IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> 2008'in Hayal Kırıklıkları
Funkster
mesaj Jan 17 2009, 02:22 AM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



Az sayıda iyi, çok sayıda kötü veya bizde hayal kırıklığı yaratan film izlediğimiz bir sene oldu diyebiliriz genel olarak. Tabi kötü filmler hangileriydi deseler, izlemediğimiz halde kötü olduklarından adımız gibi emin olduğumuz bir sürü film sayabiliriz. Ben kendi adıma, izlemeden evvel irili ufaklı beklentiler içinde olduğum, fakat umduğumu bulamadığım 10 adet film belirledim. Tabi biraz daha düşünsem bu sayı artabilirdi. Yine de ilk aklıma gelenler ve en göz önünde olanlar bunlardı benim için.

1. Righteous Kill: Robert De Niro-Al Pacino ikilisini yıllar sonra buluşturan Jon Avnet polisiyesi Righteous Kill, benim için bu yılın en baba hayal kırıklığıydı. Yeni bir Heat beklemiyorduk belki ama hiç olmazsa biraz daha senaryosuna özen gösterilmiş, bu kıtlıkta farklı bir dokusu olan türden seri katil işlenişi umudu da çok görülmemeliydi. Film farklı ve sürükleyici olamadığı gibi, oyunculuk gurusu iki tarihi aktörünün de performans yönünden cılız kalmasına sebebiyet verecek derecede vasattı bence.

2. Hellboy II: The Golden Army: Guillermo del Toro, perdeye başarıyla aktardığı çirkin, komik, hüzünlü, aşık ve gözükara kahramanı Hellboy ile ilk filmde yakaladığı sempatikliği, ikinci filmde sadece görsel efektler ve makyaj anlamında devam ettirebildi kanımca. Del Toro gibi fantastik anlatımını görsel-işitsel yetenekleriyle birleştirmeye, kopuklaştırmadan paralel götürebilmeye muktedir bir yönetmenden böyle bir film beklemezdim. Aslında konu olarak da tipik bir fantastik macerayı gazlayabilecek türden malzemesi vardı. Fakat belki ilk filmin yarattığı Hellboy figürünün renkliliğinden, belki de macerasının yeterince tatmin edici olmayan bir hikayeden beslenişinden ötürü, ironik biçimde ilk filmin teknik donanımından daha üstün yapılanmış olmasına karşın oldukça zayıf bulduğum bir devam filmi oldu.

3. Love In The Time Of Cholera: Gabriel García Márquez’in olağanüstü romanının filme alınacağı duyulduğu andan itibaren insanlar ikiye bölündü. Ya ortaya romanın ruhunu yakalamış destansı bir aşk hikayesi, ya da romanın sadık hayranlarının üst düzey beklentilerini karşılayamayacak ölçüde sıradan olduğu kadar uzun bir film çıkacak. Beklenen oldu ve ikinci şık gerçekleşti. Üstelik sadece romanın sadık hayranları tarafından değil, romanın kıyısından bile geçmemiş (ve bu sayede az da olsa tarafsız bir yorum sunabilecek) izleyenler / eleştirmenler tarafından da yerden yere vuruldu. Halbuki senaryo da Ronald Harwood’un usta ellerine teslim edilmişti. Javier Bardem ve Giovanna Mezzogiorno gibi iki ışıl ışıl oyuncudan bile sıradışı bir aşk, tutku, özleyiş kimyası yaratamama becerisi ise büyük ölçüde İngiliz yönetmen Mike Newell’in suçu. Aslında en baştan böyle bir romanın filmi çekilmemeliydi belki. Yine de filme çekilmesin dedirten nice romanların gayet ustaca uyarlandığını gördük. Dereden tepeden bir kariyere sahip Newell’in bu film için doğru isim olmadığı kesindi.

4. Transsiberian: Bu filmi sadece The Machinist ile beni büyülemiş Brad Anderson’ın dört yıllık aradan sonra geri dönüşü sonrası basit bir suç filmi çekmiş olmasından ötürü hayal kırıklığıma dahil ettim. The Machinist’i izlemiş ve benim gibi hissetmiş olanlar daha iyi anlayacaklardır. Onlar arasında bu geri dönüşü tatminkar bulanlar da olacaktır. Ama böyle şık bir kadroyla Anderson’ın çekeceği geri dönüş filmi bundan çok daha fazlası olmalıydı. Bana göre çok kötü bir film Transsiberian

5. The Happening: M. Night Shyamalan, The Sixth Sense sonrası bir türlü belini doğrultamadı neredeyse. O film de dahil, hemen her filminde bir arıza mutlaka vardı. Fakat yine de ilginç gelen birtakım üslup farklılıklarına, yazar-yönetir otoritesinin kendi zirvesini elde ettiği anlara da rastlıyorduk filmlerinde. Hikayelerinin sonunu merak ediyorduk. Ama gittikçe hata verme yüzdesinin artmaya, yavanlaşmaya, gülünçleşmeye başladığını The Happening ile fark ettik. Filmi beğenenler de oldu. Beğenmeyenlerin fazlalığı ve gerekçeleri çok daha anlaşılır. Uyarlama da olsa Danny Boyle gibi safkan bir İngiliz, Hint orijinlerinden beslenen yılın en içten filmlerinden birini çekerken, bir Hintli olarak Shyamalan’ın izleyeni bir yere varacağına sersemce inandırdığı The Happening benzeri filmlerle debelenip durması da ayrıca düşündürücü.

