IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> In Bruges (2008)
Funkster
mesaj Jun 25 2008, 12:52 AM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
In Bruges (2008)

Directed by: Martin McDonagh
Genre: Comedy | Crime | Drama
Tagline: Shoot first. Sightsee later.
User Rating: 8.1 / 10 Top 250: #232 (41,386 votes)
Runtime: 107 min
Awards: 1 win
Cast: Colin Farrell, Brendan Gleeson, Ralph Fiennes, Clémence Poésy

Bir cinayet sonrası patronları Harry Waters (Ralph Fiennes) tarafından saklanmaları için Bruges’e gönderilen iki tetikçi ve aynı zamanda sıkı dost olan Ken (Brendan Gleeson) ve Ray (Colin Farrell) yerleştikleri otelde Harry’nin bir sonraki talimatını beklemeye başlarlar. Bu bekleyiş, tarihle iç içe bir konumda olan Bruges’ü gezip görmek açısından Ken’in hoşuna gitse de, geride bıraktıkları işin de gerginliğiyle Ray’i çok sıkmaktadır. Çünkü Ray, yanlışlıkla küçük bir çocuğu öldürmüştür. Fakat tesadüfen genç ve güzel aktris Chloë’den bir randevu koparınca bu tarih kasveti kuşanmış şehir, kendisinin güzel bir kadın tarafından beğenileceğine pek ihtimal vermeyen Ray’in gözüne de güzel gözükmeye başlar. Ne var ki, bir çocuğun öldürülmüş olması sebebiyle prensiplerinin çiğnendiğini düşünen Harry, Ken’den Ray’i öldürmesini ister. Ken bunu yapmayınca Harry tüm öfkesini yüklenerek Bruges’ün yolunu tutar.

Bruges (ya da bizdeki yazılışıyla Brüj), günümüze kadar korunmuş olağanüstü Ortaçağ mimarisi, Venedik’i andıran kanalları, çikolata çeşitleri, dantelleri, biralarıyla ünlü turistik bir Belçika kenti. Yaklaşık 120 bin nüfuslu bu kentin tarihi ve turistik dokusunun fonunda bir gangster hikayesi anlatmak ve izlemek değişik bir tecrübe. Her ne kadar fazla duyulmasa da pekçok yüz kızartıcı suça ev sahipliği yapmış ve yapmakta olan, fakat genel anlamda bir Avrupa Birliği ülkesi olarak refah seviyesinin ve eğitim oranının yüksekliği ile bu durumu örtbas edebilen Belçika’nın bu güzide kentinde anlatılacak suç hikayesi hakkında herhangi bir fikir sahibi olmak da güç. Ama In Bruges, herhangi bir fikir, önyargı, tür beklentisi, mesaj kaygısı, gönderme endişesi olmaksızın sadece doğal akışına teslim olmanızı gerektirecek kıvamda, ya çok güçlü, ya da kendi halinde bağımsız bir yapım hisleriyle algılanabilecek bir yapım. Kafalarda bu biraz karmaşık tarifin yapılmasında en büyük rolü oynayan isim ise, ilk uzun metrajına imza atan İngiliz Martin McDonagh’dan başkası değil. Filme geçmeden evvel McDonagh hakkında bilgilenmek sanırım daha etkili olacaktır. Daha ilk filmini yazıp yönetmiş biri hakkında neden ve ne derecede bilgileneceğiz diye düşünülebilir. Ancak McDonagh’nın In Bruges’a varana kadar yaptıkları, onun sinema yolculuğunun başlangıcı için bize altyapısı sağlam veriler sunmuyor değil.

