaktere, bastırılmış sanat duygusunu bir uzuv gibi değil de, bir aksesuar gibi iliştirirsen, iyi yönetmen, iyi senarist değilsin. Tamam esas derdin o olmayabilir. Hikayene derinlik katmayacaksa o zaman bu yeteneği ona neden verirsin?

Film boyunca ya bencil, ya da fikirsiz dolanıp duran Moreno, her nasılsa filmin bir yerinde Rubén’i kocaman bir pencerenin önüne koyuyor. Bakanın toplantıdan çıkmasını beklerken pencereden denize bakıp “ben hiç denize girmedim” diyor Rubén.. İşte böyle hamlelerden bir Rubén çıkarmaktır marifet. Ama böylesi hamleler, filmin geneli düşünüldüğünde Moreno samimiyeti diye değil, Rubén yalnızlığı diye algılanıyor ister istemez. Yani Rubén’in sakinliğinin altında ne fırtınalar koptuğunu Moreno’nun değil, Rubén’in sayesinde hissediyorum. Bu senaryoda ne kadar anlayabiliyorsak artık..

forum resmi


daedalus çevirisi, nabza göre şerbet vermeyi bilen bir çeviriydi bana göre. Haber dilinin resmiyeti ile liseli bir kızın konuşması arasındaki yorum farkı ustaca ayrılmış. Sonu “ya” ile biten bir teenage cümlesi, daedalus’un o İspanyolca cümleyi sırf cümle olarak değil, tavır olarak da iletme çabası ve başarısıdır. Zaten bu adamlar çevirilerinde bunu o kadar ustaca yapıyorlar ki, orjinalinde olsun olmasın, araya sokuşturdukları bir kelime, bir harf, bir işaret bile filmde konuşan oyuncunun hissiyatını kendi sesinden bile daha iyi duyuruyor. Ayrıca Rubén’in geveze kızkardeşinin repliklerini çevirirken gösterdiği sabırdan ötürü ayrı bir teşekkürü hak ediyor. Maalesef “fantastik” olamayan bir filmin sahip olacağı en iyi çeviriydi.

Je vais bien, ne t'en fais pas (2006)


forum resmi


29 Mart 2007 tarihinde, saat 06;57’de siteye bir inceleme düştü ve deyim yerindeyse infial yarattı. Bir önceki cümledeki linke bakınca “bu mu infial yarattı” diyenler olacaktır. Hatta bu filmi şu anda fark edenlerin veya henüz haberi bile olmayanların sayısı bile az değildir. Fakat yine deyim yerindeyse sitenin sadece “underground” izleyici kitlesi arasında infial yarattığını söylemek daha doğru. Çünkü bu inceleme sayesinde böylesine güzel ve başlığı açılmış çoğu filmin tozunu attıracak derecede kaliteli bir filmin farkına vardık. Bağımsız Ruhlar işte böyle bir şeymiş. Underground, alternatif, anti gibi kavramlara ilk rastladığımızda tüm ucuzlukların, bayağılıkların arasında nefes almayı kolaylaştıran alanlar yarattıklarını hissettik. Ta ki onlar da pazarlama stratejilerinin kurbanı olmaya başlayana dek.. Ama o alternatif ruhu, nefes alınacak o boşlukları hala bazı şarkılarda, filmlerde görebilmenin heyecanına sıkı sıkı sarılıyoruz. Gerçi o kurtarılmış bölgelerin belli bir tanımı, standartı, şekli şemali yok. O bölgelerin içine hiç ummadığımız bir şarkı, bir hikaye, hatta bir pazarlama stratejisiyle bile girmemiz mümkün olabiliyor. Kimisi o bölgeyi sabun köpüğü bir romantik komedide, kimisi de Je vais bien, ne t'en fais pas gibi filmlerde buluyor.

