IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Jeff Buckley: Live in Chicago (2000), DVD
Funkster
mesaj Jan 23 2009, 08:22 PM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Jeff Buckley: Live in Chicago (2000) (V)

Genre: Music
User Rating: 9.1 / 10 (233 votes)
Cast: , , ,

29 Mayıs 1997’de polis kayıtlarına “kaza sonucu boğulma” şeklinde geçen bir ölüm. 31 yıllık yarım kalmışlık. Dünyaya düşmüş bir adam. Jeff Buckley...

Nereden başlamalı? Anaheim, Kaliforniya’dan Mississippi nehrine uzanan ömrün anlatılacak o kadar çok şeyi var ki! Bu yazı için çok araştırma yaptım ama ne yazacağımı hiç bilmiyorum. En iyisi hiç hesapsız başlamak. Sonu nasıl olsa gelecektir...

Jeff çok heyecanlı, meraklı, ama bir o kadar da durgun ve hüzünlüydü. Hayatı boyunca şarkı söyler dururdu. İnsanüstü bir müzik hafızası vardı. Öyle ki, yıllar önce sadece bir kez duyduğu bir şarkıyı bile eksiksiz söyleyebilirdi. Bazılarına göre yetenekli olamayacak kadar güzel bir insandı. Dünyanın en güzel 100 suratından biri seçilmişti. Bir melek dünyaya inecekken yüz nakli isteseydi, Jeff’in suratı onlardan biri olurdu muhtemelen. Annesi onun için “bir meleğin sesine sahip” demişti. Ama bu endam onun umurunda bile değildi. Tek istediği ciddiye alınmaktı. 80’lerde cılız, dağınık ve uzun saçlıyken, 90’larda daha olgun ve o meşhur büyüsüyle sıcak, sevecen, melankolik bir hal aldı. Büyüleyiciliği kalabalıklarda bile ortaya çıkıyor, bir anda ilgi odağı haline geliyordu. Mütevaziliği, doğallığı adeta bir mıknatıs etkisi yapıyordu. Fakirler ve evsizlerle iyi anlaşıyordu.. Dışarıda bu denli hareketli ve cana yakınken, daha özel duygularını dile getirmiyor, hep biryerlerinde bir şeyler saklıyor gibiydi. Ama sahnede müthişti. Müzik ona dışavurum özgürlüğü sağlıyordu. Müzik sözkonusu olduğunda mükemmeliyetçiydi, hırslıydı ve ateşliydi. Belki de o yüzden imkan ve çevre genişliğinden dolayı New York’a gitmeyi düşlüyordu. En sevdiği albümlerden biri olan Led Zeppelin 2’yi unutturacak bir albüm yapmak istiyordu. Efsane Tim Buckley’in oğlu olmak belki onu doğuştan müzisyen yapıyordu ancak Jeff, sesinin ve müziğinin gücünü yine Jeff’e borçluydu. Ondan çok garip bir enerji, mistik bir güç yayılıyordu.

forum resmi

Daha küçükken büyükannesi ona ellerini nasıl yıkaması, giysilerini nasıl giymesi gerektiğini anlatan şarkılar öğretirdi. Klasik müzisyeni annesinin Simon & Garfunkel, The Beatles, Barbara Streisand şarkılarından oluşan ninni repertuarı, üvey babasının yeni sesler denemeyi seven müzik tutkusu sayesinde küçük Jeff için her şey, her ses müzik halini almaya başlamıştı. Annesi bütün gün ona klasik müzik eserleri çalar, teyzesi ona bakmaya geldiğinde, evde daha önce dinlediği albümlerdeki şarkıları ona söyletirdi. Haliyle 6 yaşında piyano ve gitar çalmaya başladı ve kader, Jeff için öreceği ağların az, ama öz olmasına dikkat etmeye başladı. İlk konseri, St. Ann kilisesinin, babası Tim Buckley anısına düzenlediği bir etkinlikti. Bu ilginç bir birleşmeydi. Tim Buckley, Jeff doğar doğmaz onu ve annesi Mary Guibert’i terk etmişti. 1947 yılının Sevgililer Günü’nde doğan Tim Buckley, yazdığı olağaüstü güzellikteki aşk ve sevgi şarkılarıyla tezat teşkil eden bu davranışıyla Jeff’in hayatını çok etkilemişti. Ama müziğini asla! Onu babasıyla karşılaştıranlara ses çıkarmıyordu. Çünkü bu kıyasın yanlışlığının farkındaydı. Hayatında bir kez karşılaştığı babasının müziğini inceledi, onun bütün şarkılarını çalmayı biliyordu ama ondan beslenmedi. Neden terk ettiğiyle ilgili kafa yormak istemedi fakat yine de içinde hep bir baba özlemi vardı. Ona karşı tuhaf bir sevgi-nefret hissi duyuyordu. Tek şikayeti, kendisinde babasını görmeyi uman hippilerin peşine takılmasıydı.

