IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Dogma '95
BuRnOut
mesaj Jul 8 2007, 12:13 PM
İleti #1


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Yenilik mi, yoksa paradoks mu?


Sinemadaki çoğu akım, çeşitli sanat dallarının yansıması olarak kendine yer edinmişken, Dogma 95’in sinema içinde doğan ve büyüyen bir akım olduğunu öncelikle belirtmek gerekiyor. Her akımın bir fikir mimarı olduğu gibi, Dogma’nın mimarı da sıra dışı kişiliğiyle herkesin tanıdığı Lars Von Trier. Yaratıcı, ayrıksı, sivri dilli, utangaç ve geçimsiz bir kişiliğe sahip Trier, yakın arkadaşı Thomas Vinterberg ile birlikte ilk kez Paris’te açıklar Dogma 95’in manifestosunu. “Erdem Yemini” adını verdikleri manifestoda şu maddeler vardır:

forum resmi


1) Çekimler stüdyoda yapılmamalıdır. Dekor ve set kullanılmamalıdır.
2) Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemeli ya da tersi olmamalıdır.
3) Kamera el kamerası olmalıdır.
4) Film renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz.
5) Optik numaralar ve filtreler yasaktır.
6) Film yüzeysel aksiyon sahneleri içermemelidir.
7) Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır.
8) Tür filmleri kabul edilemez.
9) Film formatı 35mm olmalıdır.
10) Yönetmenin adı jenerikte belirtilmemelidir.

Hâlâ ironi mi, yoksa ciddi mi olduğu kestirilemeyen bu maddeler Dogma 95 akımının özünü oluştursa da, aslında daha ilk Dogma filmiyle bu maddelerden ikisi çiğnenir. Bu konuya daha sonra uzun uzadıya değineceğim için, şimdilik bu fikrin ve manifestonun arkasında yatan nedenleri ve amaçlananları belirtmekte fayda görüyorum.

Her filmiyle Cannes’ta yarışan, gün geçtikçe adı unutulmaz yönetmenler listelerinde üst sıralara çıkan Lars Von Trier niçin kariyerini riske atıp böyle bir projeye girişmişti?

Bu sorunun cevabını ilk olarak Trier’in uçarı kişiliğinde aramak gerekiyor. Sürekli aklına yeni fikirler gelen ve bu fikirleri sadece sinemayla değil, farklı sanat dallarıyla da dışa vuran Trier, Hollywood sinemasının üstünlüğüne ve birbirinden yavan filmlerin insanların önüne getirilmesine tepki verme ihtiyacıyla böyle bir manifesto kaleme alır. Amacı Fransız Yeni Dalgası gibi yenilikçi bir dalga yaratmaktır. Manifestoyu açıkladıktan sonra verdiği ilk röportajında durumu şöyle özetler; “…bugün dalga (eski akımları kastederek) üzerimizden geçip gitti ve kendimizi arada bir küçük dalgaların yaladığı sahilde bulduk. Bu küçük dalgalar çamurlu, bulanık bir iz bırakıp sonra yavaşça denize çekilirler. İşte, biz de şimdi tam bu noktadayız. Böyle durumlarda bir yönetmenin yapacağı tek şey, ileriye doğru atılıp yeni ve verimli bir döneme girmeye çalışmaktır. İnsan sürekli denemeli, deneyler yapmalıdır.” Bu özetle çıkış fikrini beyan eden Trier, Hollywood sinemasının büyük bütçeli popüler filmlerine, kahramanların ve örnek alınacak idollerin boy gezdiği kaçış filmlerine ve sitcom estetiğinin nüfuz ettiği bağımsızmış gibi görünen, aslında sadece parasızlıktan “bağımsız” etiketi yemiş filmlere de savaş açar. İnsanları özgürleştirici filmler yapma idealiyle üstteki kuralları koyar. Fakat Trier’in ne kadar uçarı olduğunu bilen Danimarka basını buna pek ilgi göstermez. Gerçekten akımın ilerleyen yıllarında Trier’in kişisel projeleri, yeni doğan ikizleri ve huysuz kişiliği nedeniyle Dogma, “ölü doğmuş” bir akım olarak anılacaktır.

