IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

9 Sayfa V « < 7 8 9  
Closed TopicStart new topic
> Funksterize
Funkster
mesaj Nov 12 2008, 11:59 PM
İleti #121


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Transsiberian (2008)

Directed by: Brad Anderson
Genre: Crime | Drama | Thriller
Tagline: Arrive on time.
User Rating: 7.0 / 10 (5,059 votes)
Runtime: 111 min
Cast: Woody Harrelson, Emily Mortimer, Kate Mara, Eduardo Noriega

The Machinist ile 2004 yılının en iyi kara filmlerinden birine adını yönetmen olarak yazdıran Brad Anderson’ın 4 yıl aradan sonra çektiği Transsiberian merakla bekleniyordu. Sibirya Ekspresi ile Çin’den Moskova’ya yolculuk yapan evli bir çift ile, yine trende karşılaştıkları sırlarla dolu bir başka çiftin arasında geçen gerilimli suç öyküsü şeklinde özetlenen filmin ne geriliminden, ne de suç tarafından etkilendim. Bu aralar sıklıkla iki adet çift üzerinden yaratılan gerilim/korku/maceralar gırla gidiyor. Dörtlüyü kurmuşken oturup okey veya sessiz sinema oynayacakları yerde, sürekli başlarını derde sokan, sonra da kabahati kötü adamlara yükleyen bu sıkıcı insanlardan ilginçlik üretmeyi de başaramayan, ürettiğini düşündürüp boş yere göz boyamaya oynayan her zamanki hikayelerden biri bana göre. Sadece kendi çapında kurduğu hikaye bütünlüğünü götürüp nereye bağlayacağına dair bir merakla izlediğim Transsiberian, son yılların modası olduğu üzere Amerika ve İngiltere gibi İngilizce konuşan, terör paranoyasını gittiği her yere taşıyan süper güçlerin Avrupa (özellikle de Rusya) fobileri üzerine bir başka zayıf halka olmaktan öteye geçiyorsa, onun sebebi de olsa olsa, seçkin oyuncu kadrosunun bireysel gayretlerindendir. Emily Mortimer her zamanki gibi elinden geleni yapmakta. Özellikle artık dünya üzerinde neredeyse konuşmadığı İngiliz aksanı kalmayan usta aktör Ben Kingsley’in canlandırdığı Rus polis şefi Grinko yorumu göz doldursa da, bence karakterin yeterince geliştirilememiş tasarımı filmin genel vasatlığına eşlik edercesine özensizce havada kalmış. Ayrıca The Machinist’in de görüntü yönetmenliğini yapmış olan (Alejandro Amenábar'ın yeni filmi Agora için de çalışan) İspanyol Xavi Giménez’in çekimleri bile aman aman bir tat vermedi. The Machinist’in gölgesinde zaten hiç şansı yok. Öyle bir gölge olmasa dahi, matruşkalarla uyuşturucu kaçıracak kadar süper zeki bir film işte. Karlı havanın üşütmesini, trenin klostrofobisini hissedememiş olmak şahsi problemim olabilir. Ama şu hikayenin gelişiminin ve sonucunun alışılmadık veya özgün bir yapıda olduğunu düşünmemek konusunda yalnız olmadığımı biliyorum.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Nov 21 2008, 12:34 AM
İleti #122


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Traitor (2008)

Directed by: Jeffrey Nachmanoff
Genre: Drama | Thriller
Tagline: The truth is complicated.
User Rating: 7.3 / 10 (5,342 votes)
Runtime: 114 min
Cast: Don Cheadle, Guy Pearce, Saïd Taghmaoui, Neal McDonough

1978 yılında babası gözlerinin önünde suikaste kurban giden, sonrasında yapmış olduğu çeşitli faaliyetlerle FBI’ın takip listesine giren Sudan’lı müslüman bomba uzmanı Samir Horn (Don Cheadle), intihar bombası yapım ve satımı için anlaşmaya gittiği Yemen’de baskın sonucu yakalanır. Kendisini sorgulayan ajan Clayton’a (Guy Pearce) bilgi vermez ve Yemen’de hapse girer. Aynı baskında yakalanıp hapse atılan Omar (Saïd Taghmaoui) ile kurduğu dostluk sayesinde hapisten kaçmayı başarıp gizlice Fransa’ya girerler. Orada terörist yetiştiren ve eylemler planlayan, ulusal düzeyde organize olmuş gizli bir yapılanmaya katılan Samir, yaptığı bir eylemle örgütün gözüne girer. Ama örgütün Amerika’yı hedef alan çok büyük ve gizli bir suikast planı daha vardır. Samir de bu planın en önemli parçasıdır. Öte yandan Clayton da Samir’i yakalamak için seferber olmuştur. Fakat Samir, Amerikan hükümetine olduğu kadar, içine sızdığı terör örgütüne de tekin olmayan bir adamdır.