Daha sonra New York’ta bulunan Fez ve Sin-é gibi genelde üniversite öğrencilerinin ve New York’lu entelektüellerin takıldığı kafelerde kendi şarkılarını söylemeye başladı. Kendisini kimlerin dinlediği de onu hiç ilgilendirmeyen şeylerden biriydi. Tek yaptığı sahnede kendi şarkılarıyla oynaşmak ve onların içinde kaybolmaktı. Sahnedeki kontrolsüzlüğünü bir ibadete dönüştüren müzik tutkusunun sahne dışına taşması da bir o kadar görkemliydi. 1994 yılı ilk albümü Grace çıktı. 10 şarkılık bu eserin içindekilere şarkı demek ne derece doğrudur bilinmez. Hepsi birer sanat eseriydi. Mojo Pin, Grace, Last Goodbye, Lover You Should’ve Come Over, Eternal Life parçaları, cennetten çıkma Jeff Buckley sesini 90’lar rock, caz, grunge ve blues dokunuşlarıyla harmanlayan deneyimlerdi. Bunun yanında Leonard Cohen bestesi Hallelujah, James Shelton’un Lilac Wine’ı ve Benjamin Britten klasiği Corpus Christi Carol olağanüstü bir üçlemeydi. Jeff’in sesine vakıf olabilmek için, çok özel anlarda dinlendiğinde insanı derinden yaralayabilecek bu üç eser, insan evladına destansı anlar yaşatan, ona dünya dışında bir yerlerden seslenen olağanüstü, doğaüstü güzellikteydi. Benim için, ümitsizce aşık olduğum Enya’nın albümlerindeki zerreciklerine ruhani akrabalığı olan bu damlacıkları bir hemcinsimden duymak, çok sarsıcı bir tecrübeydi. Sertliğin ve yumuşaklığın bu korkunç dengesi öyle kolaylıkla sindirilecek türden değildi. Zaman isterdi, emek isterdi. Ama Grace bile Jeff’i tam anlamıyla tatmin etmemişti.

forum resmi

Grace turnesi ve devamındaki aktiviteleri onu yıpratmıştı. Sinirli, tatminsiz, eskisinden daha düşünceli bir ruh hali hakim oldu. Ama tüm bunlara rağmen nezaketinden ve her şeye olan sevgisinden bir şey yitirmedi. Uyuşturucuyla arası iyiydi. Bunu asla inkar etmedi. Çocukluktan kalma bir birliktelikti onunki.. İlk uyuşturucuyu annesi vermişti ona, çünkü gidip sokaktan almasından korkuyordu. Babası gibi aşırı dozdan gitmek gibi bir endişesi yoktu. Çünkü kendi deyimiyle, uyuşturucunun arabayı kullanmasına izin verebilirdi ama anahtarları asla ona teslim etmezdi. Tanrı’ya inanırdı, dindardı. Ama dinleri sorgulamaktan da geri durmazdı. Bütün dinlerin erkeklerden yana olan tutumundan nefret ederdi. Mesela İncil’de eleştirilmeyen tek kadının, hiç sevişmemiş olan bakire Meryem olmasını aklı almıyordu. Jeff kadınları seviyordu. Çapkındı da. Onların sesine, estetiğine aşıktı. Kendini onlar gibi hissedecek kadar hem de.. Benim Elvis’im dediği Nusrat Fateh Ali Khan ve Edith Piaf’ı deli gibi seviyordu. Okul zamanı keşfettiği Piaf’dan hayatı boyunca kopmadı.

