IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

2 Sayfa V  1 2 >  
Reply to this topicStart new topic
> 27. İstanbul Film Festivali, 5 -20 Nisan 2008
R0BlN
mesaj Feb 10 2008, 04:40 PM
İleti #1


Puck:Robin
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 3,727
Katılım: 31-May 07
Nereden: İstanbul
Üye No.: 7



forum resmi

DÜNYA PRÖMİYERLERİNİ BERLİN’DE YAPAN FİLMLERİN
İKİNCİ DURAĞI İSTANBUL FİLM FESTİVALİ!

Son günlerde tüm sinema dünyasının gündemine oturan 58. Berlin Film Festivali programında yer alan 15 film Türkiye’de ilk defa İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek. 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali, 5 – 20 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek.

Dünya prömiyerini, Berlin Film Festivali'nin Açılış Töreni’nde yapan Martin Scorsese'nin Rolling Stones konser filmi Shine a Light, İstanbul Film Festivali programının merakla beklenen filmleri arasında. 2006 yılında kaybettiğimiz modern müzik endüstrisinin büyük ismi Ahmet Ertegün’e adanan film, festivalde NTV Belgesel Kuşağı’nda gösterilecek. Rolling Stones’un Kasım 2006’da Beacon Theatre’da verdiği konserin sahne arkasını ve arşiv görüntülerini bir araya getiren Shine A Light İstanbullu izleyici ile ilk defa Festival kapsamında buluşuyor.

Akbank Galaları’nın bir başka önemli filmi ise Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışacak olan Elegy. Başarılı yönetmen Isabel Coixet’in bu son filminde Ben Kingsley, Penélope Cruz, Dennis Hopper ve Blondie grubunun seksi solisti Debbie Harry başrollerde…

Doğu Avrupa sinemasının kurucusu kabul edilen Andrzej Wajda’nın, Altın Ayı için yarışan filmi Katyn bu yıl Oscar Ödülleri’nde En İyi Yabancı Film dalında Polonya’nın temsilcisi.

Nic Balthazar’ın kendi yazdığı romanından uyarladığı Ben-X ile Berlin Film Festivali’nin Kapanış Filmi olacak. Michel Gondry’nin merakla beklenen son filmi Be Kind Rewind ise Festivalde Altın Lale için yarışacak filmler arasında...

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali İstanbul Film Festivali programında bu yıl, 20’yi aşkın bölümde aralarında 2007 ve 2008’in çok konuşulan bol ödüllü yapıtları da olan 200’e yakın film yer alacak. İstanbul Film Festivali’nin programı Mart ayında açıklanacak.

Berlin Film Festivali Yarışma Filmleri
İstanbul Festivali Resmi Sitesi


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Mar 1 2008, 01:28 PM
İleti #2


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Festival yaklaştıkça programda yavaş yavaş belli olmaya başlıyor. Üstteki güzel filmler dışında bu yıl festivalde Amerikan Bağımsızları diye ayrı bir bölümde açılacak. Bölümün içeriğinde Noam Baumbach'ın son filmi Margot at the Wedding, Gregg Araki'nin son filmi Smiley Face ve Wes Anderson'un son filmi Darjeeling Limited öne çıkanlar olarak göze çarpıyor.

forum resmi


Akbank Galalarında ise I'm Not There, Into the Wild, Fireflies in the Garden kesinleşen filmler.


forum resmi


Sinemada İnsan Hakları bölümünde Amos Gitai'nin Juliette Binoche ve Jeanne Moreau'yu buluşturduğu Desengagement filmi, kesintisiz tek çekimden oluşan P.V.C.-1 filmi ve Handan İpekçi'nin son filmi Saklı Yüzler dikkat çeken yapımlar olarak göze çarpıyor.

Bu yıl beni en çok heyecanlandıran bölüm ise; 1968 olaylarının 40. yıldönümü için özel olarak açılan 68 ve Mirası bölümü. Bu bölümde Jean-Luc Godard filmlerinin yanısıra, Easy Rider, Lindsay Anderson'un başyapıtı If, Jodorowsky'nin kült filmi El Topo ve Antonioni'nin ölümsüz eseri L'Avventura filmleri yer alacak.

forum resmiforum resmiforum resmi


forum resmiforum resmiforum resmi



Festivalden diğer seçmeler:

Mısırlı yönetmen Youssef Chahine'in son filmi Chaos, Inner Life of Martin Frost, Wayne Wang'ın son filmi A Thousand Years of Good Prayers, Savage Grace, Takashi Miike'den bir spagetti western uyarlaması Sukiyaki Western Django, Tarsem Singh'in The Cell kadar ilginç olduğu söylenen son filmi The Fall, Micheal Moore'un son bombası Captain Mike Across America ve George Romero'nun The Third Mother filmi şimdilik gösterilmesi kesinlik kazanan filmler arasında.


Festival dalgası yine yayılmaya başladı. fool.gif


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Mar 11 2008, 12:39 PM
İleti #3


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Festival programı dün gece açıklandı. İsteyenler IKSV'nin sitesinden detaylara ulaşabilir. Bu yıl bir de festivalle ilgili e-gazete çıkarmışlar. O da oldukça güzel bir uygulama. Bakalım daha neler göreceğiz. oleyo2.gif

Bu ileti BuRnOut tarafından Mar 11 2008, 12:39 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
godard
mesaj Mar 13 2008, 06:42 PM
İleti #4


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 5
Katılım: 13-March 08
Üye No.: 2,523



Biraz hayal kırıklığı var bende. Festival öncesinde Antonioni'nin 7 filminin gösterileceği söyleniyordu ama 1 filmi gösterilecek. Aynı şekilde Bergman'ın da 1 filmi gösteriliyor.

Bu yıl da 8-10 filmle festivali kapatmayı düşünüyorum.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
R0BlN
mesaj Mar 24 2008, 01:12 PM
İleti #5


Puck:Robin
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 3,727
Katılım: 31-May 07
Nereden: İstanbul
Üye No.: 7



forum resmi

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali programına sürpriz bir film eklendi. NTV Belgesel Kuşağı’nda gösterilecek Paul Crowder ve Murray Lerner’in yönetmenliğini üstlendiği The Who’nun Hikâyesi, grubun 43 yıllık yolculuğunu gözler önüne seriyor. The Who’nun seneler sonra gün ışığına çıkan arşiv görüntülerine yer veren belgeselde Sting, Eddie Vedder, Oasis’ten Noel Gallagher gibi isimlerle yapılmış röportajlar da yer alıyor.
IMDB
Amazing Journey: The Story of The Who (2007)

Directed by: Paul Crowder, Murray Lerner
Genre: Documentary / Music
Plot Outline: A documentary on The Who, featuring interviews with the band's two surviving members, Pete Townshend and Roger Daltrey.
User Rating: 8.8 / 10 (156 votes)
Runtime: USA:237 min / Canada:120 min (Toronto Internation...
Awards: 1 nomination
Cast: Roger Daltrey, Pete Townshend, John Entwistle, Keith Moon


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Mar 26 2008, 12:07 AM
İleti #6


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



İtalyan sinemasının yıldız oyuncusu Claudia Cardinale festivalde!


forum resmi


Güzelliği ve yeteneğiyle tüm dünyayı etkilemeyi başaran, İtalyan sinemasının yıldızı olarak kabul edilen Claudia Cardinale, Film Festivali'nin konuğu olarak İstanbul'a geliyor. 4 Nisan Cuma akşamı festivalin açılış törenine katılacak olan güzel oyuncuya, Festivalin "Yaşam Boyu Başarı Ödülü" takdim edilecek. Tören NTV'de canlı olarak izlenebilecek.

Claudia Cardinale'nin başrollerini Burt Lancaster ve Alain Delon ile paylaştığı Luchino Visconti'nin 1963 tarihli başyapıtı, Cannes'da En İyi Yönetmen dalında Altın Palmiye kazanan "Leopar / Il Gattopardo" da festivalde izlenebilecek. Leopar'ın bu özel gösterimine Claudia Cardinale de katılacak.

Tunus doğumlu İtalyan aktris Claudia Cardinale, "Tunus'un En Güzel İtalyan Kızı" seçilerek henüz 18 yaşındayken sinema kariyerine başladı. Güzel oyuncu Marcello Mastroianni ile başrollerini paylaştığı Fellini'nin "8 ½" adlı filmiyle dünya çapında bir hayran kitlesi edindi. Blake Edwards'ın "Pembe Panter", Rock Hudson'ın "Kapalı Gözler", Tony Curtis'in "Don't Make Waves" ile Richard Brooks'un westerni "The Professionals" da rol alarak Hollywood'da da bir hayran kitlesi edinen Cardinale Sergio Leone'nin başyapıtı "Bir Zamanlar Batı" ile sinemasının unutulmaz isimleri arasına girdi.

Festivale sürpriz bir film daha eklendi: Leopar


forum resmi


IMDB
Gattopardo, Il (1963)

Directed by: Luchino Visconti
Genre: Drama / History / War
Tagline: Luchino Visconti's Enduring Romantic Adventure
Plot Outline: In the 1860s, a dying aristocracy struggles to maintain itself against a harsh Sicilian landscape. The...
User Rating: 8.0 / 10 (4,036 votes)
Runtime: 187 min / USA:165 min (cut version) / France:195 ...
Awards: Nominated for Oscar.
Cast: Burt Lancaster, Claudia Cardinale, Alain Delon, Paolo Stoppa


Yönetmenliğini Luchino Visconti'nin yaptığı İtalya-Fransa 1963 ortak yapımı "Leopar/The Leopard" 5 Nisan Cumartesi günü, saat 16.00'da Claudia Cardinale'nin katılımıyla Emek Sineması'nda gösterilecek. Leopar, 1963'te En İyi Yönetmen dalında Cannes Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı. Filmde Burt Lancaster, Claudia Cardinale ve Alain Delon oynamıştı.

