IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Juno (2007)
Funkster
mesaj Feb 7 2009, 02:08 AM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Juno (2007)

Juno (2007) PosteriYönetmen: Jason Reitman
Tür: Comedy | Drama
Slogan: A comedy about growing up... and the bumps along the way.
IMDB Notu: 8.0 / 10 (119,304 oy)
Süre: 96 min
Ödüller: Won Oscar.
Oyuncular: Ellen Page, Michael Cera, Jennifer Garner, Jason Bateman

Bağımsız film izlemeye başlamadan evvel tüm önyargıları rafa kaldırmak gerekiyor. Mantık süzgecini de esnek bırakmak. Çünkü sizi nereden, nasıl yakalayacağı belli olmayan bir türden bahsediyoruz. Ya tümüyle sizi çekim alanına alıyor, ya birkaç sahnesi ile damarı buluyor, ya da hiç mi hiç sarmıyor, belki de sıkıntıdan sizi bir mısır patlağı haline getiriyor. Ne olursa olsun, böyle durumlarda bir suçlu aranacaksa eğer, ilk suçlu filmin kendisi midir? Zira onun bir adı var: Bağımsız film! Size adıyla diyor ki: “Beni izlemek, anlamak, yaşamak için tamamen bağımsız şekilde karşıma oturacaksın. Senin beklentilerin, referansların, şunların, bunların beni ilgilendirmez. Ben, belki de hayatında izleyeceğin en iyi 3-5 filmden biriyim, ya da tam bir kabusum. Ben bittikten sonra sen ekran karşısında ne isen oyum. Ben bağımsızım! Bu isim, bana hayat vermek için varını yoğunu ortaya koymuş, minicik bütçelerle içindekileri paylaşmak istemiş veya okuduğu bir kitaptan çok etkilenip “ben bunu kendi kısıtlı imkanlarımla film yapsam, sonra büyük balıkların henüz yutamadığı küçük şirketlerle, ya da bırakın onu, kendi şirketimi kurup oradan dağıtsam” düşüncesiyle hareket eden sinemacıların tavırlarını yansıtıyor. Kısacası benim ne olduğuma büyük şirketlerin patronları değil, sen karar veriyorsun.” Günümüzün saygın ve büyük bütçeleri idare eden yönetmenlerinin bir çoğu zamanla bu yoldan geçti. Bu filmlerle büyük ilgi toplayıp ödüller kazanan bağımsız sinemacılar, Hollywood’un devasa stüdyo ve imkanlarının anahtarlarının güvenle teslim edildiği bağımlılara dönüşmeye başladı. Tabi yıllara ve şımartma potansiyelli başarılara rağmen hala içindeki bağımsıza sahip çıkmasını bilen tecrübeler de var. Lakin hiç fark etmiyor. Kişi, para ve şöhreti bulduktan sonra eski alışkanlıklarını yansıtan bağımsız yapımlara burun kıvırmaya başlasa bile, her zaman alttan yeni fikirlerle yeni bağımsızlar çıkmaya devam ediyor, edecek. O ruha engel olmak çok güç.

