IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Closed TopicStart new topic
> Bir Varoluşçunun Günlüğü
BuRnOut
mesaj Jun 23 2007, 02:59 PM
İleti #1


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Bir Varoluşçunun Günlüğü


Jean Paul Sartre - Bulantı
Örneğin şu ben varım diyen acı dolu geveleme: Onu çevreleyen benim. Varım, var olduğumu düşünüyorum. Ah bu var olma duygusu ne uzun bir şerit. Bende yavaş yavaş açıyorum onu. Düşünmeyi engelleyebilsem bari! Deniyorum, başarıyorum: Başım dumanla doldu gibime geliyor... Derken işte yeniden başlıyor.






forum resmi


Beş Vakit’in bende yaşattıklarına dair bir deneme


Beş Vakit Üzerine
Benimde küçüklüğümün geçtiği yerler Reha Erdem’in betimlediği yerler gibiydi. Ortaokul’a kadar Manavgat’ın kırsalında kalıyordum. Manavgat’tan her gün okula gitmek için on beş dakikalık yol giderdik Antalya’nın sıcağında… İnsanlar kimin çocuğu olduğunu bilmeden ve bunu umursamadan limonata ve dondurma ikram ederdi. Çocuk olmanda önemli değildi, insan olman yeterliydi. Kapılar açıktı, güven vardı insanlar arasında, yüzler gülerdi, hasat mevsimi kötü geçtiğinde bile… Tarlalardan meyveler sebzeler toplanır, çoğu zaman yıkanmadan yenirdi. Suyu temizdi, musluğa ağzını dayar gönlünce içerdin. Çeşmeleri vardı, kuyuları vardı. Basitti, ama çok çaba gerektirirdi kullanması, her baba yiğidin harcı değildi kuyudan kovayla su çekmesi. Olurda düşürürsen kovayı kulağın uzayıverirdi büyükannenin elleri arasında… Dört mevsim yapacak bir şey bulurduk. Sahil yirmi dakika mesafedeydi, giderdik, koştururduk, denize atlardık… Denizi kışın en sert zamanında bile insanı kendine çekerdi, temizdi, berraktı, insanları gibiydi. Yüzen balığı görürdün. Şimdiki gibi kalabalıkta değildi, insanların tecavüzüne uğramadığı, ak kalabildiği günlerin son demleriydi. Ola ki, balık tutanlar çok şanslıysa bir gün, etrafta koşturan çocukların ellerine verirlerdi fazladan balıkları. Onlarda Karun’un hazinesini bulmuşçasına evlerine koşturarak müjdeyi verirlerdi. Çoğu zaman tok bir azarla: “ellerini temizle” sözüyle iştahımız boğamızda kalırdı, ama o tatlı heyecana değerdi. Su masmaviydi hala… Daha bilmem kaç yüz yıldızlı oteller yapılmamıştı. İnşaat faaliyetleri başlamamıştı. Hesaplamalar yapan ve bizler arasında eğlence konusu olan adamların henüz yeni yeni göründüğü zamanlardı. Aradan çok geçmedi. İki yıl sonra, anladık niye geldiklerini... Oteller, villalar ve evler yapmak için tezgahlarını kurdular. O zamanlar “çevreye verdiğimiz zarardan dolayı özür dileriz.” levhaları da yoktu, dımdızlak inşaata başlar, bütün pisliklerini etrafa saçarlardı. Biz yine de aldırmazdık onlara. Evde oyası, boncuğu, bohçası kimi zaman kadınlar toplaşırdı. Anlamazdık hiç, nedir bunlar ne işe yarar diye… Evin içini örümcek ağı gibi sarmıştı oyalı örtüler, ama hiç kafa yormaya vaktimiz olmazdı yaramazlık peşinde koşarken. Erkeklere hava atmak isteyen küçük kızlar bazılarını kaçırırdı gizlice, kimi giysileri giymeyi denerdi. Çıkarlardı kapı önüne. Ama çıkmalarıyla, annelerinin kulaklarından tutup içeri almaları bir olurdu. Bir hava atma girişimi daha söner giderdi. Erkekler içinde durum pek farklı değildi. Sevdiğin kıza kendini göstermek için bin türlü oyun yapardın, ama hiçbiri tutmazdı. Yine de herkes birbirini tanırdı ve başarısız denemeler çabucak unutulurdu. Manavgat şelalesi vardı, her şeyi silerdi. O zamanlar daha etrafı alabalık havuzlarıyla parsellenmemişti. Bir ticaret merkezi değildi. Bizim için sıradan bir uğrak yeriydi. Arada tek tük yabancı gelir, bakar giderdi. Hiçbir zaman aklımdan geçirmedim, bir gün etrafının bugünkü gibi havuzlarla çevrelenen bir göstermelik şelale olarak kalacağını… Bizim için tarlaya giderken bir dinlenme noktasıydı. Tarlada yılanlar gezerdi, cesaretli olanlar peşinden giderdi. Yeşil bile o zamanlar bize farklı gelmezdi. Nihayetinde her yer yeşillikle doluydu, ne özelliği olabilirdi ki… Eski ve yıkık dökük bir ev vardı, kimi fırlamalar hayaletli derdi, küçük olanları korkuturdu. Tek göz eski püskü odaya girmek erkekliğe geçişin bir göstergesiydi. Oraya girmeden bizim köyde erkek olamazdın. Köyde ne sinema vardı, ne kitap bulacak bir dükkan. Arada kahvehanede okunan gazetelerden başka bir şey kimsenin elinde olmazdı. Tarlada ağacın altına oturmuş kitap okuyan birini gördük mü, bize ilginç gelirdi. Hayatın içi boştu bizim için, Nietzsche’nin “kendini geliştirmek modern insanın mastürbasyonudur.” sözünü henüz öğrenmemiştim. Okul sıradan bir görevdi, gider gelirdim. Her şey temizdi, şimdiki gibi kirli değildi. Neşe daha tazeydi, her gün yeni meyveler verirdi. Umut bir uçurtmayla birlikte uçup gitmemişti. Pandoranın kutusu kapalıydı. Önce binalar arttı, binalarla birlikte kirlilik başladı. Bazı yerlerde suya bile girilemez dediler. Suya girilemeyeceğini ilk defa o gün öğrendik. Yanımdaki arkadaşımın, “su kirli, girmeyin” dendiğinde, “niye ki ben girerim, hep giriyorum.” sözü hala kulaklarıma geliyor. Onun şaşkınlığının ve saflığının üstüne ne yazık ki artık beton döktüler. Girilemese de, en azından bir su vardı. Artık o bile yok. Denizi pislettikleri gibi insanları da pislettiler. Toprak satın almak için birbirine düşenler oldu, şehre gidenler arttı. Tadı kaçtı o güzel köyünde. Şimdi pis oldu, çirkinleşti, kimse kimseyi tanımaz oldu, insanlar ev yerine villalarda oturur oldu. Okula giderken bize limonata veren kadınlar, dondurma ikram eden amcalar, kahvehanede Halikarnas Balıkçısı’nın öykülerini, Orhan Veli’nin şiirlerini anlatmaya çalışanlar artık gittiler. Yerlerine hangi dilde konuştuğunu anlamadığımız, bize şüpheli bakışlarla bakan insanlar geldi. Orhan Veli’nin şiirleri yerlerini ürün satış fiyatlarına bıraktı. İnsanlar Orhan Veli’yi unuttu, insanlar denizi unuttu, insanlar birbirini unuttu. Küresel Isınma yoktu o zamanlarda, ama insanların içleri de havalar kadar ısınırdı. Düğünlerde şölenlerde dağıtılan limonatalar, gelenler gibi sahte değildi. Limonatalar da gerçekti, insanlarda… Artık her şey pis oldu, çirkinleşti, kimse kimseyi tanımaz oldu, koca bir gecekonduya döndü benim memleketim. Artık İstanbul’un kalabalığından, stresinden, gürültüsünden kurtulmak istediğimde de gidecek yerim kalmadı. İnsanların köylerine dönecek hali de kalmadı, köylerin insanları rahatlatacak güzelliği de…






Müzik




Myslovitz - Sound of Solitude

And even left alone one day
Bir başına kalsam bile günün birinde
Ain't gonna change, it's not my world
Değişmem, benim dünyam bu değil
Before me there's a road I know the one I chose myself to go
Bildiğim bir yol var, gitmeyi yeğleyeceğim önümde...

Yeah, perfect forever, always clever, Should I be and I should feel super cool
Evet, sonsuza dek mükemmel ve akıllı olmalı, harika hissetmeliyim kendimi...
But then I am a fool
İşte o zaman oluyorum aptalın teki...
But then it's not me
İşte o zaman, kendim olmuyorum ki...

And even left alone one day
Bir başına kalsam bile, günün birinde...
Ain't gonna change, it's not my world
Değişmem, benim dünyam bu değil...
Before me there's a road I know the one I chose myself to go
Bildiğim bir yol var, gitmeyi yeğleyeceğim önümde...

See, I like the evenings
Akşamları severim, bak işte...
Like to get hidden for quite some time
Sessizce saklanmayı seviyorum bir süre
And yet, I like against my nature with ostentation
Gösterişli doğama karşı çıkmayı, bununla birlikte...
To stay alone, climb to a tree top
Bir başına kalıp, tırmanmayı bir ağacın tepesine...
And keep looking skyward
Ve kaldırıp başımı bakmayı gökyüzüne...
No sensation, but I know that right here
Hiçbir hassasiyet yokken, tam burada anlıyorum işte...
For another time
Hiçbir zaman içinde...
Can't be who I wanna be
Olmak istediğim kişi, olamam belki de...

And even left alone one day
Bir başına kalsam bile, günün birinde...
Ain't gonna change, it's not my world
Değişmem, benim dünyam bu değil...
Before me there's a road I know the one I chose myself to go
Bildiğim bir yol var, gitmeyi yeğleyeceğim önümde...

Nights, some nights I awake to
Geceler, uyku tutmayan bazı geceler
Go out though I hate it
Dışarı çıkıyorum nefret ettiğim halde
Look at this chemical world
Bak şu kimyasal dünyaya…
Smelling like grayness, like paper love sadness
Griliği soluyorum, kâğıttan bir aşkın, hüznüymüşçesine…
With you and me and someone else
Seninle ve benimle ve başkasıyla
Don't know who, wants to be
Kim, bilmem. Olmayı isteyeceğin birlikte…
For several years
Bir kaç yıl süresince
With obsession and with ostentation, left alone a while I've seen that guy
Takıntılı, gösterişli ve bir başına, bir süredir gördüğüm o adam...

And even left alone one day
Bir başına kalsam bile, günün birinde...
Ain't gonna change, it's not my world
Değişmem, benim dünyam bu değil...
Before me there's a road I know the one I chose myself to go
Bildiğim bir yol var, gitmeyi yeğleyeceğim önümde...



Şiir





GÜZDE UNUTULMUŞ

Saat yedi buçuğuydu güzün
Ve ben bekliyordum
Kimi beklediğim önemli degil.
Günler, saatler, dakikalar
Bıktılar benle olmaktan
Çekip gittiler azar azar
Kaldım ortada, tek başıma

Kala kala kumla kaldım
Günlerin kumuyla, suyla
Bir haftanın artıklarıyla kaldım
Vurulmuş ve hüzünlü

Ne var, dediler bana Paris'in yaprakları
Kimi bekliyorsun?
Kaç kez burun kıvırdılar bana
Önce ışık, çekip giden
Sonra kediler, köpekler, jandarmalar

Kalakaldım tek başıma
Yalnız bir at gibi
Otların üstünde ne gece, ne gündüz
Sadece kışın tuzu

Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar
Ne önceleri, ne de sonra
Hiç böyle yalnız kalmamıştım
Bu kadar
Ve kimi beklerken olmuştu
Hiç mi hiç hatırlamam.

Saçma ama bu böyle
Bir çırpıda oldu bunlar
Apansız bir yalnızlık
Belirip yolda kaybolan
Ve ansızın kendi gölgesi gibi
Sonsuz bayrağına doğru koşan.

Çekip gittim, durmadım
Bu çılgın sokağın kıyısından
Usul usul, basarak ayak uçlarıma
Sanki geceden kaçıyor gibiydim
Ya da karanlık, kükreyen taşlardan

Bu anlattıklarım hiçbir şey değil
Ama başıma geldi bütün bunlar
Birini beklerken, bilmediğim
Bir zamanlar.

PABLO NERUDA




Resim




forum resmiforum resmi


Aynı resim iki farklı teknik... 1.si Meninas, 2.si Picasso.


forum resmi


Picasso - Old Guitarist




Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:35 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jun 30 2007, 02:12 PM
İleti #2


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Dostoyevski
Daha önce de sık sık olmuştu canının sıkıldığı. Böyle bir anda, onu buraya bağlayan tüm bağları koparıp yeniden geriye dönüş yapmaya, yeni, hiç bilinmeyen bir yolculuğa çıkmaya, gene yapayalnız kalmaya, eskisi gibi çok şeyler bekleyerek, hayattan ne beklediğini, hatta ne istediğini bilmeden yaşamaya hazırlandığı bu anda canının sıkılmasında bir olağanüstülük yoktu aslında…





Şiir




Kent

'Başka diyarlara başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış her çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada,
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın.'

Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
Aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
Ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu yer yüzünde.

Konstantinos Kavafis




Resim




forum resmi

Salvador Dali - The Battle of Teutan


forum resmi

Ivan Konstantinovic Ayvazovski- Sinop




Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:36 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jul 14 2007, 11:26 AM
İleti #3


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Ece Temelkuran
Bazen, siz bir ağaca tırmanırken aşağıdakiler öyle güçlü bir alkış tuttururlar ki cılız dallara doğru ilerlemekte olduğunuzu unutursunuz. "Yukarı! Daha yukarı!" diye öyle coşkulu bağırırlar ki avuçlarınızdan akan kanı bile umursamazsınız. Ama bir anda, bazen, bazılarımız, o aşağıdakiler için tek önemli şeyin iyi bir gösteri izlemek olduğunu fark edebilir. Avuçlarına bakar; görür ki kan, aşağıya düşse de ancak bu kadar akar, daha fazla değil. Aşağıdan gelen sesler ise zaten anlamsız bir gürültüye dönüşmüştür. Bazılarımız sessizce aşağıya inmeyi seçer.





Müzik




Dream Theater - The Spirit Carries On

[Nicholas:]
Where did we come from?
Nereden geldik biz?
Why are we here?
Niçin buradayız?
Where do we go when we die?
Öldüğümüzde nereye gideriz?
What lies beyond
Bildiklerimizin ötesindeki
And what lay before?
Ve sonsuz uykuya dalmadan önceki şey nedir?
Is anything certain in life?
Hayatta kesin bir şey var mıdır?

They say, "Life is too short,"
Hayatın çok kısa olduğunu,
"The here and the now"
şimdi ve buradadan ibaret olduğunu
And "You're only given one shot"
Ve sadece bir hakkının var olduğunu söylüyorlar
But could there be more,
Ama daha fazlası olmalıydı
Have I lived before,
Yaşamadan önce
Or could this be all that we've got?
Yoksa sahip olduğumuz her şey bu kadarla sınırlı olabilir miydi?

If I die tomorrow
Eğer yarın ölürsem
I'd be all right
İçimi ferah tutardım
Because I believe that after we're gone
Çünkü öbür dünyaya gittiğimizde
The spirit carries on
Ruhumun da benimle geleceğine inanıyorum

I used to be frightened of dying
Ölümden korkabilirdim
I used to think death was the end
Ölümün bir son olduğunu düşünebilirdim
But that was before
Ama bunlar öncedendi
I'm not scared anymore
Artık korkmuyorum
I know that my soul will transcend
Ruhumun her şeyin ötesinde olduğunu biliyorum
I may never find all the answers
Hiçbir zaman bütün cevapları bulamayabilirim
I may never understand why
Hiçbir zaman niçin anladığımın farkına varamayabilirim
I may never prove
Hiçbir zaman kanıtlayamayabilirim
What I know to be true
Benim için neyin doğru olduğunu
But I know that I still have to try
Ama hala denemem gerektiğini biliyorum

If I die tomorrow
Eğer yarın ölürsem
I'd be allright
İçimi ferah tutardım
Because I believe that after we're gone
Çünkü öbür dünyaya gittiğimizde
The spirit carries on
Ruhumun da benimle geleceğine inanıyorum

[Victoria:]
"Move on, be brave
Cesur ol, öne çık
Don't weep at my grave
Mezarımın başında ağlama
Because I am no longer here
Çünkü burada çok uzun süre kalmayacağım
But please never let your memory of me disappear"
Ama hiçbir zaman benimle ilgili anılarının silinmesine izin verme

[Nicholas:]
Safe in the light that surrounds me
Işık beni güvenli çemberinin içine alarak
Free of the fear and the pain
Acımdan ve korkumdan kurtarıyor
My questioning mind
Kafamdaki soru işaretlerini
Has helped me to find
Cevaplamam için yardım ediyor
The meaning in my life again
Tekrardan hayatım anlam kazanıyor
Victoria's real
Victoria’nın gerçeği…
I finally feel
Sonunda hissediyorum onu
At peace with the girl in my dreams
Rüyalarımdaki o huzur dolu kızı…
And now that I'm here
Ve şimdi bende buradayım
It's perfectly clear
Artık her şey apaçık
I found out what all of this means
Bütün sorularımın cevaplarını öğrendim




Resim




forum resmi

Francis Bacon'ın Papa yorumu...


forum resmi

Paul Cezanne - Yaşlı Adam




Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:37 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Aug 4 2007, 01:52 PM
İleti #4


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Jean Paul Sartre - Duvar
İspanya'yı kurtarmak istemiştim. Piy Margall'a hayrandım. Anarşist harekete katılmıştım. Toplantılarda konuşmuştum. Her şeyi ciddiye alıyordum; sanki ölümsüzmüşüm gibi. Bu anda bütün hayatım önüme seriliymiş gibi bir izlenim uyandı içimde ve düşündüm: Kutsal bir kuruntuymuş demek ki. Madem ki sona erecek, hiçbir şeye değmezmiş. Kızlarla nasıl dalga geçebildiğimi, nasıl gezip tozabildiğimi sordum kendime. Böyle öleceğimi bilseydim tek parmağımı bile oynatmazdım. Hayatım önümdeydi, kapalı, saklı, bir çanta gibi. Gelgelelim içinde olanlar daha bitmemişti. Bir an hayatımı yargılamaya kalktım. Kendi kendime güzel bir hayattı demek isterdim. Ama bir yargıya varamıyordu insan, bu bir taslaktı. Zamanımı ölümsüzlük için uğraşmakla geçirmişim, bir şey anlamamışım. Hiçbir şeyden hayıflanmıyordum. Hayıflanabileceğim bir yığın şey vardı, manzanilla'nın tadı, Cadiz yakınlarında küçük bir koyda yazın denize girişim gibi. Ama ölüm hepsini berbat etmişti. Belçikalının güzel bir fikri vardı: birden,

-Dostlarım, dedi, askeri yönetimin izin vereceği biçimde, sizden sevdiklerinize bir iki söz ya da bir hatıra götürebilirim.