11 Eylül sonrası Amerika’nın Ortadoğu politikasından ilham alan pek çok film izliyoruz. Neredeyse bir alt tür haline gelmeye başlayan bu politik macera yapımlarının çoğu ne yazık ki belli şablonların dışına çıkamıyor. Traitor da onlardan biri sayılabilir. Gerçek komplolardan veya teorilerden hareketle hem Batı’nın, hem de Doğu’nun çıkar, intikam, din ve ekonomi politikalarını eleştirmeye soyunan, bu sayede kolektif bir bilinç geliştirmeye, iki yakayı da eleştirirken iyiyi kötüyü ayıklamaya, vicdani çıkarımlar elde etmeye çalışan filmler bunlar. Tabi hepsi hedeflediği kadar tarafsız olamıyor veya o çıkarımları sağlıklı biçimde elde edemiyor. Havada uçuşturduğu dini ve politik aforizmalarının bir çoğu havada pankart gibi kalıyor. Yine de asılı bırakmadığı “terörizm bir tiyatrodur” ve “en büyük cihad, nefsini yenmek ve düzgün yaşamaktır” gibilerinin temellerini sağlam atmış sayılabileceğinden belli bir çıtayı zorluyor. Yemen-Fransa-Amerika rotasında bir büyük eylem planının çekirdeğinden, intihar saldırıları noktasına kadar giden sürecini, sürükleyici bir macera çerçevesinde başarıyla resimlediği söylenebilir. Üstelik bu macerasındaki kırılma noktalarını da elinden geldiği kadar zora koşma, sonra da dağıttığı parçaları bir araya getirme yönünde standart anlatım normlarını zedelemeden ilerlediği de aynı şekilde. Müslüman da olsa Amerikalı kahramandır veya Sudan’lı da olsa bu zeki adam Amerikan ordusunda eğitim görmüştür dayatmalarını Kur’an’dan alıntılar yapıp, dinlerin ve insanların kardeşliğiyle dengeleme arzusu ise sadece iyi niyetli bir girişim olarak tanımlanabilir. Mantık hataları, senaryo boşlukları, drama cılızlığı gibi eksikliklere neredeyse alışacağız. Hele sonlara doğru zikredilen öyle bir köstebek olayı var ki, bu tarz filmler akla geldiğinde büyük bir unutkanlık mı, yoksa kasti bir orijinallik mi insan kestiremiyor. Başrol taşıma yönünde kendini ispatlamış Don Cheadle, aman aman bir performans göstermese de, kendisini bir Soderbergh figüranı olarak değil de, hacimli başrollerde görmek güzel. Son olarak ilginç bir not: Filmin hikayesini yönetmen Jeffrey Nachmanoff ile birlikte oluşturan diğer isim komedyen Steve Martin olarak gözüküyor. İsim benzerliği mi diye baktım ama galiba gerçekten o. Kendisinden global ekonomik kriz hakkında da bir hikaye bekliyoruz.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Dec 2 2008, 09:44 PM
İleti #123


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Vie rêvée des anges, La (1998)

Vie rêvée des anges, La (1998) PosteriYönetmen: Erick Zonca
Tür: Drama
IMDB Notu: 7.4 / 10 (4,086 oy)
Süre: 113 min
Ödüller: 16 wins
Oyuncular: Élodie Bouchez, Natacha Régnier, Grégoire Colin, Patrick Mercado