Sicilya, 1860. Arazilerinin ve ailesinin mutlak hâkimi Prens Salina, Garibaldi'nin reformlarından ve İtalya'nın birleşmesinden endişelenir. Yeğeni Tancredi ile zengin bir tüccarın kızı olan Angelica'nın (Claudia Cardinale) evliliği dolayısıyla ailesi de bir dönüşüm geçirmektedir. Nihayet, şaşaalı bir baloda prens, orta sınıfın yükselişinin kaçınılmaz olduğunu idrak eder. Leopar hem Visconti'nin en iyi filmlerinden hem de gelmiş geçmiş en iyi tarih filmlerinden biri kabul edilir.

Kaynak : IKSV

Bu ileti BuRnOut tarafından Mar 26 2008, 12:08 AM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
txms303
mesaj Apr 10 2008, 12:53 AM
İleti #7


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 23
Katılım: 3-October 07
Üye No.: 475



Sukiyaki Western Django ve War Dance'ı bugün izledim.Takashi Miike pek takip etmiyordum fakat tarzı bana çok itici geldi.Genelde çok soğuk espriler yapar mı filmlerinde bilmiyorum ama..Bir ingiliz filmine belki yakıştırırdım bu tarzı ama uzakdoğu ve western karışınca olmamış diyebilirim.Filmde Tarantino'nun kısa bir rolü de var..Zaten o filmi iyice absürtleştirmiş smile.gif Filmin karakterleri anlatımı çok karışık ilk yarıda filmi terkedenler oldu.Filmdeki tek sevdiğim şey aksiyon sahnelerindeki detaylardı..Buna Spagetti-Western yerine Absürt-Irklararası Western diyebiliriz tür olarak smile.gif 10/6

War Dance ise muhteşem bir belgesel gerçekten Uganda'nın kuzeyinde soykırıma rağmen kendilerini birşeyler yapmaya adamış çocukların müzik ve dans macerasını anlatıyor..Bu filmin de tarzı Hotel Rwanda'ya benziyor..Ama duygusal yön çok daha ağır ben şahsen hüngür hüngür ağladım birkaç sahnede..Olayları ilk ağızdan 14 yaşında 3-5 çocuktan!Dinlememiz çok ilginç..Müzikler, danslar, mesajlar süper mutlaka görün derim..10/9
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 09:53 PM
İleti #8


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



12
1957 yapımı Sidney Lumet filmi 12 Kızgın Adam’ın Rus sinemasına uyarlanmış hali 12. Yönetmen Nikita Mikhalkov’un filmde jüri başkanı olarak rol de aldığı filmde, üvey babasının cinayetiyle suçlanan bir gencin suçlu olup olmadığını belirlemek amacıyla toplanan 12 jüri üyesinin karar verme süreçlerini izliyoruz. Aynı hikayeyi işliyor olsalar da 12 Kızgın Adam’la aralarında büyük farklar var tabi, 12 çok uzun bir film. 160 dakika sürüyor ve bu gereksiz bir uzunluk olduğu için film bitmek bilmiyormuş gibi hissediyorsunuz. Ya da ben Rus sinemasına alışık olmadığım için, her hareketi abartılı oyuncularla dolu bir filme 160 dakika katlanmakta zorlandım. 12 Kızgın Adam’ın içerdiği diyalogların gerçekliğinden, jüri üyelerinin tek tek ikna olma aşamalarının etkileyiciliğinden o kadar uzak ki 12, nerdeyse hikâyeyi oyuncak ettiğini düşüneceğim. Her jüri üyesinin kendine has bir özelliği var ve biz bütünüyle karakterleri değil sadece bu farklı özellikleri izliyoruz sanki. Filmin sevdiğim yanı, jüri üyelerinin konuşmalarının yanı sıra, yargılanan gencin savaş anılarını da izliyor olmamızdı. Bu anılar filme, olması gereken ve “12 Abartılı Adam”ın veremediği gerilimi veren görüntülerdi. Sonuç olarak, nedense iyi bir uyarlama olacağı hissine kapılarak gittiğim, hayal kırıklığına uğrayarak döndüğüm bir film oldu 12.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz

99 Francs
Reklam dünyasına bir taşlama. Frederic Beigbeder’in kitabından uyarlanan filmin ana karakteri, Octave isminde kariyer sahibi, pazarlama dünyasını iyi tanıyan ve uyuşturucu bağımlısı bir reklamcı. Filmin başlarında onun ağzından reklamcılığın iç yüzünü alaycı bir tavırla kısaca dinliyoruz. Octave’ın yaşamına dalıyoruz ardından. Reklamcılığın tüm kirli noktalarının yer bulduğu bir yaşam onunki, ama bu noktaların varlığından rahatsız olmayarak, onları kullanarak istediklerini elde etmiş bir adam. Her şeyin hakimi havasında, insanlara her şeyi satabileceğine inanan reklam babalarının bir işçisidir aslında Octave. Bunu fark ederek içinde yer aldığı camiayı eleştirecek gücü buluyor ve olaylar gelişiyor. Dünya düzeninin reklam üzerinden döndüğünü iddia edecek kadar ileri giden bir film olmuş. Eleştiriyi yaparken, eleştirdiği camianın öğelerine o kadar çok yer vermiş ki bu öğelerin eleştiri amacına hizmet edip etmediklerinden emin olamayacak duruma geldim izlerken. Bu sadece beni rahatsız etmiş de olabilir; reklam işinden ciddi para kazanan insanların bu film hakkında nasıl yorumlar yapacaklarını duymak isterdim. Rahatsız oldular mı? Kitap, yazıldığı dönemde bu kesimin tepkisini çekmiş. Film için de aynı durum geçerli oldu mu bilemiyorum ama hızlı, heyecanlı ve sürükleyici yapısıyla izlemesi çok keyifli bir film olduğunu söyleyebilirim. Jenerik akmaya başlayınca filmin bittiğini sanıp hemen çıkanlar alternatif sonu kaçırmış oldular. Aslında 2 farklı son olduğu söylenemezdi, çünkü bağlantılıydılar. 2. son, fantastik ve uçarı olduğu için filmin gidişatına pek uyumlu değildi ama yine de bütün bu oyunları kullanmayı iyi bilen bir yönetmenin elinden çıkmış bir film 99 Francs.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz

Ara
Ümit Ünal’ın üçüncü uzun metrajlı filmi Ara, aradaki Anlat İstanbul’u kendi filmi olarak saymazsak ilk filmi Dokuz’la benzerlikler taşıyor ve onun kadar başarılı. Dört karakter etrafında gelişen olayların sınırlı ve kapalı bir mekanda anlatılması fikri, aslında çok riskli bir tercih. Fakat yönetmen daha önce de bu tarza alışık olmanın getirdiği rahatlıkla, senaryosunun hiçbir boşluğa yer bırakmayacak denli başarılı oluşuyla ve oyuncularından aldığı yüksek performanslarla bütün riskleri ortadan kaldırmayı başarıyor. Filmde dört ana karakter var: Öğretmen olan babasının kendisi hakkındaki öngörülerine bir türlü karşılık verememiş Ender, Fransa’da bir süre yaşamasına karşın daha sonra bütün ailesini kaybederek kendisini boşlukta bulan ve Ender’le tanıştıktan sonra hayatı değişen Gül, Ender’in çocukluk arkadaşı ve asker bir babanın oğlu Veli ve onun sevgilisi Selda. Bu dört karakterin birbirlerini aldatmalarından, birbirlerine karşı söyledikleri yalanlardan ve yaşadıkları yozlaşmadan yola çıkarak Türkiye’nin son yıllarda değişen toplumsal yapısını eleştiren yönetmen, her filminde olduğu gibi son filminde de kendi hayat hikâyesinden çeşitli parçaları filmine yediriyor. Kendi deyimiyle bütün filmlerindeki karakterler aslında onun da hayat hikâyesini dillendiriyor. Özellikle kendi jenerasyonunun yaşadığı kimlik bunalımını filminde gösteren yönetmen, bunu yaparken de 1980 sonrasında hızla artan tüketim kültürünü ve yozlaşan insani ilişkileri yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor. Maddi olarak hiçbir eksiği olmayan karakterlerinin içinde bulundukları manevi yoksunluk ve özellikle Ender karakteriyle ayyuka çıkan yaşama amacını yitirme ve bunun sonrasında hissedilen kayıp olma hissi filmdeki en baskın unsurlar olarak göze çarpıyor. Maddi olarak üst seviyede olan karakterlerin kullanılması fikri, salt bir burjuva eleştirisi değil. Burada yönetmen daha geniş anlamda bir eleştirellik yakalıyor ve sınıf ayrımı yapmaksızın, başta ahlaki çöküntü içine girmiş bir toplumu eleştiriyor. Varoluş amaçlarını kaybetmiş, günü kurtarmaya bakan ve birbirleriyle gönül eğlendirmekten başka derdi olmayan karakterler de esasında bu geniş eleştirinin görünen yüzü. Filmin çeşitli yerlerinde kullanılan ve filmdeki geçişleri daha iyi kavramamıza yardımcı olan reklam sahneleri, yer yer kullanılan simgesel anlatım teknikleri ve zamanda sıçramalarla ilerleyen filmin parçalı yapısı Ara’nın hikâye kadar, anlatım tekniklerine de vermiş olduğu önemi ortaya koyuyor. Sonuçta Ara, içerisinde hiçbir boşluğa yer vermeyen senaryosu, tıkır tıkır işleyen kurgusu, inanılmaz diyalogları ve kimi bölümlerde deneysele yakınlaşan anlatım teknikleriyle muazzam bir film. Özellikle Dokuz’u sevenler kaçırmasın... (BuRnOut)