Bildiriden sonra Trier ve Vinterberg ikilisine ilk katılan yönetmen Soren Kraugh-Jacobsen olur. Daha sonra, çeşitli çalışmalarda editörlük yapmış olan Kristian Levrig ve katılımından kısa süre sonra Dogma’dan ayrılacak olan Anne Wivel katılır. Çeşitli yönetmenlere de teklifler götürülür. Aki Kaurismaki Dogma’yı çocukça bularak olumsuz yanıt veren yönetmenlerdendir. Aslında akımın en çok özgünlüğü tartışma konusudur. Dogma ne özgün bir harekettir, ne de uzun soluklu bir proje olacağa benziyordur. Her şeyden önce, ertesi gün dahi ne yapacağı belli olmayan birinin ürünüdür. Akımın fikir olarak orijinalliği olmadığından daha çok teknik konudaki kısıtlamalarla kendini belli eder. Trier deneysellik ve özgünlükten dem vuradursun, akımın kuralları yönetmenleri kısıtlayarak, kısır bir döngü içine çekmektedir. Özellikle 5 numaralı madde yönetmenleri oldukça zorlar. Bunun dışında elde dolaşan kamerayla çekilmiş ham görüntülerde sinemanın estetiğine zarar vermektedir. Yaratıcılık özgür kılınmaya çalışılırken, arka planda sinematografi bundan olumsuz etkilenir. Bir yandan da Trier boş durmaz, “Dogma 95 sanatsal bir konsepttir, ekonomik değil.” diyerek açıklamalarda bulunur. Peki, sanat nasıl bu kadar sınırlanabilir ki…

forum resmi


Lars Von Trier kendisinden beklenen davranış şeklini sergileyerek, akım daha başlamadan Krallık serisinin ikinci kısmını yönetmeye başlar. Bu serinin altından başarıyla kalktıktan sonra artık tek hedef vardır: İlk Dogma filmini çekmek. Yönetmen ilk Dogma filminde İtalyan filmi La Grande Bouffle ve Danimarka filmi Weekend’den (1962) etkilenerek yeni senaryo çalışmasına başlar. Dogmanın aslında doğaçlamaya daha çok yer veren, sahteliklerden uzak ve gerçekçi bir akım olması beklenirken, yönetmen filmin çoğu bölümünü elindeki senaryoya göre düzenler. Bunda oyuncularından istediği doğaçlama performansı alamamasının da etkisi vardır. Idiots ile birlikte, Thomas Vinterberg de Festen isimli Dogma filmini çekmektedir. İlk Dogma filmi Festen sayılsa da aslında iki filmin üretim aşaması neredeyse eş zamanlı ilerler. Idiots, bir grup Danimarkalı gencin toplumun mevcut işleyişinden sıyrılarak, içlerindeki “geri zekâlıyı” çıkarma fikriyle yaptıkları deneyi anlatır. Deneyde herkes toplum içinde bir geri zekâlı gibi davranarak, içlerindeki o saf ve ilkel yanı ortaya çıkarmaya çalışır. Gruptaki insanların hepsinin aslında meslek ve statü sahibi insanlar olduğunu düşününce, bunun topluma ayak uyduramayan insanlardan oluşan ve başıboş bir grubun yaptığı deney olmadığını anlayabiliriz. Zira orta sınıfa mensup pek çok bireyden oluşan ve burjuvaziyi eleştiren bu grup, aynı zamanda içinde bulundukları toplumu ve kendi dahil oldukları sınıfı da eleştirir. Filmde Stoffer’in ağzından şu sözü duyarız: “Kimseyi mutlu etmedikten sonra bir toplumun sürekli zenginleşmesinin ne anlamı var?” Burjuvaziye yönelen oklar, refah toplumuna ve olan biteni görmezden gelen, bu refah toplumunun bireylerine de yöneltilir. Eleştirelliğinin yanında Idiots, karakterlerinin içsel dönüşümlerini de ekrana yansıtan bir karakter dramasıdır. Her karakterin farklı sorunları vardır ve hepsinin dönüşümü farklı olur. Bunun yanı sıra, bu içsel yolculuk süreci yeni bir soruyu da beraberinde getirir. Toplumdan ayrı yaşamaya çalışan bu bireyler aslında ne kadar özgürdür? Bireyler bu sorunun cevabını öğrendiğinde ve aslında düşündükleri kadar özgür olmadıklarının farkına vardıklarında grupta çözülmeler de baş gösterir. İş içlerindeki geri zekâlıyı hayatlarına yansıtmaya gelince, aslında topluma ne kadar bağımlı olduklarını fark ederler. İçlerindeki saf yanı keşfetme serüveni ve gençliklerinin verdiği enerjiyle saldırmak için seçtikleri hedefler onları gerçeklerle yüzleştirir.