Tom, gürledi:
-Benim kimsem yok!






forum resmi


worshippy.gif İki Büyük Ustaya Saygı Duruşu worshippy.gif


INGMAR BERGMAN


forum resmi


forum resmi


Ingmar Bergman Üzerine
Nasıl başlamalı söze hiç bilmiyorum. Ingmar Bergman öldü haberinin verdiği bir anlık iç düğümlenmesi gibidir, aslında Bergman’la ilgili bir şeyler karalamakta. Benim için ne zaman Bergman dense, aklıma Sven Nykvist’te gelir. Hatırlayacağınız üzere o büyük görüntü yönetmenini de geçtiğimiz sene kaybetmiştik. Anlaşılan Bergman kadim dostunu fazla bekletmek istemedi. Bir Bergman filminde ilk elden karakterlerin ne kadar güçlü oluşları göze çarpar, sonrasında onların içselliklerini etkileyici bir kompozisyonla bizlere yansıtan, özenli ve inanılmaz bir görsellik bizleri sarmalar. Buna en iyi örnek Cries and Whispers filmidir. İçe atılan sessiz çığlıkların getirdiği gerilim Nykvist’in görüntü çalışmasıyla vücut bulurken, bizler ise filmdeki boşlukları doldurmaya çabalarız. Her Bergman filmi beraberinde boşlukları ve tuhaflıkları da taşır. Bunları çözümleyebilmekse, ancak ustayı daha yakından tanımak ile mümkündür. Filmlerinin pek çoğunda, hayatında yaşadığı olayların etkileri hissedilirken, bu etkiler hiçbir zaman onun özgünlüğüne ve gerçeküstücülüğüne gem vurmaz. Bunun yanı sıra, müzik, tiyatro, edebiyat ve resim gibi çeşitli alanlarla işbirliğine gitmekten çekinmez. Fanny and Alexander filmi başlı başına bir tiyatro oyunu gibi kurgulanmıştır. Vargtimmen’de Mozart’ın Sihirli Flüt operasının yoğun etkisi vardır. Smiles of a Summer Night’ta eğlenceli olduğu kadar düşündürücü de olabilen bir sitcom estetiğine sahiptir. Face to Face’te ise, bizzat toplum doktoru, toplumu analiz eden kendisidir ve psikanaliz yöntemini de bu filminde son derece etkin kullanır.

Bütün bunlar, onun aslında genel karakteristikleridir. İskandinav filmleri için bugün “kasvetli” atmosferleri var deniyorsa, bu Bergman sayesindedir. Onun filmlerine yansıyan bu kasvetli ve ağır hava ise; acı çeken, düşünme ve sorgulama eyleminin kendisini bu acılardan kurtarmadığını anlayan, içindeki Tanrı’yı öldüren bir bireyin iç çekişinden beslenir. Elbette toplumsal ve felsefik anlamda pek çok soru ve açılımla bu acı artarak, kasvetli atmosferini destekler. Ama özünde bir bireyin acısından söz etmemiz gerekir. Aradığı cevapları kendisinde bulamayan, Tanrı’dan bir ses işitemeyen ve her şeyi içine atan bu birey ki; Cries and Whispers’te bütün gerilimini izleyicilere yansıtır. Susmanın ve içe atmanın getirdiği öfkesi kırmızının çeşitli tonlarında parlar. Kan kırmızı olur, ev kan kırmızı akar, Bergman kırmızıya çalar ve Tanrı kırmızıda vücut bulur. Ama yine çıt yoktur. Bergman zaten çoktan öldürmüştür onu. Aslında The Silence’da sessiz de kalabildiğini göstermiştir. The Seventh Seal’da Azrail’le soğukkanlılıkla satrançta oynamıştır ve kendisi öldükten sonra Tanrı’nın ne yapacağını sormuştur. Ama yine de sessiz protestosunu yapmaktan geri durmaz işte, inadına bir ses, bir ses diler. Huzurdur istediği, herkesin sahip olabileceği kadar huzur… Tanrı ölür, sanat doğar. Sanat yücelir, övgüler ise çok sonralarıdır… Övgüler artar, o yine köşesine çekilir. Goethe’nin Faust’u neyse, o da kendi Faust’unu yaratır ve sonra çekilir köşesine. Emekli olduğunu beyan eder. Ama o huzur arayan ruhu kolay kolay teskin olacak gibi değildir. Hiç değilse tiyatro der. Ve başlar yine, yeniden… Arar, sorar, gösterir, kuklalarını oynatır. Ama kuklaların efendisi yine ortalıklarda yoktur. Papaz olan babasının inadınadır sanki bu arayışların hepsi… Küçükken çektiği acılaradır sanki bütün filmleri… Sessiz, hüzünlü ve kafasındaki gerçeküstü dünyada yaşayan küçük bir çocuğun korkak bakışlarıdır bütün bunlar. Büyümüşte küçülmüş, ya da hiç büyüyememiş ve incindiği yaşta kalakalmıştır. Varolmama korkusuna karşıdır sanki o bitmek bilmez enerjisi ve üretkenliği. Tanrı var mıdır, kader nedir, mutluluk mümkün müdür, niçin insan cezalandırılır, şeytan diye bir şey var mıdır? Hepsinin cevabı içe atılır ve sessizce çekilen filmlere yansıtılır. Hayatta bulunamayan huzur ve mutluluk kimi zaman ölümün kollarında aranır. Öyle ya, Francis Bacon’ın dediği gibi; “Ölüm bizim dostumuzdur, onu evine misafir etmek istemeyen zaten evde değildir.” O hiçbir zaman evde olmamıştır ki! O yüzden sürekli huzurlu bir barınak arar durur. Yedinci Mühür’deki Şövalye gibi bir açıklama bekler, ama nafiledir bu bekleyiş. Belki de artık o bekleyişin, o sorularının yanıtını almıştır ve sürekli aradığı huzuru bulmuştur. Kim bilir… Yedinci Mühür’ün temelini oluşturan Rilke’nin şiiriyle ona veda etmenin ve huzur dilemenin zamanıdır.

İşçileriz Biz

İşçileriz biz; çırak, kalfa, usta, her çalışan;
Kurarız seni, ulu katedral, beraber.
Ağır başlı bir yolcu gelir bazen.
Geçer pırıltı gibi ruhlarımızdan,
Gösterir bize titreyerek yeni bir hüner.
Sallanan iskeleye tırmanırız,
Sarkar çekiçler ağır, ellerimizden
Ta ki bir saatle öpülür alınlarımız,
Parlak bir saat, her şeyi bilen; anlarız,
Senden gelir, yel eser gibi denizden
Derken nice bin çekiçten bir gürültü ağar,
Öter vuruş üstüne vuruş dağlarda bütün.
Salarız seni, ancak kararınca gün:
Ve belirli çevre çizgilerin doğar.
Tanrı, büyüksün
Sen ne yaparsın, Tanrı, ben ölünce?
Testin olan ben kırılıp dökülünce?
(R.M. Rilke)






MICHELANGELO ANTONIONI




forum resmi


forum resmi


Michelangelo Antonioni Üzerine
Antonioni’yi en iyi anma şekli, sanırım her zaman istediği şekilde filmlerini düşünerek yapılmalı. Günümüz dünyasında, modern şehirlerde yaşayan ve yüz yüze gelmekten bile korkar hale gelmiş, modernizmin ve konformizmin son boyutuna ulaşmış, adı insan olan, buna karşın kendini insan yapan bütün değerlerden yoksun kalmış bir türün son anlatıcılarından biriydi Antonioni. Filmlerinin içi boş olduğundan dem vuruldu, yaptığı şeylerin değersiz olduğundan bahsedildi, kendi ülkesinde tıpkı İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi bir köşeye itildi, yarattığı boşlukların aslında kendi boşluklarından öte anlamlar içermediği tekrar edildi, nihilist bile dendi. Oysa hümanist diye geçinen ama, insan denen varlığın duygularından bihaber yaşayan, şakşakçı güruhtan çok daha bağlıydı insana ve insanın özüne. O hepsinden iyi biliyordu insanı ve insanın çevresini saran o şeffaf, ama kalın duvarları. İnsanın duyguları ve tutkuları olan, düşünen ve hayatına yön vermek isteyen bir varlık oluşunu derinden kavradı ve insanın hayatını istediği gibi yönlendirmek istemesine karşın, niçin bunu yapamadığının cevaplarını aramaya çalıştı. Albert Camus’ün “İnsan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır.” sözünün arkasındaki dolambaçlı yollarda çoğu zaman tek başına döndü durdu. Yılmadı, pes etmedi, sormaktan yorulmadı. Filmlerinde kendine göre bulduğu cevapları gösterdi, arayışını resmetti ve sorularına izleyicileri ortak etti. Güvenli hayatlarında bir an olsun durup düşünmek istemeyen, korunaklı yuvalarını sarsmak istemeyen, kendinden ve birlikte yaşadığı insanlardan habersiz olan, Sartre’ın deyişiyle mutlu embesilleri ısrarla gösterdi. Gecelerden başladı anlatmaya, uyandıramadı. Maceralara sürükledi, kendine getiremedi. Batan güneşin etrafında, aslında bunun kişisel bir meseleden çok öte olduğunu, bir dünya meselesi olduğunu hatırlatmaya çalıştı, ama insanlar güneşin batışını romantizmden ötesiyle bağdaştıramadı. Nasıl bağdaştırabilirlerdi ki! Kimliksiz insanların hayatlarını kimliksiz insanlara anlatmak bile başlı başına bir mücadeleydi. Değişime karşı koyan, mevcut statülerinden vazgeçmek istemeyen, güvenlikli deliklerinde yaşamaktan mesut olan, yaşayan zombilerin dünyasındaydı. Çok sonraları fark edildi Don Kişot gibi bir misyon üstlendiği, değirmenlere karşı savaş açtığı… Ama onun savaş açtığı değirmenler dört bir yanını çoktan sarmışlardı ve dahası kader denen bir şeyle daha uğraşması gerekiyordu. İnsanların yaşamlarını kontrol edememelerinin başlıca sorumlusu değil miydi, o ulvi güç. Ve kadere teslim oluşun ardından gelen bitmek bilmez suçluluk duygusu… Peki sokakların bomboş olmasına, insanların birbirlerinin yüzlerine bile bakmamasına, onca fakire karşı borsa simsarlarının milyonlarına ne demeliydi! Kader deyip geçebilir miydik hepsini? Antonioni kararlıydı, bütün bunların insan yaşamına etkilerini tek tek araştırdı. Bir gönül ilişkisinden başladı anlatmaya derdini, Bir Aşkın Güncesi (Story of a Love Affair) ile kaderin insan yaşamına etkilerini sorguladı. Ardından Yenikler (I Vinti) filminde, 2.Dünya Savaşı’nın bitimindeki gençlerin suça yatkınlığını, amaçsız kalan bireylerin iç çatışmalarını ve savaşın sonuçlarını gösterdi. Ama film sansürden geçemedi. İnsanlar gerçekleri görmeye hazır değildi, ama o göstermeyi kafasına koymuştu. O bir nihilist değildi ve ortada onca sorun varken, insanoğluna arkasını dönemezdi. Bunun zamanı değildi. Kamelyasız Kadın filmi (Lady without Camellias) Venedik Film Festivali’nde uzun süre yuhalandı. Ama artık sesini daha da yükseltecekti. İnsanlara sesini duyurmaktan ve meramını anlatmaktan bundan böyle çekinmeyecekti. Artık ne maddi kaynağı ne de gururu kalmıştı. Olabileceği en kötü noktadaydı ve hemen ardından Kadınlar Arasında (The Girl Friends) ile kendi sinema dilini de yavaştan tanıtmaya başladı. Burjuva sınıfının amaçsızlığını, sıkıntısını ve başı boşluğunu gösterdiği bu film; filmdeki karakterlerin haleti ruhiyeleriyle de Cesare Pavese’ye de bir saygı duruşu niteliğindeydi. Zamansız itirafların, içe atılan gerçeklerin, hayattan kopuşun, uyuşukluğun yaşama biçimi haline getirilişinin ve boşlukta kalışın hikayesiydi Kadınlar Arasında. Aradan henüz iki yıl geçmişti ki, Çığlık’la (The Cry) Antonioni kendi çığlığını izleyicilerle paylaştı. Nietzsche değil miydi, “Sessizlik, en büyük haykırıştır.” diyen… İşte Antonioni’de haykırışını Çığlık ile yaptı. Po vadisinin terk edilmişliği, Irma’nın terk edilmişliğiyle birleşirken, Aldo’nun başka bedenlerde kendini teskin etme çabasının getirdiği hayal kırıklıkları da sessiz çığlıklara dönüştü. Paris, Texas’taki Travis’in varoluş sorunu neyse, Aldo’nun varoluş sorunu da oydu. Zamandan ve mekandan artık soyutlanmıştı ve Irma’dan sonra kaç kadın tanıdıysa da, onsuz yapamayacağını anlamıştı artık. Önceleri dövdüğü, onurunu al aşağı ettiği Irma ise, sonraları egemenliği eline almıştı ve Antonioni bu sessiz çığlığında ataerkil toplumdaki stereotiplere de darbesini indirmişti.

Ardından daha nice filmle yolculuğunu sürdürdü Antonioni, ama 1990’lara gelindiğinde artık hız kesmişti ve emekliliğine yaklaştığının ilk sinyallerini verdi. Wim Wenders’in, Antonioni’nin yardımcılığını üstlendiği Bulutların Ötesinde filmiyle de pek iyi eleştiriler alamayan Antonioni, hatırladığımız üzere en son Eros’ta bir bölüm yönetmişti. Yazının başında söylediğim gibi, bugün Wim Wenders ve Theo Angelopoulos gibi kalburüstü yönetmenlerin sinemalarını da etkilemiş olan, bu önemli yönetmeni anmanın en iyi yolu; onun filmlerini düşünmektir. Onun filmlerini düşünmek demek, içinde bulunduğumuz çağı ve insanoğlunu düşünmekten geçiyor. Camus’ün dediği gibi; “Yaşama umutsuzluğu yoksa, yaşama aşkı da yoktur.” Bunu göz önüne alarak bu ustanın filmlerine bakmakta fayda var. O yaşama karşı beslediği aşktan, insanlara karşı olan umudundan ve çevresindekilerin gözlerindeki at gözlüklerini çıkarmaya karşı inancından dolayı bu denli karamsardı. Pavese’nin sözlerini de bu noktada hatırlamakta fayda görüyorum: “Bir insan yaşamındaki en kötü şey; başlangıç duygusunu yitirmektir.” Daha özgür olabilmek, yaşamı ertelememek, yaşamın etrafımızda oluşturduğu boşluklara düşmemek ve kendi başlangıçlarımızı unutmamak adına kendimizi tanımaktan ve kimi zaman yalnız kalmaktan korkmamalıyız. Tıpkı Antonioni’nin filmlerinde bizlere gösterdiği gibi…
Çok yaşa Antonioni, sinema ve hayat senin filmlerinle daha da güzel!

Taşlar ne işitir ne de görür bir şeyi
Yine de hıçkırır hafiften;
'Unutma beni.Unutma beni.’






