Konunun Yazdırılabilir Versiyonu

Konuyu orjinal formatında görmek için buraya tıklayın

Yedinci Gemi Forum _ İnceleme _ The Kite Runner (2007)

Gönderen: Funkster Mar 10 2008, 10:10 PM

forum resmi

IMDB
http://imdb.com/title/tt0419887/

Directed by: http://imdb.com/name/nm0286975/
Genre: Drama
Tagline: There is a way to be good again.
Plot Outline: After spending years in California, Amir returns to his homeland in Afghanistan to help his old friend Hassan, whose son is in trouble.
User Rating: 7.9 / 10 (6,786 votes) http://imdb.com/chart/top, http://imdb.com/name/nm0503033/, http://imdb.com/name/nm0869467/, http://imdb.com/name/nm2860274/

Kaliforniya’da yazarlık yapmakta olan Afgan kökenli Amir’in çocukluğu, Afganistan’da Kabil’li zengin bir tüccar olan babasıyla birlikte yaşayan evin hizmetkarı Ali’nin oğlu Hassan ile birlikte geçmiştir. Beraber vakit geçiren Amir ve Hassan, Amir’in kıskançlığı, dengesizliği ve Hassan’ın yaşadığı kötü bir olay sebebiyle trajik biçimde ayrılmak zorunda kalırlar. Sovyet işgali başlayınca babasıyla Amerika’ya kaçan Amir ve Afganistan’da kalan Hassan bir daha görüşemezler. Yıllar sonra Amir, Pakistan’da yaşayan babasının eski dostu çok sevdiği Rahim Han’dan bir telefon alır. Hassan ve onun oğlu ile ilgili bu telefonun ardından, Hassan’a karşı vicdanen borçlu hisseden Amir, artık asla onun çocukluğundaki gibi olmayan, Taliban yönetimindeki ateş çemberi Afganistan’a gitmeye karar verir.

Khaled Hosseini romanından uyarlanan The Kite Runner, yazarın hayatıyla paralellikler taşımakta. Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sırasında Paris’teki Afgan elçiliğine atanan babasının yanında bulunan Hosseini 1980’de ailesiyle birlikte Kaliforniya’ya yerleşmiş, tıp fakültesinden mezun olmuş, 1996’dan bu yana da dahiliye alanında pratisyen hekim olarak görev yapmaktaymış. Filmde yazar olmayı doktor olmaya yeğleyen Amir’in çocukluk ve yetişkinlik arasında geçen öyküsünde, Housseini’nin köklerine duyduğu bağlılığa edebi bir yaklaşım yanında, özellikle Taliban sonrası Afganistan’ın yitirilişine de eleştirel bir bakış da görülmekte. Afgan nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Peştun’lara mensup olan varlıklı bir tüccarın oğlu Amir ile, tam tersi azınlıkta bulunan Hazara halkından olan Hassan arasındaki dostluk aracılığıyla işgal öncesi Afganistan’da şimdikine nazaran daha güçlü olan huzur, güven, hoşgörü ortamına değiniliyor. Ezilen, hor görülen ve hizmetkar olarak yaşamaya zorlanan azınlıktaki Hazara’lardan biri olmasına rağmen, Amir’in kültürlü, onurlu ve cesur babasının emektar hizmetçisi olan Ali’nin oğlu Hassan ile Amir’in dostluğu çok güçlü. Beraber sinemaya gidip, ezberleyene kadar http://www.imdb.com/title/tt0054047/’ı izleyen, Amir’in yazdığı kısa hikayeleri tartışan, Steve McQueen’i İran’da görmeyi, onunla tanışmayı hayal eden ve en önemlisi o zamanlarda Afgan çocukları kadar yetişkinlerini de heyecanlandıran uçurtma yarışlarına beraber katılan Amir ve Hassan, çocuk oyuncuların da başarısıyla gerçek bir dostluğa sağlam bir vurgu yapıyorlar. Aralarındaki hizmetkar-efendi ayırımını hiç hissettirmeyen bu dostluk, Amir yüzünden çıkılması zor bir yola giriyor. Amir’i dostça bir bağlılığın yanında, sadık bir hizmetkar olarak da korumaya kollamaya adamış olan Hassan’ın onurlu, temiz, cesur ve zeki duruşu nedense Amir’i rahatsız ediyor. Hassan ve Amir’i, Hassan’ın Hazara olmasından ötürü sürekli rahatsız eden Peştun çocukları bir gün Hassan’a acı bir sürpriz hazırlıyor. Bu olaya tanık olduğu halde Hassan’a yardım etmek için hiçbir şey yapmayan, üstelik ona hiç hak etmediği şekilde davranan Amir, bu ihanetinden dolayı da yıllarca vicdan azabı çekiyor. Çok sonra Hassan’a bu vicdan borcunu ödeme fırsatı elde ediyor. Ama bu fırsat, onu arkasına bakmadan kaçmak zorunda kaldığı Afganistan’a götürecek ve orada göreceği, öğreneceği acı gerçeklerle yüzleşmesine vesile olacak kadar zalim bir fırsat.