Neyse, 06:57’de daedalus’un gezegene düşürdüğü, baronio’nun da parlak bir cila çektiği Je vais bien, ne t'en fais pas’yı izlemek farz olmuştu. Bu iki ismin kefil olduğu bir film, onun izlenip hakkında konuşulması için yeter de artar bir sebepti. Şartlar yüzünden, tavsiye edildiği üzere sabahın ilk ışıkları ile izleyemesem de, izledikten sonra filmle ilgili yorum yapan dostlarım kadar yoğun hislere gark olmasam da, çok etkileyici bir film olduğunu kabul etmemek ukalalığın daniskası olacaktır. Fakat daedalus’un bahsettiği “şafak vakti filmleri” hissiyatına sonuna kadar hakimim. Çok film izledim o vakitlerde. Hepsi de tuhaf biçimde gecenin nemi ile kurumuş, sabahın ayazı ile uyanmış nefesimi kesmeye yetti. O filmler bittikten sonra “dünya nasıl bir yer” diye düşündüğüm olur. Neticede bunlar sadece film. raskolnikov’un dediği gibi o insanlarla günlük hayatta hiç karşılaşmadık, o aşklara hiç tanık olmadık, o sevgi yüreğimizde hep vardı ama onları filmlerdeki gibi yaşamadık hiç.. Peki böylesi çok mu kötü? Sinemanın bize verdiği o erişilmezlik duygusu ile galeyana gelip, başkalarının patlamış mısırdan farklı görmediği bu güzelliklerle ilgili cümleler dolusu yazılar yazabilir miydik? Gerçek yaşamda doymuş olarak bu filmlerin tadını çıkarabilir miydik? O erişilmez duygulara erişmek ümidini içimizde her zaman canlı tutup, hayata daha bir sıkı sarılmıyor muyuz?

forum resmi


Oğlumuzla güzel bir akşam geçirdikten sonra, gece 02:00 sularında izlemeye başladığımız, bittikten sonra onu dakikalarca uyurken seyretmemize ve iki damla gözyaşı kaybetmemize sebep olan Alice, şafak vakti olmasa da gecenin bir yarısında, sahip olduklarımızın değerini öyle bir yüzümüze vurmuştu ki, gerçek Alice’lerin, gerçek Mário’ların biryerlerde olabileceğine, hatta olduğuna olan inancımız sinema tarafından acı biçimde test edilmişti. Beni, aslında daha hiçbirşey bilmediğime inandırmış filmlerdendi. daedalus kızacak belki ama, gerek iki sürpriz baronio çevirisi, gerekse iki önemli baba hissiyatı içermesi yönünden Alice ile Je vais bien, ne t'en fais pas mukayesesi yaptım. Sonra da daedalus’a hak verdim. Karşılaştırılacak filmleri iyi seçmediğin sürece sağlıklı sonuçlar almak güçleşir. Ya da en iyisi bunu hiç yapmamak. Çünkü öbür türlü benim nazarımda ezici üstünlüğe sahip olan Alice’in karşısında Je vais bien, ne t'en fais pas’ya haksızlık etmiş olacağım. Büyüklerimiz, başkalarını eleştirmeden önce kendine bak diye öğütlediler. Durum, bu öğüte çok benziyor: Bir filmi diğeri ile karşılaştırmadan evvel, kendisiyle uzlaştırmak.. Tabi taklit veya daha light bir tabirle “aşırı etkileşim”de bulunanlar hariç..

Je vais bien, ne t'en fais pas’yı sakin, kırılgan, duyarlı gibi “kırılacak eşya” tanımlamalarla ifade etmek çok yerinde. Ama anlatım yönünden bu tanımlamaların ötesine geçebilen kaya gibi sert, tilki gibi kurnaz bir tarafı da var. Mesela Lili’nin kayıp ikizi Loic’yi hiç göstermeden de kanlı canlı bir karakter yaratıyor, babası Paul’ün nazarında Loic ile ilgili sırları ustaca bizden gizliyor, ana konunun gölgesinde serinleyen güzel bir aşk hikayesini sahipleniyor ve farklı yönlere sapar gibi görünen, ama neticede izleyende kolektif bir vicdan yaratabilecek finale ulaşıyor. Bunu bir Fransız filminden beklemiyordum açıkçası. Önceki sayfalarda yer alan tamamına katıldığım zenon’un yorumunu okuyunca eski bir dosta rastlamış gibi hissettim. Özellikle duygusal bir film izlemek istediğimde Fransız sinemasının ilk tercihimiz olmayacağı ortak paydası ilginç geldi. O sinemanın soğuk ve kibirli havasından uzak, “normal” bir Fransız filminin sıcaklığı da böyle oluyormuş demek. Yine zenon’un iletisinde bahsettiği ebeveyn kayıtsızlığı ise bu filmde kısmi sebepler yüzünden bence fazla göze batmıyor. Hatta özellikle baba Paul’ün o malum kayıtsızlığının bu film için gerekli olduğu bile söylenebilir. Çünkü o kayıtsızlığın altından ne menem bir sevgi ve pişmanlık çıkacağını düşündükçe, kimi otoritelerin kabul ettiği kimi Fransız filmlerinin kayıtsız varoluşları şahsen umurumda bile olmuyor. Söz Paul’den, yani filmin Lili’den sonraki en önemli karakterinden açılmışken, onun babalık duruşu ile Alice’in babası Mário’nun ortak noktalarından, babalık olgusunun sorumluluk sahibi bir babaya neler yaptırabileceğinden bahsetmemek olmaz.