Müzik




GunS'n Roses - November Rain

When I look into your eyes
Gözlerinin içine baktığımda
I can see a love restrained
Yasaklanmış aşkı görebiliyorum
But darlin' when I hold you
Ama aşkım sana sarıldığımda
Don't you know I feel the same
Sende aynı şeyi hissettiğimi bilmiyor musun

'Cause nothin' lasts forever
Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
And we both know hearts can change
Ve ikimizde yüreklerimizin değişebileceğini biliyoruz
And it's hard to hold a candle
Ve bir mum ışığına sıkı sıkıya bağlı kalmak çok zor
In the cold November rain
Soğuk bir Kasım yağmurunda
We've been through this such a long long time
Öylesine uzun zamandır bu durumdayız ki
Just tryin' to kill the pain
Artık sadece içimdeki acıyı dindirmeye çalışıyorum

But lovers always come and lovers always go
Ama aşıklar her zaman sever ve ayrılır
And no one's really sure who's lettin' go today
Hiç kimse gerçekten bilemez, bugün kim ayrılır sevdiğinden
Walking away
Ya da kim dönüp arkasını gider

If we could take the time
Eğer zamanı durdurabilseydik,
to lay it on the line
onu bir çizgide tutabilseydik
I could rest my head just knowin' that you were mine
Benim olduğunu bilerek huzur bulabilirdim
All mine
Her şeyinle benim olduğunu

So if you want to love me
O yüzden eğer beni sevmek istiyorsan
then darlin' don't refrain
Kaçırma kendini benden aşkım
Or I'll just end up walkin'
Yoksa ben bu yürüyüşe son vereceğim
In the cold November rain
Soğuk bir Kasım yağmurunda

Do you need some time...on your own
Kimi zaman kendi başına kalmaya ihtiyacın olur mu
Do you need some time...all alone
Kimi zaman yapayalnız olmaya ihtiyaç duyar mısın
Everybody needs some time...on their own
Kimi zaman herkes kendi kendiyle baş başa kalmaya ihtiyaç duyar
Don't you know you need some time...all alone
Bilmiyor musun yoksa kimi zaman yapayalnız olmaya ihtiyaç duyduğunu

I know it's hard to keep an open heart
Kalbini açmanın ve güven duymanın ne kadar zor olduğunu biliyorum
When even friends seem out to harm you
Arkadaşlarının seni incitmek istemediğini gördüğünde bile
But if you could heal a broken heart
Ama eğer kırık bir kalbi iyileştirebilseydin
Wouldn't time be out to charm you
Zaman senin çekiciliğini söndüremezdi

Sometimes I need some time...on my own
Bazen kendimi bulmam gerekir
Sometimes I need some time...all alone
Bazen yapayalnız kalmak isterim
Everybody needs some time... on their own
Herkes bazen kendi başına olmak ister
Don't you know you need some time...all alone
Bilmiyor musun yoksa kimi zaman yapayalnız kalmaya ihtiyacın olduğunu

And when your fears subside
Korkularını bastırdığında
And shadows still remain
Gölgeler hala etraftayken
I know that you can love me
Beni sevebileceğini biliyorum
When there's no one left to blame
Suçlanarak terk edilecek kimse olmadığında
So never mind the darkness
Karanlığı umursamadığımızda
We still can find a way
Hala bir yol bulabiliriz
'Cause nothin' lasts forever
Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
Even cold November rain
Soğuk bir Kasım yağmurunda bile

Don't ya think that you need somebody
Birine ihtiyacın olduğunu düşünmüyor musun
Don't ya think that you need someone
Birine (birisine) ihtiyacın olduğunu düşünmüyor musun
Everybody needs somebody
Herkesin birine ihtiyacı vardır
You're not the only one
Sadece senin değil
You're not the only one
Sadece senin değil



Şiir




Hiçliğin Tadı

Ey hüzünlü ruhum.
İhtiyar budala.
Kanının kanatlarında hırçın bir kıvılcım yanardı,
Umudun mahmuzu yavaşça dokunsa şaha kalkardın.
Ey şimdi her adımda derin derin soluyan hasta
İşe yaramaz beygir
Uzan olduğun yere dayanmasını bil.
Sönmeyen yanı var mı dünyanın...

Ruhum, acılarını örtün.
Ağır mermer tabutlarda uyanacak zamandır.
Yenilmiş yaralar içindesin kocamış bunak
Artık ne kavganın tadı
ne de aşkın dinmeyen fırtınası ulaşmaz sularına.
Elveda kavalın türküsü
Flütün iççekici elveda
Somurtkan ve karanlık kapılarımı çalmayın artık
Ey hazların derinliği duyumların ateşi elveda..

Ruhum sevgili baharının bitti.
O çılgın kokuların tükendiği zamandır..
Ayaklarımın altında yusyuvarlak dönüyor dünya
Issız dağların karlı ağzında donmuş bir yolcu derinlere kayıyor
Geçmişin titreyen eli sazdan örülmüş rüzgarlı kulübesi
Gerek yok sığınmaya
Ey her solukta gövdemi yutan zamanın muazzam ürperişi
Ruhum dünyanın çığlarını çağır.
Seni sarıp döne döne götürecektir zaman.

Charles Baudelaire





Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:38 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jan 28 2008, 12:02 AM
İleti #5


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Georges Perec - Uyuyan Adam
İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan yaratma makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.






forum resmi


Hücre
Bir deneme...

Her şey güzel başlamıştı… Önce deniz manzaralı bir kafede sabah kahvaltısı, ardından birbirine kavuşan eller ve birbirinde kaybolan sevgi dolu gözler… Dahası da vardı, sürüp giden mutluluk hayalleri, umutlar, havada uçuşan martıların eşlik ettiği gündüz düşleri ve daha nice sevgi kırıntısı… Her şey güzel başlamıştı, ama öğleye doğru bir şeylerin eksikliği yavaştan kendini hissettirmeye başlamıştı bile. Kadın içindeki huzursuzluğu yoracak bir sebep bulamamıştı. Daha erkendi, beklemeliydi… Gündüz vakti gök yüzünü saran o tozpembe hava, martıların neşe dolu nakaratları ve sevgilinin sevgi dolu çığırtkanlığı yerini nedensiz bir melankoliye bırakmıştı. Kusursuz bir boşluk haliydi etrafını saran. Derinlerden gelen ve sarsıcı bir iç çekişi geldi, çok sonralarıydı… Sigaranın dumanı, iç çekişinin ağırlığını arttırırken erkek de aradaki mesafenin varlığını fark etmişti. Yanaştı, yakınlaştı, elleri kadının ellerini aradı. Eller artık buluşamaz oldu. Gözler birbirini ıskalıyordu. Aradaki mesafe artık büsbütün kendini gösterir oldu, sıcak hava yerini kuzeyden esen soğuk esintiye bırakırken, gök yüzündeki pembe bulutlarda buz mavisine çaldı. İşte o an anladı erkek de inkar ettiği şeyi…

Aslında her zaman onunla birlikte yaşamıştı, kadını kollarına aldığında onu da kollarına alıyordu. Kadını her öpüşünde aslında onun sonsuzluğundan besleniyordu. Sahte mutluluk düşlerinin içindeyken bile onun varlığını içten içe hissediyordu. Hep içinde olduğu, ama o zamana dek hep varlığını inkar ettiği o yalnızlığı şimdi yüzüne vurmuştu. Apansızdı. Belki de vakitsizliği bu kadar şaşırtmıştı onu. Öyle ya, en mutlu oldukları anda üzerlerine çöküvermişti yalnızlıkları… İkisi de biliyordu, yalnız kalmalarının bir nedeni olmadığını… Hiç bitmeyecek sandıkları aşklarının sonu gelmişti. İkisi de aslında kendi hücrelerinde aşklarını yaşamıştı. Hücreler birleştiğinde ise; iki tarafta aslında herkesin kendi kendini sevdiğini ve aşklarının sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunun farkına varmıştı. Artık konuşmadan anlaşıyorlardı, hücreler birleşmişti. ‘Seni seviyorum’ sözcüğü artık yankılanmaz oldu. Duvarlar o kadar daralmıştı ki… İkisi de tek bir hücrede yaşamaya dayanamadı, kırılgan duvarlar üstlerine çöktü. Her şey aniden olmuştu. Bir iç çekişiydi… Kadın, erkeğin hücresine dayanamaz oldu. Yalnızlıktan korkuyordu, ama başka biriyle hücresini de paylaşmak istemiyordu. Hücresinde kaybolmak, hücresinde düşler görmek ve kendini şekilden şekle sokmak, yüzünde farklı maskelerle insanlar arasında dolaşmak, sevmek, sevilmek, dokunmak, hissetmek, kaybetmek ve kaybolmak istiyordu. Ama tek kişilik bir sahne ona göre değildi.

Bencilce çocuk yapmak istediğini söylediğinde bile yalnızlığına bir çare bulamayacağının farkındaydı. Aynaya çırılçıplak baktığında anladı; küçük bir bebeğin ona dost olamayacağını. Kafasının içindeki kağıt gemiler birer birer suya batarken bir iç çekişi geldi. İşte o an hücrenin duvarları yıkılıverdi. Sahte aşklardan ve sevgilerden ördüğü, isimsiz limanlarda bıraktığı aşıkların teniyle beslediği, kalınlığına aldanarak yıkılmaz sandığı hücresi yıkıldığında yalnızlığından başka bir şey değildi meydandaki. Her zaman oradaydı yalnızlığı, üstüne örülen duvarlarda onu gizlemeye yetmemişti. Hücrenin yıkık duvarları arasında kalan bedeniyse yılların izlerini taşıyordu. Her şeyin tanığıydı, solup giden bedeni. Şimdiye kadar sürekli sahip çıktığı aşkı, sevgisi, güzelliği, sadakati, namusu ve dahası yok olup gittiğinde saygı duyulacak ve onu ayakta tutacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Sevgi yoktu, acı da yoktu. Her şey kusursuz bir yalnızlığa gömülmüştü. “Belki her şey bitti.” diye düşündü, ama aslında bu insanlığın yüzlerce yıllık yalnızlık halinden başka bir şey değildi. Ne biten bir şey vardı, ne de başlayan… Az ilerisindeki masadan yeni bir çift kalkıp gitti. Erkek, kadına ‘seni sevdiğimi biliyorsun değil mi’ diye sordu. Kadında hınzırca bir gülümsemeyle erkeğe sarıldı.

Barış Saydam





Korkuyorum Anne




forum resmi


IMDB
Insan nedir ki? (2004)

Directed by: Reha Erdem
Genre: Comedy
User Rating: 8.1 / 10 (463 votes)
Runtime: 128 min
Awards: 1 win
Cast: Turgay Aydin, Arzu Bazman, Ali Düsenkalkar, Köksal Engür


Korkuyorum Anne Üzerine
Sıcakkanlı ve yardımsever oluşumuz, komşuluk ilişkilerimiz, kendimiz dışında çevremize ve diğer canlılara da sahip çıkışımız ve hayatın değerini bilişimiz geçmişimizden aldığımız ve bununla da övünmekte haklı olduğumuz niteliklerimizin başında geliyordu. Biraz Osmanlı’nın egemen kültüründen biraz da geç kalınmış sanayileşme nedeniyle insanımızı ıska geçen yabancılaşmadan olsa gerek bu niteliklerimizi pek çok ülkeye nazaran uzun süre korumayı başarmıştık. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar, yenilgiler, zaferler, gelişmeler, gelişme kisvesi altında yapılan yenilikler derken bizde de etkileri görüldü, sanayileşmenin ve yabancılaşmanın. Sonra pek az şey kaldı el değmedik. 20.yüzyıl insanı yerini makinelere bırakırken, dünyanın pek çok köşesinde fırtınalar koparken biz hala İstanbul’da asma bahçelerde çay sefaları, adalarda faytonlu gezintiler, mahalle aralarında çocuk kovalamacalarla vakit geçirebiliyorduk. Belki güzel zamanlardı, ama bize çok azı miras kaldı. Sözlerin senet olduğu, bakmanın görmekle eşdeğer olduğu o şeffaflığın korunduğu zamanlara yetişemedik. Geç sanayileşmenin getirdiği açlık ve kapitalizmin sivri dişlerinin açtığı yaraların döneminde büyüdük bizler. Cervantes’in Don Kişot’unu ilkokulda, yarıyıl tatilinde yayılmasınlar diye ödev verdiklerinde fark edemedik durumun vehametini. Don Kişot’u bir çocuk romanı gibi okuyup geçtik. Ne Sancho Panza’dan ne de Rocinante’den haberimiz yoktu. Hepsi birer isimdi, okunup ve tüketilip geçilen. Kim bilebilirdi ki, ödev diye verilip tüketilen kitaplar gibi, insan hayatının da tüketilip bir kenara atıldığını… Oysa bize Martin Luther King’i de bir kahraman olarak belletmişlerdi, o kalabalık sınıflarda. Kilisenin devlete bağlanmasında öncü rol oynayan King’in aslında devletin monarşisini mutlaklaştırdığını, sahi, neden kimse söylemedi. Her şeyi formüle ederek ezberleten bir sistemin şuursuz militanlarıydık o günlerde. Öğrendiklerimizi değerlendiremeyecek kadar toyduk. Sonraları büyüdük, ama uyutulduk. Uyandık, ama çalışmaya zorlandık. Zorlamalardan kafayı kaldırdık, ama pek çok şeyin yitip gittiğine tanık olduk. Lamartine, Flaubert, Pierre Loti, Hemingway, Troçki, Simeonon ve daha pek çok edebiyatçının uğruna şiirler ve yazılar yazdığı kentimizi tanıyamaz olduk. Kitaplarda okuduğumuz insanlarla, yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz semtin insanları farklıydı. Lamartine’in “Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeğe değer.” diye anlattığı kent artık benim yaşadığım kent değildi. Benim yaşadığım kent; Adorno’nun bahsettiği “kültür endüstrisinin” şekillendirdiği ve oryantalist şehirlerin şahı oldu çıktı. Meydanlarında her türlü sahte malın aymazca sergilendiği, hoşgörünün yerini kindarlığa bıraktığı, insanın kendinden başka hiçbir canlıyı düşünmediği, mozaik kültürün yerini günümüz ikonalarına bıraktığı, modanın ve ucuzluğun şehri oldu.

Şehir değişirken insanların alışkanlıklarını da değiştirdi. Giysilerimiz değişti, yiyeceklerimiz değişti, buluşma noktalarımız değişti. Dinlediklerimiz, izlediklerimiz ve okuduklarımız değişti. Şehir ve insandaki değişim toplumsal yapıyı da değiştirdi. Birey olarak kalabilmektense, topluma uyum sağlayan, bir toplumsal grubun üyesi olarak kabul görebilecek, ortak beğenilere sahip ortanca bir insan olma ideali yaygınlaştı. Yaratıcılığını bir kenara bırakan, özgünlüğünü yitirmiş, hatalar yapmaktan çekinen ve araştırmak yerine hazıra konmayı seçen bu günümüz insanı, grup yaşantısında kendini güven içinde hissetti. Çarpıtılmış beğenisi ve uçlarda gezinen eğlence anlayışıyla kendi kendine toplumda yer edinen bireylerin türediği bir ortamda, toplumsal yapıda standartlaşarak grotesk bir kültüre teslim oldu. Aslında teslimiyet dememek lazım, ortada bir teslim oluş yok. Hala direnen ve kendi gibi olmayı her şeyin üstünde tutan, kendini ve yaşadığı dünyayı tanımaya gayretli kitlelerde var. Fakat grotesk bir kültürün egemen kültür diye türediği de bir gerçek. Televizyonlarda, yazılı medyada ve dahası insanlar arasında kulaktan kulağa yayılan bu kaba saba, bel altına vurmaktan çekinmeyen, çirkin ve saldırgan kültürün etkileri gün geçtikçe de artıyor.

forum resmi


İşte tam da böylesi bir zamanda, Reha Erdem’in çıkıp bizi o eski cıvıl cıvıl İstanbul’a götürmesi ve bizi “insan” denen o bilinmezliklerle örülü canlının aslında hiç ölmeyeceğini hatırlatması önem kazanıyor. İstanbul gibi eski kimliğinden çok uzak, uğradığı tecavüzlerden sonra kendine bir türlü gelememiş, yağmanın ve bölünmenin hegemonyası altındaki bir kenti öylesine güzel resmediyor ki… Bir an olsun Lamartine’in dizelerinde andığı o güzel ve yaşanacak kenti görür gibi oluyoruz. Dar sokakların, kimsesiz ve tenha mahallerinin, kirli, toz toprak içinde kalmış, çarpık yapılaşmanın denekleri olmuş yerleşkelerin içine Reha Erdem’in kamerası öyle bir hayat veriyor ki… Bütün o yapılar ve insanlar yeniden canlanıyor. İnsanı ve yaşamayı yeniden öğrettiği gibi, yaşamında farkına varmamızı sağlıyor. Gülüyorum, ağlıyorum, belim ağrıyor, seviyorum, kendime güveniyorum, korkuyorum, kaçıyorum, özlüyorum. Korkuyorum Anne’den bir satır arası bu. Hayata dair, insan olmaya dair. Aslında ne çok şeyi kaçırıyoruz, ya da yaşasak da günlük hayatın karmaşası içinde bu önemli anları fark etmeden geçiyoruz. Oysa Korkuyorum Anne’de bütün bu anlar unutulmaz kompozisyonlarla adeta kutsanıyor. İnsan olmak, böylesine güzel bir şehirde yaşamak belki de hiç olmadığımız kadar mutluluk veriyor. Bir an için Ali’nin unutkanlığı gibi bizde İstanbul’un bütün kirini ve pasını unutmak, Ümit’in el değmemiş umutlarına sahip olmak ve İpek’in denize bakarak mutlu olması kadar kolay mutlu olabilmek istiyoruz. Kentin masalsı ihtişamının arkasında gizlenen çocuksu haylazlığını ve enerjisini hissetmek ve kaybetmeye yüz tuttuğumuz o eski günlerin insanlarını yeniden tanımak için Reha Erdem önümüze yeni bir imkan sunuyor. İnsanlar ikiye ayrılır: Eğri basanlar doğru basanlar… diyerek hikayesine başlayan, yurdum insanını anlatan diyalog ve mizansenlerle masalını süsleyen Erdem, insanı; kendi insanı aracılığıyla anlamayı ve anlatmayı da ihmal etmiyor.