forum resmi

Amir ve babası Amerika’ya kaçmadan evvel izlediğimiz bölümler filmin en can alıcı bölümleri. Bunda Amir ve Hassan’ın dostlukları etrafında şekillenen hem edebi, hem de dramatik anlamda atılan sağlam temellerin rolü büyük. Amir’in yazdığı, ağlarken gözyaşları inci tanesi olarak dökülen ve bu sayede zengin olma hırsının önüne geçemeyen adam ile ilgili trajik hikayeye Hassan’ın getirdiği müthiş eleştiri, Amir’in babasının en büyük suçun hırsızlık olduğu üzerine yaptığı enfes tarif gibi zeki yaklaşımları yanında, The Magnificent Seven’da Steve McQueen’in Farsça dublajını İran’lı olmasına yoran çocuksu bir masumiyeti de bünyesinde barındırıyor. Bunun yanında sinema yönünden de etkileyici bir görsellik sunmayı ihmal etmiyor. Filmin sembolü olan uçurtma sahneleri buna en güzel örnek. Başkalarının uçurtmaları ile havada girilen mücadele sonucu rakip uçurtmaları etkisiz hale getirme amaçlı oyunu izlediğimiz sahneler, filmin etnik havasına farklı bir tat sağlamış. Havada it dalaşı yapan uçakların mücadelelerine benzer bir estetikle hazırlanmış bu sahnelerin bilgisayar destekli olması bu sahneleri yapaylaştırmadığı gibi, farklı bir aksiyon dinamiği de kazandırmış. Eski Afganistan’da çocukların en büyük eğlencelerinden biri olan uçurtmaların genel olarak sembolize ettiği tüm soyut kavramlar, özellikle bu coğrafyanın çocuklarının dramları düşünüldüğünde daha coşkulu şekilde vücuda geliyor.

Tabi filmde yürek burkan çeşitli sahneleri duygu sömürüsü şeklinde algılama riski de söz konusu. Ama hem işgal öncesi süregelen Peştun-Hazara ayrımı, hem de işgal sonrası Afganistan’da hüküm süren Taliban zulmünden geriye her zaman naif şeyler kalmaması çok doğal. Üstelik merkeze çocuk karakterler alındığı vakit, bu çocuk masumiyeti ile kaos ortamının kaçınılmaz kesişmesinden çıkacak sonuçlar ancak hazmı zor bir drama anlayışıyla dile getirilmek durumunda olabiliyor. The Kite Runner için de durum bundan ibaret. Üstelik tamamen bir Amerikan yapımı olarak, biçim yönünden Osama, Turtles Can Fly veya Kandahar gibi Doğu ile Avrupa ortak yapımı filmlere çok fazla uzak kaldığı da söylenemez. The Kite Runner için çocuk duygusallığı ile dönem/rejim karmaşasından rant sağlamaya çalışan duygu sömürüsü olarak değil, tıpkı bu adı geçen filmlerin yapmaya çalıştığı gibi daha geniş kitlelere ulaşarak bir farkındalık ve dikkat çekme hedefinden bahsedilebilir. Afganistan’da geçen bir film çekecekseniz bunun çiçekler, böceklerle ilgili olması biraz garip kaçar. Çocukların Taliban tarafından nasıl yetimhaneden alınıp istismar edildiklerine ya da zina ile suçlanan kadınların stadyumda nasıl taşa tutulup öldürüldüklerine vurgu yapmaktır garip kaçmayacak olan…