Dokuz ile hayranı olduğum Ümit Ünal'ın ekibiyle birlikte teşrif ettiği gösterim, festivalin en doyurucu yönetmen katılımlı gösterimiydi. Ara'nın bir sabah filmi olmadığını belirten Ümit Ünal'ın sahneden inmesiyle filmi seyre daldık. Dokuz ile başladığı, günümüzün Türk toplum ahlakına ince sazdan giydirme alışkanlığını bu sefer siyasi söylemlere dalmadan, hatta belki de kendini frenleyerek bizlerle paylaşmayı tercih etmiş. Hikâyeden BuRnOut bahsettiği için, ben daha çok bu kusursuz senaryonun hinliklerle dolu aktarımını anlatmayı yeğliyorum. Ara o kadar besili bir film ki, tekrar tekrar izlense bile kaçırılacak detaylara sahip. Aynı mekânın aynı dört duvarı arasında geçen filmin iki ileri bir geri giden kurgusu aslında hiç de göründüğü kadar karmaşık değil. Aksine o kadar net bir çizgide ilerliyor ki film, anlatılmak isteneni almamak gerçekten çok zor. Ama Ümit Ünal bu kadarıyla yetinmiyor ve filmini sembolik göndermeleriyle de besliyor. İşte bu noktada, Ara ne kadarını bulursanız bulun çözülmesi zevke dönüşen bir bulmaca kimliğine dönüşüyor. Türk sinemasının alıştığı gibi bir güldüren sonra ağlatan filmlerden değil Ara, ama mizahı da draması da kendinden menkul bir yapım. (Daedalus)
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut & Daedalus

Börn & Foreldrar (Çocuklar ve Ebeveynler)
İki filmi de bir arada değerlendirmek istiyorum. Çünkü bana göre Ragnar Bragason kendini bir ayna yerine koyarak aile kavramına bakışlar atmış ve hangi taraftan bakarsa da iz düşümünde diğer filmi görmüş. Ne Çocuklar sadece çocukları, ne de Ebeveynler sadece ebeveynleri anlatarak kendini kısıtlıyor. Aileyi çekirdek toplum olarak düşündüğümüzde, yönetmenin aile kurumunu incelemesi aynı bir atomu inceleyerek hayatın şifresini çözmeye benzeyecekti. Tabii, bu dediklerim Ragnar Bragason'un böyle bir niyeti olsaydı geçerlilik kazanırdı. Bunun yerine ortada duranı göstermeye, paylaşmaya, elinden geldiği kadar da bu ilişkiler silsilesine ortak etmeye çalışıyor. Karakterler arasında ördüğü bağları, takip eden filmi Ebeveynler'e ustalıkla yediren ve ilk filmden karakterlere de bir takım roller vererek Ebeveynler'in bir devam filmi olmadığını, aynı teranenin farklı bir açıyla da anlatılabileceğini kanıtlıyor. Ama anlatılan içerik bir kenara dursun, anlatım tekniği ile sürüden öylesine uzaklaşıyor ki. Sürprizlerini seyirciye hazır lokma şeklinde sunmak yerine, seyircinin de çaba sarf etmesini, seyircinin bu hikayeyi sadece dinlememesini, ortak olmasını istiyor. Ragnar Bragason seyirciyi akıllı yerine koyuyor! Bunu yaparken de kendini neredeyse hiç belli etmiyor, olanı dramatize etmiyor, sadece olanı olduğu kadarıyla veriyor. Ne güldürüyor, ne ağlatıyor. Filmlerini izleyenlere yaşatıyor.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 10:13 PM
İleti #9


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Canlandırma Sineması
Aşkım (Moya Lyubov) ile en iyi kısa animasyon dalında 2008 Oscar'ına da aday olan Alexander Petrov'un 5 kısa animasyondan oluşan filmografisinin yekpare bir seansta verildiği bu potpuri hakkındaki fikirlerime başlamadan önce, festival sırasında gördüğüm en berbat altyazı kaosundan bahsetmek istiyorum. Satırların önceden geldiği ve bazı yerlerin çevrilmediği bir Rus beşlemesinden ne kadar zevk alabilirsem o kadarını aldım maalesef. İzleyicilerin ikinci anadillerinin Rusça olma şartı konsaydı belki, bilet almadan önce bir süre hızlandırılmış ders alır, açığımı kapamaya çalışırdım. Neyse efendim biz tadımızı kaçırmayalım da bu büyük ressamın sıradışı işlerinden bahsedelim. Filmlerindeki karelerin her birini cam plakalar üzerine parmaklarını kullanarak boyayan Petrov'un kariyerini kronolojik bir sırada veren seansta beni en çok etkileyen yapım, çıktığı avlardan eli boş dönen yaşlı bir balıkçının bir gün yakaladığı devasa kılıç balığını eve getirme yolundaki uğraşısını anlatan Yaşlı Adam ve Deniz oldu. Balıkçının, tuttuğu balığın kan kokusuna gelen köpekbalıkları karşısında kendi avını canlı tutmak için gösterdiği çaba, Petrov'un sadece ressamlıktaki başarısının arkasına saklanmadığını; bilakis, seyirciyi filme dahil etmede kurnaz senaryo hilelerini de nasıl becerdiğinin bir göstergesiydi. Film aralarında kamera arkası görüntülerde ustanın eskizlerini de yapılış esnasında görmek, Canlandırma Sineması'nın avantajlarından biriydi. Gösterim sponsoru T-Box'un dağıttığı ufak hediyeler de cabasıydı tabii.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus

Erik Nietzsche, The Early Years (Okul Yıllarım)
Lars Von Trier’in sinema okuluna girişi ve okulda yaşadıklarını anlatan, biyografi özelliğinin yanında o dönemin sinema dünyasına ait ipuçları veren bir film. Şans eseri okula girebilmiş, yine şans eseri okuldaki eğitimine devam edebilmiş olması Trier sinemasıyla ilgili önemli değiniler sayılmazlar aslında; asıl ilgi çekici olan, onun sinemadaki devrimci tavrının ne kadar uysalca geliştiğini izlemekti. Katı hocalarının tepki gösterdiği çalışmalarını inatla sürdürüşü ama bunu hırsla hareket eden diğer sınıf arkadaşlarından çok daha sessiz gerçekleştirişi, en sonunda staj şansı elde edişi... Film setinde olup bitenleri gözlemleme şansını yakalar böylece, her şeyi inceler. Hikâyenin ve filmdeki oluşturulmuş Erik Nietzsche karakterinin doğruluğunun derecesini bilmemek hoşuma gitmedi benim, Lars Von Trier’in bu filmle ilgili ne düşündüğünü öğrenmeyi çok isterdim işte bu yüzden. Onun yaratıcı kafasından çıkanların filmde anlatıldığından daha fazlası olduğu anlaşılıyor. Yine de böyle bir yönetmenin gençliğini anlatmaya kalkışmak hiç kolay görünmüyor, bu işin altından kalkabildiğinden emin olamadığım ve kafamda şüpheler bırakmış bir filmdi.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz

Foreldrar (Ebeveynler)
İzlandalı yönetmen Ragnar Bragason’un muhteşem filmi Börn’ü takip eden Foreldrar da serinin ilk filmindeki konuları takip ediyor. Börn ve Foreldrar’ı aslında iki ayrı film olarak düşünmektense tek bir filmin iki parçası olarak hayal etmek daha doğru olacaktır. Zira yönetmenin anlatım tekniği ve takip ettiği izlekler ortak. Börn hikâyeye giriş anlamında daha hareketli ve şiddet yüklüyken, Foreldrar hikâyenin sonuç kısmı gibi daha sakin ve verilmek istenen temayı daha yalın yollarla vurgulamayı tercih ediyor. Toplumun temelini oluşturan aile kavramını ve aileyi oluşturan bireylerin kişisel yalnızlıklarını anlatan Foreldrar, yönetmenin etkilendiği büyük ustaların sinema dilini de içinde barındırıyor. Yönetmenin Godard sinemasında olduğu gibi klasik anlatıya meydan okuyan tavrı ve Mike Leigh sinemasına özgü karakterlere gerçekçi ve doğrudan yaklaşımı, Foreldrar’ı oldukça sarsıcı ve düşündürücü bir film haline getiriyor. Gerek kurmuş olduğu görsel dünyayla, gerekse de fazlalığa yer vermeyen, yerli yerinde kullanılan çarpıcı diyaloglarıyla Foreldrar göz kamaştırıcı bir çalışma olurken, yönetmen Bragason da son yıllarda Avrupa Sineması’ndan çıkan en büyüleyici filmlerden birine imza atıyor.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