Şiir




ÇALIŞMAK YORAR

Evden kaçmak için yolu geçmeyi
yapsa yapsa bir çocuk yapar.
çocuk değil ki artık
bütün gün sokaklarda sürten bu adam
üstelik evden de kaçmıyor.

Hani yaz ikindileri vardır
meydanlar bomboş uzanır batan güneş altında,
geçip gereksiz bitkilerle bir bulvardan
durur yalnız adam.
Değer mi bunca yalnızlık, gittikçe daha yalnız olmak için?
Boştur yollar meydanlar yalnız gezildiğinde.
Oysa bir kadın durdurmalı
konuşup da birlikte yaşamaya inandırmalı,
yoksa hep kendisiyle konuşur insan. bunun için de
kimi vakit körkütük olur geceleri
ve anlatır durmadan, anlatır yapıp edeceklerini.

Böyle ıssız meydanda bekleyerek
rastlanmaz elbette kimseye, ama dolaşırken sokakları
durduğu olur insanın şöyle bir.
Olsalardı iki kişi, başka olurdu ev
sokaklarda bile. Kadın olurdu, değerdi dolaşmaya.
Gece kimsecikler kalmaz meydanda
Oradan geçen bu adam görmez
yararsız ışıklar içinden evleri
kaldırmaz artık gözlerini.
Kaldırımları dinler yalnızca
kendininkiler gibi nasırlı ellerin döşediği.
Doğru değil ıssız meydanlarda kalmak.
Mutlaka yolda olmalı o kadın
yalvarsan eve çeki düzen verecek.

Cesare Pavese





Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:39 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Mar 9 2008, 02:44 PM
İleti #6


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



forum resmi


Amin Maalouf - Doğunun Limanları
Ölüme son çare olarak bakmalısın. Hiç kimsenin seni alıkoyamayacağını bil. Ama ölüme gidebileceğin için onu yedekte tut; sonuna kadar. Diyelim ki gece bir kâbus gördün. Bunun bir kâbus olduğunu bilirsin ve kurtulmak için başını biraz oynatman yeter. Her şey daha basit, daha dayanılır hâle gelir ve bir bakarsın en korktuğun şeyden zevk alır olmuşsun. Hayat seni korkutuyorsa, içini yakıyorsa, en yakınların çirkin maskeler takmışsa...

Hayat budur de,

ikinci kez çağrılacağın bir oyun olduğunu söyle. Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım.






forum resmi


Sıradan Bir Gün
Günlerden Salı… Haftanın en zor gününü atlamanın verdiği rahatlıkla mesaiye başlıyorum. Mesai her zaman ki gibi sıradan başlıyor ve başladığı gibi bitiyor. Yaşamak da başlayan ve biten işler gibi kolay olsa diyorum içimden. Kimse ses vermiyor. Sonra boğuk bir ses tonuyla bir Paşa alır mısınız diyorum minibüs şoförüne. Hiç karşılık vermeden, emir gibi söylediğim sözü yerine getiriyor ve parayı alıyor. Belli ki o da yaptığı işten sıkılmış. Onunda hayatı başladığı gibi neşeli devam etmemiş. Belki neşeli de başlamamıştır. Öyle ya, geçenlerde adı gereksiz o gazetenin bilmem kaçıncı sayfasında Hindistan’da kırk dört milyon çocuk işçi çalışıyor diye yazıyordu. Buna inanmak için illa gazete okumama veya Hindistan’a gitmeme gerek yoktu. Benim ülkemdeki çocuklarında yaşadıkları farklı değildi. Belki dedim, belki… O da onlardan biridir. Hayat, çocuk yaşta sırtına o ağır yükü yükledi ve o da kendince mücadele etme yolları buldu. Kendine göre savunma mekanizmaları geliştirdi. Av olmaktansa avcı olmayı tercih etti. Benim ülkemdeki insanların genelinde olan bir şeydi bu. İnsanlara daha çocuk yaşta baş etmesi zor sorumluluklar yükleyip daha sonrada onlardan sonuç istemek… Ne kadar zorbaca bir davranış şekli! Abraham Lincoln bir seferinde; babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayi öğretti demiş. Acaba o adam da bunu biliyor muydu? Sanmıyorum. Nereden bilsin ki! Kimbilir günde kaç saat çalışıyordur, çalışmak zorunda kalıyordur. Serbest zaman etkinliğinin bile sömürüldüğü bir çağda yaşıyoruz ve ömür bitiyor, sömürü bitmiyor. Ölüp gitsen bile, bu sefer de tabut satışından ve kefen ücretinden gelip yakana yapışıyorlar. Öylesine bir çağda yaşıyoruz işte… Yitik ruhların, deforme olmuş bedenlerin, ıssız kalabalıkların, cümbüşlü gündüz düşlerinin, yıldızsız gökyüzünün, yaldızlı hayatların çağında, kaybolmuşların zamanında yaşıyoruz. Öylesine yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Oysa hayat bizi yaşıyor, fark ettirmeden usul usul…

Lincoln, yarın geride kalan ömrümüzün ilk günüdür derken, bu sözün manasını ben yeni yeni keşfediyorum. Ne kadar ilginç! Okullarda okurken, oradan oraya koşuştururken öylesine okunup geçen bir satır arası işte… Nedensizce yıllar sonra bir minibüste aklımın orta yerine yuva kuruyor. Düşünüyorum yarını, yarınları… Aklıma bir şey gelmiyor. Gelen şey ise iştahımı kaçırıyor. Aynı mesai saatleri içinde aynı işler, iş yerindeki aynı insanlarla aynı sohbetler, aynı yemekler, aynı tepkiler, aynı çatallar, aynı tabaklar ve geride kalan günün tekrar edişi. Sanki Groundhog Day filmindeki Bill Murray’im. Hoş, onun bile aynı günü yaşarken bir amacı vardı. Ya da daha iyisi Fight Club’taki Tyler Durden’im. Bana dikte edilen yaşam formuna karşı çıkma isteğiyle yanıp tutuşan, ama bir türlü bunu dışarıya vuramayan bir şizofrenim. Ama bu, bugün ve yarının aynı oluşu gerçeğini değiştirmeye yeterli olmuyor. Belki de tüm sorun bu farkındalığı durduramayışımdan kaynaklanıyor. Herkes bir yerlere giderken, yaşam denilen niteliksiz ve nedensiz şeyden keyif alırken benim sadece uyumak istemem bundan olmalı. Fakat ne mümkün. Böyle bir dünyada insanın gönlünce uyumasına da izin verilmiyor. Evet, ne kadar tuhaf. Birgün uyuyakalmaya gör. Hemen herkes seni Kafka’nın Samsa’sı sanıyor. Oysa Samsa’ya dönüşmek için uyumaya ne gerek var ki… Hepimiz içimizde birer Samsa taşımıyor muyuz? Nereye gidersek gidelim, sırtımızdaki o ağır yükü oraya da götürmüyor muyuz? Sonu olmayan yollarda yürüyoruz, geleceği belirsiz umutlara teslim oluyoruz.

Dünyada intiharla ölenlerin sayısı çatışmalarda ölenlerin sayısından daha fazlaymış. Şaşırmadım doğrusu. Neden şaşıracakmışım ki! Yaşama hakkı sunuluyorsa, yaşamama hakkı da pek tabii sunulmalı insanlara. Onları korsanca eylemlere mecbur bırakmamalı. Gazeteler ve televizyonlar intihar haberlerini saklayadursunlar. Öbür taraftakilerin kaçırdıkları pek bir şey yok zaten. Hayvanlar dünyasından haberlerle bezeli Ali Kırcalı ana haber bültenleri, egzotik mekanlarda çekilen ataerkil diziler, kimin eli kimin cebinde belli olmayan, karmaşık ve çapraşık magazin programları, boku çıkartılan komedi filmleri ve daha nice adice şey işte… Biraz ondan biraz bundan, biraz sağdan biraz soldan. Aşırılıkların ve tüketimin tekelinde yaşanmaya çalışılan hayatların dramı neden Yunan tragedyasını hatırlar ki insana… Tragedyanın kökeni tragoidia’dan gelmiş. Tragos keçi, oidie’de türkü manasındaymış. Dionysos şenliklerindeki keçilerin türkülerinden türeyen bu sözcük, günümüzde meleyen kuzular için sıklıkla kullanılıyor. Diğer zamanlardan farkı, günümüzde kuzular medya organlarında boy göstermeyi pek seviyor. Lakin izleyicilerde kendi familyalarından olunca, ortaya bir iletişim sorunu da çıkmıyor değil. Bu neredeyse ritüelistik tragedyalardan prim yapma ve evinde televizyon izleme dışında başka eğlencesi kalmamış, cahil ama saf insanlardan ne koparsak kardır düşüncesi ne yazık ki günümüzde giderek artıyor. Ama üzülmüyorum böylelerine. Yaşananların hepsi bir tiyatro oyunu gibi geliyor bana. Hayatlarını tiyatroya adamış bunca sanatçı ruhlu kalabalığın içinde insanların yaşamlarına son vermek istemesini anlayışla karşılıyorum. Biz sanatçı olamayacak kadar yeteneksizleriz işte. Shakespeare’in 66.Sone’sinde dediği gibi: Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. Dünyada intiharla ölenlerin sayısı çatışmalarda ölenlerin sayısından daha fazlaymış. Şaşırmıyorum buna, şaşırmıyorum…

Uyum sağlamaya, sosyalleşme adı altında sürüleştirilmeye, eğitim adı altında bilinçsizleştirilmeye çalışılan bir çağda yaşadım. Sevmeyi denedim, insanların bencilliğine tanık oldum. Uyumayı denedim, rahatsız edildim. Unutmayı denedim, beceremedim. Sarhoş olmayı denedim, içtiklerimi içimde tutamadım. Kuzu olmaya zorladım kendimi, yetenek fakirliğinden dolayı sürüden sürgün edildim. Denedim, ama yenildim. Samuel Becket’ın dediği gibi hep denedim, hep yenildim. Yenilgiler bir şeyi değiştirmedi, ama bir şey de getirmedi. Çevremdeki sanatçılar aynı kaldı, üst sınıf ve alt sınıf farklıydı. Hepsinin yaşantısındaki ortak mutsuzluk aynıydı. Benim içimdeki sorun ise daha detaylıydı. Belki bir farkındalık haliydi, belki de yarının aynı olacağını bilmenin iç sıkıntısıydı. Ama kimseye söyleyemiyordum, kimse inanmıyordu. Yarın farklı olacak, yarını bugünden nasıl bilebilirsin ki diyorlardı. Bilmedikleri bir şey vardı: Ben yarını defalarca yaşamıştım.

Bir süre sonra yeniden minübüsün camından dışarıya baktım. Başlayan yağmurun altında bir kedi kendine güvenlikli bir delik arıyordu. Bir kadın yolda yürürken sendeliyordu ve neredeyse düştü, düşecek… Ama düşmüyordu, kendine güveninden hiçbir şey kaybetmeden yoluna devam ediyordu. O sırada kuşlar kendilerine bir yuva buluyordu. Hayat bütün telaşesiyle devam ediyordu işte. Her şey aynı, her şey tahmin edilebilir ve her şey hüzünlü… Benim hissettiklerim ise tam bir boşluk hali. Nedense artık acımıyorum, kanamıyorum, koşmuyorum, yorulmuyorum hatta konuşmuyorum. Hayatı fazla büyütmeye gerek yok belki de. Hayat bu işte, bir beden bir ruh ve boşluk… Dahasını görebilmek içinse bir sanatçı olmak gerek sanırım. Minibüsün camından dışarıyı izlemek bile fazla yorucu geliyor. Bakıyorum minibüs şoförüne hala aynı kayıtsızlık hali, hiç değişmiyor. Belli ki o da sanatçı olamayanlardan. Bugün günlerden Salı. Haftanın en zor gününü atlamanın verdiği rahatlıkla etrafıma dalıp gidiyorum. Oysa yarın yine aynı şeyler olacak ve ben bunu değiştirmek için fazlasıyla yorgunum.

Barış Saydam





Müzik




Dream Theater – The Answer Lies Within


Look around
Etrafına bir bak
Where do you belong
Nereye aitsin?
Don't be afraid
Korkak olma
You're not the only one
Bunu yaşayan sadece sen değilsin

Don't let the day go by
Günün geçip gitmesine izin verme
Don't let it end
Günün bitmesine müsaade etme
Don't let a day go by in doubt
Bir günü daha tereddüt içinde geçirme
The answer lies within
Cevap yalanların içinde

Life is short
Hayat kısa
So learn from your mistakes
O yüzden yanlışlarından ders çıkarmayı öğren
And stand behind the choices that you make
Ve verdiğin kararların arkasında dimdik dur
Face each day with both eyes open wide
Her geçen gün gözlerini ardına kadar aç ve yüzleş
And try to give
Vermeyi dene
Don't keep it all inside
Her şeyi içinde tutma

You've got the future on your side
Yanı başında olan geleceğe sahip çık
You're gonna be fine now
Şimdi iyi olacaksın
I know whatever you decide
Kararın ne olursa olsun biliyorum ki
You're gonna shine
Sen her zaman ışıldayacaksın




Şiir




Necati Cumalı - Karda Ayak İzleri
Karda ayak izleri var
Vurulup düştükleri yere kadar
Yüzleri tanınmayacak bir halde
Öldüğü yerde kalmış cesetlerin

Onlar için hatıra yok
Saat durmuş
Onlar için değil
Yıldızlar ve bu gece
Onlar için değil gelen güneş
Artık onların yok
Uzak şehirlerde
Sevdikleri

Artık hepsi bitti
Açlık, susuzluk ve kin
Ne matara ne ekmek torbası lâzım
Ne silâh
Elbise ve düşen şapka da lüzumsuz
Artık üşümezler ki

En güzel ocak ateşleri
Artık ısıtamaz ellerini
İsimlerini en yakın tanıdık
Söylese işitmezler
Kurt mu, dost mu, düşman mı?
Bilmeyecekler baş uçlarına geleni
Artık ne tren, ne gemi
Onları getiremez bir daha






Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:40 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 27 2008, 11:11 PM
İleti #7


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Hakan Günday - Kinyas ve Kayra
Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omuzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım!






Düşüş
Çabuk yükselişler ve ani çakılışlar… Her zaman böyle olmuştu. Hayatın çift yönlü girdabından kurtulamanın verdiği sersemlikle bir türlü hayata tutunamamıştı. Bunun sonucunda da sürekli günü kurtarmaya çalışıyordu. Kimi zaman ani bir çakılışın ardından çarpıcı bir yükseliş hikayesi geliyor, kimi zaman da bu alelade yükselişin ardından tatsız bir düşüş kaçınılmaz oluyordu. Kelebek kozasını andıran kişisel dünyasında, küçük mutlulukların ardından gelen büyük mutsuzluklar belki de umutsuz yaşamının yegane hatılarıydı.

Küçüklüğünden beri arşınladığı arnavut kaldırımları her sene planlı ve programlı olarak belediyenin gürültülü araçları altında tecavüze uğrarken, o en büyük düşüşünü hatırlamaya çalıştı. Artık kırkına gelmişti. Jack London’ın intihar ettiği yaştaydı. Ama bir London olmaktan çok uzaktı. Geriye onlarca kitap bırakmayı hayal etti. Bir süre sonra bu düşünce onun canını sıkmaya başladı. Öldüğünde geriye kendisinden tek bir söz bile kalmasını istemiyordu. Ölümün tamamen kendisini yok etmesini tercih ediyordu. Derken, varoluşunu hatırlatan o uğursuz düşünceler dizisi aklına doluşuverdi. İlk kaza, ilk aşk, ilk öpücük, ilk ayrılık, ilk sigara, ilk terkediş, ilk büyük depresyon, ilk iş, ilk eş, ilk aldatma, ilk düşüş… Hepsi sanki peşi sıra gerçekleşmiş bir zincirleme reaksiyon gibiydi. Hayata dair ilk anıları küçükken geçirdiği sarsıcı trafik kazasıyla ilgiliydi. Doktor, kan, iğne, iplik ve tarifi imkansız bir acı… Açıklaması zordu, ama bütün bunlar bilinçaltının zihnine karşı başlatmış olduğu mücadelenin zırhlı metaforlarıydı. İlk acıyı izleyen ilk aşkın anlam kazanması ise çok sonraydı. İlk aşkını düşünürken, bir gerçeği daha kavradı. Onu sevenleri o sevmemişti, onun sevdiklerini de onlar sevmemişti. Hayatını kısır döngülerin içinde heba ederken, paradokslardan beslenen ruhunu da siyahlara teslim etmişti. Mutluluk kısa ve geçiciyken, acı ve keder olabildiğine yoğundu. Yoğunluğun içinde kaybolmaya çalışırken, her seferinde varoluşsal anımsamaları onu rahatsız ediyordu. Yaşam onu umursamadan döngüsel düzenini devam ettirirken, hayata kendince el koymaya çalışıyordu. Her çabasının altından çıkan başarısızlık tohumları filizlendikçe umutsuzluğu tekrar tekrar diriliyordu. Yarım yamalak okunmuş kitapları, bilinçsizce gezilen şehirleri, tanımadan sevmiş olduğu kadınları düşündü. Kiraladığı hayattan memnun değildi. Bir vakit sonra, en büyük düşüşüm dedi: Doğuşumdu.