Martin McDonagh her şeyden önce bir oyun yazarı. Beauty Queen Of Leenane, The Lieutenant Of Inishmore, The Pillowman, A Skull In Connemara adlı tiyatro eserleri sayısız ödül ve adaylık kazanmış, camiada saygın bir yer edinmiş. Hatta 27 yaşında iken, Shakespeare’den bu yana Londra’nın Broadway’i sayılan West End eğlence ve sanat merkezinde aynı anda dört oyunu birden oynanan ilk yazar McDonagh olmuş. 2006 yılında iki yıl öncesinde çektiği yaklaşık 25 dakikalık Six Shooter ile En İyi Kısa Film Oscarı kazanmasıyla ismi daha fazla duyulmaya başlandı. Karısını kaybeden bir adamın trende karşılaştığı geveze, küfürbaz, patavatsız ve bunlara rağmen sempatik bir genç ile yaşadıklarını konu alan film çok beğenildi. Yeni filmi beklenmeye başlandı. İşte beklenen film In Bruges sonunda görücüye çıktı. Bir kere en basitinden şu yorumu aradan çıkaralım: Six Shooter’ı sevenler kesinlikle kaçırmasın! Özellikle kısalığından ötürü tadı damağında kalanlar. Tabi kısa film ile uzun metraj arasındaki yapısal ve duygusal bakış açısı çok farklıdır. Bu durumun yaratabileceği şekilde In Bruges’i uzun ve sıkıcı bulma ihtimali de olabilir mi bilmiyorum. Fakat kendi adıma In Bruges filmini tanımlamak için aklıma geleni söylemek istiyorum. Çünkü film ve yaratıcısı McDonagh belki de bunu istiyor. Six Shooter’ı sevenler kaçırmasın” derken, garip biçimde ikisini karşılaştırma amacı gütmedim. Bana göre Six Shooter’ı görmeyenler de bu filmi kaçırmasın. Zira In Bruges, aslında “kısa” bir uzun film. Ya da daha saçma bir tabirle uzun metraj içinde kısa filmler silsilesi. Elbette bir kısa filmden oldukça farklı biçimde. Martin McDonagh tecrübeli bir oyun yazarı ve filmine koyduğu diyaloglar o kadar akıcı ve kimi zaman o kadar spontane ki, aynı sahnede, aynı kişilerin konuşmalarında bile bir fragman hızında kısacık filmler izliyoruz sanki. Olabildiğince inatçı, altta kalmak istemeyen, hazırcevap, cevabı hazır olmadığında dürüstçe “hımm”layabilen, uzun cümlelerin arasında kaçırdıklarınızı tekrar duymaya değer şeyler olduğunu hissettiren, tekrar duyduğunuzda daha büyük bir hayranlık uyandıran replikler bunlar.

Evet Martin McDonagh her şeyden önce bir oyun yazarı. Bu yüzden tiyatro oyunlarının dekorları da önemlidir. Sade bir dekor, metini daha da öne çıkarır. Bruges gibi tarihi açıdan zengin bir dekorunuz varsa oyun metininiz kendini daha farklı biçimde ifade etmelidir. McDonagh belki burada biraz risk alıyor gibi görünebilir. Neticede Shakespeare epizodlarından bahsetmiyoruz. Üzerine bol miktarda küfür serpilmiş, espirileriyle zekasını doğrudan ifade eden, zaman zaman da Ray’in filmde bir yerde de ifade ettiği gibi İngilizceyi bile doğru dürüst konuşamayan diyaloglardan oluşan bir metinin Bruges dekoru ile yarattığı tezattan beslenen bir tarafı da var. Riskin avantaja dönüştüğü birçok sahneye tanık olunca dekorun dekor, metinin metin olarak kendi yoğunlukları ile paralel ilerledikleri, sık sık çok güzel paslaştıkları anların tadına varıyorsunuz. Kanalları, köprüleri, kiliseleri, binaları ile Bruges, artık bir yerden sonra bahşettiği tarihi ve turistik sıkıntısı ile, yine Ray’in “shithole” benzetmesini doğrular niteliğe bürünüyor zihinlerde. McDonagh bu görkemli dekorunu ekonomik biçimde kullanarak ve o tarihi-turistik sıkıntının üzerine alaycı bir tavırla giderek Bruges’ün kendi hikayesinden ve karakterlerinden rol çalmasını önlüyor. Böylece dekor dekorluğunu biliyor, bu güzel hikayeye güzel bir fon teşkil etmek, filmin espiri ve dram setlerine malzeme olmak dışında haddini aşmıyor.