forum resmi

Tamamı Amerika dışından oluşturulmuş cast ve çeşitli Afgan lehçelerinin ağırlıkta olduğu dili ile sağlanan etnik yoğunluk, hikayenin anlatımına sekte vurmuyor, yapmacık kalmıyor. Fakat finale doğru özellikle kaçma/kaçırma bölümünün oldu bittiye getirilmiş hissi uyandıran aceleciliği fazla fantastik kaçsa da, neticede ulaşmak istediği hedefe ulaşıp vicdani rahatlama sağlaması yönünden filmi rencide etmiyor. Küçük bir aşk hikayesi ve onun evliliğe uzayan süreci, Amerika’da yaşayan Afgan cemaatine kısa da olsa bir bakış, filmin dramatik yoğunluğuna etnik çeşni katıyor. Yönetmen Marc Forster, geniş vizyonu ve farklı türlerde çektiği filmleriyle gittikçe olgunlaşıyor. Tavır yönünden Ang Lee’nin bir sonraki kuşağına dahi edilebilecek yönetmen adaylarından biri. Çok güçlü oyuncularla çalıştıktan sonra The Kite Runner ile hiçbir gişe beklentisi olmaksızın tanınmamış, hatta oyuncu bile olmayan insanlarla çalıştıktan sonra yüksek bir bütçeyle yeni James Bond filmini çekmek, yapabileceklerini test eden kendi kendine bir meydan okuma gibi adeta. Başta çocuk oyuncular Ahmad Khan Mahmidzada ve Zekeria Ebrahimi (en çok da Mahmidzada) çok sevimli ama bir yandan da acıklı bir oyun sergiliyorlar. Bunun yanında baba rolüyle Abbas Kiarostami başyapıtı http://www.imdb.com/title/tt0120265/’dan hatırlanacak mimar/oyuncu Homayoun Ershadi çok başarılı. Ayrıca filmin belki de uluslararası anlamda en meşhur oyuncusu olarak Amir’i Kabil’e gizlice sokan şoför Farid rolünde Fas asıllı Fransız oyuncu Saïd Taghmaoui’yi gösterebiliriz. Forster’ın vazgeçemediği senarist David Benioff ile görüntü yönetmeni Roberto Schaefer yine iş başında. Ayrıca atmosferik melodileriyle usta müzisyen Alberto Iglesias’ı da unutmamak gerek. The Kite Runner çok duygusal bir dostluk epiği olabilecek iken, Marc Forster’in yavaş yavaş alışılmaya başlayan bağımsız, iddiasız tavrı nedeniyle kendi kendine yetmeyi daha yerinde bulan bir anlayışın son ürünü. Bunun bir sonraki ürününün James Bond olması sizi aldatmasın. Bu seçim şekli, bazı yönetmenler için biraz da bu meydan okuma tavrının bir ürünü…

forum resmi


Not: Filme vakit ayırıp dilimize kazandırdığı için Clint Eastwood'a bir kez daha teşekkürlerimi ve sevgilerimi sunarım. flowers.gif

Ne Zaman Gelecek Program?

forum resmi

Gönderen: Clint Eastwood Mar 11 2008, 12:04 AM

@Funkster
Güzel incelemen için teşekkürler. Filmin izlenmesi, sevilmesi aşamasında çorbadada tuzum olmuş olduysa ne mutlu bana.

Filme gelince, atmosfer çok güzel yaratılmış. Çocuk oyuncular da süper oynamışlar. Birçok akılda kalacak sahne var ki iyi filmin kıstaslarından biri de budur bana göre; Uçurma dalaşları, Emir'in hikayesi, yine Emir'in Afganistan'da namaz kıldığı sahnede çalan müzikle birleşen hesaplaşma, (bu arada bir Türk tarafından bestelenip seslendirilmiş bir ilahiymiş - şu an adını hatırlayamayacağım.) baba'nın rus askerine koyduğu tavır. Baba rolündeki Hümayun Erşadi gerçekten çok iyi oyuncuymuş, ilk defa izledim kendisini ama artık diğer filmlerini de aramaya başlayacağım. Shaun Taub'u zaten beğenirim oyunculuk açısından. Çok kuvvetli oynanmış bir film, senaryosu da dolu. Üstelik Funkster'ın da değindiği üzere sömürü olarak algılanmaya açık bir senaryo olmasına rağmen sömürü hiç yok bana göre. Bu güne kadar nice yazar bas bas bağırdı bu kadar senaryomu mahvettiniz diye. Bu filmde yazar memnundur herhalde smile.gif