Karanlık basarken artık yorulmuştu ve kendini kuru bir çiçek gibi hissediyordu. Francis Bacon’ın insan doğar ve ölür ve bu ikisi arasında bir şey olursa ne ala deyişi geldi aklına. Bütün olay bundan ibaretti. Yaşam ve ölüm arasında gerçekten bir şey yoktu, hayat ani yükselişlerden ve düşüşlerden oluşan bir gösteriydi. Bizse bu gösterinin neşeli görünen seyircileriydik. Mutluluk kırıntıları gördüğümüz rüyalardan öteye geçmezken, biz hep başkalarının oyunlarında konuk oyuncular oluyorduk. Oyun bittiğinde ise, aslında hep kaçak oynadığımızın farkına varıyorduk. Her zaman farklı dünyalarda ortak düşleri görüyorduk, ama hiçbir zaman aynı oyunun bir parçası olamıyorduk. Kendi sahnemizi hep başkalarına bırakıyorduk. Final vakti geldiğindeyse sahte bir selamlamayla sahneden çekiliyorduk. Perde kapanırken bütün bunları düşündü. Son düşüşünü yaşadığının farkındaydı.

Barış Saydam





Şiir




Aile Hayatı

Anne dikişte
Oğlan savaşta
Anne bu hale hiç şaşmamakta
Ya baba, baba ne yapmakta?
Birtakım işler çevirmekte
Karısı dikişte
Oğlu savaşta
Kendisi işte
Baba bu hale hiç şaşırmamakta
Ya oğlan, ya oğlan,
Oğlan bu işleri nasıl görmekte?
Oğlan da pek bir şey görmemekte
Önce anası dikişte, babası işte, kendi savaşta
Gün gelecek harp bitecek
O da babasıyla iş çevirecek
Harp sürüyor annenin işi sürüyor dikişte
Babanın işi sürüyor işte
Oğlan öldü, artık onun işi sürmüyor
Anayla babanın işi mezarlığa gidiş geliş
Pek tabii bir yaşayış
Hayat sürüyor hayat iş savaş dikiş
İş savaş dikiş savaş
İş iş iş
Mezarlıkta bir yaşayış

Jacques Prevert





Robert Merle - Kıyamet
“Tarih durdu, çünkü akışını anlattığı uygarlık sona ermişti.”


Robert Merle’nin beş yüz sayfayı aşkın romanı, patlayan bir atom bombasının yaşamı büyük oranda sona erdirmesini ve bu patlamanın ardından hayatta kalan bir grup insanın yaşadıklarını anlatıyor. Ortaçağ’dan kalma Malevil şatosunda geçen hikaye, aslında oldukça çarpıcı. Distopik bir hikayeye sahip kitap, aslında olası bir senaryo üzerinden gidiyor. Bugün sanıyorum hemen herkes böyle bir şeyin olası olduğu konusunda hem fikirdir. Kitap, bu olası felaket senaryosunu ustaca kurgularken, öte yandan da hikayesinin ana temasını oluşturan insanı derinlikli bir şekilde anlatmayı ihmal etmiyor. Felaketten sonra yaşamın ilkel çağlardaki şekliyle kendini yeniden devam ettirdiği hikayede, geçmiş ve gelecek arasında da bir bağ kuruluyor. Bu bağ aracılığıyla sorgulanan insan doğası hakkında çarpıcı tespitlerde bulunan yazar, mutlulukla hüznü, güvenle aldanışı, paylaşımla bencilliği, modern olanla ilkel olanı tek bir potada birleştirmeyi başarıyor. Modern insanı, ezberindeki bütün yaşama alışkanlıklarından mahrum bırakan yazar, onu yeniden sezgisel bir şekilde çevresiyle uyum içinde yaşamaya zorluyor. İnsanı en çıplak haliyle ele alıyor ve insanın özünü, insanoğlunun yatkın olduğu duygu ve düşünceleri çarpıcı bir biçimde gösteriyor. Kıyamet, insanın geçirmiş olduğu evrimi de tersyüz edercesine, moderniteyi al aşağı ediyor. Geriye doğru giden uygarlığımızı bir anda yerli bir ediyor, zamanı bir süreliğine durduruyor ve kaybettiğimiz değerleri hatırlatıyor. Fakat bunu toz pembe bulutların içinde sunmaktan kaçınarak, karşıtlıklar içinde sunuyor.

Robert Merle – Kıyamet
Doğan Kitapçılık
549 sayfa





Müzik




forum resmi


Apocalyptica – Worlds Collide
1. Worlds Collide
2. Grace feat Tomoyasu Hotei
3. I'm Not Jesus feat Corey Taylor
4. Ion
5. Helden feat Till Lindemann
6. Stroke
7. Last Hope feat Dave Lombardo
8. I Don't Care feat Adam Gontier
9. Burn
10.S.O.S. (Anything But Love) feat Cristina Scabbia
11.Peace
12.Ural (Bonus Track)
13.Dreamer (Bonus Track)


Her albümde biraz daha artan konuk sanatçı etkisi, Apocalyptica’nın son albümde iyice kendini belli ediyor. Tomoyasu Hotei’yle birlikte şekillenen Grace, Slipknot’tan tanıyabileceğiniz Corey Taylor’ın vokaliyle akıllarda yer eden I’m not Jesus, Rammstein’dan Till Lindemann’ın sesiyle hayat verdiği Helden, Three Days Grace’den Adam Gontier’in seslendirdiği I Don’t Care ve Lacuna Coil’in güzeller güzeli vokalisti Cristina Scabbia’nın yorumladığı S.O.S şarkıları albümdeki konuk sanatçıların damgasını vurduğu şarkılar olarak göze çarpıyor. Bütün bu şarkılar Apocalyptica’nın alışık olduğumuz sağlam altyapısıyla birleşerek etkileyici performanslara dönüşürken, albümde yer alan önemli isimlerin yarattığı beklentilerde boşa çıkmıyor.

Klasik müzikle heavy metali her zaman başarıyla birleştiren grup, bu sefer heavy metal yanı biraz daha ağır basan bir albüme imza atıyor. Farklı vokallerden destek alan ve hala kendini geliştirmekte olan grup, son çalışmasıyla da farklı vokallerle çalışmaktan korkmadığını ve sürekli müziklerine yenilikler katma arayışında olduklarını bir kez daha gösteriyor. Corey Taylor’ın seslendirdiği I’m not Jesus, albümün ilk single’ı olurken, aynı şarkıya çekilen klibi de daha önce Slayer, Slipknot ve Seether gruplarının da kliplerini çekmiş olan Tony Petrossian yönetmiş.

Albümün açılış parçası Worlds Collide, albüme çok hızlı bir giriş yapmamızı sağlıyor. İçinde İskandinav kültüründen çeşitli ezgilerinde kullanıldığı bu sıkı açılışla, albümü dinlemeden önceki beklentilerimiz daha da arttıyor ve artık hafiften ritme teslim olmaya başlıyoruz. Tomoyasu Hotei’nin gitarıyla destek verdiği Grace ise, albümün sıkı girişinden sonra hiç hız kesmiyor. Buna karşılık giriş şarkısının sonlarındaki karanlık melodilerle beslenerek albümün atmosferini daha da depresifleştiriyor. Müzikal olarak çok etkileyici ve hüzünlü bir parçadan sonra, albümün ilk single’ı olan I’m not Jesus’a geçiyoruz. Slipknot’tan Corey Taylor Ben İsa değilim, affetmeyeceğim diye bağırırken, albüm bu parçada bir nebze yalpalıyor. Bana kalırsa albümün en zayıf şarkılarından biri. Fakat bunu izleyen enfes Ion, albümdeki o kısa süreli boşluğu hemen kapatıyor. Kolaylıkla jenerik parçası da olabilecek Ion, albümdeki en güzel çalışmalardan biri. Bunu izleyen Helden ise, Rammstein’in vokali Till Lindemann’ın kendine has ürkütücü sesiyle söylediği, karanlık ve melodik bir parça. Helden’i izleyen Stroke, albümün en akılda kalıcı melodilerine sahip ve albümdeki en tipik Apocalyptica şarkısı belki de… Grup çello ve davuldan insanın içini acıtan bir melodi yakalarken, albümün bana göre en can acıtan parçasına da imza atıyor. Parçanın özellikle son kısmı neredeyse Lacrimas Profundere’nin efsane albümü Memorandum’un unutulmaz parçası The Crown of Leaving’i hatırlatacak kadar etkileyici.

Bu parçanın ardından gelen ve Slayer’ın davulcusu Dave Lombardo’nun eşlik ettiği Last Hope ise, tahmin edileceği üzere albümün en hızlı parçası. Lombardo’nun harikalar yarattığı parça, aynı zamanda albümünde tempo olarak doruk noktasını işaret ediyor. Özellikle parçanın kapanışındaki davul ve çello uyumuna dikkat! Bu etkileyici gösteriden sonra, geliyoruz albümde benim favori parçam olan I Don’t Care’e… Three Days Grace’in vokali Adam Gontier’in seslendirdiği parça, ilk başta başarılı vokaliyle dikkat çekiyor. Fakat şarkıyı birkaç defa dinledikten sonra müzikal altyapısının da çok zengin olduğunu fark ediyorsunuz. Bir ayrılık sonrası şarkısı diye de özetlenebilecek olan I Don’t Care, tarafların içlerindeki öfkelerinin de adeta dışavurumu. Bu hareketli ve başarılı şarkının ardından gelen Burn, ortamı biraz yumuşatıyor. Bu hız kesme durumu beraberinde gergin bir atmosferi de getiriyor. Yer yer hüzünlü yer yer de gergin tonlar barındıran Burn, Lacuna Coil’den Cristina Scabbia’nın seslendirdiği S.O.S içinde kusursuz bir ortam hazırlıyor. Aşktan başka her şeye sahip olan bir kadının kafasındaki sesleri Scabbia açığa vururken, parça orta karar bir Lacuno Coil parçalarından öteye geçemiyor. Bu şarkıdan sonra albümün bonus parçalarını saymazsak kapanış parçası Peace geliyor. Parçanın ismine ve hafif girişine rağmen, Peace içinde sert tonlar barındırıyor ve bir ağıt niteliğinde. Albümün iki de bonus parçası var: Ural ve Dreamer. Ural, Peace’den sonra tempoyu arttırırken, Dreamer ise çok sakin ve mistik bir atmosfere sahip. Şarkı yalnız bütün sakinliğine karşın, insanı tuhaf şekilde etkilemeyi başarıyor. Kolaylıkla bir Lynch filmine fon oluşturabilecek bu başarılı şarkıyla kapanan altıncı Apocalyptica albümü, grubun en başarılı albümlerinden biri. Beklentileri boşa çıkarmadığı gibi, çok daha fazlasını dinleyicilere sunmayı başarıyor.






Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:41 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jun 23 2008, 05:09 PM
İleti #8


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Nikolay Vasilyevic Gogol - Bir Delinin Hatıra Defteri
Artık dayanacak halim kalmadı.Tanrım! Neler yapıyorlar bu adamlar bana… Duymuyor, görmüyor, dinlemek istemiyorlar beni. Ne yaptım onlara? Neden eziyet ediyorlar, benim gibi zavallıdan ne istiyorlar, ne verebilirim onlara? Hiç bir şeyim yok…Bittim artık, dayanamayacağım… İşkencelerinden başım ateşler içinde yanıyor, her şey dönüyor gözlerimin önünde…Yok mu beni buradan kurtaracak bir... Bir troika; yıldırım gibi atlar koşulu troika gelsin! Babayiğit bir arabacı sürsün aslanlarını, şıngır şıngır ötsün çıngıraklar…Uçursunlar beni bu cehnennem dünyasından…Uzağa, çok uzağa… Hiçbir şey göremeyeceğim, duyamayacağım bir yere…İşte gökteki bulutlar kabarıp dönmeye başladı önümde, uzaktan bir yıldız parladı. Ormanların loşluğu, ayın donuk ışığı gözümün önünde kaydıkça kayıyor…Ayaklarımın altında mavi bir sis şeridi yayıldı… Havada gerilen bir telin vınlamasını duyuyorum. İşte Rus köylerinin karanlık evleri belirdi. Oracıkta bir karaltı halinde gördüğüm küçük ev benim evim mi yoksa? Pencerenin önünde oturan kadın anam olmasın? Anacığım, kurtar zavallı oğlunu! Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt, ne olur! Gör, nasıl hırpalıyorlar evladını, bağrına bas bedbaht öksüzünü.Yok onun yeri bu dünyada artık, insanlar aleminden attılar onu… Bari sen acı, hasta oğluna anacığım!






forum resmi


François Truffaut ve çocukları…



François Truffaut’u aramak için öyle çok uzaklara gitmeye gerek yoktur. Truffaut nerede deseler, söz birliği yapılmışçasına tek bir ağızdan şu sözler dökülür: Sinematek’in en ön sırasındadır… O Sinematek kimlere ev sahipliği yapmamıştır ki: Jean-Luc Godard’lar, Eric Rohmer’ler, Claude Chabrol’ler, Jacques Rivette’ler, Chris Merker’ler, Andre Bazin’ler… Truffaut’u ön sıralardan seçmek yine de çok zor değildir. İleride dünya sinemasına yön verecek olan bu üst düzey insanların arasında en çekingen olanı Truffaut’dur. Elinden hiç düşürmediği defterine sürekli not alır. Not almadığında da çantasından bir Balzac kitabı çıkarır ve okumaya koyulur. İşte başlıyor… İşte, perde açılıyor ve yeni bir mucize… Beyazperdede Jean Renoir’in Le Crime de Monsieur Lange filmi… İleride pek çok kez selam duracağı ve kendi sinemasını derinden etkileyecek olan Renoir karşısında bir kez daha büyüleniyor Truffaut. Ama bu sefer yalnız değil. Sinematek’in en içine kapanık sinefili bu sefer yeni biriyle tanışıyor. Birkaç koltuk uzağındaki Jean-Luc Godard’la… Ve daha sonra evlerde yapılan toplantılar, arkadaş çevresinin genişlemesi, ortak fikirler, ortak projeler, sanatta ve toplumsal hayatta yapılan ortak manifestolar… Derken; ilk kısa film geliyor. Ama Truffaut’un aklı hala çocuklarda, aklı hala o tadına varamadığı ve eksikliğini hissettiği kendi çocukluğunda…

Sekiz yaşına kadar büyükannesiyle birlikte yaşamış, büyükannesi yaşlanınca da zorunlu olarak ailesinin yanına gönderilmiş. Ama ailesi onu hiç kabullenmemiş. Aile baskısı ve okuldaki asi tavırları onu gittikçe “normal” bir çocuk olmaktan uzaklaştırmış. Sokaklarda kalmış, bir yığın iş değiştirmiş ve en sonunda içindeki sinema tutkusunu manevi babası Andre Bazin sayesinde dışavurmayı başarmış. Kimden bahsediyoruz? Bu hayat; o sıradan ve temiz görünümlü Truffaut’a ait olabilir mi dersiniz? Evet, taa kendisi işte… Hayatı daha küçücük yaşında öğrenmiş, büyümüş de küçülmüş bir çocuk o… Okuldan ve aile baskısından bunaldığı zamanlarda devlet kütüphanesinde ölümüne Balzac okuyan, bir arkadaşıyla birlikte bin bir zorlukla ele geçirdiği Metropolis’in bir kopyasıyla sinema klübü açan, Jean Vigo’dan ve Jean Renoir’den büyülenen ve hepsinden önemlisi kendi kaderine kendisi karar veren, büyümüş de küçülmüş bir çocuk o… Bu yüzden ki; çocukların dünyasını diğer herkesten daha sahici anlatıyor. Çocukların içlerinde geçirdikleri evreleri herkesten daha büyüleyici resmediyor.

forum resmi

Les Mistons


Truffaut, 2. kısa filmi olan Les Mistons’da (Yumurcaklar), bir grup çocuğun masumluğunu kaybedişini, çocukluktan ergenliğe geçişini ve ilk kaybedişin insanın içinde öldürdüğü birtakım duyguları; naif ve kendine özgü bir sinema diliyle aktarıyor. Bu kısa filmde çok ilginç bir özellik var. Bu kısa film, aslında tamamıyla bir çocuk filmi. Çocuklar kendi duygularını ve düşüncelerini kendileri anlatıyor. Bu filmin içinde yetişkinlere ve yetişkinlerin bakış açılarına yer yok. Truffaut, bir yaz ayında bir grup keratanın; toplumun her türlü değer yargısından, genel-geçer doğrulardan, karmaşık duygulardan yoksun yaşantılarını; çocukların ağzından anlatıyor. Üstelik onları bir çocuk gibi değil, yetişkin bir birey gibi görüyor. Onları ciddiye alıyor. Jean Vigo’nun bıraktığı geleneğe de sahip çıktığını göstermiş oluyor. Çocukların sürekli geriden izlediği ve her hareketini takip ettikleri plantonik aşkları Bernadette ise, aslında Truffaut’un beyazperdedeki çocuklarının da ilk kırılma anına işaret ediyor. Truffaut’un erkek karakterlerindeki ilk kaybediş ve ilk fark ediş aslında Les Mistons’un keratalarıyla Bernadette arasındaki ilişki sayesinde başlıyor. Sinik ve utangaç Antoine Doinel’e geçişin bir ön hazırlığı niteliğinde, bu ilk kaybediş anı…

Daha sonra 400 Darbe’de, çocukların yetişkinlerle yaşadıkları sürtüşmeleri ve onların özgürlüğe giden yolunu Antoine Doinel ile birlikte veriyor. Doinel karakteriyle, aynı zamanda kendi çocukluğuna da bir geri dönüş yapıyor. Filmdeki her sekans Truffaut’un kişisel deneyimlerinden yola çıkılarak hazırlanıyor. Truffaut, bu filmle birlikte kendi çocukluğunun anılarını yazmış oluyor. Ama bu yazı için seçtiği kalem, Astruc’un işlevlerini açıklayarak ismini koyduğu Kamera-Kalem oluyor. İlk çıkış filmini, manevi babası Andre Bazin’e ithaf eden Truffaut; aslında kendi çocukluk anılarıyla da izleyenleri kendi çocuklukları hakkında düşünmeye sevk ediyor. Bazin’in ahlaki gerçeklik kuramı ışığında, perdeyi; izleyicilerle arasındaki bir aracıymış gibi kullanıyor.