İşi ve kalacak yeri olmayan Isabelle, şansı yaver gidip bir dikiş fabrikasında iş bulur ve orada tanıştığı Marie ile arkadaş olur. Kaza geçirip komaya girmiş bir anne-kızın evinde tek başına kalmakta olan Marie, Isa’yı da yanına alır. Isa ve Marie zamanla birbirlerine temiz bir dostlukla bağlanmaya başlarlar. Geçici işlerde çalışan ve evlerinde kaldığı komadaki genç kızın günlüğünü okuyan Isa ile, gönlünü zengin bir playboya kaptıran Marie’yi hem bireysel yönden, hem de dostlukları açısından zorlu sınavlar beklemektedir. 90’ların Fransız sinemasının yüzaklarından La Vie rêvée des anges (Meleklerin Düş Yaşamı), sadeliği, samimiliği, doğallığı ve hepsini kanatları altına almış hüznü ile harika bir kent dramı. Dostluğu merkez edinen konusu, aşk, bağlılık, ölüm gibi dallara ayrılıyor, ama o dalları da gövdenin güçlü bir parçası haline getiriyor. Pek çok saygın festivalden çeşitli ödül ve adaylıklar kazanmış filmin içten diyalogları, gidişatı bir dakika bile ağırlaştırmayan kurgu akıcılığı, doğaçlamaya izin veren, bu sayede hayatın içinden birçok ayrıntıyı sinema perdesine asla yabancılaştırmayan, gereksiz müdahalelerde bulunmadığını hissettiren oyuncu yönetimi gerçekten çok güçlü.

Tabi Erick Zonca yönetiminin etkileri yanında film içinde hiç vakit kaybetmeden benimsediğimiz iki kadın oyuncudan Élodie Bouchez’in özgürce hayatın akışına kendini bırakmış, fakat sevgiye, dostluğa, dürüstlüğe bağımlı Isa rolü ile, Natacha Régnier’ın sert mizacından gerçek aşk arayışı uğruna feragat eden, tutkuları gözünü kör eden Marie performansı birinci sınıf. Bu yüzden her ikisinin de 1998 Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülmeleri çok yerinde bir karardı. Yürek burkan sonu ve “her hayat ayrı bir dram ve o hayatlar her şeye rağmen bir şekilde sürüyor” dercesine düşündüren, etkileyen, üzen ilginç final sekansı ile söyleyeceklerini insanın boğazına düğümleyen La Vie rêvée des anges, her sinemaseverin varsa çeşitli ülke sinemalarına yönelik önyargılarını bir kenara bırakıp, hayatında bir kez de olsa şans vermesi gereken özel filmlerden.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Dec 8 2008, 12:04 AM
İleti #124


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Otro, El (2007)

Directed by: Ariel Rotter
Genre: Drama
User Rating: 6.2 / 10 (203 votes)
Runtime: Germany:83 min (Berlin International Film Festival...
Awards: 11 wins
Cast: Julio Chávez, María Onetto, María Ucedo, Inés Molina

Orta yaşlı bir adamın hikayesi. Eşi hamile, babası kendi başına hareket edemeyecek kadar yaşlı ve hasta. Bir gün gayrimenkul işi için küçük bir kasabaya yolu düşüyor. İşini yaptığı adam olarak kendini tanıtıyor önce. Sonra otobüse biniyor. Otobüste yanına oturan adam sessizce ölünce onun kimliğini alıyor. Ardından onun cenazesine gidiyor. Orada bir kadınla tanışıyor, onunla sevişiyor ve sonra... Üç noktadan sonrasında herhangi bir gelişme, farklılaşma gerçekleşmediği de şahsi fikrim olarak kalsın ki, izlemek isteyenlere engel teşkil etmesin. Çok basit bir özet olduğunun farkındayım. Ama film hakkında dişe dokunur bir şeyler söyleyebilmek için bundan daha iyi bir giriş uydurmak zor. Son derece ağır temposu, diyalogsuz, müziksiz, ruhsuz sahneleri ile filmin başından sonuna dek cebelleşmek, göz kapaklarınıza hakim olmak durumundasınız. Bu anlamda Arjantin doğumlu aktör Julio Chávez’in can verdiği, yaşadığı kimlik karmaşasından ötürü ismini dahi hatırlamadığım adamın iç sıkıntısını yansıtma konusunda başarılı sayılabilir. Bu sıkıntıyı izleyiciye yaşatma konusunda da hiç sıkıntı çekmediğinden dolayı pek tavsiye edilecek türden bir film olmadığını söylemek gerek.