İşin iyi tarafı, piyasaya hükmeden büyük cep telefonu şirketleri kendi ürettikleri modelleriyle kısa film çekenler arasında yarışmalar düzenleyerek yeni yetenekleri keşfetmeye çalışıyorlar. Veya elit festivaller bu ruhla çekilen bağımsız yapımları kendi programlarına dahil ediyor, elit jüri üyeleri onları dünyaca ünlü organizasyonlarda aday olarak yarıştırıyorlar. Arenada daha iyi dövüşsün diye krallar tarafından bakılıp beslenen savaşçılara benzeseler de bu filmlerin ve yeni yeteneklerin geniş kitlelere tanıtılması için böylesi koltuk çıkmalar gayet olumlu. Siz bakmayın birtakım bağımsız sinema gönüllüsünün dergilerde “vay efendim, bir zamanlar şu kadarcık bütçeyle Christopher Nolan, Memento gibi bir başyapıt çekti, şimdi adam para babaları için Batman çekiyor” şeklindeki ayar vermelerine. Onlara kalsa Nolan hep 100 bin, 200 bin dolarlık filmler çekerse iyi yönetmendir. Tamam, ruhunu şeytana satıp kokain partilerinin aranılan isimlerinden biri haline gelen insanlar yok mu, var. Fakat verilen örnekler hep milyon dolar bazında olduğu için müthiş bir çelişkiye düşüp işin sinema kısmını atlıyorlar. Sanki milyon dolarla bağımsız hissiyatına sahip filmler çekilmiyormuş gibi. Bağımsız olsun, çamurdan olsun diyerek takılan at gözlükleriyle bir süre sonra yön bulmak da güçleşir. Bir bağımsız film bittikten sonra ekran karşısında ne isek oyuz demiştik. Doğru. Fakat herkes bunu kendi zevkine göre değerlendirmez mi? Yani senin başyapıtın benim kabusum olamaz mı?

forum resmi

Bu yılın koltuk çıkılan bağımsızı ise Juno. Geçtiğimiz sene Little Miss Sunshine idi. Koltuk çıkma tabirinin hiç hoş durmadığının farkındayım. Yoksa her iki filmin de bu torpile hiç ihtiyacı yok. Sadece Bağımsız Film Cumhuriyeti içinde bu iki filmden diğerlerine nazaran daha hızlı haberimiz oldu. Hem Juno, Little Miss Sunshine’a göre çok daha dezavantajlıydı. Little Miss Sunshine yıldızı bol bir filmdi ve bunun avantajı tartışılmaz. Şimdilerde Juno için sarfedilen övgü dolu sözler, taglinelar başka filmler için de söylendi. Peki neydi Juno’yu diğer yaşıtlarından öne çıkaran şey? Reklam kampanyası mı? Tamam da neden Juno o zaman? Jennifer Garner dışında (o da yardımcı rolde) star sayılabilecek oyuncu olmaması, isimlerini yeni yeni duyuran genç kuşak oyuncuların başrolü üstlenmeleri ile star tezimiz buraya uymuyor. Peki şunu düşünsek: Juno’nun kendisi zaten çok iyi bir film! Afişiydi, müzikleriydi, kadrosuydu, bütçesiydi derken Juno katıksız bir bağımsız gibi duruyor. Aslında biraz katıklı ve bana göre kendini belli bir izleyici kitlesine yabancılaştıran yapıda. Yalnız değişmeyen bir şey var. Juno belki de son ayların en iyi romantik komedisi. İşte burada bir katık unsuru var. Alışıldık romantik komedi şablonunu, alışılmadık detaylarla bağımsız film ruhu ile karıştırıp, farkı fark ettirmeme üzerine okullara ders niteliğinde bir film. Yani filmin adını romantik komedi olarak koyduktan sonra, romantik komediden de bağımsız bir dinamizme sahip olduğunu görüyor, arada kalabiliyorsunuz.