forum resmi


Paul, geri dönmeyeceğini bildiği bir evladının anılarıyla avunmaya çalışmanın kendisine yetmeyeceğini düşündüğünden, kayıp kardeşini çok seven diğer evladını da kaybetmemek adına onun yaşadığını, ama kendisine kızdığı için kaçtığını söylüyor, yani onu hayatta tutuyor. Yemeden içmeden kesilen, depresyona giren ama yaşayan kızını hayatta tutmak için, ölmüş oğlunu diriltiyor. Onun adına eve kartpostallar yollayarak, karta yazdıkları ile de kendine kızgınlığını, oğlunun ağzından çıkmışcasına yine kendine kusuyor. Zamanında oğlu Loic ile ilgilenmeyerek hak ettiğini düşündüğü o kötü kelimeleri aynaya bakıp kendine söylemektense, Loic’e söyletiyor. Geç de olsa günah çıkarıyor. Bu hayati fedakarlık her ne kadar Mário’nun Alice’i bulmak için koskoca Lizbon’u kendi yöntemleri ile kullanmasına pek benzemese de, işin özü ve sözü fedakarlıktan geçiyor. Her ikisi de, bir babanın evladının öldüğünü veya kaybolduğunu kabullenemeyişinden kaynaklı bir gözükaralıkla şartları değiştiriyor, risk alıyor, pes etmiyorlar. Babalığın, hayatın en önemli sınavlarından biri olduğuna mükemmel iki örnek Paul ve Mário. (Anne olmak da en az baba olmak kadar önemli. Fakat bu filmlerden dolayı babaları biraz daha fazla irdeliyoruz haliyle.)

forum resmi


Oliver Adams’ın aynı adlı romanından yönetmen Philippe Lioret’nin senaryolaştırdığı Je vais bien, ne t'en fais pas, roman olarak nasıldır bilemiyorum. Ama böyle bir film varken romanı okumam. Kitapta o güzelim şarkıyı dinlemek, Lili, Lioc’dan gelen kartları yemek masasında okurken Paul’ün yüz ifadesini görmek, o kartları okurken Lili’nin gerçeği öğrenmeden önce ve öğrendikten sonraki ses tonuyla duymak, anne-baba ve kızın sıcacık sevgi yumağına tanık olmak ve Lili’nin Tanrı’nın izin verdiği güzelliğini seyretmek mümkün olur muydu? Mélanie Laurent’i ve Kad Merad’ı gözümüzde nasıl canlandırabilirdik? Soruları ve yorumları beraberinde getiren final için fazla kafa yormamak gerek. Lili’nin sonunda hak ettiği sevgiyi Paul gibi bir babaya göstermesi bile çok şey anlatıyor. Elinde kalan evladını kazanmak için her şeyi göze alan Paul ile, babasının eşsiz fedakarlığının kıymetini genç kız kaprislerinden çok uzak bir olgunlukla bilen Lili’nin de birer Bağımsız Ruh olduklarını söylersek, çok mu kasmış oluruz? Hiç sanmıyorum..