Beyazperdede Antoine Doinel ile birlikte kendisi de büyüyor ve olgunlaşıyor. Fakat kilit soruyu sormaktan vazgeçmiyor: Sinema, gerçek hayattan daha mı önemlidir? Truffaut’un cevabı, evettir. Kesinlikle, evettir! Çünkü, sinema bir yetenektir. Sinema; gerçek hayatı resmetmenin ve onu algılamanın yeteneğidir. Bu yüzden de her filminde hayatın pek çok ayrıntısına yer verir. Önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı, aslında Truffaut’un ne denli usta bir gözlemci olduğunu ve hayatı çok derinden kavradığını da gösterir. Gençlerin kimlik krizlerini, onların gözünden ve onların dilinden aktarmayı başaran Truffaut; öte yandan da hayatın şiirini yazar, belli etmeden…

Truffaut dedik, çocuklar dedik, şiir dedik, Jean Vigo dedik… Madem yazıyı da, çocukların isimsiz kahramanına adanmış bir şiirle noktalayalım. Jean Vigo öldüğünde henüz yirmi dokuz yaşındaydı. Otuzunu bile görememişti. Ne var ki; bıraktığı ikisi kısa, biri orta metraj olmak üzere; toplamda dört filmi onu; çocukların isimsiz kahramanı yapmıştı bile… Vigo öldükten sonra, arkadaşları onun mezar taşına şu üç dizeyi yazar… Aynı zamanda bu dizeler, Fransa’nın Vigo’yla başlayan Jean Cocteau, François Truffaut ve Maurice Pialat’le devam eden bir geleneğinin de ilham kaynağı olur.

Jean Vigo’nun mezarına, arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:

Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında,
her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır.
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek...*

* Şiiri hatırlattığı için kaos1 nickle üyeye teşekkürü bir borç bilirim.


Kalbinde, kendinden büyük bir çocuk olan herkese…


Faydalı Linkler :

400 Darbe İncelemesi
Jean Vigo İncelemesi





Şiir




Hüzün

Gücüm, hayatım, nem varsa kaybettim;
Kaybettim, ah, dostlarımı, neşemi;
Kalmadı hatta kibrim, azametim;
Oydu vehmettiren dahiliğimi.

"Hakikat budur" dedikleri zaman,
Karşımda sahiden bir dost zannettim.
Hakikati anlayıp duyduğum an;
Çoktandır galip gelmişti nefretim.

Ama işte hakikat ebedidir;
Yaşarsa bir kimse ondan bihaber,
Alemde ömrünce gafil kişidir.

Tanrı soruyor, cevap vermek ister,
İyi ki ağlamışım ara sıra;
Elimde kalan servet bu, dünyada.

Alfred de Musset



Aslında bu şiir sıradan bir şiirmiş gibi görünebilir. Fakat şiirin sahibi Alfred de Musset burjuva bir ailenin iyi eğitimli çocuğu olunca iş değişiyor. Bu şiir aynı zamanda şımarık bir çocuğun gerçeklerin farkına vararak bunları itiraf ettiği bir itirafname niteliğinde. Gerçekçiliğinin yanı sıra, son derece yoğun ve hüzünlü. Ama yazar hakikati görmenin kendisinde yarattığı derin melankoliye karşın, yine de kendisinden sonrakiler için bir itirafname yazmaktan da geri durmuyor. Bu şiirin gücü de; yaratıcısının hayatı daha derinden kavrayarak; hayatını geri dönülmez bir şekilde değiştirmesinden kaynaklanıyor. Pek çok önemli eserde olduğu gibi bu eserde de yaratıcısının, yaratım sancılarını görmek mümkün. Hüzün; sancılı bir hayat yaşayarak genç yaşta ölen; ama son zamanlarında pek çok açıdan aydınlanmış bir şairin de en güzel şiiri.



Resim




forum resmi

Güneş örtülü, kırmızı ejder ve kadın - William Blake





Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:42 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Aug 16 2008, 02:47 PM
İleti #9


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Ece Temelkuran - İç Kitabı
Sen, başka türlüsün. Her zaman daha soğuk olacak hava. Sen küçükken deniz kıyısında iki taş görmüştün. Birbirlerinden biraz önce ayrılmış gibiydiler. Etin, taşın acısını algıladı. Ağlamaklı olmuştun. Bu ağlamaklı oluşunun, zaman boyunca, yüz binlerce görüntüde yüz binlerce kat daha büyüyeceğini bilseydin, devam eder miydin? Oysa şimdi sen, sürmektesin.

Sen, insanlar konuşurken ağız hareketlerini tekrar ediyorsun. Küçük, en küçük hareketi yakalamaya çalışıyorsun. Anlamak için. Bilmek için. Senin bu tekrarın yüzünden herkes, anlamadıkları bir yakınlıkla, kendini sana benzetiyor. Sen hiçbir şeye benzemiyorsun. Öyle ki, bazen geceleri kendine bile benzemediğini fark ediyorsun. Sen, evvelden beri sıvıydın. Halini, biçimini, tınısını, havasını alıyordun olduğun yerin, insanın, zamanın.

Sen, hiç kimsesin.
Sen, hiçbir şeysin.





Şiir




Küçük Koru

Fransa'nın küçük bir korusuydum,
Kızıl yaban gelinciklerim vardı;
Talihten yana hiç gülmedi yüzüm,
Ah, kader başıma ne dertler sardı!

Korkum şu ki, artık bir hatıradan,
Bu resimden başka bir şey değilim;
Yahut arta kalmış, bir maceradan;
Bir kokuyum belki, bilmem ki neyim?

Ben artık sadece birkaç çocuğun
Birkaç deli kadının aklındayım;
Onlar size daha iyi anlatır
Hikayemi, ben nasıl anlatayım?

Ama nerdeler onlar yeryüzünde;
Gidip bulasınız da sorasınız,
Bilirler ki, yalan yoktur sözümde;
Bilirler, değilim asla umutsuz.

Küçük koruyken kayıp koru olmak!
Ah! ne kadar da güçmüş meğer, Tanrım!
Köklerim her yana salmış dal budak,
Nasıl, nasıl olur da yok olurum?

Jules Supervielle


Jules Supervielle aslında gezgin bir yazardır. Pek çok ülkeyi gezmiş ve pek çok edebiyat türünde eserler vermiştir. Keşke şiirleri dışındaki eserlerini de okuma fırsatım olsaydı. Yazarın hem çok duygusal hem de umut dolu olduğunu fark etmek zor değil. Bu şiirinde de, yazarın bahsettiği koru; aslında bir anlamda ülkesinin içine düştüğü hali de özetleyen bir metafor. 1. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasındaki, o çok sevdiği ülkesinin içine düştüğü karamsar durum şiirinde de dokunaklı dizelerle anılıyor. Gezgin şairin savaştan önceki Fransa'sıyla, savaştan sonrasının Fransa'sı arasında değişen farklılığa duyarlı bir bakış. Savaşın insanlara etkilerini gösteren alegorik bir güzelleme. Küçük koruyken kayıp koru olmaya yapılan, hem içsel hem de evrensel bir yolculuk hikayesi...



Resim




Vincent Van Gogh - Kargalarla Buğday Tarlası


forum resmi


Aslında bu resim, Van Gogh'un bütün içsel karmaşasını da bir anlamda yansıtır. Karanlıktır, derindir, ortadaki yoldan çıkışsızlık hali göze çarpar ve hepsinden önemlisi Van Gogh'un yaşadığı bütün karşıtlıkları resimde bulmak mümkündür. Aynı zamanda, Kargalarla Buğday Tarlası eseri; ressamın intihar etmeden önce yaptığı son başyapıtıdır. Resmi yaptıktan sonra kardeşi Theo'ya şöyle bir mektup yazar: Deniyorum. Yaşama bağlanmaya çalışıyorum. Ama olaylar beni başka bir yere sürüklüyor. Ben, buna engel olamam.




Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:43 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Oct 31 2008, 02:24 PM
İleti #10


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Ece Temelkuran - Kıyı Kitabı
Karşılaşmaların anlık yüzlerini iade et sahiplerine. Onlara geri ver gözlerini. O gözler sende ne çok başka başka insanlar görmüştü. Gülmemeye çalış onlara, sanılmış yüzlerini teslim ederken. Sakın gülme, ciddiye alırlar seni. Hiçbir şeyi doğru dürüst anlamazlar; ama, hızla fark ederler kendileriyle alay edildiğini. Tiksinirsin, düşünürsen sıra bunu anlamaya gelince ne açıkgöz olabileceklerini.

Bu gülmeleri, içmeleri, gezmeleri de bırak burada. Bırak soğurup dursun kalabalığın çocukları gecenin kaygan, şekerli hallerini. Bu, mutsuzların eğlenme gayretinin acıklı resmi. Bu gündüzleri de alma yanına. Kararsız selamlaşmaların tökezlemeleri, iyi hesaplanmış karşılaşmaların ödlekliği, aydınlığın yorucu nezaketleri... Fena hırpalarlar bunlara beceremeyenleri; kendi yüzlerini izlemeyenleri.





Şiir




Fazıl Hüsnü Dağlarca - Ölü
Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum, kalabalık.

Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı…

Fazıl Hüsnü Dağlarca Anısına...





Resim




forum resmi


Sandro Botticelli - La Primavera (İlkbahar)


Rönesans döneminin Floransa’sında yaşayan Sandro Botticelli’nin, mitolojik figürlerden beslenerek yaptığı, güzellik ve zerafeti anlattığı eseri. Erken Rönesans döneminde yapılan ve Pagan sanatının en nitelikli örneklerinden biri olarak kabul edilen La Primavera, kendisinden sonra da pek çok ressamı etkileyen ve popüler kültürün ikonalarından biri haline gelen; sanat tarihinin en önemli eserlerinden biri.




Bu ileti BuRnOut tarafından Nov 23 2008, 01:44 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Dec 3 2008, 08:00 PM
İleti #11


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Malte Laurids Brigge’nin Notları – Rainer Maria Rilke
Sonunda sen de bir ümitsizdin, tekmil haritalarda yörüngesi yanlış çizili olan sen! Yalnız bir defa bizden yana kıvrılıp hemen dehşet içinde uzaklaşan yolunun bu ümitsiz hiperbolü, göklerden bir sıçrayış gibi geçmektedir. Sana göre hiç; bir kadın duruyormuş, yok gidiyormuş, birisi baş dönmesine tutulmuş, öbürü cinnete; ölüler diriymiş, diriler görünüşte ölü; sana göre ne var? Bütün bunlar, senin için olağan şeyler; bir koridordan geçer gibi bunların arasından geçtin ve oyalanmadın.



Bugün Rilke’yle giriş yaptım… Rilke ne güzel ifade etmiş; hayatı geçip gideni: bakmadan, görmeden ve hissetmeden geçip gideni… Hayatın içindeki ayrıntıları keşfetmeden, hiçbir şeyi önemsemeden, sadece “yaşıyorum ya daha ne!” demeyi bir erdem olarak görenleri… Böyle insanların çoğunlukta olduğu bir geniş zamanın içinde hapsoluyoruz. Hapisiz, hapis hayatı yaşıyoruz. Herkesin hücresinin boyutları farklı tabii… Kimi tek göz bir odada hapis hayatı yaşıyor, kimi hücresini de sırtlanıp onunla geziyor. Etrafımıza ördüğümüz duvarlarla kendimize hücreler inşa ettik ve en sonunda herkes kendi hücresinin içinden çıkamaz oldu. Sonra insan yalnızlığını keşfetti. Bunca zaman görünmezlik zırhı içinde kendi korunaklı yuvasında dışarıya bakıp içeriyle konuşan insan, sonra arkadaş aradı kendine. Bilemedi ki, herkesin bir hücresi var; kendi sırtında taşıdığı gibi…



Şiir




Günler

Günler kötü. Seyreliyor günden güne
gökte kuşlar. Öldürmeseler bari bahçeyi
diyor denizin kenarında duran adam.
Seyrediyoruz diyor öteki. Başımızı
eğdirenleri. Artık sözcükleri seçerek
konuşuyoruz. Yapraklar tükeniyor yavaş
yavaş. O bir şey değil, asıl felaket
Geniş Zamanın içinden geçen cellat.
Vuruyor gölgesi korku sehpalarına.
Yalnızca bilinç uyanık ışığın uyuduğu
kentlerin salıncağında. Günler ağırlaşıyor;
Korku sokaklarımızı kuşatıyor. Günlerimiz
mevsim sonu indirimli satışlarında geçiyor.
Bize yapılan kötülükleri kredi kartlarıyla
ödüyoruz. Bahçeyi öldürmesinler elbette.
Suyu görelim uzaktan. Çilek koksun hava.
Ama işte olmuyor, suyumuzu kesiyorlar,
azığımız tükeniyor, dağa gidenler dönmüyor.
Rengini yiyor gök.

Azar azar içimizden geçiyor kurt.

Ahmet Ada




Resim



forum resmi

The Battle of San Romano (San Romano Savaşı) - Paolo Ucello


Floransalı ressam Ucello'nun, Floransalılarla Sienalılar arasındaki San Romano Savaşı'nı resmettiği, 1432 tarihli, üç parçadan oluşan muhteşem eseri; aynı zamanda başta Picasso olmak üzere pek çok modern ressama da ilham kaynağı olur. Bugün Louvre, Londra ve Uffizi (Floransa'da) müzelerine dağılan eser, savaşın giriş, gelişme ve sonuç bölümünü anlatır. Rönesans döneminin bütün görkemini parlak renkleriyle dışa vuran resim, ince ince işlenmiş detaylarıyla ve klostrofobik atmosferiyle de gotik dönemin alamet-i farikalarını taşır.



Sinekolik




Geçtiğimiz Haftanın Panaroması

Visconti filmleriyle dolu bir hafta geçirdikten sonra, düşünüyorum da; gerçekten de Visconti filmlerinin görkemi sinemayla hiç ilgisi olmayan birini bile sinemaya yönlendirebilecek kadar etkileyici. Özellikle de toplumsal gerçekçi ölçütler içerisinde epikleştirdiği dramları Rocco and His Brothers ve Il Gattopardo herkesin izlemesi gereken filmlerden. Ölmeden önce yapılması gerekenler başlıklı geyik başlıklarına itibar edenlerdenseniz, bu iki filmi de radarınıza almanızda fayda var derim. İlerleyen günlerde Visconti ve filmleriyle ilgili daha uzun boylu incelemeler ve sürprizler olacağından şimdilik Visconti bahsini burada kesmeyi uygun görüyorum.

Visconti'den arta kalan zamanlardan birinde Tim Burton'ın Makas Eller filmini bilmem kaçıncı kez izledim. Yine de büyük bir hayranlıkla filmi takip etmekten kendimi alıkoyamadım. Filmin sonunda insan ister istemez o kritik soruyu sormadan edemiyor: İnsanlara uyum sağlamaya çalışmak mı kötü, yoksa sonsuz bir yalnızlıkla lanetlenmek mi? Açıkçası Edward'ın tecrübeleriyle sabitlediği seçimine katılmamak elde değil. Sonra Else Lasker-Schüler'in Dünya Kaçışı şiiri aklıma geldi: Aranızda ölüyorum! / Zira boğmaktasınız beni kendinizle. / Etrafımdaki iplikleri çözmek istiyorum / Sona erdirerek keşmekeşi! / Kuşku salarak, / Şaşırtarak sizi, / Kaçıp kurtulabilmek için / Kendime doğru!

forum resmi


Kaçamaklardan birinde Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım rezaletini de izleme gafletinde bulundum. Sinan Çetin ve Mustafa Altıoklar film çekmesin kampanyasına, artık Hamdi Alkan'ı ve Birol Güven'i de katabiliriz. Mümkünse Birol Güven televizyon sınırlarının dışına hiç çıkmasın. Bayrampaşa'da kalan mahkumların yaşadığı gerçek acılardan nasiplenerek, arabesk ve komik olmaktan çok sinir bozucu olan bir saçmalık yönettiği için emeği geçenlere teşekkürü bir borç bilirim.(!) Aman ha, ben ettim siz etmeyin.

İngiltere'nin Hostel'i olarak gösterilebilecek Donkey Punch'ta bir başka vakit kaybıydı. Terk edilmiş bir depo, apartman vs. artık neyse, yerini bir yata bırakıyor ve heyecan katsayısı biraz daha artıyor. Ama o kadar! Filmin en ilginç yeri, zihnime kazınan birkaç ilginç deyim oldu. Eşek tepmesi, Türk tokadı, asfaltlamak gibi ilginç argo terimleri Türkçeye kazandıran filmin çevirmenine de teşekkürler. Bunları da öğrenmiş olduk.