forum resmi

Martin McDonagh her şeyden önce bir oyun yazarı. Ama ortada öyle bir oyun var ki, tiyatro sahnelerine hapsolmuş metin üzeri dramatizasyonlardan fazlasını gerektiren gerilimli bir kedi-fare, av-avcı, iyi-kötü aksiyonunu da elden geçirme ihtiyacı bulunmakta. Birçok yeni yetme yönetmenin düştüğü hata budur. Filmlerini gereksiz aksiyonlara kurban ederek belki de onları farklı kılacak bir sürü unsuru ıskalarlar. Bunun yanında yabancı birçok yönetmenin, kendi vatanında çok özgün işler çıkardıktan sonra İngilizce çektikleri ilk filmde tanınmaz hale geldiklerine tanık olduk. Her ne kadar ilk film de olsa biz burada bir yeniyetmeden söz etmiyoruz. Tabi McDonagh da filmini satmak uğruna böyle bir hataya düşebilirdi. Üstelik çok para kazanıp, bunu maddi açıdan bir hata olmaktan kurtarabilirdi. İşte gerçek yazarlar veya yönetmenler burada kendilerini gösteriyorlar. McDonagh’nın bu filmden sonra deli dolu bir Hollywood aksiyonu çekmeyeceğini kimse garanti edemez. Ama şu an için In Bruges, kıymeti bilinmesi gereken bir film bana göre. Martin Scorsese, David Lynch, Terrence Malick ve Quentin Tarantino hayranı olduğunu belirten McDonagh, daha çok Tarantino ve Guy Richie çağrışımlı enfes diyaloglarıyla, ama yine bir kendine özgülük durumunu hissettirerek yola koyulmuş izlenimi vermekte. Daldan dala zıplayan, lafı (iyi ki) uzatan, uzattığı lafı başka alakasız dallara bağlayan, sonra o alakasızlığı beklenmedik şekilde alakalayan, bu sayede suratlarda aptal bir ifade yaratan, ama bu aptallıktan hoşnutluk yaratan bir kalemi var McDonagh’nın. Tarantino ve Richie genel olarak işin dalgasındadırlar ve dram yönü onları fazla kasmaz. Fakat McDonagh, o dalgacılığı hep zinde tuttuğu gibi, belki de tiyatronun kendisine sermaye ettiği komedi-dram kıvamını da ilk filmine yedirmeyi başarmış. Öyle ki, Ray gibi filmin en önemli mizah unsurlarından birini, üstelik Colin Farrell’ın canlandırmasıyla ağlatıp, bunda algılamaya göre inandırıcı olmayı becerebiliyor. Yine algılamaya göre belli bazı sahnelerin komik mi, yoksa dramatik mi algılanması gerektiği görecesini izleyene bırakıyor.

In Bruges aslında üç kötü adamın hikayesi. Ama üçünün de iyi-kötü algısı, filmin bize sunduğu 107 dakikalık kesit içinde yer yer ufak değişimlere uğruyor. Harry Waters’ın emrinde çalışan iki tetikçiden Ken’in nezaketi, Bruges estetiğine olan ilgisi, babacan tavırları ile, Ray’in saf ve temiz delikanlılığı, kendini ele vermemeye gayret eden romantizmi, yakasını bırakmayan vicdanı ve içtenliği onları para için adam öldüren kötü adamlar sınıfından ayırmaya yetiyor. Filmin tek kötüsü olan Harry bile, onu oynayan kıdemli kötü adam eksperi Ralph Fiennes’in müthiş yorumuna rağmen bir şekilde katıksız “kötü” diyebilmek için çok uğraştıran tiplerden. Üstelik üçünün de sahip olduğu, izleyene biraz garip, hatta yavan gelebilecek “prensip” hadisesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir durum. Bunu filmde yer yer işlenen dini temalarla da ilişkilendirmek olası. Kilisede bir rahibi öldürmek, öldüreni kötü yapar. Öte yandan o rahibin neden öldürüldüğünü söylememek, öldüreni yine kötü yapar ama rahip ile ilgili de kafalarda soru işareti yaratır. Rahibi öldürürken kazara masum bir çocuğu da öldürmek, öldüreni yine kötü yapar ve bu kez devreye vicdan ve prensipler girer. Kötünün içinde sadece kötülük bulunmadığına dair bir inanç ihtiyacını karşılayan yegane şeye McDonagh’nın bulduğu çözüm “prensip” olduysa, film mantığında buna daha makul birtakım gerekçeler aramaya çalışmak da yersiz. “Prensip” olgusunun bir tercih olduğu gayet açık. Eğer mesele tercihin neden bu yönde olduğunu sorgulamak ise filmin varlığı zaten en güzel cevabı veriyor: In Bruges, tıpkı Six Shooter gibi ölüm ile oyun oynuyor. Bunu en iyi Ray’in çocuk parkında intihar etmeye yeltendiği sahneden ve tabi finalden çıkarmak mümkün. Ölümü hem intihar gibi bir zayıflık, hem de prensip gibi soylu bir davranış olarak tanımlamak, aslında ölümün ne olduğunu tam olarak bilememekten kaynaklı bir alaycılığın ürünü olsa gerek. Hadi buna da ikna olunmazsa filmin tek kusurunu bu ileri düzeydeki “prensip” konusunun işlenişi olarak ilan edelim.