forum resmi


Au revoir, les enfants (1987)


forum resmi


Sona kalırsak böyle olur. Filmle ilgili söylenesi hemen hemen her şeyi arkadaşlarımız gayet güzel söylemişler. (Hemen hemen her şey dışında kalan, aman aman bir şey de yok zaten.) Aralarında katıldıklarım da oldu, katılmadıklarım da.. Ama en güzeli, bunların son derece içten ve uygar biçimde konuşulmasıydı. Bağımsız Ruhlar, tamlama itibarıyla eksik okunmaması gereken bir ifade. İlk zamanlar benim sandığım gibi, sadece bağımsız diye nitelenen, düşük bütçeli, festival mantaliteli *yabancı filmlerin çevrilip, onlar hakkında belli birkaç kişinin yorumlarda bulunacağı bir başlık sanabilirsiniz. (O bile çok iyi bir şeydir.) Ama hem seçilen filmleri, hem de katılımcılara tanıdığı bağımsız atmosferi sebebiyle gittikçe genişleyen bağımsız bir sinema platformu haline gelen, tam anlamıyla ihtiyaç bir başlık.. O yüzden, masaya yatırılan filmler için yapılan yorumların çeşitliliği kadar, dil ve üslup açısından yazılı olmayan kurallardan oluşan bir bağımsızlık da başlığın değerini arttırıyor. Böylece filmlerle ilgili katılmadığımız fikirler bile bizi rahatsız etmiyor, aksine zenginlik sağlıyor. (*Yabancı filmlerden kastım, mainstream olarak kabul edilen filmlerin dışındaki yerli-yabancı tüm filmler. Demek ki, bazı Türk filmleri de yabancı olabiliyormuş.).. Üstelik raskolnikov’un anılarından, filmin Hristiyanlığa yaklaşımından ve “yerinde” yapılmış burjuvazi tespitlerinden, exodos’un insani, igmachine’in Freudyen okumalarda bulunarak yaptıkları yerinde müdahalelerden, BuRnOut’un filmin sinema sanatı sınırlarını belirleyen yorumlarından, baronio’nun filmin minimal müzik kullanımından hareketle zihnini özgür bırakıp yazdığı uzun(!) bilinç akışından geriye yazacak bir şey kalmamış. Dedik ya, sona kalan donakalır.

İlk önce Yahudi soykırımı etkilenimli filmlerin kafalarda yaptığı çağrışımların tersine, Au revoir, les enfants’ın nasıl da kontrollü bir dram yarattığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Aynı kontrollü tavırla, ama bu kez olağanüstü bir komedi-dram kimyası yaratan Train de Vie ve La Vita é bella gibi başyapıtlar bize gösteriyor ki, insanlık tarihinin en trajik olaylarından biri üzerine farklı sinema dilleriyle fikir beyan etmek mümkün. Çoğumuzun duygu sömürüsü, kan, revan referanslarının doğrudan veya dolaylı hedefi, Amerika’nın en zengin Yahudilerinden Steven Spielberg’in 1993 yapımı Schindler’s List’i olsa gerek. Ne de olsa soykırım filmleri içinde en saygın bir konumdadır. Peki, kan, şiddet, duygu sömürüsü yapmadan bir soykırım filmi çekilebilir mi? Tabi ki çekilir, çekilmiş de! O zaman şöyle soralım: Şiddet, öfke, kan olmadan çekilen bu filmler soykırımın dehşetini ne kadar güçlü hissettirir? Soykırım filmleri şöyledir, böyledir derken hep akılların bir köşesinde duran Schindler’s List, gücünü sinema sanatının inceliklerinden aldığı kadar, oldukça sert gerçekliğinden de besleniyordu. Sanatsal anlamda usta işi bir başyapıttı. Spielberg, “soykırım suçlusu olan Almanların hepsi bir değil, içlerinde Oscar Schindler gibi insanlığını kaybetmemiş olanlar var “ mesajını bir soykırım ağıtı içinde vermek istemişti. Bu mesaj, daha sade, şiddetsiz, kansız verilemez miydi? Oscar Schindler ile vermek istediği denge mesajında tarafsızlığa oynadığı manası da tartışılır. Schindler’s List taraflıdır. Bunun gibi kitlesel insanlık suçları filme alınırken taraf tutmak da yerine göre sağlıklıdır. Ama daha sakin, fakat güçlü yöntemler varken Spielberg’in bu soykırımı resmederken kullandığı çiğ şiddeti tercih etmesinin en dibinde o denge mesajı yatmıyor kanımca. Nitekim kendisinin Munich’te daha fazla öne çıkarmaya çalıştığı “bir yanım Yahudi, diğer yanım insan, bu yüzden karşı tarafın duygu ve düşüncelerine de hakimim” yaklaşımını pek samimi bulmuyorum. Yanlış anlaşılmasın, Schindler’s List ve Munich harika filmlerdir. Ama sözkonusu Yahudi soykırımı, İsrail-Filistin gerginliği olduğunda Spielberg, takındığı dengeli tutumunu, gösterişli anlatım tarzının ardına gizlemeyi iyi beceriyor. Bu yüzden sözkonusu soykırım filmlerinin analizini yaparken (Schindler’s List’den önce çekilmiş bile olsalar) ister istemez Spielberg örneklerini baz alarak duygu sömürüsü, şiddet vs. tespitleri yapıyoruz. Amen, Sorstalansag veya Au revoir, les enfants gibilerine rastladığımızda alışılmışın dışında bir yorum olarak niteliyoruz..