Neredeyse her izleyecek olduğumda elimdeki versiyona uygun bir altyazı bulamadığımdan, bulduklarımı da senkronlayamadığımdan, geçenlerde Don't Look Now'ın DVD'sini satın aldım. Nihayet yıllardır bu güzel filmi izleyememe beceriksizliğinden de kurtulmuş oldum. Hoş, Don't Look Now bir Rosemary's Baby, Suspiria ya da The Wicker Man değil. Ama yine de özellikle atmosferiyle oldukça etkileyici bir çalışma. Sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden olmasa da, en iyi kurgucularından olan Nicolas Roeg yine mükemmel bir iş çıkarmış. Fakat Walkabout ve Bad Timing'den sonra Don't Look Now bana yeterli gelmedi. Sıkılmadan ve büyük bir dikkatle izledim, ama Roeg'i anarken de bu filmini referans olarak gösteremem doğrusu.






Bu ileti BuRnOut tarafından Dec 3 2008, 08:13 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Dec 21 2008, 04:46 PM
İleti #12


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay
Garip kaderime gülümsedim; ayanaya bakarak tabii. Tatlı bir gülümseme. Eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. Sonra durgunlaştım. Neden? Unuttum. Dur, hayır; unutmadım. Yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça... Aynadan uzaklaştım; fakat, bilmiyordum, böyle bir düşünceydi. Köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. Buldum: Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim işte.





Şiir




Gidiyoruz, tozlanmış yüreklerimizle

Gidiyoruz, tozlanmış yüreklerimizle,
onca yitirişten nicedir katılaşmış.
Yalnız bizi dinlememeleri değil mesele,
sağırlaşmışlar da üstelik, tozlanmış
inlemeleri duyup yakınamayacak kadar.

Şarkı söylüyoruz, ezgi yüreğimizde.
Oradan çıkabildiği hiç duyulmamış
Yalnız arada bilenlere rastlanırmış:
tutan olmamıştı bizi, kalalım diye.

Duruyoruz. Paydos artık ağırdan yürümeye.
İşin sonu da kalmayacak yoksa.
Ve çeviriyoruz gözlerimizi Tanrıya:
alın terimizin karşılığıdır ayrılık!

Ingeborg Bachmann




Resim




forum resmi


David with the Head of Goliath - Michelangelo Merisi da Caravaggio


Caravaggio'nun resimdeki olağanüstü yeteneğine rağmen, saldırgan bir kişiliğe sahip olduğunu ve fırtınalı bir yaşamı olduğunu pek çok kişi biliyordur. Yeniden onun hayatından kesitler vermek gibi bir niyetim yok, lakin Caravaggio'nun bu tablosu, bir anlamda da onun ömrünün son demlerinde nasıl bir değişim geçirdiğini açıklamak için yeterlidir. Cinayet işlediği için Roma'da başına ödül konulan, bu yüzden de önce Napoli'ye ardından da Malta'ya kaçan Caravaggio'nun bu eseri, onun affedilmesini sağlayan kardinalin yeğenine bir armağan olacaktır. Bu armağan resimde, David'in elinde tuttuğu kafa aslında Caravaggio'nun kafasıdır. Bu otobiyografik çalışmayla, acı ve pişmanlıkla geçirdiği yıllar sonrasında kendi kafasını sunan Caravaggio; yine güçlü ışık-gölge kullanımıyla da odak merkezinde kaydırma yaratır. Ama kaderin bir cilvesi olsa gerek, Caravaggio Roma'ya ayak basar basmaz yanlış anlaşılma sonucunda yeniden yakalanarak, hapse atılır. Çıktığında ise, içinde resimlerinin yüklü olduğu gemi çoktan yola çıkmıştır bile... Gemiye yetişmeye çalışırken, Caravaggio sıtmadan hayatını kaybeder.



Sinekolik




Geçtiğimiz Haftanın Panaroması

İsrailli yönetmen Eran Riklis’in Lemon Tree filmi nedense çok tanıdık geldi. 1. Limon Savaşları aslında her gün binlerce kişinin izlediği ve izlemek zorunda bırakıldığı, Batı Şeria’daki keşmekeşi özetliyor. Çözüm üretebiliyor mu, hayır. Mutlu son bir tek Amerikan filmlerinde olur repliğiyle daha başından sonunu açık ediyor. Ama yönetmenin film içinde de dediği gibi, bu filmi izlememizi engellemiyor. Yitip giden gerçek insanlar üzerinden yapılan basit siyasetleri özetleyen Lemon Tree, kendini çok da ciddiye almadan, basit ve sade bir şekilde akıp gidiyor. Belki de en doğrusunu yapıyor. Bir de bu hikayelerin bir sonuca ulaşacağını bilsek… Ama sinemadaki her güzel hikayeden sonra olduğu gibi Lemon Tree’den sonra da gerçeklik duvarına çarpmadan edemiyorum.

The Andromeda Strain’in her şeyi iyiydi, güzeldi de… Ya o birdenbire çözümlenen yapmacık finaline ne demeli? Yönetmen Robert Wise eldeki imkanları en iyi şekilde kullanarak, düşük bütçesiyle Michael Crichton’un hikayesini 130 dakikalık bir filme uyarlamış, ama hikayeyi düzgün bir şekilde sonlandırmayı becerememiş. Eski bilimkurguların en büyük eksikliği de bu sanırım. 1953 yapımı The War of the Worlds ve yine Wise’ın çektiği The Body Snatcher da aynı sorundan muzdaripti.

forum resmi


Resident Evil Degeneration, oyundan uyarlanan filmlere nazaran daha iyiydi. Ama uzun metraj bir oyun videosunun ötesine de geçmiyordu. Artık bilgisayar oyunları hem hikayeleriyle hem de bütçeleriyle sinema sektörüyle rekabet eder oldu. Oyun içi bir videoyu uzatıp dvd’sini satmak bile başlı başına bir iş haline geldi. Gerçi Hitman ve Max Payne gibi oyun uyarlamalarını görünce, ikinci yolu tercih ederim. Hiç değilse oyunun hakkını veriyorlar. Oyun diye küçümseyip en işe yaramaz yönetmenlere projeleri emanet etmiyorlar. Hollywood ve bilgisayar oyunları henüz aynı denklemin iki eşit parçası olamadı.

The Jacket gibi şaşırtıcı bir filme atmış olan John Maybury, son filmi The Edge of Love’da Dylan Thomas’ın hayatı ve şiirleri üzerinden 2. Dünya Savaşı arka planlı bir drama imza atmış. İşin ilginç yanı; yönetmen, hikayesini Thomas’ın şiirleri üzerine kurmuş ve bu sayede de klasik anlatının pek çok kalıbının dışına çıkma şansını iyi değerlendirmiş. Filmin içinde deneysel diye nitelendirilebilecek pek çok ayrıksı parça var. Filmde, tıpkı Dylan’ın dizeleri gibi dağınık ama vurucu bir etki bırakıyor. Kırık, melankolik ve hüzünlü… Keira Knightley ve Sienna Miller ikilisinin kimyası da görülmeye değer!

Düşünürüm bir an, yokluk bir parça;
Direnmem, her şeyden soğur bu ruhum,
İçine kapanmış rüyalarımla, güya,
Bu hepsi ebedi, hüzünleri korurum!..








--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jan 16 2009, 09:55 PM
İleti #13


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Uyuyan Adam - Georges Perec
Tuzak: O tehlikeli yanılsama – nasıl demeli?- aşılmaz olmanın, dış dünyanın hiçbir etkisine maruz kalmamanın, önüne bakan açık gözlerle, her şeyi, en ufak ayrıntıları algılayan, ama hiçbir şeyi belleğinde tutmayan gözlerle, dokunulmaz olarak kayıp gitmenin o tehlikeli yanılsaması. Uyanık uyurgezer, gören kör. Belleksiz, korkusuz olmak. Ama çıkış yok, mucize yok, hiçbir hakikat yok. Kabuklar, zırhlar. Her şeyin başladığı, her şeyin durduğu o boğucu günden beri.

Önemli olan tek şey yalnızlığın: Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte. Var olan tek şey yalnızlık, her seferinde er ya da geç karşında bulduğun, dost ya da yıkıcı yalnızlık; onun karşısında, her seferinde yalnız kalıyorsun, yardımdan yoksun, şaşkın ya da afallamış, umutsuz, sabırsız.

Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden? Şimdi sessizliğin dehşetinde yaşıyorsun.



forum resmi


Düşler Ülkesi
Bakir alanların kalmadığı, kalabalığın çoğaldığı, bakire gerçeklerden arınmış yalan bir dünyada yaşarlarmış. Onlarınki, hayvanlara dokunmanın yasak olduğu, yeşilliklere oturmanın ve bir kızı nedensizce öpmenin tehlikeli olduğu bir dünyaymış. Tepesinde kocaman bir delik varmış. Deliğin hemen altında ise, insanların eskiden renk geçişlerini merakla takip ettikleri, ama şimdilerde griden başka bir rengi göstermeyen bir toz bulutu duruyormuş. Gökyüzü gibi toprak da griye çalmış. Su azalmış, yeşillikler de insanlar gibi kuruyup çıplaklaşmış. Çıplak olan sadece geniş toprak parçaları değilmiş.

İnsan önce Tanrı’yı öldürüşünü kutlamış. Ardından makineyi yaratmış. Makine, insanı yalnızlaştırmış. Yalnızlaşan insan bunu umursamamış. Makine her geçen gün daha da gelişmiş. Kendi kendini yönetecek duruma geldiğindeyse, insana benzemek istememiş. Küçük farklılıkların yarattığı narsizmin sığ sularına düşmeyen makine, insanların her zaman yaptıkları gibi kendi kendilerini yok etmesini izlemiş. Bunu izlerken, hislerinin olduğunu anlamış. Nedensizce yok etmeye programlanmış insanın trajedisi makineyi derinden etkilemiş. Çareyi kaçmakta ve kendine başka bir yaşam alanı kurmakta bulan makine; bu insandan uzak alana Düşler Ülkesi ismini vermiş.

Adını insanların düşlerinden alan bu ülke, gel zaman git zaman sessiz ve sakin bir hayat süren makinelerin yaşama alanına dönüşmüş. İki taraf da sözsüz bir anlaşma yapmış. Ama insan çıplaklığını gizlemek için yeni bir savaş aramış. Kendi kendisiyle verdiği mücadeleden galip gelen insan, yeni hedefini çabucak buluvermiş: Yeni hedef makinelerin şehri; Düşler Ülkesiymiş! Vakit kaybetmeden bu sınırları belirsiz ülkeye girmenin yollarını aramış. Büyük Savaş başladığından beri hiçbir insan bu ülkeye girememiş. Sadece söylentiler varmış… Kimileri göz alabildiğine geniş toprakları olan, rengarenk, cıvıl cıvıl ve her bakana göre şekil değiştiren bir yer dermiş. Kimileri de çok korkutucu olduğundan bahseder dururmuş.

İnsan uzun süre dönmüş dolaşmış, gayri bulamamış bu düşler ülkesine girişin yolunu. Yolculuklar pek uzun sürmüş. Diyar diyar gezdikten sonra, son çare olarak eski bir bilgenin yanına uğramış. Sormuş; biz bu Düşler Ülkesi’ne nasıl gideriz? Bilge hiç istifini bozmadan oturmaya devam etmiş. Arada bir sessizlik olmuş, sonra soru tekrarlanmış: İhtiyar, bu ülkenin yolunu bilir misin sen, yoksa bilmez misin diye sertçe bir bağırış duyulmuş. İhtiyar yavaşça kafasını kaldırmış ve gözünün ucuyla masanın üzerindeki kitabı göstermiş. Kitabın bazı sayfaları yırtıkmış. Bazı sayfaları da savaşta bütün kitaplar yakılırken tutuşuvermiş. İnsanın yalnızlığı o gece başlamış derlermiş. Yangının izlerini sayfalarında taşıyan o kitap, koca dünyadaki tek kitapmış. İhtiyar, kitabı insana vermiş ve o ülkeye gidişin yolu buradan geçer demiş. İnsan anlamamış. Üstelemiş. İhtiyarı sarsmış. Ama ihtiyar, o ülkenin yerini yalnızca giden bilir demiş. O ülke ki; her yolcuya farklı bir yüz gösterir, her girene farklı bir anahtar verir… Yoktur onun doğrusu yanlışı… O ülkeye gittiğinde kendini görürsün, ancak bakmaya cesaretin var mı kendine? diye sormuş. İnsan yine anlamamış. Benim her şeye cesaretim var demiş. Ve kitabı alıp yoluna devam etmiş.

İnsan kitabı okurken, kitapta anlatılanların Düşler Ülkesi olduğunu zannetmiş. Kitap, neşe içinde yaşayanların ülkesini anlatırmış. Verimli topraklardan, yeşilliklerden, hayvanlardan, nehirlerden, denizlerden ve daha bir dolu şeyden bahsedermiş. İnsan kitabı okudukça bu yere gitmeye daha da heves etmiş ve içinden ne olursa olsun makineleri yok edeceğine yemin etmiş. Gel zaman git zaman insan kitabın sonuna gelmiş, ama kitabın sonunda insanı bir sürpriz beklermiş: Meğerse kitap, dünyada huzur içinde yaşayan insanların hikayesini anlatırmış. O zaman insan anlamış ki; Düşler Ülkesi aslında hem çok uzakmış hem de çok yakın… Girmek isteyen herkese açıkmış, ama kapıları sürekli kapanırmış. Orası hem varmış hem de yokmuş…


Barış Saydam





Şiir




Bazan

Bazan hisseder kız: Hayat büyük,
vahşi, akarsular gibi, kabaran,
vahşi, fırtına gibi ağaçlara dalan.
Ve sessizce salar saatleri çökük
ve ruhunu rüyalara verir armağan.

Sonra uyanır kız. Orada bir yıldız
sessiz arazinin üstünde sakin,
ve duvarları bembeyaz evinin -
O zaman bilir: Hayat yaban ve ıssız -
ve avuçları kavuşur yaşlı ellerinin.

Rainer Maria Rilke




Müzik




forum resmi

Comma - Sen

Sonsuz bir düş bu
İçinde kaybolan yollar oldu mu?
Son bir söz söylerken
Sesin yok oldu mu?
Tüm şehir aslında sen oldu mu?
...sonsuzluğa ağlarken...
Eski bir sen yarattım içimde
Korkulardan arınmış
Ve ben arkanda günahlarımla bekleyeceğim
Geceysen eğer...

Savaştın ellerinle
Anladın ki yorgun her gece
Unutulan oyunlarda vazgeçtin benden
Soğuk bir nefretle
Anlamsızlığın acıtırken tenimi

Yarım kalan bir rüya bu
Ve ben aslında yalnızım
Gözlerin ardında
Kaçıp giden bir yalan bu
Ve ben aslında yorgunum
Sözlerin ardında

Dinlerken geceyi
Sesler duyardım karanlıktan
Sözlerim gerçekliğin olur o an
Sen düş ol
Gerçek hayal

Yarım kalan bir rüya bu
Ve ben aslında yalnızım
Gözlerin ardında
Kaçip giden bir yalan bu
Ve ben aslında yorgunum
Sözlerin ardında



Türkiye'nin en iyi progressive metal grubu olan Comma'nın Free As God isimli efsane albümünün içinde yer alan tek Türkçe parçaydı Sen. 2007'den beri grup yeni bir albüm çıkarmadı, ama Free As God'taki Rays of Sadness, Remain Silent ve Sen parçalarını hala sıkılmadan dinliyorum. Yeni albüm çıkarmasalar da, Free As God günden güne değerlenmeye devam ediyor.




Sinekolik




Geçtiğimiz Haftanın Panaroması

The Eye serisi, Ab-Normal Beauty ve Re-Cycle gibi stilize ve ilgi çekici korku filmlerinin yönetmeni Hong Konglu Pang Kardeşler belli ki yeteneklerini sadece görsellik anlamında kullanmayı tercih ediyor. Çok çeşitli açılardan pek çok çekim yaparak, kurgu masasında bir filmi oyun oynar gibi yeniden yaratmak daha çok işlerine geliyor. Açıkçası bu kadar yetenekli olup da yeteneğini böylesine çarçur edene de pek rastlanmaz. Ahı gitmiş vahı kalmış Nicolas Cage’den bir aksiyon yıldızı yaratmak ve bir aksiyon filmine göre çok eğreti duran stilize bir fon oluşturmak pek akıllıca bir girişim olmasa gerek. 2004 yapımı Ab-Normal Beauty’i izledikten sonra, ileride daha da iyi olabileceklerini düşünürken; Bangkok Dangerous ve Eye 10 gibi garip yapımlarda boy göstermeye başladılar. Yazık…

Woody Allen’ı sevmesine severim de… Bir de filmlerinde dış ses kullanmasa daha çok seveceğim. Vicky Cristina Barcelona gibi çok akıcı ve hikayesini çok güzel anlatan bir filmde, ikide bir televizyon reklamları gibi sağdan, soldan, alttan, üstten giren dış ses filmin bütünlüğünü bozmuş. Her şeyi açıklamaya ne gerek vardı ki? Film zaten söyleyeceklerini söylüyordu. Ama Allen işte! Kendisi oynamasa da, varlığını ille belli edecek.

forum resmi


Colin Farrell ve Edward Norton ikilisini buluşturan Pride and Glory, polis teşkilatındaki çürümeyi anlatırken; bir yandan da iyi polis/kötü polis klişesini aile bağlarıyla da içinden çıkılması zor bir hale getiriyor. Sözde vicdanıyla ailesi arasında kalan polislerin yaşadıklarını anlatan film, ne yazık ki sonuç itibariyle sıkıcı ve bildik polisiye filmlerinden öteye geçemiyor. Her şeyi geçtim de, Edward Norton gibi seçici bir oyuncu bu filmde nasıl yer almış, anlayamadım.