Ardı arkası kesilmeyen diyaloglar, zamanlaması çok yerinde monologlar, makinelı tüfek misali her duruma cevabı ve espirisi hazır zeka küpü karakterler, temposu saat gibi ayarlanmış kurgu, insana günümüz TV dizilerinin havasını solutuyor biraz. Kendisine pek bayılmasam da şu an aklıma Gilmore Girls geldi. Akılalmaz bir hızla o kadar mantıklı ve nükteli cümleyi ayaküstü bir araya getirebilen, hayranlık verici pratik zeka sahibi insanların hep birlikte yaşadıkları uydurma-gerçek arası kasabalar. Yabancılaşma meselesi de izleyici ile filmin uyruğu arasındaki kültür farkından ileri gelmekte. Lise son sınıf öğrencisi Juno, sınıf arkadaşı Paulie Bleeker ile sözde can sıkıntısından beraber olup hamile kaldığını öğreniyor. Kürtajın eşiğinden dönüp durumu babası ve üvey annesine anlatıyor. Çocuk hasretiyle yanan varlıklı bir aile bulunuyor, anlaşmaya varılıyor ve hamilelik süreci başlıyor. Buraya kadar olan kısmı ahlaki mantık süzgecinden geçirmeyi başaramayanlar için Juno sadece zaman kaybı olacaktır. Aslında ailecek izlenmeyecek bir aile filmi bile denebilir. Filmin enteresanlığı da bu kafa karıştıran lezzetten ileri geliyor. Batı hoşgörüsü gerçek hayatın anlaşılmazlığını da bir şekilde kolaylıyor. O şaşırtan hoşgörü insanı “bu sadece bir film” ile “bu kadar da genişlik de çok sahte” arası taraflar haline getiriyor. Gazetelerden, televizyonlardan duydukları inanılması güç gerçeklere ilk görüşte inanan kişi, sıradan bir Amerikan/İngiliz/Alman ailesinin başına gelen traji-komik sıradışılığı ciddiye almıyor. Yok eğer yabancılık hissi o sözünü ettiğim süper zeki hazırcevap diyalog kurmacası veya Amerikan tarzı mizah ve marka anlayışından kaynaklanıyorsa bunun da artık günümüzde bir şekilde (şartlı olarak) aşılması gerektiğini düşünüyorum. O şart ise, müthiş senaryo zekasına layık gördüğünüz karakterin kendisiyle çok ilintili. Mesela yine Ellen Page’in rol aldığı Hard Candy’de zengin bir pedofili tuzağa düşürüp ona hayatı zindan eden Hayley tiplemesine biçilmiş olağanüstü zeka, inandırıcılık açısından aşılması güç bir engeldi. Ya da ben aşamamış olabilirim. Se7en’daki John Doe’ya yakışan türden bir tuzağın, insanın psikolojik çöküntüsüne çok hakim bir zeka tarafından alınan intikamın bir lise (ortaokul bile olabilir tam hatırlamıyorum) çocuğuna aşırı büyük gelmiş olması da tamamen bu senaryo zekasının öngörüsü. Bence Hard Candy, olumlu tespitlerinden, parlak cümlelerinden başını kaldırıp da dişe dokunur bir film olamadığı gibi, Ellen Page gibi bir yeteneği de inandırıcı kılmayı ıskalayıp antipatik hale getirmişti. Juno’da da Page’e uyarlanan duygusal zeka hemen hemen aynı seviyelerde. Ama film buna karşı önlemlerini de almış gözüküyor. İçinde sık sık “Juno biraz tuhaftır, Juno’nun çok özel bir espiri anlayışı vardır, Juno bambaşka biri” cümlelerini duyuyoruz. Başarılı da olmuş, senaryodaki olgunluğu yaşından olgun ve deli dolu genç kız tipiyle haklı çıkarma durumu bir nevi.