Sonuçta bence senenin en iyi filmlerinden biri. İzlerken bütünleşmesi kolay. Herkese tavsiyemdir.

Not: Bu arada yönetmen Forster, Hasan'ı top oynarken görüp seçmiş diye bir yazı okumuştum. Bu da bir dip not olsun. smile.gif

Gönderen: BuRnOut Mar 29 2008, 08:47 PM

Asya'da doğarak daha sonra dünyanın pek çok yerine götürülen uçurtma, buna tekabül olarak çok farklı simgesel anlamlarda barındırmakta. Çin'de bir uçurtmanın ipinin koparılması felaket habercisi sayılırken, Avrupa'da ise uçurtma sadece bir oyuncaktan ibaret olarak görülür. Bu filmde de uçurtma özgürlüğün ve dostluğun simgesi olarak somutlaşmış adeta. Bir mutluluk habercisi, anılara yolculuk yapmak için kapıları aralayan bir araç, paylaşmanın güzelliğini yaşatan ve çocuklara öğrettikleri kadar, büyüklere hatırlattıklarıyla da değer kazanan güzel bir metafor. Marc Forster'da bu metaforun kullanımını abartmadan, filmin en kilit anlarında bu metafora başvurarak vurgulamak istediklerini ekrana güzel bir biçimde yansıtmayı başarmış. Film genel anlamıyla başarılı olsa da, filmde benim hoşuma gitmeyen yanlarda olmadı değil. Özellikle filmin Amerika dönüşü Afganistan sahneleri, bana çok körlemesine bir eleştiri gibi geldi. Turtles Can Fly ve benzerlerinden de bu aşamada ayrılıyor. Bahman Ghobadi savaşa, savaşın taraflarına ve savaş sonrasının fırsatçılarına simgesel yollu bir eleştiride bulunuyor ve her şeyi açık ve körlemesine olarak göstermemeyi tercih ediyordu. Bu bir tercih meselesi tabii. Ama ben bu filmde de öyle bir simgeselliği görmek isterdim. Özellikle iki çocuk arasındaki dostluğu yansıtırken, çocukların masum yanlarını hoş mizansenlerle ekrana taşırken biraz daha sağduyu beklerdim. Eğer öyle olsaydı, kuşkusuz bende Funkster gibi güzel bir bağımsız, iddiasız bir yapım diyebilirdim. Bu haliyle ise iddiasız bir bağımsızdan çok, epikleşen bir dostluk filmi olduğunu düşünüyorum. Benim için Kite Runner iyi bir seyirlikti, bundan ötesini aramak içinse Ghobadi'ye geri dönmem gerekecek.

Son olarak bu güzel ve doyurucu incelemesi için Funkster'e ve fazlalıklardan arınmış, duru ve keyifli çevirisi için de Clint Eastwood'a teşekkürler. flowers.gif

Gönderen: baronio May 23 2008, 07:54 PM

QUOTE(Funkster @ Mar 10 2008, 10:10 PM) *

Aralarındaki hizmetkar-efendi ayırımını hiç hissettirmeyen bu dostluk, Amir yüzünden çıkılması zor bir yola giriyor. Amir’i dostça bir bağlılığın yanında, sadık bir hizmetkar olarak da korumaya kollamaya adamış olan Hassan’ın onurlu, temiz, cesur ve zeki duruşu nedense Amir’i rahatsız ediyor.