Filmin konusunun yanında çekim aşaması da ayrı bir hikayedir. Başlarda doğaçlama üzerinden gitmek isteyen yönetmen, oyuncuların abartılı oyunculukları yüzünden senaryoya göre çalışmayı uygun bulur. Filmin sonlarında ağaçta bulunan tekerlekli sandalye ise, dekor olarak yer alacağından ve bunun da Dogma kurallarını çiğnemek anlamına geleceğinden, Lars Von Trier oyuncunun tekerlekli sandalyeyi oraya koyması gerektiğinde diretir. Bu da aslında Dogmanın ironikleşen maddelerinden biridir. Esas sorun ise; film bittikten ve dağıtımı yapıldıktan sonra ortaya çıkar. Filmin prodüktörlerinden Vibeke Windelov madde 5’i çiğneyerek, filmin görüntülerini filtre yardımıyla aydınlatmıştır. Trier buna çok öfkelense de filmin dağıtımı çoktan yapılmıştır ve daha ilk filmden “erdem yemini” çiğnenmiş olur.

forum resmi


Thomas Vinterberg ise Festen filmiyle Cannes’da Jüri ödülü de dahil, pek çok bağımsız festivalde ödül kazanır. Babalarının 60. yaş gününü kutlamak için eve gelen çocukların hasır altı edilmiş bir gerçeği, gecikmeli de olsa itiraf etmeleriyle aile içi trajedi yaşanır. Bu aile burjuva ailesi olunca, çarpık ilişkiler, burjuvanın ikiyüzlülüğü, çürümüşlüğü ve ırkçılığı gibi konuları da beraberinde getirir. Pişkince ortadaki bu yüz kızartıcı duruma karşı koymaya çalışan baba ise; burjuvanın umarsızlığının ve çürümüşlüğünün canlı kanıtıdır. Finalde dahi tam çözülmeyen, katı, burjuva değerlerine sıkı sıkıya bağlı ve hayatını bir şölen gibi yaşayan, bu şöleninde ne olursa olsun devam etmesi gerektiğine inanan güçlü baba figürü; burjuvazinin içten çürümüşlüğüne karşın, dışarıdan sapasağlammış gibi görünen duruşunu da yansıtıcı bir rol oynar. Burjuva hiçbir durumda utanmaz ve şok olmaz, onlar için şölen her koşulda devam eder.

Dogma bu iki filmle, özellikle Festen’le sesini ciddi şekilde duyurur ve Dogma filmleri artık festivallerin kapışılan filmleri olur. Öyle ki, Soren Kragh-Jacobsen’in çektiği 3. Dogma filmi olan Mifune’s Last Song’un satış hakları filmin Almanya’daki gösteriminden sonra yapılır. Normalde gösterimden önce hakları satın alınan filmlerin aksine, artık Dogma filmleri önemli bir değerdir. Yapımcı Aalbaek Jensen bu durum için şöyle der; “Geçen yıl Cannes’da Dogma kimsenin umurunda değildi, ama burada, yani Berlin’de, adeta Coca-Cola gibi bir marka haline gelivermiş.” Berlin’de Gümüş Ayı dahil üç ödül birden alan 3. Dogma filmiyle artık akım bağımsızların odak noktalarından biri halini almıştır. Bu çıkışlardan sonra Dogma’ya talep artar ve ülke dışından pek çok yeni yetme yönetmen adayına da Dogma sertifikası verilir. Bunların neredeyse tümünün sonucu hüsrandır ve bu kötü örnekler Dogma’nın itibarını da zedeler. Bu dönemde Trier ve Vinterberg, Dogma’dan bağımsız kendi projeleri için çalışırken, 2000 yılında Dogma yeni bir bomba patlatır. Lone Scherfig’in Italian for Beginners filmi gelir. Danimarka tarihinin rekor hasılat yapan filmlerinden biri olur ve Trier’in Dancer in the Dark’ını bile geride bırakır.

forum resmi


Küçük bir şehirde yaşayan ve hayatlarında farklı nedenlerden dolayı mutluluğu bulamayan bireylerden oluşan bir grubun, boş zamanlarını değerlendirmek amacıyla İtalyanca kursuna başlamalarıyla gelişen öyküde, yönetmen hayatın içinden sımsıcak bir hikayeyi de ekrana taşır. Ölümün kutsadığı ve canlandırdığı hayatlarla birlikte aşkta kendini gösterir. Film izle ve kendini iyi hisset tarzında filmlerden olsa da yaratılan karakterler, filmin melodrama dönüşmeyen gerçekçi yapısı ve kendinden önceki Dogma filmleri kadar hareketli olmayan kamera yönetimi filmi diğer türdeşlerinden ayırmaya yeterli olur.