6. Speed Racer: Sonlara doğru bocaladıkları Matrix serisi ve V For Vendetta sonrası Wachowski kardeşlerin çekeceği filmin Speed Racer olması gerçekten heyecan vericiydi. Aslında filmde harika bir üst evren tasarımı, renk cümbüşü, aksiyon coşkusu, her telden çalan canavar bir oyuncu kadrosu var. Lakin vitrine bakıp içeri girdiğiniz dükkanın sadece vitrinden ibaret olduğunu fark etmek hayal kırıklığı yaratıyor. Her ne kadar vaad edilen bu olsa da, şu filmin size bir devrim yaratmasını beklemiyorsunuz. Fakat gerektiğinden uzun, çocukça (öyle olması belli yönlerden şart, ama biraz fazla abartıyor) ve özene bezene hazırladığı görsel şovunun suyunu çıkarmaya meyilli olduğu için amacını (artık neyse) bilgisayar oyunu oynamak uğruna terk etmiş bir film Speed Racer.

7. Doomsday: Şahsen böyle aşure kıvamında filmleri severim. Velhasıl aşure lezzetlidir. Fakat bu film daha çok, ekmek arası peynir ve çikolata tadında. Tıpkı Brad Anderson gibi dört yıllık bir aradan ve 2000’li yılların korku / gerilim klasikleri arasında gözü kapalı gösterebileceğim The Descent'den sonra yeni Neil Marshall filminden beklentim yeni bir The Descent olmasa da çok daha farklıydı. Yapmak istediği şeyi anlıyor, ama yapış şeklini anlamıyorum. Pekala pop kültüründen bolca nemalanan özgün bir parodi olabilecek iken, kıytırık bir Mad Max, zombi, gladyatör, cyber punk uyuzluğu haline getirdiği film, bu seneki gerçek hayal kırıklıklarımdan biriydi.

8. Gomorra: Aldığı onca ödül ve övgüye rağmen, mafya filmlerinin tozunu attıracak bir İtalyan filmi çapında göremediğim Gomorra, uzun, sıkıcı, hazır altyapı isteyen (ki şahsen benim altyapım Coppola, Scorsese, De Palma filmlerinden ibarettir) içine olduğu kadar dışına da kapalı bir film. Matteo Garrone’nin bu filmi hayata geçirmek için sarfettiği insanüstü çabasına saygı bir tarafa, şu filmden çıkarırım terzi Pasquale’i, geriye elimde hiçbirşey kalmaz.

9. Pineapple Express: Yeni yeni keşfettiğim David Gordon Green’in bu filminden çok umutluydum. Güçlü bir dram mantığına sahip olduğunu hissettiğim Green’i, Judd Apatow-Seth Rogen çetesinin komedi vizyonu ile izlemek ilginç bir tecrübe olacaktı. Fakat bence bu zıt kimyalar ortak bir paydada buluşamamış ve ortaya ne Green, ne Apatow, ne de Rogen olmayı başarmış tuhaf birşey çıkmış. Bazı filmlerin sonunu getirebilmek için harcadığımız vakit karşılığı yasal yollardan o filmin yapımcılarından tazminat isteme hakkımız olmalı diye düşünüyorum. Filmin o kadar saçmaladığı şey arasında aklımda hiçbirşey kalmamış ki böyle bir fikir gelmişti aklıma.

10. Leatherheads: Spor filmleri iyi bir hikayeye sahip olursa tadından yenmiyor. Şimdi bu filmden ne bekliyordun diye sorsalar, George Clooney’nin kısa yönetmenlik ve biraz daha uzun yapımcılık kariyeri doğrultusunda yakalamış olduğu kalitenin geldiği son noktanın, yine bir dönem filminde vücut bulacak olmasının yarattığı heyecan ve merak diyebilirim. Dönem filmi olmayı pek çok açıdan becerebilmiş bir film denebilir. Fakat hikaye akışı olarak tahammül edilir bir yanı olmadığı gibi, hiç tecrübesi olmayan, espiri özürlü iki senariste bel bağlamayacak kadar ustalaşmış bir yapımcı olduğunu sandığım Clooney’den bu girişimi beklemezdim.