Öte yandan bana göre filmin anlatmak istediği şeyin insancıl bir tınısı var: Bir gün için bile olsa insanı sıkboğaz eden sorumluluklardan, rutinlikten kendini kurtarıp sizi kimsenin tanımadığı küçük bir yerde, başka biri olmak! Fakat anlatılmak istenen ile anlatım şekli ortak bir paydada buluşamayınca ve daha içine dahil olunabilir bir ifade biçimi tercih edilmeyince geneli yakalayabilecek bir film ortaya çıkmıyor kanımca. Herhangi bir kırılma noktası, bir sivrilme, yükselme, yoğunlaşma olmayınca filmi izlemek de kimileri için eziyet halini alıyor. Zaten filmin izleyene yaşatmak istediği bu duygulardan ziyade, karakterin gerçek kimliğinin sıkıcılığını farklı kimliklerde de yaşıyor olmanın yorucu süreci. Yani başka biri de olsak, değişen fazla bir şey olmuyor. Hayat, yine bildiğimiz hayat demeye getiriyor. Ya da canı sıkılan tilkinin dönüp dolaşacağı yer yine sorumluluklarının kök saldığı kürkçü dükkanı olur fikri. İşte anlatım o kadar bezgin ki, ana fikir edinme gücü bulduğunuzda bile heba olduğunu düşündüğünüz 80 dakika aklınıza geliyor. Julio Chávez’in neden özellikle bu roller için seçildiğini bilemiyorum. (Bkz. El Custodio) Ama herhalde onun ekranı dolduran güven verici varlığı olmasa bile şu halinden daha az sıkıcı olmazdı bu film.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jan 3 2009, 01:03 AM
İleti #125


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Peur(s) du noir (2007)

Directed by: Blutch, Charles Burns
Genre: Animation | Horror | Mystery
User Rating: 7.1 / 10 (373 votes)
Runtime: 85 min
Cast: Gil Alma, Aure Atika, François Creton, Guillaume Depardieu

Altı animasyon sanatçısının kotardığı Fransız yapımı Peur(s) du noir (İngilizce adıyla Fear(s) Of The Dark), gizemli dört adet kısa öykü yanında, aralara serpiştirilmiş iki farklı çalışmadan oluşan 85 dakikalık siyah-beyaz bir kolaj. Bu serpiştirilen iki çalışmadan ilki, vahşi köpeklerini birer birer bazı değerleri temsil eden insanlara saldırtan ürkütücü bir aristokratı işlemekte. Reklam kuşağı misali hikaye aralarına yerleştirilmiş diğer bölümlerde ise kişisel tasvirlerle yoğunlaşmış bireysel, sosyal, kültürel, politik eleştirilerde bulunan bir kadının monoloğundan kesitleri, yaratıcı siyah-beyaz grafik animasyonlar eşliğinde izliyoruz. Anlatılan dört hikayeden Kafkaesk tuhaflıkta bir aşka, “gore” sayılabilecek bir hayalet masalına veya karanlığın bilinmezliğinin, karanlığın gerçekliğine dönüştüğü dostluk temalı bir yaratık hatırasına tanık olmak mümkün. Fakat hepsinde sanki bir şeyler eksik ya da kısa hikayeleri bünyesinde yaratmış oldukları etkileyici noir ambiyanslarını öyküsel bazda Alacakaranlık Kuşağı tatminkarlığına ulaştıramama söz konusu. Ama bu toplama filmin elinde öyle bir (son) kozu var ki, anlatılmaz yaşanır. Kar fırtınasından dolayı önüne çıkan karanlık bir eve sığınan kel adamı konu alan diyalogsuz hikaye, gerçek anlamda siyah-beyaz bir animasyon şaheseri bana göre. Üstelik filmin “Karanlık Korkusu” konseptine en fazla uyan hikayesi olarak, iki rengin ortaklaşa yarattığı uyumdan vücut bulan olağanüstü görselliğini, rahatsız edici bir gerilim ile buluşturma becerisi hayranlık verici. Kısa süresi ve yoğun sembolik anlatımı dahilinde, birtakım gerilim klişelerinden faydalandığı gibi, sonu itibariyle diğer öykülerin bir türlü yakalayamadığı türden ürperten bir dramatik duruşa ve finale sahip. Peur(s) du noir sadece bu son animasyon için bile izlenebilir. Hatta sadece bu son animasyon izlense bile olur.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 14 2009, 12:06 AM
İleti #126


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Vals Im Bashir (2008)

Vals Im Bashir (2008) PosteriYönetmen: Ari Folman
Tür: Animation | Biography | Drama | War
IMDB Notu: 8.2 / 10 Top 250: #240 (6,478 oy)
Süre: 90 min
Ödüller: Nominated for Oscar.
Oyuncular: Ron Ben-Yishai, Ronny Dayag, Ari Folman, Dror Harazi