Glass Lips (Cam Dudaklar)
Her karesi imgelerden oluşan, diyalogsuz ve o kadar ağır bir film ki Cam Dudaklar, bittiğinde günler geçmiş gibi hissettim. Etrafımda uykuya dalan izleyiciler vardı. Bu uykuları, o insanların uykusuz olduklarına değil, Cam Dudaklar’ın rüya gibi oluşuna bağlamayı tercih ediyorum. Yönetmenin de katılacak olduğu bir gösterimine bilet almamın, yerinde bir seçim olduğunu anladım. Çünkü bende yaratıcısını görme isteği uyandıracak bir filmdi, yönetmenin filmiyle ilgili konuşmasını dinlemek ise ekstra güzel bir gelişmeydi. Bir şairin dramatik hikayesini anlattığını söylese de yönetmen, izleyen herkesi farklı duygularla karşılaştıracak yapısı nedeniyle, belirli bir konuyu anlattığını anlamanın zor olduğu bir filmdi. Sanki çok yorulduğunuz bir günün sonunda göreceğiniz rüyanın bir parçası, Cam Dudaklar’ın içinde yer bulabilirdi. Sesler ve müzik, diyalogların işlevini üstlenmişlerdi. Akıl hastanesinde gerçekleşenlerin, aşırı duyguların neden olduğu eylemlerin, çağrıştırıcı görüntülerin, filmdeki her şeyin bir sesi vardı ve bu sesleri duyarak izlediklerimi anlamlandırabiliyordum. Aslında bence bu filmi bu şekilde anlatmak yanlış, filmi beğenmek ya da beğenmemek değil konu, izlemiş olmak yetiyor; çok soyuttu çünkü.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 10:32 PM
İleti #10


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Go Go Tales (Striptiz Hikayeleri)
Türkçe’ye Striptiz Hikayeleri olarak çevrilen bu film, bir striptiz kulübünün bir gece içinde nasıl iflasın eşiğine geldiğini anlatıyor. Tek anlattığı şey bu. Filmin hiçbir derinliği yok, striptiz gösterisi izlemeyi bekleyerek gidenleri tatmin etmiştir mesela. Eğer bu filmin amacı herhangi bir striptiz kulübünde (ki filmde geçen “paradise club” ın ayrıcalıklı bir yanı yoktu) olup bitenleri anlatmaksa, bizim bu kulübün bir gecesine tanık olmamızsa sadece olay, bunu başarıyla gerçekleştirdi. Ama ben başka şeyler beklediğim için, (belki daha fazla eğlence, belki kulüpteki insanların öyküleri ya da Willem Dafoe’den farklı bir performans) bu filmle vakit kaybedeceğime daha başka şeylerle vakit kaybetmeyi tercih edecek duruma gelmiştim izlerken. Yönetmen Abel Ferrera’nın başka filmlerini görme fırsatım olmamış olsa da bu yönetmenin filmi olduğu için izlemeye giden insanları da hayal kırıklığına uğratmış olmalı diye düşünmeden edemiyorum.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz

Gölge
Peyami Safa’nın Selma ve Gölgesi isimli kitabından uyarlanan Gölge, daha önce iki güzel belgesel çekmiş olan Mehmet Güreli’nin ilk uzun metrajlı filmi. Yönetmen filme konu olan eserdeki tiyatral yapıyı da beyazperdeye taşıyarak riskli bir tercih yapmış, bunun yanısıra filmde müzisyen yanını da oldukça öne çıkararak filmin yapısına olumsuz etkide bulunmuş. Bu iki kusuru dışında Gölge, Türk Sineması’ndaki gerçek anlamıyla en özgün kara filmlerden biri. Klasik anlamda bir femme fatale yerine, oldukça derin çözümlemelere müsait bir kadın karakter ve çevresinde ona tutkun iki yakın arkadaşın hikâyesi üzerine kurulan ana çatı, aşk, kıskançlık ve ölüm gibi temalarla zenginleşiyor. Özellikle filmde ölüm teması çok baskın. Filmdeki karakterler için gittikçe saplantı hâline gelen Selma, bir anlamda karakterlerin aşklarını da sorgulamak için bir er meydanı haline geliyor. Bir yerden sonra kimlerin aşkı için ölmeye cesareti var, kimlerin yok tarzında bir soru ortaya çıkıyor. Film bir yanıyla da ulaşılmaz olanın etrafında dolaşarak farklı kapılar da aralıyor. Bu açıdan bakarsak Gölge bilindik temalar üzerinden giden klasik bir hikâyeden çok daha fazlasını içinde barındırıyor. Film bir TRT uyarlaması havasından kurtulsaymış ve biraz daha çarpıcı bir finalle bitirilseymiş, eminim Türk Sineması için çok daha değerli bir çalışma olabilirmiş. Fakat Gölge bu haliyle bile, Recep İvedik ve türevlerinden midesi bulanan benim gibi seyirciler için bir nimet sayılabilir.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

Grace is Gone (Son Yolculuk)
Steve Buscemi’nin yönettiği Lonesome Jim’in senaristi James C. Strouse’un ilk filmi olan Son Yolculuk, hiçbir farklılığı olmayan sıradan bir Amerikan bağımsızı. Sözde bağımsız olmasına karşın, içinde bağımsız pek bir şey barındırmayan film; sırtını başroldeki John Cusack’a dayıyor, ama filmin sıradan hikâyesine o da bir farklılık katamıyor. Büyük bir vatansever olan Stanley, asker olan eşini Irak Savaşı’nda kaybediyor. Bunu çocuklarına açıklamak içinse onları bir yolculuğa çıkarıyor. Yüzeysel bir de politik sosu bulunan filmin, baba-kız arasındaki ilişkisi ise basma kalıp dramatik sahnelerle dolu. Bu yıl açılan Amerikan Bağımsızları bölümünde hayal kırıklığından başka bir şeye yer yok sanırım. Boşa vakit geçirmek istemeyenlerin uzak durmasında fayda var. (BuRnOut)

Romantik komedi olur da romantik drama olmaz mı? Olur tabii. Amerikan malı bir elektronik cihaz aldığınızda içinde yazan kullanım kılavuzu nasıl en düşük IQ sahibi insanlara göre yazıldıysa, sanırım Amerikan film okullarında film çekme üzerine de aynı kılavuzdan dağıtılıyor. Bu kadar matematik filmler görmek benim içimi bayıyor doğrusu. Romantik komedilerde nasıl iki kişi önce karşılaşır, tanışır, binbir zahmetle bir araya gelir, arada eften püften bir sebeple ayrılır, finalde de bir araya gelirlerse, Son Yolculuk da bunların drama versiyonundan başka bir şey değil. Ne Irak savaşı hakkında herhangi bir tarafı tutan cesur bir söylemi var, ne aile trajedisini yansıtma konusunda başarısı. Fişe taktığınızda çalışan, ama son derece sıradan bir film Son Yolculuk. (Daedalus)
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut & Daedalus

Mataharis
Take My Eyes’la birlikte etkileyici bir çıkış yapan Iciar Bollain, son filminde Madrid’de yaşayan ve dedektiflik yapan üç kadın karakterin hayatlarına odaklanmış. Orta yaşlı kadın karakterlerin yaşamlarını alegorik bir dille anlatan yönetmen, kişisel hikâyelerin yanısıra ilk filminde olduğu gibi toplumsal mesajlar da vermeyi ihmal etmemiş. Başkalarının hayatlarını izlemelerine rağmen, kendi hayatlarına uzak olan kadınların evliliklerinde sorunlar yaşamaları ve kocalarıyla aralarındaki iletişim eksikliği her karakterin özelinde ayrı ayrı değerlendirilirken, iş yaşantısının ilişkilere olumsuz etkileri, kadınların işleri dışında evde de çocuklarıyla uğraşmaları ve işçi hakları gibi daha genel konuları da filmde bulmak mümkün. Bütün bu meseleleri ilk filminde olduğu gibi melodrama kaçmadan, gerçekçi bir biçimde yansıtan yönetmen, Take My Eyes’daki kadar etkileyici bir film ortaya koyamasa da en azından beni hayal kırıklığına uğratmadığını söyleyebilirim.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 10:46 PM
İleti #11


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Meduzot (Denizanası)
Üç ana karakterin hikâyesine odaklanan Meduzot, bu ana karakterlerin etkileşimde bulunduğu yan karakterlerle de hikâyesini çeşitlendiriyor. Karayipler’de balayı yapmak yerine sıradan bir otele gitmek zorunda kalan yeni evli bir çift, çocuğunu ülkesinde bırakarak İsrail’de bakıcılık yapan Filipin’li bir anne ve toplumdan kopuk yaşayan, çeşitli durumlarda içindeki çocuksu yanı dışavuran Batia’nın hayatları üzerine kurulan film, Etgar Keret’in kendine has mizahıyla şekillenirken gerçeküstü ve masalsı öğeleri de içinde barındırıyor. Yer yer simgesel anlatımın ve gerçeküstü öğelerin kullanıldığı bu şirin bağımsız, özünde hepimizin peşinden koştuğu mutluluğu anlatıyor aslında. Karakterlerin içine düştükleri durumlardan komik mizansenler yaratan yönetmen(ler), zaman zaman absürde varan bu mizansenlerde insani yanları sürekli ön planda tutmayı da ihmal etmiyor. Masalsı ve sıcak bir film olan Meduzot; hayatın içinden geçen, sıradan ama etkileyici öyküleri seven izleyicileri tatmin edecek bir çalışma.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