Benim bu konudaki fikrim biraz daha Amir'in psikolojisi ile ilişkili. Filmi izlerken Amir'in ezikliğinin ve korkaklığının, aynı şekilde babasının Amir üzerindeki beklentileri ve hayalkırıklıkları o küçük çocuk üzerinde büyük bir etki bıraktığı fikrine kapıldım. Yapamadığı hamle ve korkaklığı yüzünden gelişen olayları hayatından silip, unutarak hayatına devam etme fikrinin cazibesine kapılıp bir anda çok sevdiği Hassan'la olan tüm bağını kopartıyor Amir. Ona kötü davranıyor, kendisini cezalandırması için onu tahrik ediyor, her türlü kötülüğüne karşı Hz. İsa gibi diğer yanağını çeviren Hassan'ın bu sineye çekişleri, Amir için tek çözümü ondan bir daha görüşmemek üzere kurtulmak olarak vuku bulduruyor. Her yüzüne baktığında kendi korkaklığını ve ezikliğini görmenin ezasından başka türlü bir kurtuluşu olmayacağını biliyor Amir.

Enfes bir film olduğunu belirtmek isterim. Gerçekten çok keyif aldım izlerken. 1988 yılındaki Afganistan ile 2000 yılındaki arasındaki kan donduran değişim çocukların sokaklardan silinip yerini insan ve hayvan cesetlerine bırakmasıyla özetlenmiş. Marc Forster'ın müslümanlığın iki türlü yaşanış biçimi olabileceğine, gayet insancıl bir İslam'ın da yaşanabileceğine dair kadraj hamleleri çok etkileyici. Ancak Taliban karşısında Vietkong gibi bir tukakacılığa girmesinin de her ne kadar katıldığım bir görüş olsa da, bir yönetmenin boyunu aşan bir müdahiliyet olduğu inancındayım. Vietkong ile Taliban'ı kıyaslamak tamamen abesle iştigal biliyorum. Biri vatanını savunmak için onurla mücadele eden bir oluşumken, diğeri tamamen bir zulüm örgütü olarak işleyen bir dikte kurumu. Taliban'ın zulümü konusunda kimsenin farklı bir şey söyleyeceği yok. Ancak yine de Alman bir yönetmenin yargılayıcı pozisyonda olması bana yanlış geliyor. Dediğim gibi, bu sinema denen şeytan aracı yüzünden ülkemizde herkes bir dönem Vietnamlıları vahşi, Amerikalıları da kahraman olarak gördü. Hatta muazzam devletimiz Vietnam'ı o savaş, pardon ırza geçme sonrası "Terörist Devlet" ilan etme utancını pasaportlarımıza ve vicdanlarımıza işledi.

Sinema bu kadar kendi dilini pabuç kıvamına getirmemeli. Politik düşünceleri olan yönetmenlerin dilediği gibi bu görüşlerini filmlerine aktarmaları çok güzel bir şey. Ancak yargılayıcı ve insanların beyinlerini yıkayıcı bir kimliğe bürünmeleri bana yanlış geliyor. Belki tüm gösterdikleri gerçekten olmuş ve olan şeyler Afganistan'da. O halde, insanların Taliban'ı başa getirmelerini sağlayan +'ları da kameraya alınmalı. Durup dururken insanlara zulüm etmek için başa gelmemişlerdir herhalde. Muhtemelen kitap da bu şekilde Taliban vahşeti üzerine derinlemesine girdiğinden Marc Forster bu şekilde bir yol izlemiştir. Ancak ben bunu son derece tehlikeli görüyorum. Bu yol, her büyük bütçeli film çekebilme imkanı olan insanların, dünyanın beynini dilediği gibi yıkama olasılığını ortaya koyuyor. Ben bunu tehlikeli bir yol olarak görsem de, Taliban hakkında gösterilenler ve Taliban vahşetinin iç yüzünün kameraya yansıtılması ile ilgili farklı bir görüşüm yok. O zulmü yaşamasam da, Taliban'ın bu zamana kadar yaptıklarının benim insani değerlerime aykırı olduğunu söylemeliyim. Ancak derdim Taliban'dan öte, herhangi bir ülkedeki herhangi bir seçilmişlerin alakasız bir ülke vatandaşı tarafından, dünyanın en etkili iletişim araçlarından biri ile yargılanması bana yanlış geliyor.