İnsanlara ve kendine çok güvenirdi. Bu güvenin bir bedeli olsa gerek, adı kızılderili dilinde “büyük ırmak” olan Mississippi nehrine girmek tam da onun işiydi. Ayağının kayarak kazara nehire düşüp boğulması ihtimali bir yana, bu büyük ırmağa da güvenmiş olabilirdi. Ayağında içi su dolmuş kocaman botlar, üstünde bol bir askılı pantolonla bulunmuştu. Suya girdiği yer berrak, sessiz ama farelerin dolaştığı izbe bir kıyıydı. Ama gökteki ay ve manzara o kadar baştan çıkarıcıydı ki.. Ölümünü kabul etmek çok zordu. Hayattayken de sesiyle, şarkılarıyla zaten öteki taraftan selam yolluyor gibiydi. Ama onu bir kez olsun çalarken, söylerken görmemiştim.

forum resmi

2000 yılında çıkan Jeff Buckley: Live In Chicago DVD’si, onu sahnede görmek için mükemmel bir fırsat. 13 Mayıs 1997 tarihli Chicago’nun Cabaret Metro salonunda verdiği konser, Jeff’in sesini açmak için yaptığı egzersizlerle başlıyor. Ama bunlara egzersiz demek gerçekten haksızlık olur. Kilise korosundaki bir çocuğun Nusrat Fateh transı da denebilir. Açılış, Grace albümünün son şarkısı Dream Brother ile yapılıyor. Mississippi’nin o serseri, ama ay ışığıyla sarmaş dolaş olmuş halini hayal ettiriyor adeta. Lover You Should’ve Come Over ve Mojo Pin ile iyice ısınan Jeff ve Michael Tighe (gitar), Mick Grondhal (bas) ve Matt Johnson (davul)’dan oluşan grubu, enstrümanlarının hakkını veren çok sıkı müzisyenler. So Real ve ardından slide gitar girişini duyanların attığı çığlıklar eşliğinde (yaylıların eksikliğine rağmen) Last Goodbye ve grunge’ın çiğ tadıyla Eternal Life ile süren konserin Grace ağırlıklı olmasından kimse şikayetçi değil. Yukarıda saydığımız kişilik özelliklerinin tamamını ve daha fazlasını bu konserde görmek mümkün. Utangaç, mahcup ama yine de esprili Jeff, şarkılarına başladığında kılık değiştiriyor, bambaşka biri oluyor. Şarkı bittiğinde ise o trans halinden sıyrılması birkaç saniye alıyor. O anın Jeff için zor olduğunu ifadesinden çok iyi anlıyoruz. Bir nevi Face/Off.. Şarkı biter ve gerçek dünyaya dönme vakti gelir. Alkışlar arasında teşekkürünü bile zar zor eder.