Medvidek (Oyuncak Ayı)
"Dişi erkekten, yumuşak sertten, su taştan daha güçlüdür!" sözleriyle açılan Oyuncak Ayı, elbette ki göreceli bakış açısıyla bu iki cinsiyet arasındaki ilişkiler üzerine genelleme yapmaya kaçmadan kişisel meselelere parmak basıyor. Çoğunluğunu kadın izleyicilerin oluşturduğu gösterim, yukarıdaki söz sayesinde bana biraz da popülizm yapmış gibi gelmedi değil. Son parasıyla da galeri açmış olan Jirka, başarılı ve yakışıklı doktor Roman ve son derece ciddi bir beyefendi olan Ivan ve bu erkeklerin karılarıyla olan ilişkilerinde düştükleri açmazları konu eden film, kendi içinde yarattığı durum komedileriyle de süslenmekten eksik kalmamış. Karısını aldatan Roman'ın basit bahaneler ardına saklanma çabasını izlerken, bir yandan da Roman'ın anne babası hakkında tahmin bile etmeyeceği gerçeklerin su yüzüne çıkmasıyla "Bu oğlan kime çekti?" gibi naif sorulara soğuk ve ayrımcılığa teğet geçen bakışlar atıyoruz. Ama yönetmen Jan Hrebejk'in niyeti erkekler kötüdür'den ziyade, kadınları elinden geldiği kadar yüceltmek. Kendisini aldatan karısının, öncekiler gibi yine kendisinden olmayan 3. çocuğuna hamile olduğunu öğrenen politikacı Ivan bile siyasi bir bakış açısıyla bu durumu kabulleniyor ve mutluluğu başka yerde bulamayacağının bilincinde karısına daha sıkı sarılıyor. Bu filmi belki bir kadın yönetmen çekseydi ortaya çok daha farklı bir sonuç çıkabilirdi, diye düşünüyorum. Şu hâliyle, hayatın içinden alelade 3 erkek ve 3 kadının öykülerini bize yansıtmaktan çok da ileriye gidememiş gibi görünüyor. Mizahı ve dramasında hiçbir risk alınmadan çekilmiş bir öğleden sonra filmi Oyuncak Ayı.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus

Mister Lonely
Gummo gibi sıradışı bir bağımsıza imza atan Harmony Korine, Mister Lonely’de mükemmelliğin sınırlarında dolaşıyor. Mister Lonely, daha derli toplu olsaymış kuşkusuz sınırlarında dolaştığı mükemmel bağımsızlar arasına girebilirmiş, ama belli ki yönetmen filmini çok fazla ciddiye almamış. Mister Lonely şarkısıyla açılan film, absürd bir komedi anlayışına sahip ve ünlü sanatçıların benzerlerinden oluşan bir komünden kısa kesitler sunuyor. Film bildiğimiz anlamda bir hikâyeye sahip değil. Hikâyeden çok, belli bir ruh hâli yaşatmayı; daha doğrusu, içinde barındırdığı ruh hâlini paylaşmayı tercih ediyor. Absürd bir komedi anlayışıyla toplumun tekdüze yaşamını, birbirinin aynısı olan ve farklılıkları aza indirgenmiş insanları, sürekli vaaz veren ve mucizelere vurguda bulunan dinsel söylemleri eleştiren Mister Lonely, bunu yaparken de hazırlanan çeşitli sekanslarla izleyenleri eğlendirmeyi başarıyor. Fakat bütün bu absürd ve eğlenceli havasına karşın, Mister Lonely çok hüzünlü bir film. Yüzeyde kalan bu eğlenceli şeylerin altında çok derin bir hüzün barındırıyor. Bu katıksız eğlence ve ünlülerin taklitleri, aslında insanların yalnızlıklarını ve derin hüzünlerini saklama gayretlerinden başka bir şey değil. Tıpkı Chaplin gibi insanları gülümseten, ama kendisi hiç gülmeyen ve insanların neden güldüklerini anlamaya çalışan bir film Mister Lonely. Zaman zaman çok ciddi ve düşündürücü diyaloglar barındıran, zaman zaman da olağanüstü şarkılarla hissiyatını dışavuran film, harikalar yaratan oyuncularıyla da oldukça etkileyici kompozisyonlar sunuyor. Özellikle Michael Jackson’ın taklitçisini canlandıran Diego Luna, Marilyn Monroe rolünde izlediğimiz Samantha Morton ve Charlie Chaplin’le Adolf Hitler arasında gezinen Denis Lavant inanılmaz performanslar veriyor. Mister Lonely izleyenleri dünyadan bir süreliğine uzaklaştıran ve onları güldürmeyi amaçlayan filmlerden biri değil. Zaman zaman bunu yapsa da özünde çok melankolik ve hüzünlü bir film. Ben filmin melankolik havasına ve kendini ciddiye almayan hafifliğine bayıldım açıkçası. Özellikle melankolik bünyelere şiddetle tavsiye ederim.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

Mülteci
Reis Çelik'in kendi memleketi olan Kars'ta başlayan ve gerçek bir hikâyeden uyarlanan Mülteci'de, ağanın oğlu olan Şivan kendi hâlinde, suya sabuna dokunmayan, akıl hocasından resim dersleri alan bir genç olarak yaşamını sürdürürken, köyde çıkan bir yangının suçu onun üstüne atılır. Ailesi de terörist iddialarından kaçırabilmek için çareyi, oğullarını Almanya'ya göndermekte bulur. Almanya'ya iner inmez başka bir Türk tarafından dolandırılan Şivan'ın gidecek tek yeri kalmıştır; bir mülteci kampı. Gösterim sonrasında salona Halil Ergün hariç tam kadro gelen Mülteci, aslında tamamına yakını Türkiye'de çekilmiş bir film. Almanya'da güya geçen kamp sahneleri için gereken izinler alınamadığı için Reis Çelik bu kampı Kırklareli'nde kurmaya karar vermiş. Hava koşulları yüzünden filmin kronolojik sırasını tersten çekmek zorunda kaldıklarını belirten Çelik'in yakasını bırakmayan talihsizlik film boyunca devam etmiş. Kars'ın bir köyünde, gramer dersi veren bir öğretmen şivesiyle konuşan İbrahim Balaban'ın oynadığı öğretmen karakterinden tutun, Halil Ergün'ün İstanbul beyefendisi yan rolünde poz kestiği köy ağasına kadar, filmde, Türk sinemasının o çok eskilerde kalmasını ümit edip kafamızdan silmeye başladığımız acemilikler inanılmaz derecede göze batıyor. Bu dil kullanımı hakkında gelen bir soruya ise "Bunun bir masal olduğunu anlatmak istedim." şeklinde cevap veren Reis Çelik'in gerçek bir hikâyeden uyarlama film ile olan bağını ben kuramadım. Sinemalarda önce gösterime girip sonra aniden gösterimden çekilen film için yapılan "Yarışmaya sokmak için geri çekti" yorumlarını da maalesef dedikodu olarak geçmek mümkün değil.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 10:56 PM
İleti #12


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Nadzieja (Umut)
Renkler üçlemesinin senaristlerinden Krzysztof Piesiewicz, yine başka bir üçlemenin ayaklarından biri olan Umut'un da senaristliğini yapmış. Babasının kilisesinden çalınan paha biçilemez bir tabloyu geri alma uğraşındaki Franciszek, bu hırsızlığı kaydettiği kamerasını alır ve hırsızdan tabloyu vermesini rica eder. Tek istediği bu olan genç adam karşısında hırsızın önerileri fayda etmeyince filmin gidişatı da gizem-polisiyeden iyice drama doğru kayar. Film içinde o kadar çok film var ki, insan ana konuya odaklanamıyor; eğer varsa tabii. Hele bir de hangi amaca hizmet ettiğini bir türlü anlayamadığımız şoke edici bir açılışı varken, Franciszek'in aile içi ilişkilerine, ona yanık arkadaşı Klara'nın peşinden koşmasına, mafya içi hesaplaşmalara bir de Franciszek rolündeki Rafal Fudalej'in kötü performansı da eklenince neresinden tutulacağı anlaşılmayan bir filmle yapayalnız bırakılıyoruz. Kararsızlık içinde bir film görmek isteyenlerin umudu olsun, ama benim keşke görmeseydim diyeceğim bir filmdi.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus

Nokta
Hat sanatındaki bir teknikten esinlenerek tek çekim olarak hazırlanan Nokta, Derviş Zaim sinemasına ait pek çok özelliği de içinde barındırıyor. Bir önceki filmi Cenneti Beklerken’de nasıl Zaim minyatür sanatıyla filmini yakın bir ilişki içinde tutuyorsa, son filmi Nokta’da da filmle hat sanatı yakın bir ilişki içine giriyor. Bu yakın ilişki filmin anlatım tekniğine, kurgusuna ve sahneler arasındaki kesmelere kadar bütün yapıyı baştan sona etkiliyor. Tuzdan başka bir şey olmayan, bembeyaz ve çorak bir arazide geçen Nokta, özünde Ahmet’in manevi olarak arınış sürecini aktarıyor. Tarihi bir Kuran’ın çalınmasında aracı olan Ahmet, bu olayda üç kişinin de ölümüne sebebiyet verir. Bunun vicdan azabıyla yaşayan ve bir türlü eskisi gibi olamayan Ahmet’in arınmak için geçirdiği süreci ekrana yansıtan yönetmen, tek çekime sığdırdığı filmindeki geçişleri de kamerasını yere ve göğe çevirerek yapmayı uygun bulmuş. Hem çekim tekniklerinin filme etkisiyle hem de ucu açık biten finaliyle daha da ilginç bir hâl alan Nokta, yönetmenin takıntılı olduğu konulardan içsel arınmayı da merkezine alıyor. Yalın anlatımıyla temalarını daha da belirginleştiren yönetmen, gerek kesmeleriyle gerek kullandığı mekan ve kostümlerle de anlatısını hat sanatıyla örtüştürüyor. Çok basit görünmesine karşın, irdeledikçe daha da derinleşen Nokta, kaçırılmaması gereken filmlerden biri.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