Ancak sinemasal açıdan yaklaşacak olursak, karşımızda enfes bir film var. Çok ama çok beğendim. smile.gif

Gönderen: Funkster May 24 2008, 02:18 AM

QUOTE(baronio @ May 23 2008, 05:54 PM) *

QUOTE(Funkster @ Mar 10 2008, 10:10 PM) *

Aralarındaki hizmetkar-efendi ayırımını hiç hissettirmeyen bu dostluk, Amir yüzünden çıkılması zor bir yola giriyor. Amir’i dostça bir bağlılığın yanında, sadık bir hizmetkar olarak da korumaya kollamaya adamış olan Hassan’ın onurlu, temiz, cesur ve zeki duruşu nedense Amir’i rahatsız ediyor.


Benim bu konudaki fikrim biraz daha Amir'in psikolojisi ile ilişkili. Filmi izlerken Amir'in ezikliğinin ve korkaklığının, aynı şekilde babasının Amir üzerindeki beklentileri ve hayalkırıklıkları o küçük çocuk üzerinde büyük bir etki bıraktığı fikrine kapıldım. Yapamadığı hamle ve korkaklığı yüzünden gelişen olayları hayatından silip, unutarak hayatına devam etme fikrinin cazibesine kapılıp bir anda çok sevdiği Hassan'la olan tüm bağını kopartıyor Amir. Ona kötü davranıyor, kendisini cezalandırması için onu tahrik ediyor, her türlü kötülüğüne karşı Hz. İsa gibi diğer yanağını çeviren Hassan'ın bu sineye çekişleri, Amir için tek çözümü ondan bir daha görüşmemek üzere kurtulmak olarak vuku bulduruyor. Her yüzüne baktığında kendi korkaklığını ve ezikliğini görmenin ezasından başka türlü bir kurtuluşu olmayacağını biliyor Amir.

Çok yerinde bir analiz sevgili baronio. Ben "nedense" derken, cevabı aslında bilip de insan gururuna nasıl uyacağını tam açıklayamadığım için böyle bir kolaycılığa kaçtım. Aslında senin bu paragrafına koca bir çocuk psikolojisi kitabı yazılır.
QUOTE(baronio @ May 23 2008, 05:54 PM) *

- Taliban'ın zulümü konusunda kimsenin farklı bir şey söyleyeceği yok. Ancak yine de Alman bir yönetmenin yargılayıcı pozisyonda olması bana yanlış geliyor.

- Ancak derdim Taliban'dan öte, herhangi bir ülkedeki herhangi bir seçilmişlerin alakasız bir ülke vatandaşı tarafından, dünyanın en etkili iletişim araçlarından biri ile yargılanması bana yanlış geliyor.