forum resmi


Dogma’nın bundan sonraki, muhtemelen de son büyük başarısı Susanne Bier’in aşkı ve evliliği sorguladığı filmi Open Hearts ile gerçekleşir. Anlatılması zor durumlara yönelen Bier, belki de Dogma’nın en etkili olduğu mecralardan birine el atarak, bunun altından başarıyla kalkar. Birbirine aşık bir çiftin araba kazasıyla değişen hayatına paralel olarak, kazaya sebebiyet veren ailenin parçalanış sürecini de anlatan yönetmen, Dogma’nın en etkileyici filmlerinden birine imza atar. Özellikle filmin ağır duygusal yapısına rağmen, seyircisiyle arasındaki sınırı koruyuşu ve duygusal dalgalanmaların ekrana yansıtılışı filmin başarısını perçinleyen özelliklerdir.

Bağımsız sinemanın ve festivallerin vazgeçilmezlerinden olan Dogma, hem kurucularının bağımsız projelerine daha fazla vakit ayırmalarından hem de yeteneksiz yönetmenlerin Dogma'yı ünlü olmak adına araç olarak kullanmalarından dolayı zayıflar. Öte yandan bu durumu Dogma'nın kurucuları da onaylar ve hâlâ gerçek bir Dogma filmi çekilmediğini söyler. Dogma teknik olarak yansıtılsa da yeni bir dalga yaratılamamıştır. Bunda kısıtlayıcı ve ironik erdem yeminleri de etkilidir. Lars Von Trier kendi ağzıyla bazı maddelerin paradoksal olduğunu ve bunları uygulamanın imkansız olduğunu belirtir. Bütün paradokslarına ve kuralcılığına karşın, sanırım Dogma 95 akımının sinemaya en büyük katkısı elde dolaşan hareketli kameraların yaygınlık kazanması oldu. Bağımsızlar için yeni bir heyecan ve kendini gösterme adına vitrin kabul edildi. Dünyanın pek çok yerinde yönetmen olma hevesiyle insanlar ellerine kameralarını alarak Dogma filmleri çekti ve Dogma sertifikası alma hevesine kapıldı. Fransa’da, Güney Kore’de, Amerika’da, Arjantin’de, İtalya’da, İspanya’da Dogma filmleri çekildi. Çoğu birbirinden başarısız filmlerdi. Dogma Türkiye’de de Ulaş İnan İnanç’ı etkiledi ve ilk Dogma estetiğine sahip Türk filmi Türev oldu. Şu an dünyada 190 Dogma filmi sertifika almış durumda. Peki bunlardan kaçını hatırlayabilirsiniz? Benim hatırlayabildiklerim; Festen, Idioterne, Italian for Beginner ve Open Hearts. Gerisi ise; kendi içinde çelişen maddelerde can çekişen, karikatürize edilmiş karakterlerden geçilmeyen, içsel özgünlükten ve ana akım sinemaya karşı çıkma dürtüsünden yoksun, yeni bir dalga yaratmak şöyle dursun, olan dalgalara bile yetişemeyen amatörce çalışmalar olarak yer almakta. Yenilikçi ve deneysel olma iddiasındaki bir akım daha tarihteki yerini alırken, bu işten en karlı çıkan ise; Danimarka sineması oldu. Lars Von Trier ve onun Dogması sayesinde Avrupa pazarında 4.lüğe kadar yükselerek, ülke sinemasını da geniş kitlelere tanıtmayı başardılar.


BuRnOut


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
someareborntotheendlessnight
mesaj Jul 8 2007, 02:32 PM
İleti #2


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 94
Katılım: 18-June 07
Üye No.: 96



belki özellikle Dogma 95 ile değil ama, bu tür özünde "teknik" müdahale karşıtı manifestolarla dile getirilen dert "hikaye anlatmak"la "hikaye yapmak" arasındaki gerilimden kaynaklanıyor. set, ses, kamera, ışık ve optik numaraların bir filmin özünü oluşturduğu durumlarda, mesela ses teknolojisinin o gün geldiği yer yönetmenin de gelebileceği yeri, teknolojinin "henüz" gelmediği yer ise yönetmenin gelemeyeceği yeri katı biçimde belirleyebilir ve giderek sanatsal yaratım denen şey kullandığı araçların doğasına her gün daha fazla bağımlı hale gelen bir "zanaate" dönüşebilir (aslında şimdi aklıma geldi, örneğin Spielberg'ün çokteknikli filmleriyle azteknikli filmlerinin anlatı yapılarındaki bir karşılaştırma bu tür bir ayrıma ışık tutabilir...mi?). kuşkusuz bu araçlar sadece elektronik ya da mekanik tekniğin değil, anlatım tekniğinin de araçlarıdır ve Dogma 95'in 6. ve 7. maddeleri bu tür tekniğe karşı yazılmıştır. yazılmıştır ama, genç idealistlerin yazdıkları manifestolar, ya da aslında "manifesto" denen şey zorunlu olarak "mutlak" değildir hiçbir dönemde: hâttâ tam da bu tür mutlaklaştırmaya karşı yazılmış bir metindir.