Kendine has gayet mantıklı bir mizah, yaşam, sinema, müzik zevki olan Juno’nun seks denemesinde korunmayı akıl edememesi gibi detaylar göze de batabilir, senaryo da olsa böylesi üstün bir zekanın bile bazı şeyleri atlayabileceği yönünde hoş bir denge de sağlayabilir. İşte Juno, siz nasıl görürseniz onu verir. Önyargı, ahlaki bakış açısı, yabancılaşma, inandırıcılık, tüm bunlardan bağımsız olarak izleyeceğiniz Juno gerçekten çok iyi bir film. Mizah duygusu, basmakalıplardan türetilmiş de olsa özel yan karakterleri, romantizme yaklaşımı, dramatik ciddiyeti ile huzur veriyor. Taşıyıcı annelik, ergen cinselliği, ebeveynlerin pedagojik yaklaşımları, boşanma, iletişimsizlik, gerçek aşk gibi önemli meseleleri mesaj kaygısız, öğreten adamsız bir rahatlıkla sunduğu kadar, özellikle finali ile de son derece gerçekçi bir orta yol bulma başarısı gösterebiliyor. Tabi kime göre doğru, yanlış veya orta yol olduğu da kültürel, sosyal farklılıklara göre değişkenlik gösterebilir. Senaryolarda sıkça rastladığımız bazısı yerel, bazısı uydurma abur cubur, içecek vs. isimleri ile, onların sebebiyet verdiği bir takım espirileri de idrak edemeyişimiz de bu farklılığa farklı bir yönden işaret etmekte. Tabi bunlar pek de önemli olmayan ayrıntılar. Ama mesela yine bağımsız filmlerde sıkça rastladığımız müzik, sinema, sanat göndermeleri kimi zaman oldukça faydalı olabiliyor. Şahsen Juno’yu izleyene dek, Herschell Gordon Lewis isimli akıllara zarar yönetmenden haberim yoktu. Juno’nun evlatlık vereceği ailenin babası Mark ile aynı dalga boyunu yakalaması, sinema ve müzikten yaptıkları sohbetler sonucu Mark’ın koleksiyonunun nadide parçalarından biri olduğunu öğrendiğim bu adamı film sonrası IMDB’ye sordum. Blood Feast, A Taste Of Blood, Color Me Blood Red, The Gore Gore Girls, 2000 Maniacs isminde sevgi kelebeği isimlerle bezeli filmografisine ait The Wizard Of Gore’dan da bir bölüm vardı. Hamileyken bile o sahneden haz alan, hatta hayranı olduğu Dario Argento’nun Suspiria’sından bile iyi olduğunu söyleyen kıyak bir kız Juno

forum resmi

Filmde yine Mark ile Juno’nun beraber takıldıkları anlarda bahsi geçen The Carpenters adına yapılmış tribute albüm If I Were A Carpenter’a da değinmek isterim. Bence gelmiş geçmiş en kötü tribute albümlerden biri olan bu albüm, Karen ve Richard Carpenter kardeşleri şayet yaşıyorlarsa utandırmış, öldülerse mezarlarında ters döndürmüştür muhtemelen. Kötünün iyisi olarak olaya yatkın biçimde albümün en iyileri Grant Lee Buffalo (We've Only Just Begun) ve Sheryl Crow (Solitaire) diyebilirim kendi adıma. Mark’ın filmde duyduğu an yerinden fırlayıp en sevdiği şarkı olduğunu söylediği bu albümdeki Sonic Youth (Superstar) yorumuna gelince. Belki de hayatımda duyduğum en kötü coverlardan biridir. Böylesi tutku dolu bir country bestesi ancak bu şekildeki robotsu bir vokal ve ruhsuz bir müzikle rezil edilebilirdi herhalde. Sonic Youth’a da fazla haksızlık edesim gelmiyor. Zira 92 tarihli albümleri Dirty’yi çok severim. Punk/Grunge krizlerine ilaç mahiyetindedir. Ama geri kalanı için Juno ile aynı fikirdeyim. “Sadece gürültü!” Hatta ekleme yapayım: “İtici Entel New York Gürültüsü!”