Au revoir, les enfants, İkinci Dünya Savaşı sırasında kiliseye bağlı bir yatılı okulda eğitim gören çocukların arasına birgün aniden katılan gizemli Bonnet’nin, okul öğrencilerinden Julien ile başlayan dostlukları temelinde, az evvel bahsettiğimiz toplumsal eleştirilerini dile getiriyor. Okul yetkililerinin Bonnet’nin Yahudi kimliğini diğer öğrencilerden gizlemeleri, Julien’in bu gerçeği kendi çabasıyla öğrenmesi, ama buna rağmen bu dostluğu sürdürmesi, çocuksu bir saflıktan öte, insani duyarlılık taşıyor. O çocuksu saflık ve önyargıya kapıları açık görünen, lakin içinde bunun mantığını sorguladığını hissettiren Julien’in, zeki, çalışkan ve sırlarla dolu Bonnet’nin kişiliğine aşama aşama gösterdiği yakınlık da, çocuk olmanın öncesinde insan olmuşluğun altını çiziyor.

Film her ne kadar bu saflığın vurgusunu yapıyor olsa da, Julien ve Bonnet’nin olgun görünüm ve davranışları biraz fazla baskın sanki. Hatta şunu söyleyeyim: Kimi zaman bu ağırbaşlılığı ve frenleme duygusunu soğuk, hatta itici bulmak da ihtimal dahilinde mümkün. Bu durumun nedenleri hem film ile, hem de film dışı gerçeklerle ilgisi olabilir. Din tabanlı bir yatılı okulun disiplini gereği öğrenciler kimi duygularını bastırmayı öğrenmişlerdir. Böyle bir ortamda bir de derslerin ağırlığı insanları hissizleştirir. Bu durum onların hem ruhlarına, hem de yüzlerine yansır. Belki de Louis Malle özellikle böyle bir oyunculuk arzu etmiştir. Amacı da o hep söylediğimiz fuzuli duygu sömürülerine mahal vermemek, bu tip sömürü çağrışımları yapacak duygusal iniş çıkışlar olmadan da hikayesini dramatize edebileceğini göstermek olabilir. Neticede göstermiştir de.. Yine tam da bu noktada tamamen kişisel ve masum bir “fakat”ım olacak.