Bu ileti Funkster tarafından Jan 17 2009, 02:39 AM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
mezdap
mesaj Jan 17 2009, 02:27 AM
İleti #2


My eyes seek reality...
Group Icon

Grup: Müdavim
İleti: 748
Katılım: 21-August 08
Nereden: ist-rize
Üye No.: 4,428



Righteous Kill hakkında herkes aynı düşünüyor gerçekten de.

Gamora'ya gelirsek, o kadar övgü ve heyecanla arkadaşım için indirdik, büyük bir hevesle karşısına oturduk, bir baktık sabah olmuş uyanmışız. Filmin sonunda ki verdiği mesajı alır gerisini çöpe atarım.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
detays
mesaj Jan 18 2009, 12:16 PM
İleti #3


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 15
Katılım: 8-July 07
Nereden: istanbul
Üye No.: 156



The Happening'in ilk 15-20 dk.si güzel gidiyordu.
Hatta baya çekici idi. Haa bu sefer tutturdu galba derken filmin sonuna doğru işler değişti. smile.gif
Özellikle sonu bana göre çok kötü idi.

Beni hayal kırıklığına uğratan bi kaç film daha vardı ama isimleri aklıma gelmedi şimdi.
Demekki gerçekten beni hayal kırıklığına uğratmışlar. tongue.gif flaugh.gif


--------------------
"ilgi duymuyordum.hiçbirşeye ilgi duymuyordum.nasıl kaçabileceğime dair fikrim yoktu.diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa.benim anlamadığım birşeyi anlamışlardı sanki.bende bir eksiklik vardı belkide..mümkündü..sıksık aşağılık duygusuna kapılırdım.onlardan uzak olmak istiyordum.gidecek yerim yoktu ama..intihar?..tanrım,çaba gerektiriyordu..beş yıl uyumak isterdim ama izin vermezlerdi." (ekmek arası romanından - c.bukowski)
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
siroguz
mesaj Jan 18 2009, 03:00 PM
İleti #4


some are born to sweet delight, some are born to endless night
Group Icon

Grup: Müdavim
İleti: 435
Katılım: 22-June 07
Nereden: bir yerdeyim...
Üye No.: 112



Genelde bir filmi izlemeden önce araştırır, bolca eleştiri yazısı okurum. Meğerse en çok ihtiyaç duyacağım filmde bunu yapmamışım. Gomorra'nın ilk yarısı nasıl bir sıkıntı içinde geçtiğini tarif bile etmek istemem. Hikayelerin nihayete erip büyük tabloyu görmeye başladığımızda bile, filmin sonundaki yazı olmasa bir şeyler eksik kalacaktı. Filmi izledikten sonra okuduğum Roberto Saviano röportajıyla bütün taşları yerine oturtup "Hmm film fena değilmiş" diyebildim. Dememeliydim.
Sinemada mafyanın gerçek yüzünü dürüstçe anlatabilen, onu mitleştirmeyen filme rastlamak kolay değil. Bu açıdan izlediğime memnunum ama hikaye anlatımı, sürükleyicilik ve vuruculuk adına hayal kırıklığına uğradığımı da itiraf etmeliyim.


--------------------
Bahçelerde ve yatak odalarında, bodrum katlarında ve tavan aralarında dolaşır, köşelerden döner, kapılardan pencerelerden geçerim, kaldırımlarda gezinir, merdivenlerden çıkar, halıların üzerinde, oluklardan aşağı, gökyüzünde ilerlerim, arkadaşlarla, âşıklarla, çocuklarla ve kahramanlarla gezerim; bunların hepsi de algıladığım, hatırladığım, hayal ettiğim, çarpıttığım ve netleştirdiğim şeylerdir.
Tom Robbins - Another Roadside Attraction
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
hayyam
mesaj Jan 18 2009, 10:33 PM
İleti #5


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 170
Katılım: 5-May 08
Üye No.: 3,393



Love In The Time Of Cholera. Günde bazen üç film izlediğim bir dönemde, kim oynuyor, ne anlatıyor diye bakmadan arkadaşla oturup izleyelim dedik. 20 dk. tahammül edebildikten sonra kapatıp çekirdek yedik. Çekirdek daha güzeldi.


--------------------
Gazeteci: Pasolini size ne dedi?

Godard: Bana salak dedi.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
kurt_thewolf
mesaj Jan 19 2009, 04:35 PM
İleti #6


Heye...
Group Icon

Grup: Editör
İleti: 1,683
Katılım: 24-November 07
Nereden: Ankara
Üye No.: 721



Quantum of Solace
2008'in benim açımdan hayal kırıklığı olan filmidir. Yeni Bond, Casino Royale'de de kendini bana sevdirememişti, ama bu filmde yapım, yönetim ve kurgu üçlüsü tahammül sınırlarımı sollamayı başardı. Artık Bond izlemek istemiyorum...


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 12th December 2019 - 02:14 AM