Non pensarci (Düşünme)
İtalyan yönetmen Gianni Zanasi’nin son filmi Düşünme, kendi idealleri uğruna ayrıldığı ailesinin yanına dönmeye karar veren Stefano’nun ve ailenin diğer üyelerinin hayatlarını anlatıyor. Aslında aile üyeleri oldukça ilginç karakterlerde insanlardan oluşuyor ve filmin gerçekten güzel bir mizah anlayışı var. Müzisyen Stefano, emekliliğinin sefasını süren baba Nardini, işleri yürüten Alberto ve yunus eğiticisi Michela gibi karakterleri içinde barındıran film, bu karakterleri derinlemesine yansıtmada ise başarısız kalıyor. Belki de filmin en büyük problemi bu. Film hiçbir şeyi derinlikli bir şekilde vermiyor ve her şey çok hafif kalıyor. Sempatik yanlarına rağmen, hep eksik bir şeyler varmış hissi veriyor. Aralarda İtalyan burjuvasından karakterlere de rastlayabileceğimiz bu sempatik komedi, genel olarak izleyenleri güldürse de başka da bir anlam ifade etmiyor. Hafif bir film izlemek ve eğlenmek isteyenler için Düşünme iyi bir seçim olabilir, ama fazlasını isteyenler için de hayal kırıklığı yaratacağı kesin. (BuRnOut)

Bir eve dönüş öyküsü. Sevgilisinin onu aldattığına tanık olduktan sonra yıllardan beri ilk defa ailesinin yanına dönmeye karar veren punk gitaristi Stefano’nun tekrar ailesiyle yaşamaya alışma sürecini anlatıyor bu öykü. Üstelik bu defa ailesine bakma görevini üstlenerek yaşaması gerekmekte. Stefano’nun o vurdumduymaz haliyle bir takım sorumlulukların altına girmesi, trajikomik olaylara sebep oluyor; bu olaylar -yaşamın karşınıza çıkardığı küçük oyunlar-mış gibi anlatıldığı için yaşama sevinciyle dolu bir film tanımını yapmak istiyorum. Aslında öyle kolay atlatılır olaylar yaşamıyor Stefano ama öyle bir tavır içinde ki, gülümseyip geçse dahi sonraları intiharı düşünecek seviyeye gelebiliyor. Karakterlerin günlük hayatta karşımıza çıkabilecek insanlar olmaları filmden aldığım keyfi arttırıyordu. Ara ara olayların gelişimi tekdüze olduğu için sıkıldığım yerleri oldu ama genel olarak içten bir film izlediğim için mutluydum. Non Pensarci gibi samimi (İtalyancanın sıcaklığının da bunda etkisi var) filmlere ihtiyaç duyabiliyorum ama maalesef izlediğim gün ihtiyaç duymuyormuşum, bunu fark ettim sonradan. (Paltosuz)
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut & Paltosuz

Paris
Yönetmen Cedric Klapisch, Paris ile çok karakterli komedi-dramalarına bir yenisini daha ekliyor. Filmin arka planını oluşturan kent Paris olunca, romantizm ve hüzün de filme ortak oluyor. Kısa bir ömrünün kaldığını öğrenen Pierre’in çevresine ve yaşadığı kente bakışı filmin genel bakış açısına dönüşürken, arka planda da bol karakterli bir pembe dizi yaşanıyor. Bunu pembe dizi olarak ifade ediyorum, çünkü filmdeki karakterlerin yaşam tarzı hiçbir şekilde gerçekçi gözükmüyor. Film boyunca bu yapaylığı ve abartıyı hissetmek mümkün. Üstelik Romain Duris, Juliette Binoche, François Clouzet, Melanie Laurent ve adını sayamadığım daha pek çok önemli oyuncunun filmde önemli performanslar sergilemesi de, Paris’in bir türlü filmde esas karakter olarak öne çıkamayışı gerçeğini değiştirmiyor. Filme ismini de veren böylesine güçlü bir kentin ben daha da ön plana çıkarılmasını isterdim. Baudelaire’den okunan birkaç dize, sayılan cafcaflı sokak isimleri, panaromik açılardan gösterilen birkaç tane karpostallık Paris karesiyle geçiştirilen kent, yaşanılan ilişkilere bir ev sahibi olmanın ötesinde anlam barındırmıyor. Bu haliyle de Paris, Paris’te geçen egzotik bir dizi bölümünden farksız kalıyor.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 11:11 PM
İleti #13


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Patti Smith: Dream of Life
Punk müziğin kraliçesi olarak nitelendirilen 1946 doğumlu Patti Smith'in hayat hikâyesini anlatan bu belgeselde, yıllara meydan okuyan sanatçının müzik kariyeri arkada usul usul işlenirken, ön taraftaysa özel hayatı çarpıcı kesitler eşliğinde sunulmakta. Protest ruhunu çekinmeksizin yansıttığı konserleri ve haksızlığa karşı olan tavrını ortaya koymasında kâh şarkı sözlerini, kâh müziğini, kâh da sahneden savurduğu küfürleri Patti Smith'in kendi ağzından izliyoruz. Anlatıcılığını da üstlendiği bu belgeseli 10 yılı aşkın bir sürede çektiğini belirten sanatçının özel hayatına bizi kabul ettiği sahnelerde ise evi, ailesi, oğlu Jackson ve kızı Jesse ile olan münasebetine dair fikir alışverişinde bulunurken, bir yandan da resim yapma tutkusuna şahit oluyoruz. "Resimlere dokunmak istiyordum, ama buna izin vermiyorlardı. Ben de dokunabileceğim resimler yapmaya karar verdim" düşüncesiyle evinin duvarlarını tuval olarak kullanan Smith, yaptığı uzun mesafeli yolculuklar ve verdiği sahne performanslarını da belgesele dahil etmeyi ihmal etmemiş. Horses efsanesinin doğuşuna da uzunca yer veren yapım, sanatçıyı daha yakından tanımak isteyenler için bir fırsat. Ama o tapılası şarkılarını dinlemeye gidecek olanlar için maalesef beklentilerini fazla karşılamayacağını söylemeliyim.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus

Peur(s) du Noir (Karanlık Korkusu)
Karanlığın farklı yönlerini ele alan bir animasyon. 4 hikâyeyle korkuların insan hayatına etkilerini resimliyor. Her hikâyeden sonra korkularından bahseden bir kadını dinliyoruz, muhtemelen dinlerken kendi korkularımız hakkında düşünmemiz için teşvik ettiklerini düşündüler filmin yaratıcıları. Evet, buna teşvik edildim; ama bir yandan filmin amacının bu denli belirgin oluşu dikkatimi dağıttı. Her hikâyenin çizeri ve senaristi farklı; tarzların birbirinden tamamen bağımsız oluşu da bunu gösteriyor. Ortak nokta, siyah-beyaz ve korku temalı olmaları. Büyük uğraşların sonucunda ortaya çıktığı anlaşılan bir film olduğunu kabul etmekle birlikte konuların yeterince derin işlenmediğini belirtmeliyim. Film izleyenlerin üstünde baskı kurabilecek güce sahip olabilecekken, anlattığı hikâyeleri yüzeysel biçimde işleyişiyle bu olasılığını yok ediyor. Sanki görselliğin üstüne düşmelerinin filmin etkileyiciliğini arttırması beklenmiş. Ama korkular ve kâbusların ne denli limitsiz olabildikleri düşünülünce, filmin onları anlatacak kadar derinleşemediği fark ediliyor.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz

P.V.C-1
Yönetmen Spiros Stathoulopoulos'un 3 aylık bir fiziksel antrenman yapma gereğini duyduğu, tek plandan oluşan bu 90 dakikalık gerçek zamanlı gerilim Meksika'nın bir köyünde geçiyor. Hikâyesini 2000 yılında yaşanan gerçek bir olaydan alan film, planlarını uygulamak üzere basacaklara eve doğru ilerleyen teröristlerin kamyonetinde başlıyor. Teröristler fidye isteğiyle bir ailenin çiftlik evini basar ve evin annesi Elvia Cortez'in boynuna içinde tahrip gücü yüksek bir patlayıcı olan PVC kaplı bir bomba yerleştirirler. Hikâyenin vahşiliği bir kenara dursun, bunun aktarılmasında seçilen tek kamerayla kesintisiz çekim fikri bu gerilimde sadece izleyici olarak bulunmamızı engellerken, finaldeki sürprizin etkileyiciliğini de arttırıyor. Yönettiği ilk filminde görüntü yönetmenliğini, senaryo yazarlığını, yapımcılığı ve hatta kameramanlığı da üstlenen Spiros Stathoulopoulos'un performansı neredeyse tek kişilik bir gösteri gibi. Devam filmlerinde üstüne daha da koyması dileklerimle.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus

Rey de la montaña, El (Dağların Hakimi)
Intacto ile çok beğendiğim Leonardo Sbaraglia ile sansasyon yaratan kitabın filmi Melissa P.'de başrolü oynayan María Valverde'nin sürüklediği filmin konusu birbirini tanımayan iki kişinin anlık duygularıyla benzin istasyonunda sevişmeleri ve paraya ihtiyacı olan güzel Bea'nın Quim'in cüzdanını çalmasıyla başlıyor. Bea'yı dağ yolunda takip eden Quim nereden geldiği bilinmeyen kurşunların hedefi olur ve Bea'yı bulduğunda da bu bilinmezlik içindeki kendini koruma oyunu başlar. İspanya kırsalında yaşanan bu hayatta kalma savaşında iki karakter birbirlerini tanımaya çalışırken, "Kaç, koş, dikkat!" nidalarıyla film de sonlanır. Festivalin zayıf halkalarından biri olarak değerlendirebileceğim Dağların Hakimi, hiçbir konuya fazla girmeye çalışmadan biraz aksiyon biraz gerilim şeklinde ilerleyen bir film. Şoke etmesi gereken sürprizini sadece "Cee!" kıvamında sunan ve sürprizin altından mesaj göndermeye zahmet bile etmemiş bir yapım. Canı sıkılan ve ekrana sadece bakmak isteyenlere.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 11:22 PM
İleti #14


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Savage Grace (Vahşi Zarafet)
Bir roman uyarlaması olduğunu edebi havasıyla belli eden bir film Savage Grace ve çarpıcı bir burjuva hikayesini anlatıyor. Tom Kalin’in yönetmenliğindeki filmin alışık olunan bir konusu var aslında. Zengin ve dışarıya erdemli görünmeye çalışan bir ailenin, şiddetli geçimsiz halleri yüzünden gelişen olaylarla aldıkları yol. Bu yolun sonu iyi değil elbette. Barbara Daly, iddialı görünümü ve sosyal yönünün baskınlığıyla girdiği ortamda ilgi noktası olmaktan hoşlanan, kocasıyla ilişkilerinin berbat temelleri üzerine çocuk doğurmuş hırslı ve mutsuz bir kadın. Hırsının kaynağı kocası, beklediği ilgiyi görmüyor (hak ettiklerini alamadığını düşünüyor) ya da kocasıyla rekabet içinde olduğunu hissediyor. Babadan çok annenin ilgisiyle büyüyen oğulları Tony, eşcinsel olması nedeniyle babası için bir hayal kırıklığıdır. Babanın gitmesiyle anne ve oğlun ilişkisi farklı bir boyuta geçer. Bu gelişmelerin sonucu olarak bazen şaşırtıcı davranışlar gelişiyordu karakterlerde. Tony’nin babasına kızmaması ya da annenin oğlunu enseste teşvik etmesi gibi. Julianne Moore’un mükemmel oyunculuğuyla Barbara karakterini izlemek zevk vericiydi. Son sahnelerde artan gerilimin farkında olmama rağmen beklemediğim bir sonla karşılaştım. Bu beklenmedik sonun filmi sevmemdeki etkisi, filmdeki görselliğin etkisi kadar büyük oldu diyebilirim.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz

Second Breath (İkinci Nefes)
1966’da kara filmlerin usta yönetmeni Jean-Pierre Melville’in de uyarladığı, Jose Giovanni’nin eseri Second Breath, otuz yılı aşkın bir süreden sonra bir başka Fransız yönetmen tarafından yeniden sinemaya aktarılmış. Son haliyle Melville’in filminden bile uzun tutulan hikâye, meşhur gangster Gustave Minda’nın son bir iş çevirerek sevdiği kadınla birlikte ülkeyi terk etme planına bizleri ortak ederken, gangsterler arası çatışmaları ve polisin gangsterleri takip etmesi sonucunda gelişen olay örgüsünü de ekrana taşıyor. Hapisten yeni kaçan nam-ı diğer Gu ve onun güzel sevgilisi Manouche’un tutkularına yenik düşerek başlarına bir yığın iş açması bir yanda, gangsterlerin kendi içlerindeki hesaplaşma diğer yanda ayrı bir gerilim yaratıyor. Bütün bunların üstüne bir de polisin olaylara müdahil olmasıyla birlikte ortaya eski tip bir kara film hikâyesi çıkıyor. Yönetmen Corneau anlatım tekniklerini modernize ederken, hikâyenin genelde diyaloglar üzerinden ilerleyen ve günümüz seyircisine oldukça ağır gelebilecek yapısını ise hiç değiştirmemiş. İki buçuk saat gibi azımsanmayacak bir süresi olmasına rağmen, aksiyondan çok zekice planların, karşılıklı hesaplaşmaların ve derin karakterlerin olduğu suç filmlerini seven izleyicileri tatmin edecek bir çalışma. Özellikle Gu karakteri gerçekten çok başarılı. Filmin tamamına sinen hüzünlü atmosferin yanısıra yönetmenin renklerle yarattığı dünya ve çatışma sahnelerindeki başarısı da filmin dikkate değer unsurlarından… Eğer eski usül suç filmlerini seviyorsanız bu filmi de görmenizi tavsiye ederim.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

Sieben Tage Sonntag (Her Gün Pazar)
Gerçek bir hikâyeden uyarlanan Her Gün Pazar, Alman varoşlarında yaşayan ve her günü tatil olarak geçiren gençleri anlatıyor. Liseyi bitirmiş ve günlerini orada burada kafa gezdirerek, içki ve sigara içerek, ondan bundan dilenerek, dilenme yetmiyorsa ufaktan gasp ederek geçiren Adam ve Tommek'in aralarındaki adı konulmamış rekabete tanık oluyoruz film boyunca. Tam bir zorba olan Tommek'in, en yakın arkadaşımsın dediği Adam'ı ortada bırakmasıyla girizgâhı yapan film, ilerledikçe Adam'ın Tommek'i "geçme" çabalarını ve Tommek'in karşı ataklarını konu alıyor. Ergenlik çağını arkada bırakmak üzere olan bu iki gencin kendilerini çevrelerine kanıtlama inatlaşması ise metrodaki bir adamı öldürmeye kadar gidiyor. Zaman zaman zemine çakılan temposuna ve sıradanı aşmaya gayret bile göstermeyen yönetmenlik çalımlarına rağmen, özellikle cinayet sahnesindeki yalınlık gerçekten çarpıcı. Gerçek olaylara dayanan filmlerde, limitleri baştan çizilmiş senaryoyla ne kadarını başarabiliyorsa o kadarını perdeye yansıtmayı başarmış Niels Laupert. İkinci yönetmenlik denemesi olsa da ilerisi için umut verdiği de bir gerçek. Ama Her Gün Pazar sadece yolu açan bir girişim. Yolun kendisi değil.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Daedalus

Smiley Face (Duman Altı)
Festivalde izlemeyi planladığım bir film olmamasına rağmen gişeye geldiğimde bu filme bilet almadan edememiştim. Konusu zaten cezbetti, asıl sebep ise yönetmen Gregg Araki’ydi. Mysterious Skin’in izleri hala dururken yeni filmi görülmeliydi. Filmi izledikten sonra ise izlerimin Smiley Face’le bağlantısı olamayacağını anladım. Araki’nin eğlenceli bir film çekme isteğine diyecek bir şeyim olamaz, filme gitmeden önce de bu filmin tarzını biraz hayal edebilmiştim ama izledikten sonra her şey somutlaşmış oldu. Kafası “güzel” serseri Jane’in akıl almaz maceraları şeklinde adlandırılabilecek, keyif veren ama moraliniz bozuksa düzeltme potansiyeli olmayan bir film. Bu tarz bir filmin temposunun yüksek olmasını beklersiniz ama film daha çok tempoyu yüksek tutmak için bazı sahnelerin öne çıkartıldığı hissini uyandırdı bende. Eğer filmi görmek isteyenler varsa beklentilerini herhangi eğlencelik bir filme göre ayarlasınlar; herhangi eğlencelik bir filmden sivri ayrıntıları sayesinde ayrılan Smiley Face’i beğenme oranları artabilir böylece.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Apr 29 2008, 11:32 PM
İleti #15


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu
Soğuktu ve Yağmur Çişeliyordu, meşhur Türk Sanat Müziği solisti Leyla’nın, saz ekibindeki sanatçılardan udi Cemal’in ölümü sonrasında yaşadığı kimlik bunalımını anlatıyor. Çizgisel bir anlatımın olmadığı filmde, yönetmen biz şimdiyi yaşıyoruz sadece diyerek alt metnini açık ederken, yaşadığımız şimdiki zamanı bozmak istercesine geçmiş ve gelecekten görüntülerle hikâyesini aktarıyor. Leyla ve Cemal’in arasında hiç açıkça ifade edilmemiş olsa da, aslında çok derin bir aşk var ve bunu Cemal’in ölümü sonrasında, Leyla’nın yaşadığı kimlik bunalımıyla fark ediyoruz. Leyla, bu ölüm sonrasında kendi içinde bir nevi uyanış yaşıyor. Geçmişi çabucak unutan ve geleceği düşünmeyen, bütün vaktini ve enerjisini şimdiki zaman için harcayan bireylerin yaşadığı sorunlara değinen yönetmen, filmdeki udi Cemal karakterinin yaşarken farkına varılmayışıyla da kültürel kimliklerin erozyona uğrayışını vurguluyor. Tıpkı udi Cemal gibi, insanların da yaşarken görmezden geldiği kültürel mirasımız bir süre sonra sadece antikacılarda boy gösteren nesnelere dönüşüyor. Alt metni oldukça zengin ve düşündürücü olan filmin, yüzeyindeki platonik aşk hikâyesi de türün bütün gereklerini yerine getiren oldukça etkileyici bir hikâyeye sahip. Hem yüzeyde anlattığı kayıp aşk hikâyesiyle hem de alt metnindeki eleştirel mesajlarıyla Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu, komedi ve melodrama sırtını dayamış olan Türk Sineması için değerli hazinelerden biri.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