Au revoir, les enfants, sömürü zihniyeti ile hareket etmeyen bir film ve buna rağmen çok güçlü. Ekranı gereksiz yere kana bulamıyor, işkence, cinayet, tecavüz olmadan da taş gibi bir drama yaratıyor. Hatta güzel piyano öğretmenini, ergenlik coşkusunun getirebileceği beklenti ile soyunurken veya banyo yaparken göstererek ve çocuklara onu dikizleterek istismar etmiyor. Fakat böylesine güzel bir hikayenin, masum bir dostluğun işlenişinde iki damla gözyaşının, sıcak bir kucaklamanın, kısacık da olsa bir isyanın, öfkenin duygu sömürüsü yapmayacağını düşünüyorum. Kime ne zararı olurdu ki! Son derece manalı yüzlere sahip Julien ve Bonnet’yi çoğu yerde neredeyse politikacı ciddiyeti ile işlemenin, bir izleyici olarak beni oyunculuk izleme zevkinden zaman zaman mahrum ettiğini söylemeliyim. Özellikle Bonnet’nin durduğu yerde konuşan yüz ifadesi, azınlık olmanın verdiği dışlanmışlık ile parlak ve iyi niyetli zekasının karışımı bir güç taşısa da, yine benzer güçteki Julien’in hatları biraz daha koyu sanki. Her ikisi de çoğunlukla şaşkın bakışlar fırlatmaktan diğer duygularla paslaşmıyorlar pek.. Bu durum artık bir süre sonra bende bir duygu birikimi yarattı. İçimde bir şeyler biriktikçe birikti. Bu yüzden, herkesin sığınağa gidip de ikisinin piyano başında eğlendikleri bölüm ve okulda Chaplin seyrettikleri sahnelerde Julien ve Bonnet’yi neşeli gördüğüm vakit, tuhaf biçimde hüzünlendim. Acaba Louis Malle’in amacı bu muydu? Onları bu halleriyle kabul etmemiz gerektiğini mi söylemek istedi? Salya sümük bir hüzün değildi beklediğim. O manidar yüzlerin biraz daha söz hakkı almasını istemiştim. Finaldeki “au revoir” sahnesi de bana oldukça ciddi gözüktü bu yüzden.. Dostluğun yürek burkan elvedası yerine, gerçeklerin ayazında kaldığımı hissettim..

Au revoir, les enfants, benim gibi düşünenler için az da olsa hayalkırıklığı yaşatabilir. Ama dostluğun ve ilk gençliğin samimi ayrıntıları içinde, bastırılmış bir hüznün, ayrılığın, pişmanlığın filmi olarak önemli bir konumda. Filmin üzerinden yıllar geçmesine rağmen, zamansızlığına da katılmamak elde değil. Benzer önyargılar, azınlık politikaları, din sömürüleri, sınıf çekişmeleri hep oldu ve olacak. Yatılı okullarda eskiden 1001 Gece Masalları okunuyordu, günümüzde Playboy ve benzerleri okunuyor. (Bu durum, günümüz ergenlerinin cinselliğe bakış açılarının kör yörüngesini de tanımlıyor.) Disiplinli bir okulda okumalarına rağmen yasak yayınlar okuyabilen, ders esnasında hoş espiriler yapabilen, büyüklerinin kalıplaştırdığı önyargıları, “serir” duyguları, ergenlik sezileri ile filtreden geçirebilen Julien ve Bonnet de birer Bağımsız Ruh değilse nedir! raskolnikov’un güçlü çevirisinde cümlelerin öğeleri ile oynayışını ve aralara serpiştirdiği “tiksinç” ayrıntılarını görünce, o bağımsız ruhun filmlere kattığı/katacağı lezzetlere kapılarımızı açıp, algı bağımsızlığımızı ilan edesimiz geliyor.

forum resmi

Bağımsız Ruhlar’a geç iştirak etmemin sebebi, ilk sayfada yapılan Farewell My Concubine çevirisinin gecikmesi, suçlusu da baronio’dur. Tıpkı 2006 yılı Ekim ayının yine 29. günü sabah saat 07:37’de gezegene düşürdüğü Alice çevirisinin suçlusu olduğu gibi.. Daha fazla dayanamayıp Farewell My Concubine yerine Je vais bien, ne t'en fais pas’dan bahsetmek istedim. Aslında böylesi daha keyifli oldu. Yalnız gelmek istemedim, Matine'mi de yanıma aldım. Bağımsız Ruhlar’ın seçtiği tüm filmler izlenmeli. Çünkü o ruh, sadece filmin “bağımsız” etiketiyle yayınlanmış olmasından değil, konusuna, karakterlerine, atmosferine sinmiş olan, kendini tüm çıplaklığıyla izleyenin ellerine teslim eden bağımsızlığından kaynaklanmakta diye düşünüyorum. O ruhun sadece bu kendisi küçük, etkisi büyük filmlerde değil, heryerde, hepimizin içinde bir yerlerde olduğunu hissediyorum..