forum resmi

McDonagh - Gleeson - Farrell - Fiennes

Brendan Gleeson, Colin Farrell ve filme fiilen ilk saatten sonra dahil olan Ralph Fiennes müthiş bir üçlü oluşturuyorlar. Six Shooter'ın başrolündeki Gleeson’ın son derece güven veren oyunu yanında Colin Farrell için Phone Booth’dan sonra izlediğim en iyi performansı diyebilirim. Sonradan oyuna dahil olmasına rağmen Ralph Fiennes’in tecrübesini konuşturduğu Harry ise Tarantino ve Richie filmlerinin, bulaşılmaması kişinin biraz daha uzun yaşamasını sağlayacak derecede tehlikeli ve bir o kadar da karizmatik kötü adamlar familyasına ait. Her üçüne de harika replikler yazılmış bu oyuncular yanında, güzel yankesici Chloë, onun serseri ortağı Eirik (Altın Palmiyeli L' Enfant filminin Belçikalı oyuncusu Jérémie Renier), hamile otel işletmecisi Marie, silah tedarikçisi “girinti” Yuri, Bruges’de film çeken Amerikalı cüce aktör Jimmy gibi gerçekten renkli yan karakterleriyle tadına doyulmaz komik anlar ve diyaloglar içeriyor film. Filmin komik olduğu kadar hüzünlü havasına katkıda bulunan koyu renk tercihleri, loş ortamları ve Carter Burwell’in dingin piyano dokunuşları, kontrollü bir ciddiyet sağlıyor. Baştan beri In Bruges’ü tanımlamak için tek bir cümle arıyordum. Elimden gelenin en iyisi şu oldu: In Bruges, zeki ve sinirli bir İngiliz oyun yazarının yazıp yönettiği dramatik, komik, romantik, prensip sahibi bir modern zaman euro-western güzellemesi!

Bu ileti Funkster tarafından Dec 2 2008, 04:37 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jun 25 2008, 01:31 AM
İleti #2


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Filmde benim en çok hoşuma giden şey; klişe bir film gibi seyretmesine rağmen, aslında alttan sürekli klişelerle oynayan ve pek çok yerde ters köşe yapan bir anlatıma sahip olması. Oyun yazarlığının getirdiği hınzırlık, hazır cevaplık ve seyircinin bir adım önüne olma, onun ne düşüneceğini önceden tahmin ederek ona göre gerekli önlemleri alma yönünden film çok donanımlı. Çok zekice ve hazır cevap. Mizah yanı ilk başlarda çok baskın, ama yavaş yavaş film kabuk değiştiriyor ve ağdalı diliyle birlikte tam anlamıyla bir şok yaşatıyor. Filmin sonları neredeyse Takeshi Miike'nin absürd aksiyon filmleri gibi...