forum resmi

Juno’nun karnındaki bebeği evlat edinecek olan Mark ve Vanessa’nın hafif karmaşık ilişkisi ile, Juno’nun ebeveyneleri Mac ve Brenda’nın hayranlık uyandıran ilişkisi arasında da gizliden bir evlilik muhasebesi tutuyor film. Aslında birçok muhasebesi var. Mesela gerçek aşk/doğru insan konusunda yine o kendine özgü hınzır (ama tutarlı) yaklaşımı çok sıcak. Hele de baba Mac’in Juno’ya yaptığı doğru insan tarifi öyle her filmde karşınıza çıkacak türden değil. Yine aslında birçok muhasebesi kadar, birçok tarifi de var filmin. Bir de hayati tercihlerin filmi Juno. Dopdolu olduğu için insanın aklına filmle ilgili hep yeni bir şeyler geliyor. Juno olarak izlediğimiz Ellen Page, hani bazı roller sadece bir kişi içindir denir ya, o türden bir rolün aktrisi olmuş. Hollywood’un Julia Roberts, Sharon Stone gibilerinden kurtulmaya başladığı bu güzel günlerde Ellen Page daha nice kalıcı karakterlere hayat verecektir. Ama şu sıralar (iyi ki de) bağımsız yapımlarda adını sıkça duyuruyor. Paulie Bleeker olarak filmde tuhaf bir kimya yaratan “nerd” görünümlü Şahin, bağımsız genç kuşaktan Michael Cera, sanki Superbad’den çıkar çıkmaz buraya gelmiş gibi. Juno’nun en az onun kadar eşek sıpası olan kankası Leah’ı (Olivia Thirlby), karizma üvey anne Brenda’yı canlandıran, en son Winter Solstice bağımsızında izlediğim Allison Janney’yi, (özellikle ultrason teknisyenini delik deşik ettiği sahneye dikkat!) ve tabi her genç kızın rüyası bir baba figürü olarak (William ve Paul’ün kulakları çınlasın) Mac rolüyle J.K. Simmons’ı unutmayalım. (Mac’in Vanessa’ya evlerinde gördüğü pilates aletini sorduğu sahnede ona sevgiyle sarılmak istemeniz gayet mümkün). İkide bir kadraja giren okul koşu takımıyla, harika şarkılarıyla, bazen ipin ucunu bile kaçırabilen zeki senaryosuyla ve en son Thank You For Smoking hakimiyetini çok beğendiğim Jason Reitman’ın yönetimiyle Juno, her şeyin bir sandalyede başladığı özel bir film…

forum resmi


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
NeOsiris
mesaj Feb 7 2009, 07:22 PM
İleti #2


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 37
Katılım: 28-March 08
Üye No.: 2,823



Bana göre geçen senenin abartılmış filmlerindendir. Birçok kişinin aksine Ellen Page'in oyunculuğu beni rahatsız etmiştir, yapmacıklık bakımından. Bu bakış açım konusunda yalnızım herhalde.


--------------------
Yapayalnız, korkunç iğrençlikleri içinde yapayalnız insanlar sokaklarda koşuşacak; gözleri bir yere dikili, dertlerinden hem kaçıp hem onu içlerinde taşıyarak, ağızları açık, kanatlarını çırpan dil-böcekleriyle önümden yorgun argın geçecekler. O zaman katıla katıla güleceğim; gövdem, düğün çiçekleri ve kasımpatıları gibi açılan ne idüğü belirsiz pis kabuklarla kaplı olsa bile güleceğim. Sırtımı bir duvara dayayıp önümden geçtikleri sırada, 'Biliminiz nerede? Hümanizminiz ne oldu? Düşünen kamış onurunuzdan ne haber?' diye haykıracağım. Jean-Paul Sartre
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
RockeT
mesaj Dec 6 2010, 12:52 PM
İleti #3


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 242
Katılım: 6-December 10
Üye No.: 8,285



QUOTE(NeOsiris @ Feb 7 2009, 07:22 PM) *

Bana göre geçen senenin abartılmış filmlerindendir. Birçok kişinin aksine Ellen Page'in oyunculuğu beni rahatsız etmiştir, yapmacıklık bakımından. Bu bakış açım konusunda yalnızım herhalde.


Abartı konusunda yalnız değilsiniz. Yalnız ailesel yapı olarak ve oyunculuk olarak beğenmemek değil gerçeğe yakın bile bulmadım. O kadar başlarından olay geçiyor yine sonlandırırken bumuydu o kadar söz ettiğiniz film demiştim. weety.gif


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 17th July 2019 - 06:28 PM