bu açıdan ben Dogma'yı yeni bir sinema anlayışının, yeni bir anlatı rejiminin doğuşundan çok bir kırılmayı müjdeleyen bir "hareket" olarak görmüşümdür hep. ve o kırılmayı da yaratmıştır gerçekten: sadece yazarlarının yazdıkları maddelere uymayı başaramayışları bile burada deneyimin kendisini oluşturur. kanımca bu olanaksızlık başından beri, Dogma'nın yaratıldığı o ünlü gecedeki şarap sohbeti sırasında da biliniyordu, ve daha sonraları Beş Engel'de de Trier engel koymanın doğasıyla ilgili çelişkiyi gözler önüne serdi.

Beş Engel, bu açıdan bakıldığında benim için Dogma 95'ten çok daha etkili bir manifestodur. "film yapmak"la "sinema sanatı" arasındaki sınır bence burada geçiliyor: bir film, yönetmenin, bir film değil de sürekli bir hakikat olmaya çalışan gerçeğe, kendini yeni ve dinsel bir düşünce olarak sunan hikayeye direnmesinden oluşur. direnmesinden, yani sürekli engellerle karşılaşmasından, karşılaşmasından, yani sürekli engeller "aramasından"... Dogma, çıkış noktasını işte bu mutlak kuşkuda bulur: "film yapacağım, ama beni bu süreçte engelleyen şey ne olacak?"

yanıt: her şey.

yanıt bu: çünkü, yüksek sanatın hikaye anlatma biçimi, çünkü yüksek sanatın kabul ettiği sanatçı tanımı, çünkü yüksek sanatın mekân düzenleme bilgisi vs. adı konmamış bir manifestonun maddelerine harfiyen uyar: "sinemanın kullandığı teknik araçlar o teknik araçların ait oldukları endüstrinin devamlılığını sağlamalıdır" yasası... ama bu yine de mutlak bir yasabozuculuğun yeni bir sinema akımı doğurması anlamına gelmez. Dogma 95 ortaya koyduğu dertleri kanımca iyi vurgulamış, hâttâ bence sonraki aşamaya, yani eleştirdiği araçların yeni kullanım yollarını araştırma aşamasına da kısmen geçmiş, ancak "eylemci" doğasından "kuramcı" doğasına evrilirken, yani "yapan" olmaktan ne yapılacağını "anlatan" olmaya geçerken idealizmini kaybetmiştir. manifesto bildirilerini küstahça davetlilerin suratına fırlatan kişiler artık aynı festivallerin saygın davetlileri olmaya evrilmiştir.

açıkçası ben, Vinterberg'in de elbette, ama özellikle Trier'in yazdığı manifestoya bire bir uymasındansa, giderek bir manifesto haline gelmesini tercih ederim. bunun alametleri de belirmedi değil: Dancer in The Dark'ta müzikal denen ve çoğu kez gözalıcı ama iğrenç bir mutluluk üzerine kurulan türün içine boca ettiği insan ruhunun bütün o karanlık içeriği, Gene Kelly gibi dans tanrılarının değil de kanlı canlı insanların ettiği "insani" danslar, Dogville ve Manderlay'da mekân ve dekor üzerine birkaç yüzyıl geriye giden estetik, hele hele her bir sekansı ayrıca çizilmiş gibi duran eşsiz (bence gerçekten eşsiz) Suç Unsuru... zaten büyük bir yönetmen de bundan oluşmaz mı? zaten bir film de budur belki: yönetmenin kendiyle giriştiği savaştan arta kalanlar. bu yüzden bu savaşın izlerini görmediğim filmlere hep kuşkuyla bakmışımdır.

yine de manfestonun doğası budur: gerçekçi olup olanaksızı istemek. gerçi Sancho Panza bir keresinde Don Quichote'ye "olanaksızı istedim diye bana olanaklı olanı bile vermeyecek Tanrı" demişti... Lars, Don Quichote'yi okudu mu acaba?
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 16th October 2018 - 04:08 AM