In Bruges, bir ilk filmden beklenmeyecek kadar başarılı ve ölçülü bir film. Yönetmen yapmak istediklerini çok iyi yansıtmış. Kara komedi türünün klişeleriyle o kadar güzel oynamış ki; filmi herhangi bir tür içine rahatlıkla alamıyorsunuz. Bir yandan klasik kara filmlerde sıkça rastladığımız dürüst katiller, onurlu kötü adamlar, melankolik hayatlar... Öte yandan da İngiliz kara komedilerinde görmeye alıştığımız mizahi unsurlar, kimi yerlerde can sıkacak kadar basit diyaloglar, romantizm vs... Bunlar çok dengeli bir biçimde yansıtılmış ve hepsinden güzeli; bunlar spontane olarak gerçekleşen olaylar dizisi izlenimi veriyor.
Tıkla üstüne, kendin kaşınmış ol. Bir daha tıkla, kaşıntına son ver...
Bir sahnede, Colin Farrell'in oynadığı karakter kızla işi pişirirken, aslında kızın onu soymak istediğini anlıyor. Bu sahnede, Farrell dönüyor ve kıza: Zaten, gerçek olamayacak kadar güzeldi. Senin kadar güzel birinin benimle olması beklenemezdi diyor.
Romantik komedi havasında başlayan sekans, bir anda tamamen melankoli denizinin içinde kayboluyor. Adamın kimlik bunalımı, aşağılık kompleksi, kendine güvensizliği; kızın vicdan azabıyla birleşiyor. Çok tuhaf duyguların bir arada gittiği bir film In Bruges. Pek çok açıdan ilgiye değer bir çalışma. Şaşırtıcı bir film izlemek isteyenlere tavsiye edilir.

Bu ileti BuRnOut tarafından Jun 25 2008, 12:37 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 25 2008, 07:30 PM
İleti #3


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



Aslında yazıda filmden cümleler alıntılamak istemiştim. Ama o kadar çok alıntı malzemesi var ki, işin içinden çıkamadım. Galiba en iyisi filmi izleyiciye bırakmak. Klişelerle kafa bulma tespitine bir borç senedine imza atar gibi imzamı atıyorum. McDonagh sadece Bruges şehri içinde değil, türler arasında da bir turistik gezi düzenlemiş adeta. Ama bu öyle bir gezi ki, karşınıza Belçika’nın ortasında bir fil çıksa, adam neredeyse onu bile kendi mantığında eritip olağanlaştıracak. Durup dururken, “şu sahneyi bir daha izleyeyim” şeklinde kaşıntı basıyor. Mesela onların birinde, Araf-Tottenham benzerliği kurdukları şu resim sergisinden çıktıktan sonra oturdukları bank üzerindeki sohbetlerinde, okul yolu denetleyicisi Danny Aliband’ın kardeşinden girip, aniden kendi gerçekliklerine dönen iki kiralık katilin kara mizahı hayranlık verici. Filmin yarıdan çoğuna hakim bunun gibi saniyesinde boyut değiştiren konuşmalar, McDonagh’nın usta yazımı kadar, iki oyuncunun sağladığı devamlılığa da cuk oturmuş.

Çoğumuzun Colin Farrell hakkındaki görüşleri birbirine benzemekte. Herşeye rağmen Farrell'ın film boyunca Ray’in yaşadığı vicdani rahatsızlığı, elinden oyuncağı alınmış küçük bir çocuk edasıyla resmetme başarısını takdir etmekten kendimi alamıyorum. Senin de çok güzel özetlediğin Chloë ile olan sahnesindeki tepkisi, birçok erkeğin ve kadının hayatında dönem dönem hissettiği gerçekliği bodoslama bir dürüstlükle dile getirmeyi başarıyor. Artık hangi sahnesine, hangi repliğine dikkat çekmeye şaşırdığım filmde çok ufak bir detaya daha dikkat çekeyim. Ray otel odasından dışarı çıkmak isteyip de Ken istemeyince, Ray’in onu ikna etmek için uydurduğu yalanı kafasında tasarladığı o kısacık an bile Farrell’in bu filmdeki artılarına bir yensini daha ekliyor benim gözümde. Cassandra’s Dream’de de yine mızmız bir karakteri canlandırmıştı Farrell. Ama Woody Allen o filmde ustası olduğu mizahı bir kenara koyma alışkanlığını sürdürünce, vicdan sancısı çeken Farrell performansı çok karton kalmıştı bana göre. Farrell bu film ile Cassandra’s Dream’in hatası kendinde olmayan özrünü görkemli bir biçimde diliyor sanki.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
ggecim
mesaj Jun 26 2008, 08:37 PM
İleti #4