Ne Zaman Gelecek Program?

forum resmi


Bu ileti Funkster tarafından Jun 14 2007, 09:29 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
melih
mesaj Jun 10 2007, 10:03 PM
İleti #60


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,451
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 2



spoilers.gif

***Dikkat Cautiva ile ilgili spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Ben Pele'ciyim bir kere. Baştan aramıza çizgimizi çekelim de ona göre başlayalım sevgili baronio. Kendini sadece işinde değil her alanda yetiştirmeye çalışan insanları sevdiğim ve örnek aldığımdan dolayı futbolda da beyefendiliği, terbiyeli üslubu ve eksiksiz karakterinin yanında dürüst oyunun (Fair Play) da dünyadaki en temiz karaltısı olması müsebbibiyle İnci'yi severim. Tanrı'nın eline inanmam, adına dini inanış kurulan bir Mesih olarak yolumdan sapıp dinden, imandan çıkmam. Ben futbolcu değil, sporcu severim çünkü.

Tutsak filmimizin adı. Kim bu tutsak olan peki, ya da özgür olanlar kim? Özgürlük ne, esaret ne? Bir ülkenin yönetim şekline göre bu kadar kolay mı bu kavramların değişmesi? "Özgürlük uçabilmektir, koşabilmektir, okula gitmemektir. Esaret ise bunları yapmana izin verilmemesidir." İlkokuldayken böyle derdim. Yine böyle diyebilmeyi isterim şimdi. Biraz büyüdüğümde "Özgürlük kendini ifade edebilmektir, esaret ise kendini ifade edecek kelimeleri bulamamak, boğazında düğümlenmelerine yenilmektir", derdim. Adam olmaya çalıştığım dönemlerdeyse özgürlük söz hakkı demekti. Başkalarının özgürlüklerine saldırmadan istediğim zaman konuşurum, demekti. Zaten ortada anlamını iyi bildiğim bir kavram vardı. Kavramı ve içindekileri seviyordum, başkalarının da bu kavrama olan hassasiyeti neden benimkinden farklı olsundu? Hümanizm işte, zayıfların tek azı dişi. Esaret ise susturulmak oldu, dinlenmemek ve kulak asılmamak oldu. Yetmedi, ses tellerinin alınması oldu, ben konuşurken sadece dinleyeceksin'i geçti, bir daha hiç dinleme anasını satayım'lar oldu. Değişti de değişti. Kavramların hayatımızdaki yerlerine psikolojik yardım alacak kadar takıntılıyım. "Neden buna böyle denmiş, şunun adını kim koymuş, böyle söylemek zorunda mıyız? Neden, neden, neden?" şeklinde sorularla ebeveynimi sürekli sıkıştırırdım. Onlar da sıkıldılar sanırım, böyle kabullenmemi söylediler bir vakit. Kabullenmek sözüyle ilk tanışıklığım olmamasına rağmen içeriğini kavramamda büyük yardımı olan bir andı benim için. Cevabını bulamadığın sorularda yapılacak ilk işe kabullenmek deniyordu demek ki. İlkokulda bunun anlamı sorulsaydı acaba ne cevap verirdim, diye düşünüyorum şimdi. İşin kötüsü kavramların muğlaklığını geçtim, insanın hayatındaki kısır döngünün mimarıdır kavramlar. Çocukken hiçbir şey bilmediğimiz için ailemize sorarız, sonra bulunduğumuz çevreye göre ailemize soramayacaklarımızı ya da sormak istemeyeceklerimizi öğreniriz, sonra da bize öğretenlerle "Sen yanlış biliyorsun" diyerek tartışırız. Ortak doğru insandan insana farklılık gösterdiği gibi zamandan zamana, ülkeden ülkeye, yönetimden yönetime hatta bazen aynı insanın mazisiyle çelişir. En can sıkıcısı da budur bence. "Değişmeyen tek şey değişimdir" bir klişedir ama maalesef gerçektir.