Yazından yaptığım bu iki alıntı cümle bana daedalus'un The Sopranos başlığındaki "veteran futbolcu/çakma spor yazarı" tanımını anımsattı. Hatta ben olayı biraz daha ileri götürüp "ayağı topa değmemiş futbol yazarı" demek istiyorum. İçten içe bir hazımsızlık yaşıyoruz bu konuda. Bir eleştiri, geçmişinde o iş ile ilgilenmemiş ya da biraz kulvar farkı olan bir kişi tarafından yapıldığında hep mesafeli yaklaşıyoruz. "Sen ne anlarsın, yaşadın mı bunları" gibisinden. Bazıları ahkam keser. Yani düşüncesizce, bodoslama fikir beyan eder. Ama hiçbirimiz bunu yapmıyoruz. Elimizde izlediğimiz, gördüğümüz, duyduğumuz bir film var. Bize hissettirdiklerini açık yüreklilikle ifade ediyoruz. Ama bunların farklılaşması ahkam kestiğimiz anlamına da gelmez hiçbir zaman. Mesela "yargılamak" deyince benim aklıma direk Schindler's List gelir. Veya VietnamPlatoon'dan başka filmlerin daha iyi yargıladığını düşünebiliriz. Bunlar bizi "ahkam kesici" yapmadığı gibi yorum yelpazemizi belli eder ve hepsine saygı duyarız. Marc Forster'ın burada bir yargıda bulunduğu ya da BuRnOut'un dile getirdiği üzere film için bağımsız yerine epik bir hikaye yorumunda bulunabileceğimiz gibi... Demek istediğim, her ne kadar Alman kökenli de olsa bence Forster'ın da kendi çapında bir yorum hakkı olmalı. Tabi bu yorumu yapar veya yapamaz o ayrı. Ama Alman olmasından önce bir dünya vatandaşı, hele de aklı başında sinemacı bir dünya vatandaşı olması bu hakkı onun elinden almamalı. Bana göre Haşmet Babaoğlu'nun birçok veteran futbolcu/çakma spor yazarından daha iyi futbol yorumunda bulunması da bir örnek. Konumuz The Kite Runner olduğuna göre, Forster'ın Taliban yorumu bize batı romantizmiyle doğuya bakma klişesini sunuyor. Zaten bana göre filmde kesin olan, bazı aşırılıkları göstererek Taliban'ın nasıl bir tehlike arzettiğini batıya iletme aşamasında yaşanılan telaştan kaynaklı o klişe kuyusu. Özellikle yazıda da belirttiğim o kaçma/kaçırılma, Afganistan'a kaçak giriş ya da stadyum infazı sahnelerinde sık sık anti-turistik tavır ile o kuyuya sık sık düşen bir film. Fakat iki farklı Afganistan arasındaki farkı verebildiyse az da olsa onu bile sineye çekmek mümkün olabiliyor. Taliban'ın başa gelme süreci ile ilgilenecek kadar bir hacmi yok filmin. Bu sayede Amerika'nın bile Taliban baskısı altındaki Afganistan'dan daha huzurlu bir coğrafya olduğunu anlamamız kolaylaşıyor. Yani Amerikan propagandası dediğimiz şey, bu iki ülkeyi karşılaştırdığımızda bana göre propaganda olmaktan çıkıyor. Filmin bağımsız duruşundan esas kastım ise Forster ve yapım ekibinin örneğin Amir rolü için Mark Ruffalo veya Naveen Andrews yerine Khalid Abdalla gibi yetenek fukarası bir oyuncuyu oynatma, buna benzer oyuncu ve dil tercihleri ile belli bir gişe riskini fazla umursamama tavrından kaynaklanıyor.

Gönderen: baronio May 24 2008, 02:56 AM

Bir şeyi netleştirmek isterim. Kimsenin yorum hakkına diyecek sözüm yok. Ancak bu yorum, yargılamaya girerse işler tehlikeli bir hal alıyor kanaatindeyim. Bu filmi izleyip de, Taliban'dan ve hatta Müslüman'lardan irrite olmayacak bir kişi olabilir mi sizce? Bu tehlikeli bir yol. Ortalama bir izleyen için, Taliban öncesi yaşanan huzurlu İslam yaşantısı, film bittikten sonra hatırlarda kalmayacaktır. Bir şeyi daha netleştireyim. Benim dinle minle işim olmaz, tanıyan tanır beni. Herhangi bir inancım da yok. Ancak durup dururken bir iki film yüzünden doğru düzgün şekilde yaşanabileceğini kendi gözlerimle vatanımda kimi dostlarımdan şahit olduğum İslam hayatının, terör ve vahşet ile bezenmesi haksızlığını kabul edemem. Ne Hristiyanlara, ne Yahudilere, ne Budistlere, ne de Müslümanlara bir genelleme yapmam, yapanı da sevmem. Ancak bu tip "yorum" yahut "yargı" adına ne dersek diyelim, bu duruş tehlikeli bir çizgidir. O yüzden dış kapının mandalı olan birinin bu kadar rahat elalemin iç işlerini eleştirmesi, Amerika'nın dünyanın bir ucundaki Vietnam'ın içişlerine veya Irak'ın içişlerine karışmasından farksız bana kalırsa.