forum resmi

Şarkı aralarında kendisine bağıran insanları dinleyip, kısa cevaplar yollayan, bazen küçük şımarıklıklar yapan Jeff’in aldığı keyif yüzünden okunuyor. İçlerinden biri artık ne dediyse “ağzına tükürmek istiyorum” diyor Jeff.. Hatta konserin bir yerinde artık dayanamayıp küfürü basıyor. Yine bir arkadaşın sürekli attığı “Hallelujah” istek çığlıklarına hep kayıtsız kalıyor. Derken sahneye arkadaşı Angry Dave fırlıyor. Onun sigarasından derin bir fırt alan Jeff, Sonic 5’ın punk klasiği Kick Out The Jams’i kızgın arkadaşıyla beraber söylüyor. Biraz şımarmak, çıldırmak onun da hakkı. Şarkı bitince adamımız Dave koşarak kendini seyircilerin arasına atıp gözden kayboluyor. Ardından gelen ve “keşke ben yazmış olsaydım” dediği Lilac Wine’ı söyleyen Jeff, iki hırçın şarkının ardından sanki hiçbirşey olmamış gibi yeniden billurlaşıyor. What Will You Say adlı pek duyulmamış şarkının ardından sıra ilk albümün isim parçası Grace’e geliyor. Ama Grace’den önce söyledikleri çok düşündürücü.. “60’lar b.ktandır. 70’ler çok daha b.ktandır. 80’lerden bahsetmeme bile gerek yok. The Smiths hariç belki.. Ne b.k oluyorsa şimdi oluyor. Daha büyük, daha hızlı, daha terli, taha cılız, daha geniş, daha siyah, daha zarif…" Tabi ki 90’lardan bahsediyor Jeff.. Uyuz bir müzisyen gibi değil, gözleri, kulakları her şeye açık, her şeyin farkında olma hali.. Vencouver, Kanga Roo parçalarında enstrümanlarının tadını çıkaran grup, sahneyi terk ediyor. Jeff gayet soğukkanlı bir şekilde gitarını alıp Hallelujah’ın ilk tınılarını çalmaya başlıyor. Çoktan mest olmuş, deli gibi kıskandığım şanslı kalabalık bir kez daha transa geçmeye hazır. Her güzel şeyin bir sonu vardır, ama acaba hepsi bu kadar güzel mi biter? Dünyanın en güzel gecelerinden biri bu olsa gerek.

İnandığım bir şey var: Jeff’i dinleyip, içinde bir şeylerin titrediğini hisseden insandan zarar gelmez. Onun yazdıklarını tanımlamak için, The Verve grubunun efsanevi albümünün ismi ne güzel gider. Urban Hymns (Kent İlahileri).. Onu bir kez olsun dinlemeden göçüp gitmek, onun modern ilahileriyle tanışmamış olmak bana göre eksikliktir. Muhtemelen yemyeşil tepelere uzanmış bir şeyler mırıldanıyordur. Sketches For My Sweetheart The Drunk ve Mystery White Boy albümlerini dinleyin. Hatta bulursanız ölümünün ardından TV için çekilen bir saatlik Jeff Buckley: Everybody Here Wants You belgeselini izleyin. Ona ait olan ne varsa.. Kendi ozanlarımızla beraber, onu da biryerlere sıkıştırarak gelecek nesillerimize tanıtalım. Çünkü bu sesten hiç kimse mahrum kalmamalı.

Bu ileti Funkster tarafından Jan 23 2009, 11:49 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
pospolen
mesaj Jan 23 2009, 08:55 PM
İleti #2


-
Group Icon

Grup: Çevirmen
İleti: 588
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 21



Ya... Jeff Buckley ile ilgili ne zaman bir yazı görsem ağlamak gelir içimden, bunda artık gözlerim doldu. Belki de onunla ilgili bir ileri aşamada gözyaşlarım dökülür, içinde boğulur ve onunla buluşurum, kim bilir... Ellerine sağlık demiyorum, teşekkür ediyorum Funkster worshippy.gif


--------------------
Eugénie: Ama değişik türde erdem var; örneğin, dindarlık konusunda ne düşünüyorsunuz?
Dolmancé: Dine inanmayan için bu erdem ne ifade edebilir? Haydi sırasıyla akıl yürütelim Eugénie: İnsanın Yaratıcı'sına bağlayan ve var olduğu için bu yüce Yaratıcı'ya duyduğu minnetini ibadet yoluyla ona kanıtlamaya zorlayan anlaşmaya din diyorsunuz, değil mi?
Eugénie: Daha iyi tarif edilemezdi!
Marquis De Sade- La Philosophie dans le boudoir
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
geikmen
mesaj Dec 30 2010, 12:41 AM
İleti #3


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 1
Katılım: 28-December 10
Üye No.: 8,389



Dostum yazını dün akşam baştan sona doya doya okudum. Çok memnun oldum en değer verdiğim ve etkilendiğim sanatçıyı uzun uzun anlatmana.
Sırf sana teşekkür edebilmek için üye oldum bu foruma.
Ellerin dert görmesin. Teşekkürler.
Wild is wind dinlenmesi gereken bir parça Jeffrey' den.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 21st October 2019 - 09:56 PM