2008’in en kötü filmlerinden birinde yer alan bir diğer önemli oyuncu da Jeremy IronsEd Harris’in yönettiği modern western filmi Appaloosa’da kötü adamı oynayan Irons dışında, filmde dikkate değer hiçbir şey yok zaten. Miadı bitmiş bir türü kendi saygınlığı içinde bırakmak varken, yeniden eski klişeleri kullanarak aynı hikayeleri sil baştan anlatmanın lüzumu var mı ki?






Bu ileti BuRnOut tarafından Feb 4 2009, 08:53 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Feb 4 2009, 08:51 PM
İleti #14


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Değişim - Franz Kafka
Gregor: “Peki şimdi ne olacak?” diye sordu kendi kendine. Çok geçmeden hiç kımıldayamadığını gördü. Buna şaşmadı; tersine, şimdiye dek doğrusu bu bacaklarla devinebilmesini tuhaf buldu. Ama başka bakımdan oldukça rahat hissediyordu kendini. Gerçi bütün vücudunda ağrı ve sızılar vardı; ama öyle sanıyordu ki, bunlar yavaş yavaş gücünü yitirecek ve sonunda büsbütün silinip gidecekti. Sırtındaki çürümüş elmayı ve onun iltihaplanıp üzeri baştan aşağı yumuşak tozla örtülmüş çevresini pek algıladığı yoktu artık. Ailesini düşündükçe duygulanıyor, içinde sevgi hisleri uyanıyordu. Hani kendisi de, belki kız kardeşinden daha bir kesinlikle ortadan kaybolması gerektiğine inanıyordu. Kulenin saati sabahın üçünü vurana dek, bu boş düşünceleri sessiz sakin kafasından geçirdi. Derken dışarıda, pencerenin önünde günün yavaş yavaş ağardığını gördü. Başı, elinde olmaksızın göğsü üzerine düştü ve burun kanatlarından o güçsüz son nefesi çıkıp gitti.



forum resmi


Huzursuz Hamamböceği

Evine gitmek için dar sokaklardan geçerken, bir yandan da Kafka’nın Değişim kitabını düşünüyordu. Kendi geçirdiği dönüşümle Samsa arasındaki benzerliklere kafa yordukça zihni daha da berraklaşıyordu. Uyanışını sağlayan olayları sıralı bir düzene sokmaya çalışırken, kafasını kaldırdı. Yolda yürürken yanından geçen küçük bir çocuğa bakarak, bir süre onun kaldırımın kenarından yürüyüşünü seyretti. Kendi çocukluğu ansızın aklına geldiğinde, bir geçmişi olmadığını fark etti. Geçmişte yaşadığı her şey olaylardan ibaretti. Olayların hiçbirinin onda duygusal bir yoğunluğu yoktu. Nesneler gibi olayların da anlamı değişmiyordu. Yaş ilerledikçe insan olaylara farklı anlamlar yüklemeye kendini zorluyordu. Geçen hafta konuştuğu çocukluk arkadaşı Özge, eskiden sokakta oyun oynayarak geçirdikleri zamanları ne de heyecanlı anlatmıştı. Anlatırken, mutluluktan gözleri parıldıyordu. Belli ki eski günleri ve o günlerin kendisinde uyandırdığı duyguları derinden hissetmişti. Oysa o Özge gibi değildi. Özge her şeyi en ufak detayına kadar şen şakrak anlatırken, o gittikçe sessizleşiyordu. Onun anlam yükleyebileceği bir geçmişi yoktu. Hayatını gelecekle ilgili planlar kurarak geçirmişti. Sonunda gelecek de onu yalnız bırakınca, şimdiki zamanda sıkışıp kalmıştı. Köşedeki yıkık dökük koca binanın yanından geçerken, işte o an dedi… Benim uyanışım başladı.

Uyanışına anlam verebilmek için onu kafasında düzenlemeye çalışıyordu. Hayatı boyunca yaptığı gibi yine yaşadıklarına mantıklı bir açıklama getirmeye uğraşıyordu. Hayatını matematik formülleri gibi yaşamıştı, ama hala hayatın ardındaki gizi çözememişti. Bu çok bilinmeyenli denklemde, kendi de bilinmeyenlerden biri olduğunu çok sonra anladı. Bir anlam bulmak için önce kendisini anlamlandırmalıydı. Geçmişi ve geleceğiyle bütünleşerek, şimdiyi yaşamayı öğrenmeliydi. Bunun için de herkesten ve her şeyden uzaklaşmalı ve kendi özüne dönmeliydi. İnsan, doğarken de ölürken de yalnızdı. Ama neden her zaman kendisini kalabalık hissediyordu, önce bunu düşündü. Hava kararıyordu. Artık oyun saatlerinin bittiğini fark eden çocuklar evlerine koşuşturuyor, perdeler çekiliyor ve ışıklar yanmaya başlıyordu. Her şey muazzam bir düzen içindeydi. Güneşin doğuşu ve batışıyla birlikte bu muazzam düzen bir makine gibi işliyordu. Bunca zamandır uyanamayışının nedeni de çevresindeki bu kusursuz işleyişti. Etrafı, sezgisel bir şekilde kendi dışında herkesin bildiği ve uyduğu kurallarla çevriliydi. Herkesin kalkma, yemek yeme, çalışma, televizyon izleme ve yatma saatleri belliydi. Bu kusursuz dünyada kendi eksiklikleri ve bir türlü algılayamadığı bu düzen içini acıtıyordu. Hiçbir şeye bir anlam yükleyemiyordu. Sanki her şey ve herkes birbirinin aynıydı. İnsanlar, aradaki farkı nasıl ayırt ediyordu… Bu da başını ağrıtan sorulardan biriydi. Güneş battıktan sonra hava serinlemişti. Ceketinin düğmelerini ilikledi, derin bir iç çekti ve cebinden sigara paketini çıkardı. Sigarasını ağzına götürürken, hayatta belki sigara gibidir, illa bir tat ya da anlam aramaya gerek yoktur diye düşündü. Hava iyice kararmıştı, artık düşünmek bile onu yoruyordu.

Evine vardığında, doğruca üzerini çıkarıp koltuğuna oturdu. Dışarısı gibi içerisi de ona huzur vermiyordu. Kendi huzursuzluğunu her yere taşıyordu. Yalnızken de mutsuzdu, insanların arasındayken de… İnsanlar onun mutsuzluğunu daha da arttırıyordu. Sonsuz bir tiyatro… Belki de yaşam, sonsuz bir tiyatro diye iç geçirdi. Sözcükler ağzından o kadar yavaş ve kesik kesik çıkmıştı ki; neredeyse sadece bunu düşündüğünü, sözcüklerin boğazında düğümlenip kaldığını zannedecekti. İnsan kendi “ben”ini ortaya çıkarırken, bir yandan da bu “ben” in tutsağı oluyordu. Topluluk olmak da “ben”in farkına varmış birey olmak da yalnızlık sebebiydi. Hayata olan inancı, yoldan geçen bir arabanın far ışığı gibi ani bir parlayıştan sonra loş odasının duvarlarında süzülerek yok olup gidiyordu. Her geçen gün yaşama daha da uzaklaşıyordu. Uyanış beklediği etkiyi yapmamıştı. Onun uyanışı, kör doğan bir adamın kırk yaşında gözlerinin açılması gibiydi. Neredeyse mucizeviydi. Ama bu mucize, sadece olumlu anlamlar içermiyordu. Kırk yaşında görmeye başlayan adama kimse hayatın tatsız yanlarını, kalabalıklar içinde nasıl yaşanacağını, gördüklerine rağmen insanların sözlerine nasıl inanacağını öğretmemişti. O da gördüklerinden korkarak, gözleri açılmasına rağmen karanlıkta yaşamaya devam etmişti. Sonra da hepten algısını kaybederek, kaçışı intiharda bulmuştu. Onun da sonu, kör adamın sonundan farklı olmayacaktı. Uyandığı gece, yeniden uyuyamayacağını anladığında bunu duyumsamıştı. İlk kez bir şey hissetmişti, ama hissettiği şeyi daha yeni yeni anlamlandırabiliyordu. Bu çözüm, onun düşündüğü çözüm şekli değildi. Düşünceleri ona ağırlık verirken, radyoyu açtı. Biraz müziğin ruhuna iyi gelebileceğini düşündü. Radyoyu açtığında, Mozart’ın Requiem’i çalıyordu. Daha beş yaşındayken bir allegro yazmıştı Mozart. İsmi bile tanrısaldı; Wolfgang Amadeus Mozart… İsmini tekrarladı birkaç kez. Parçanın henüz girişiydi, ama Mozart’ın bir insan olamayacağından emin olmuştu. Her nota içinde bir yere dokunuyor, dinledikçe dinleme isteği kamçılanıyordu. Koltuğa daha da gömüldüğünü hissetti. Kalkıp kendisini balkondan aşağı atmak istiyordu, ama kendinde bunu yapacak cesareti bulamadı. Mozart artık iyice kanına işlemişti, hareket edemiyordu. Düşünüyorum, demek ki varım. Varım, o yüzden düşünüyorum. Ya da var olmadığım için düşünüyorum diye geveledi. Ama hiçbirinin bir anlamı yoktu. Hayata bir anlam yüklemek ve kendine ulvi bir amaç çizmek boşunaydı. Dünya bir plak gibi dönüyordu, dinleyicilerini önemsemeden… Dünya’nın önemsediği tek şey kendi düzeniydi. Bu düzende de ona yer yoktu. O bir Samsa’ydı. Çoktan hamamböceğine dönüşmüştü bile. Kimse artık onu istemiyordu. Ölümünü köşesinde bekliyordu. Mozart’ın tanrısal müziğinin etkisi yavaşlarken, Roquentin’i düşündü. Düşünmemin önüne geçebilsem, hiç de fena olmayacak dedi. Roquentin’in monoloğu aklına geldi: Düşünmek istemediğimi düşünüyorum. Düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek. Bitmek bilmeyecek mi bu? Roquentin’in sorusu kafasında yankılanıyordu: Bitmek bilmeyecek mi bu… Bitmeyecek dedi… Ben var olduğum sürece bu bitmeyecek dedi. Hava kararmıştı. Odanın içi kapkaranlıktı. Yoldan geçen arabaların farlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Kendini karanlığa teslim ediyordu, ama sabah olduğunda aynı şeylerin tekrarlayacağını biliyordu. Var olduğu sürece aynı şeylerin olacağından emindi. Artık bir hamamböceğiydi. Biliyordu, bildiğinin farkındaydı. Bütün hayatını bunu öğrenmek için geçirmişti. Dönüşümünün nedeni buydu. Ama bunu açıklayamıyordu. Bu gizemin kendisini ele geçirmesine izin verdi. Arabaların farları bile artık onu rahatsız ediyordu. Kusursuz bir karanlık, sessizlik ve huzur arıyordu. Yerinden güçlükle doğruldu ve perdeyi kapadı. Artık kendini geceye bırakabilirdi. Bir hamamböceği gibi kendi köşesine çekilebilirdi.

Barış Saydam





Şiir




Asılmışların Baladı


Olmayın bu kadar katı yürekli,
Ey dünyada kalan insan kardeşler;
Allah da sizden razı olur belki
Sizler acırsanız bizlere eğer;
Şurda asılmışız üçer beşer;
Kuş sütüyle beslenen şu bedene
Bir bakın, dağılmada günden güne;
Bakın kül olan kemiklerimize;
Gülmeyin, dostlar, bu hale düşene;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Kanun namına öldürüldük diye
Hor görmeyin bizleri, kardeş bilin;
Dünyada herkes akıllı olmaz ya,
Biz de böyle olmuşuz n'eyleyelim,
Madem alnımıza yazılmış ölüm,
İsa Peygambere dua edin de
Yanmaktan cehennem ateşlerinde
Esirgesin bizi, acısın bize.
Etmeyin, işte ölmüşüz bir kere;
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

Görmedik bir gün olsun rahat yüzü;
Yağmur sularında yıkandık yunduk;
Kurda, kuşa yedirdik kaşı gözü;
Gün ışıklarında karardık, yandık;
Kuş gagalarıyla kalbura döndük;
Durmadan kah şu yana, kah bu yana
Esen rüzgarla sallana sallana...
Kargalar geldi kondu üstümüze.
Sakın siz katılmayın bu kervana.
Tanrıdan mağrifet dileyin bize.

François Villon


Fransız Şiiri'nin öncüllerinden olan Villon'un ne doğumu ne de ölümü kesin olarak biliniyor. Adam öldürmekten hüküm giydiği, iki kez idama mahkum olduğu, iki kez hapishaneden kaçtığı ve sonrasında affedildiği biliniyor. Şiirlerinin bu kadar samimi ve etkileyici olması da onun yaşadıklarını aynı çıplaklığıyla yansıtmasından olsa gerek. Geride bıraktığı şiirler olmasa, muhtemelen şu an kimsesiz bir ölü olacaktı. Hala bir mezarı yok belki, insanlar hala belki ölüsünün üzerinden geçip gidiyor. Ya da yattığı yerde kurda kuşa yem olmaktan kurtulamadı. Ama geride bıraktığı şiirler ona "Ortaçağ'ın en büyük Fransız şairi" ünvanını getirdi.



Müzik




Alt - Siyah

Hep arkada otururduk.
Hep yalnızken mutluyduk biz.
Sonra biraz da gurur vardı.
Yaklaşmazdık, konuşmazdık

Hep ayrı bir dünyadaydık.
Hep ordayken mutluyduk biz.
Sonra biraz da gurur vardı.
Yaklaşmazdık, konuşmazdık.

Ve şimdi bir duvar örülü,
Hiç yıkılmaz aramızda.
Yaklaşmak zor istesen de,
Biz yarattık acıları...

Kaderimizi biz yazdıkça,
Renklerle bir siyah yaptık.
Renklerle bir siyah yaptık.




Sinekolik




Geçtiğimiz Haftanın Panaroması

Blindness’in ilk 45 dakikası gayet güzel gidiyor. Ama film sonlara doğru daha etkileyici olması gerekirken, sürekli alçalıyor alçalıyor ve finalde dibe vuruyor. Fernando Meirelles gibi bir yönetmenin filmi bu kadar basit olabilir mi sorusu aklıma gelmedi değil. Hele finalde kitaptan alıntılanan üç satırla filmi bitirme kolaycılığına ne demeli? Görünen o ki The Constant Gardener’daki arızalar hala devam ediyor.

Shane Meadows’un bir kısa film hissi veren 75 dakikalık son filmi Somers Town, iki ergenin dostluk öyküsü üzerinden; hem göçmen işçilerin yaşam tarzlarına hem de ergenlik çağındaki delikanlıların büyüme yolculuğuna bizleri ortak ediyor. Aynı yaşlardaki iki delikanlının aynı kıza aşık olması ve sonrasında gelişen olaylar, Meadows’un siyah-beyaz renkler üzerine kurduğu dünyada naif bir romantik maceranın habercisi olurken; bir yandan da siyah-beyazın içine hapsolmuş işçi sınıfının yaşam tarzı açık ediliyor. Meadows yine sade ve duru anlatımı, yerinde müzikleri ve gerçekçiliği kendine has bir şekilde erittiği atmosferiyle seyircileri hikayeye ortak etmeyi ve mesajını vermeyi başarıyor. 17 yaşındaki Thomas Turgoose ise, This is England’taki gibi bir kez daha geleceğin en önemli oyuncularından biri olacağını, samimi ve güçlü oyunculuğuyla kanıtlıyor.

forum resmi

Somers Town


Singles, Almost Famous filmiyle benim için ayrı bir yeri olan yönetmen Cameron Crowe’un ikinci filmi. Yönetmen yine 20’li yaşlardaki bir grup gencin, Seattle’daki yaşamlarını anlatıyor. Diğer gençlik komedileri ne kadar yüzeysel ve inandırıcılıktan uzaksa, Crowe’un filmleri de, bana tam tersi şekilde o kadar duyarlı ve yakın geliyor. Empire yazarlarından Salisbury’nin de isabetli tespiti gibi, “klasik gençlik filmlerinin kalıplarına, bir duygusal derinlik, olgunluk ve içtenlik katmakta olağanüstü yeteneği var” Crowe’un. İzleyicisine sonuna kadar bir eğlence vaat etmesine rağmen, bunu sürekli hatırlatmadan, duygusal ve duyarlı anları da iyi resmediyor. Özellikle gençleri maskelerle donatarak, onları mutluymuş gibi göstermek yerine gerçekçi bir bakış açısıyla, ufak ayrıntılara verdiği önemle sinemasını daha sahici kılıyor.

Aaron ve Adam Nee kardeşlerin prodüktörlüğünü üstlendiği, yazıp yönettiği ve oynadığı Amerikan Bağımsız komedisi Last Romantic, şair olan melankolik ve duygusal Calvin’nin şiirlerini yayınlatmak için geldiği New York’ta başından geçenleri anlatıyor. Şiirlerini yayınlatmak için New York’a gelen Calvin’in daha sonra bu şehre gelme amacını ve kendisini sorgulamasıyla daha da ilginçleşen film, Michel Gondry’nin modern başyapıtı Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ın ilk yarısına çok benziyor. Yer yer kullanılan ışıklar ve kamera açılarıyla tiyatro izlenimi veren, yer yer de siyah-beyaz estetiğinde sessiz filmlere benzeyen sevimli bölümleriyle tatmin edici bir film. Kardeşlerin Hal Hartley’den ve yazar Salinger’den etkilendikleri Last Romantic, ilgi çekici ve keyifli bir keşif.






Bu ileti BuRnOut tarafından Feb 4 2009, 08:52 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Closed TopicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 22nd January 2018 - 02:24 PM