Bu filmden sonra, vahşetin her türlüsüne karşı bir yönetmen izlenimi kafamda canlansaydı, tek kelime etmez, bilakis tebrik ederdim. Ancak filmden sonra İslam'ı kötüye kullanıp, terör estirenlere karşı bir tepki var en iyi ihtimalle. Ve maalesef bu birçok genç dimağda Müslüman karşıtlığı olarak filizleniyor. Kendi bulunduğum sosyal ortamda konuştuğum yabancılardan birebir aldığım geri dönüşüm bu. Beni gördüklerinde sen nasıl Müslüman'sın diye soruyorlar. Dinlerle bir işim olmadığını, dünyanın dinler olmasa çok daha barışçıl bir yer olacağına olan inancımı söyledikten sonra, cesaretlenip dünyada şu an en büyük agresifliğin ve vahşetin Müslüman'lardan kaynaklandığını söylüyorlar. Doğru veya yanlış. Ancak inanış bu. Bu ve bunun gibi üstüne vazife olmayan ve boyundan büyük işlere kalkışan kitle iletişim araçlarının şoförlerinin biraz daha dikkatli olmaları gerekiyor, art niyetli değillerse.

Dediğim gibi, yorum yapma özgürlüğü herkesin olmalı, hatta keşke her filmde yönetmenin açık seçik yorumuna rastlayabilsek. Ancak kantarın topuzunu kaçırmadan, yargılamaya kaçmadan ve bazı tehlikeli sulara bulaşmadan olursa, iş tehlikeli boyutlara gelmez. smile.gif

Bundan sonra biraz daha dikkatli ol, tamam mı Forster'cım? Hadi bakalım. oleyo2.gif fool.gif

Gönderen: Roberto May 29 2008, 10:03 PM

Kitabı okumuş biri olarak filmi çok da kötüleyemeyeceğimi söylemek isterim. Normalde bir filmin kitabını önce okumuş olan insanlar, filmi kötülemek için dünden hazırdır. Ancak açıkça söylemek gerekirse film, kitabın vaadettiği birçok şeyi söylüyor. Özellikle Afganistan'ın Taliban öncesi ve sonrasını çok da kör göze parmak şeklinde olmasa da, algılamaya açık beyinlere sarih bir biçimde sunuyor. Uçurtma uçurtmanın bile yasak olduğu bir coğrafyayı eleştirmenin de her kim olursa olsun, her hangi ulusun vatandaşı olursa olsun, eleştirme özgürlüğü olduğuna, hatta bir adım daha ileri götürerek, lütfen eleştirmek için biraz çaba sarfedin yakarışına inanıyorum.

Ancak baronio'nun belirttiği Vietnam olgusuna katılmamak elde değil. Gerçekten yıllarca Vietnam'lıları bizlere vahşi ve boş zamanlarında bubi tuzakları (bu bir tuzaktır! oleyo2.gif ) hazırlayan çekik gözlüler olarak gösterdiler. Aslında gayet güler yüzlü ve sadece vatanlarını savunan naif insanlarmış. Yaş kemale erdikçe hastası oldum bu pirinç yiyicilerinin. Neyse konumuza dönersek, filmle ilgili sevgili baronio'nun belirttiği bir görüşe katılamayacağımı belirtmek isterim. Taliban sonrası Afganistan'a dönen Amir'in namaz kılarkenki huzuru filmi izleyen herkesin ruhuna işlemiştir sanıyorum. Neye inanırsak inanalım, bu sahnede temizlenmiş hissetmişizdir kendimizi. Bu sahneden sonra olanların, ne müslümanlıkla ne de insanlıkla alakası olmadığını açıkça belirtmiş Forster. Bir dini kötüleyip, insanların içine o dinin musubetlerini enjekte etmek isteyen bir insan, sanırım Taliban öncesi huzuru bu kadar güzel anlatamazdı.

Tek derdi Taliban'ın zulmü olan bir insanı, bu görüşünden ötürü ayıplamaya elim gitmiyor. Ancak derseniz ki, bugün Taliban'ı açıkça eleştiren biri, yarın öbür gün Tuncay Özkan'ın popülist yaklaşımlarını da eleştirir, o zaman diyecek bir şeyim olmaz. Bu konuda gerçekten haklısınız baronio, sinema insanların görüşlerini istediğimiz raya sokmak için kullanılacak en etkin araç. smile.gif

Bu güzel ve okumaya, tartışmaya doyulmayacak inceleme başlığı için de Funkster'e teşekkür ederim. smile.gif

Powered by Invision Power Board (http://www.invisionboard.com)
© Invision Power Services (http://www.invisionpower.com)