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 878
Katılım: 5-October 07
Nereden: İstanbul
Üye No.: 479



Filmi izlemeye başladığınızda, sanki sonunu tahmin eder gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Filmde, senarist ve yönetmen, kara film klişeleriyle alay etmekle birlikte, kara filmlerde gördüğümüz kötü kadın karakteri yerine kötü tarafı hiç gösterilmeyen aşık kadını kullanmış. Ağır tempo havasına bürünmüş, ancak temposu sürekli alçalıp-yükselen bu mizahi kara film, yer yer insana saçma gelecek kadar günlük konuşmalardan oluşan diyaloglarıyla ve izleyicinin sürekli kafasını bulandıran konusuyla iyi bir ilk film.
Bunun yanında Colin Farrell 'in kendini aştığı oyunculuğu ve Brendan Gleeson'ın müthiş performansı takdire şayan.
Ha bir de filmi izledikten sonra hemen, kalkıp Bruges'e gitmek isteyip, gidemiyorsunuz, o ayrı mesele.

Bu ileti ggecim tarafından Jun 26 2008, 08:42 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
Ömrümüzden bir gün daha geçti,
Dereden akan su ovada esen yel gibi
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok
Gelmeyen gün bir
geçip giden gün iki
- Ömer Hayyam


User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
neckar
mesaj Jul 2 2008, 12:16 AM
İleti #5


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 11
Katılım: 19-February 08
Üye No.: 1,979



QUOTE(ggecim @ Jun 26 2008, 09:37 PM) *

Ha bir de filmi izledikten sonra hemen, kalkıp Bruges'e gitmek isteyip, gidemiyorsunuz, o ayrı mesele.

Aynı şeyi yaşamıştım. Geceyi nette Bruges fotoğraflarına bakmakla sonlandırmıştım.

Filme gelince; filmi izlemeye başladığımda olacakları önceden tahmin etmeye çalışmıştım ki, ilk tahminime hiç beklemediğim bir cevapla karşılaşınca ''vay be iyi film'' demiştim kendime . Öylece filmi izlemeye devam ettim. İyi de etmişim. Gecenin sonunda iyi bir film izlemenin tadına vardım. Tavsiye ederim.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
reel
mesaj Feb 21 2009, 05:53 AM
İleti #6


Last Night I Dreamt That Somebody Loved Me
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,287
Katılım: 31-May 07
Nereden: Wired
Üye No.: 13



Filmi seyrettiğimde en sinir olduğum şey, tüm senaryoyu etkileyen o insanın gözüne sokulan hataydı. İnsan izlerken keşke bu da yapılmasaydı diyor.
Tıkla üstüne, kendin kaşınmış ol. Bir daha tıkla, kaşıntına son ver...
Bruges sokaklarında çatıştıkları sırada üç sokak öteden insanlar kaçışmaya başlarken, inin cinin top oynadığı bir kilisede 2 el kapalı odada silah sesi duyuluyor. Sonrasında kapı açılıp yaralı bir rahip çıkıyor odadan. Ardından 3-4 el daha silah sesi. Ve bu süre zarfında çocuğun biri hiç istifini bozmadan kafasına yiyeceği kurşunu bekleyerek tanrısına duasını ediyor. Bu olay senaryoda gelişecek mevzuların temeli yani. Böylesi bir hata yapılmasını insanın aklı almıyor.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
NeOsiris
mesaj Feb 21 2009, 02:31 PM
İleti #7


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 37
Katılım: 28-March 08
Üye No.: 2,823



Benim Oscar'ım In Bruges'e..