Filme girebilirsem artık bir zahmet, kavramlara takıntımın sonucu olarak -her ne kadar böyle bir kaderi tecrübe etmemiş olsam da- Cristina'yı anlayabildiğimi söyleyeceğim bu kavram karmaşasında. Anne, baba, arkadaş, çevre, ben, bizzat kendim, gibi sayısız boşluk oluşuyor bir anda hayatında. Daha küçücük parmaklarıyla şimdiden her yerinden su sızdırmaya başlamış delikleri bantlamaya çalışıyor. baronio'nun aksine bana sorular sordurtmadı ama kızcağızın bu durumu. Hiç tereddüt yaşamadım filmin herhangi bir ânında. Daha önce izlediklerimden, çevremde yaşadıklarımdan bolca argüman toplamıştım bu konu hakkında. Bence zaman geçirilmeden yapılması gereken tek bir doğru vardı, üveyleri de bunu yapmadılar. Tak-tak. Filmin bu ikilem oltasına notumu hemen önyargılarımla kestiğim için, bu aile dramının üzerinde durmak yerine 1990 Dünya Kupası kartlarını biriktirirken ilkokulda tanıştığım Arjantina'yı izlemeyi tercih ettim.

Dünyayı değiştiren 1968 yılında yaşananlarda nasıl bir akım başlamışsa artık, bir salgın misali gezegeni sarmış. Biz, kitaplardan okuyan, tanıklardan dinleyen, filmlerden izleyenlerin tasavvur edebilmesine ihtimal yok o dönemi. Gençler, özellikle üniversite öğrencileri çeşitli haklar isteyerek gösterilere başlamışlar. Fransa'da öğrenciler okudukları okulları işgal etmiş, fabrikalarda işçilerle birlikte grevler düzenlemişler. ABD'nde de gençler asker olmak istememiş, Vietnam savaşına gitmemek için savaş karşıtı eylemler düzenleyip okulları basarak sınıflarda konuşmalar düzenlemişler. Sol kanattan gümbür gümbür akınlar gelmiş, sahaya kuşbakışı bakanlar da tek çare olarak sahanın elektriklerini kesip oyuncuları kaçırmışlar. İnsanların haklarını savunmak için ses çıkartmak zorunda olduklarını anladıkları, bir uyanış yaşadıkları mucize gibi bir dönem. Kar topu misali birbirinden etkilenerek etrafındakileri de kendine katan bir irade. Hoş kalacak bir Yarın'ı bir daha göremeyeceğinin bilincine varmış milyonlarca insanın aşındırarak geçtiği yollar. İnanılmaz bir tarih olmalı. Erk sahibi zavallıların kendi aczlerinin ifşa edilmesine karşı verdikleri yanıt hep aynı kalmış tarih boyunca. Şimdi bile aynı hatta. Yukarıdaki klişeyi bilmiyor olabilirler mi acaba?
forum resmi
Mayıs 1968 gösterileri sırasında Charles de Gaulle'ü eleştiren bir poster:
"Genç ol ve sus". Arkada da Gaulle'ün silüeti görünüyor - Wiki

Filme giremiyorum, hep etrafında dolaşıyorum aksine. Ama bunun sorumlusu ben değilim, film de öyle yapıyor. Bir yandan Cristina'yı öne koyup arkada dönemin ıstıraplarını işliyor, aniden bundan vazgeçip Arjantina'daki dikta rejimini sahneye davet edip hanım kızımızı arka plana çekiyor. Yeri geliyor kabuk bile değiştiriyor. Gizeme bulaşıyor, korkuyla raks ediyor, biyografiyle flört edip dramayı aldatıyor. Yerel bir film olmayı seçtiği içindir belki, beni kaybediyor istemese de. Çok daha sert ve şoke edici bir tarihi anlatma şansı varken bunu sadece son 20 dakikaya ve insanlık dışı bir mağaraya sığdırıyor. Ve yabancılarla arasına çektiği bu set yüzünden, biz seti aşmakla uğraşırken de bitiveriyor.

Çeviri hakkında konuşmuyoruz genelde, ama bu filmdeki yan rollerden biri de kişiselleştirme efektleriydi. Özellikle üvey babanın jargonuna bayıldım.
Elinize sağlık efendim cheers.gif


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

10 Sayfa V « < 2 3 4 5 6 > » 
Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 6th December 2019 - 10:33 PM