The Fall (Düşüş)
The Fall, The Cell’in yönetmeni Tarsem Singh’ten baş döndürücü güzellikte karelerle dolu bir masal. Yönetmenin kendine has stilize dünyası son filminde çok daha kusursuz bir yapıya bürünmüş. Masal içinde masal anlatan Singh, bir hastanede yatan dublör Roy ile kolunu kıran beş yaşındaki Alexandria arasındaki duygusal yakınlaşmayı anlatırken, ikili tarafından uydurulan masal da filmin olay örgüsü haline geliyor. Yönetmen yaratıcı bir anlatım yapısıyla yüzeyde farklı bir hikâye anlatırken, düşsel öğelerden dilediğince yararlanabileceği bir de yan hikâyeye kavuşmuş oluyor. Bu yöntemin bir başka güzel yanı da, iki karakterin kendi zihinlerinde şekillendirdikleri masal aracılığıyla seyircilere de onların karakterlerini daha yakından tanıma imkânı sunması. İki karakterin zihinlerinde oluşan masal, izleyicileri bir bilinçaltı serüvenine de ortak ediyor. Özellikle Lynch filmlerinde çok sık rastlanan bir durum olan bu bilinçaltı serüveni, The Fall’da da var. Roy ve Alexandria’nın hastane içinde gördükleri bütün karakterlere kendi bilinçaltlarında bir rol vermesi ve bu roller üzerinden kurulan fantastik ve yer yer karanlık yanı ağır basan düşsel dünya, yönetmenin titiz görsel çalışması ve sahneler arası geçişlerdeki kusursuz yaratıcılığıyla birleşince izleyenleri hayrete düşürüyor. Yönetmen filmin duygusal, mizahi ve karanlık yanlarını çok dengeli bir biçimde harmanlarken, özellikle mekan ve kostüm tasarımlarına verdiği önemle de bir önceki filmi The Cell’i hatırlatıyor. Yirmi altı farklı ülkeden mekanların değiştirilerek kullanıldığı The Fall’da özellikle Hindistan’daki mekanlar çok ilgi çekici. Bir başka dikkate değer unsur da yönetmenin sessiz sinema dönemine ve dublörlere saygı duruşunda bulunması. Özellikle filmin bir giriş sekansı var ki, akıllara zarar. Slow-motion görüntülerin kullanıldığı ve sinemanın ilk dönemlerinde yoğun olarak kullanılan Ekspresyonist anlatıma göz kırpan, siyah ve beyazın müthiş uyumuyla izleyenleri şaşırtan bu giriş sekansı aslında bir anlamda yönetmenin stilize dünyasının da ilk ipuçlarını veriyor. Giriş sekansıyla bile insanı büyüleyen The Fall, kaçırılmaması gereken harikulade filmlerden biri. (BuRnOut)

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken Tarsem Singh diye bir kaşif yaşarmış. 39 yaşına bastığı günlerde tarihe geçen ilk keşfi olan Hücre'yi bulmuş. Eureka! diye bağırarak sinema salonundan fırlayan Tarsem'i görenler biraz şüpheyle yaklaşmışlar bu yeni dahiye. İlk keşfi dünya çapında ses getirmiş, ama Tarsem pek de hak ettiği ilgiyi görememiş. Eleştirilmiş, burun kıvırılan taraf olmuş. Gününüzü göstereceğim, diyerek çekmiş gitmiş. 6 sene boyunca da ondan hiç haber alınamamış. Kimse onun ne yaptığını bilmiyormuş. Derken bir gün çıkagelmiş bu orta yaşlı kaşif. Bu seferki keşfine Düşüş demiş. Dehasına, tek icatına bel bağlamayacak kadar güvendiğini ortaya koymak, rüştünü ispat etmekmiş belki de niyeti. Çıkmış er meydanına, sunmuş icatını herkesin huzuruna. Bu icata tanıklık edenlerin ağzı bir karış açılmış önce. Çünkü bu seferki icatı açtıkça içinden bir başkası çıkan matruşkalar gibiymiş. Önce giyim kuşam devrimi yapmış. Bu kostümlere alışmaya çalışan gözleri gafil avlamışken mekan devrimini patlatmış. Tek saniye için ülkeler gezmiş, tek plan için günlerce çalışmış. Diyar diyar gezmiş, nice görseller toplamış. Uyandırdığı hayranlıkla yetinmemiş Tarsem, renkleri bile değiştirebildiğini göstermiş. Mavi-Kırmızı-Yeşil-Tarsem yapmış renk paletini. Yine durmamış, dünyayi sallama amacındaki bir adam gibi peşi sıra yağdırmış hediyelerini. Sinemanın anlatım tekniğine masal içinde masalı yerleştirmiş. Sürprizlerin açılış temposunu öylesine iyi ayarlamış ki, hızlı açılan bir matruşka ardından sizi hemen dindiren bir melodi vermiş kulaklarınıza. Hüzün veren sürprizlerini ani mizahi öğelerle desteklemiş. Zemine indirmiş ve göğün yedinci katına çıkarmış. Üstelik, bunları tek bir göz açıp kapama süresine indirgemiş. Bu keşfi görenler onu ayakta alkışlamışlar. Adını her gittikleri yerde anmışlar. Kaşif yine kayıplara kaybolmuş. Bir daha gelir mi bilinmez, ama Tarsem ermiş muradına biz de çıkalım kerevetine. Gökten düşen elmalar da henüz izlemeyenlerin başına.(Daedalus)
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut & Daedalus

Unfinished Sky (Bitmemiş Gökyüzü)
Hollanda filmi Polish Bride’ın yeniden çevrimi olan Bitmemiş Gökyüzü, klasik bir göçmen hikâyesini hikâyeye herhangi bir farklılık getirmeden anlatıyor. Avustralya’da kadın tüccarlarının eline düşen bir Afgan mültecinin, bu insanlardan kaçarak çiftliğinde tek başına yaşayan bir adama sığınmasıyla başlayan hikâye, ölen karısının yasını tutan adam ve Afgan kadın arasında filizlenen aşkla birlikte romantik bir havaya bürünüyor. Aslında filmde göçmenlik, şiddet ve aşk gibi temalar varken, yönetmen daha çok aşkı anlatmayı ve hikâyeyi buna uygun bir finalle bağlamayı tercih etmiş. Bana film çok tozpembe geldi. Filmde yaratılan onca gerilim efektinin boşa gitmesi bir hayal kırıklığı yaratırken, filmin umut dolu finalini ise çok klişe ve sıkıcı buldum. Bitmemiş Gökyüzü; sözde şiirselliği, yüzeysel gizemi ve egzotik aşk hikâyesiyle çabucak unutmak isteyeceğim filmlerden biri oldu.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: BuRnOut

XXY
Ayrılması gereken bir x kromozomunun yumurta hücresinden ayrılmaması durumunda (22+xx), yumurtanın normal bir spermle (22+y) birleşmesiyle oluşan birey (44+xxy) klinefelter sendromlu birey olur. XXY’nin ana karakteri Alex, işte bu kalıtsal hastalığa sahip. Vücudunun ilaç kullanarak, tercih edeceği cinsiyete uygun şekilde gelişmesi gerekirken, o ilaç kullanmayı bırakır. Bu ilaçtan vazgeçmesiyle anne ve babasının Alex’in geleceğiyle ilgili endişeleri artar. Film, Alex’in cinsiyetler arasında gidip gelişini, bir seçim yapmak zorunda olmanın Alex’in üzerindeki etkilerini yumuşak bir tavırla anlatıyor ve filmi dokunaklı yapan şey de bu tavrı. Oyuncuların hepsi canlandırdıkları karakterlere bütünüyle bürünmüş gibiler; gözlerinde gerçek duygular var. Özellikle Alex’i canlandıran Inés Efron’a hayranlık beslememek elimde değildi. Her iki cinsiyete de ait özelliklere sahip olmak, insanın yaşamında bir çelişki yaratmak zorunda mı; emin olamıyorum. Etkileyici bir konu hermafroditlik. Filmde kullanılan mavi-yeşil ağırlıklı renkler, rüzgâr ve deniz hikâyeyi tamamlayıcı roller üstlenmişler sanki. Yönetmen Lucia Penzo’nun kadın dokunuşlarıyla çektiği ilk filmi xxy; festivalde izlediğim az sayıdaki etkileyici filmden biriydi.
Yazarın Puanı12345678910IMDB
Yazan: Paltosuz



--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

2 Sayfa V  1 2 >
Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 26th April 2019 - 12:28 PM