--------------------
Yapayalnız, korkunç iğrençlikleri içinde yapayalnız insanlar sokaklarda koşuşacak; gözleri bir yere dikili, dertlerinden hem kaçıp hem onu içlerinde taşıyarak, ağızları açık, kanatlarını çırpan dil-böcekleriyle önümden yorgun argın geçecekler. O zaman katıla katıla güleceğim; gövdem, düğün çiçekleri ve kasımpatıları gibi açılan ne idüğü belirsiz pis kabuklarla kaplı olsa bile güleceğim. Sırtımı bir duvara dayayıp önümden geçtikleri sırada, 'Biliminiz nerede? Hümanizminiz ne oldu? Düşünen kamış onurunuzdan ne haber?' diye haykıracağım. Jean-Paul Sartre
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Baltalı ilah
mesaj Feb 23 2009, 03:55 AM
İleti #8


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 73
Katılım: 2-July 08
Nereden: İzmir
Üye No.: 4,116



2008'de favorim In Bruges oldu diyebilirim. Brugges büyüleyiciydi, senaryo bana göre ustaca, sıkça benzerini göremeyeceğimiz cinsten. Oyunculuklara zaten laf yok.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
krem
mesaj Feb 24 2009, 08:00 PM
İleti #9


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 8
Katılım: 20-April 08
Üye No.: 3,028



Son zamanlar sıkılmadan izlediğim ve 8 üstü puan verebileceğim ender filmlerden.
Oyuncular da yönetmen de muhteşem bir baş yapıta imza atmışlar.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
GeCeKuSu
mesaj Apr 19 2009, 04:49 PM
İleti #10


Tembel teneke
***

Grup: Üyeler
İleti: 437
Katılım: 5-March 09
Nereden: Mersin
Üye No.: 5,816



Tarantino replikleri,karamizah çok abartıya kaçmış dozu ayarlanamamış film de.Giriş sekansının bize yaşattığı atmosferle, filmin finaline gidildikçe değişen atmosfer arasında, çok fazla uçurum vardı bana göre.

Kimse kestiremez di herhalde, boyle biteceğini yarıda bıraksa izlemese filmi.

@Reel çok doğru bir tespit olmuş. smile.gif

Yani film'in beğendiğim yönleride vardı fakat, yılın filmi? hayır!!


--------------------
Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Kastore
mesaj Dec 23 2010, 07:30 PM
İleti #11


Adanian boy without your names...
Group Icon

Grup: Çevirmen
İleti: 233
Katılım: 23-March 09
Nereden: Monitör karşısı.
Üye No.: 5,880



Daha evvel arkadaş ortamında izleyip, reel'in bahsettiği hataya takılıp kakarakikiri izlemiştim. Rahat kafayla izleyip de filme hayran olmamak elde değil yalnız @reel'den hareketle...

Tıkla üstüne, kendin kaşınmış ol. Bir daha tıkla, kaşıntına son ver...
aslında ben şuna takıldım, orada rahip zaten çocuğa bakmak için odaya giriyor ve mantıken rahip ilk kurşunları yediğinde çocuk ölmüş oluyor. fakat çocuğun dua ettiği oda rahiple ray'in "önüne" düşüyor, oysa ray rahibe yandan ateş ediyor.

rahip daha sonra ayağa kalktığında sırtına aldığı kurşunlardan öldüğünü varsayarsak 1.si neden çocuk kaçmadı savı başlıca hata 2.si de zaten eğer çocuk orada kurşunu yemişse bu alnının çatından değil de şakaklarından olmalıydı... Yani yandan almalıydı kurşun darbesini, önden değil.

yani her türlü o sahnede hata barındırıyordu...


cem yılmaz'ın bahsettiği türk zihniyetiyle, kesin ip var-iple uçuyor adam zihniyetiyle izleyince arkadaş ortamında, filmin geyiğe alınması muhtemel. fakat o hataya gözümüzü kapatıp izlediğimizde gayet iyi bir film. Üstelik bir yönetmenin "ilk uzun metraj filmi" olmasına rağmen.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
sofie
mesaj Jan 28 2011, 03:37 AM
İleti #12


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 7
Katılım: 22-January 11
Üye No.: 8,523



cok keyifli bir film oyuncularin performansi da cok keyifli
sinema sever iseniz kesinlikle izlemeniz gerekir


--------------------
film elestirileriWeb Sitem
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 24th May 2019 - 12:53 PM