İçinde bulunduğumuz sıcak Ortadoğu gündemini geçmişe dönük farklı bir bakışla kucağımıza bırakan İsrail yapımı Waltz with Bashir, nitelikli politik yapımların değişik toplumlarda yarattığı taraflı bakış açılarından kurtulamayan bir film. Öyle ki savaş karşıtı duruşunda bile eleştirilecek yanlar bulmak mümkün. Tabi bu durum, teknik anlamda son derece kaliteli, yaratıcı, yenilikçi, sarsıcı bir film olmasını engellemiyor. Yani Ortadoğu meselesine nasıl bakıyorsak, filmin söylemek istediklerini de o şekilde yorumlamak durumunda kalabiliyoruz. Belki coğrafi ve politik açılardan bize daha uzak bir savaştan konuşuyor olsaydık, filmi bu kadar çok tartışmıyor olabilirdik. Bashir suikastının intikamının acı biçimde alındığı Sabra ve Shatilla katliamları sırasında İsrail hükümetinin ve ordusunun gözü dönmüş Hristiyan sağcı Falanjistlere yardım ve yataklık eden, göz yuman politikasını, o dönemde genç bir piyade olan Ari’nin gözünden, yani kendi iç hesaplaşmalarıyla ele alan Ari Folman, sertliği, şiirselliği, belgeselliğiyle bireysel çaresizliğini Waltz with Bashir’de gözler önüne seriyor. İşte filmin anlaşılma / yanlış anlaşılma noktaları bu savaş karşıtı figürün bünyesinde birbiri ardına boy göstermeye başlıyor.

Sıradan bir asker olan Ari’nin tek başına bu katliamı engelleme gücü olmadığından seyirci kalmasını, savaş dönüşü askerlerde yaygın olan hafıza kaybına bağlamasıyla doğal olarak bu durumu toplumsal hafıza kaybımızla özdeşleştiriyoruz. Meyve bahçesindeki RPG’li çocuğun İsrail askerleri tarafından öldürülmesinin günümüz hassasiyetleri doğrultusunda “kısasa kısas” çağrışımları yapması da çift taraflı okumalar / yanlış okumalar barındırıyor. Ari’den başka tüm arkadaşlarının hatırladığı, Ari’nin ise belki utanç içinde unutmak istediği için hatırlayamadığı bu dönemle yüzleşme ihtiyacı, İsrail politikasının Falanjist intikamına işine geldiği için pasif kaldığı eleştirileriyle paralel ilerliyor. Ama bu noktada da, alenen söylenmese de, askerlerin emir kulu oldukları, içinde bulundukları sisteme karşı duramayacakları savunması ise topu başka yerlere atıyor. “Bu katliamın tek sorumlusu Falanjistlerdir” demiyor elbette. Pasif oluşunun suçunu üstleniyor. Ama sivillerin kamplardan çıkarılmaları ardından, kampta kalan sivil oldukları belli kadın, çocuk ve yaşlıları savunması gerekliliğini bu pasifliğin herhangi bir yerine de koymayı beceremiyor.

Yine de bu kasıtlı veya zoraki pasifliği vurgularken Ari Folman’ın şahsi duyarlılığı anlamlı. Tüm bu çift taraflı okumaların, politik keşmekeşlerin gölgesinde Ari’nin bireysel dramını, artık ne kadar becerebilirsek filmin tarihi gerçekliğinden ayrı tutmak gerek. Orada olduğu halde “olamayan” bir askerin, yıllar sonra bile rahat yüzü göstermeyen rüyalar (açılıştaki olağanüstü 26 köpek sahnesi) ve kesitler (yine olağanüstü gece denizden çıkma sahnesi) sayesinde yaşadığı vicdani rahatsızlık sonrası unuttuklarının peşine düşmesi, vahşi bir tarih gerçeği ile yoğrulmuş biçimde ifadeleniyor. Bu ifadeyi stilize bir animasyon tekniği ile sunmak, filmin belgesel vizyonuna renk kattığı gibi, finaldeki gerçek arşiv görüntülerinin dehşet verici etkisinin de altını kalınca çiziyor. Çünkü bu çağdaş olduğu kadar, ciddiye alınmama riski de taşıyan ifade şekli, finalin kan donduran sahiciliğinin üzerini örtemezdi. Waltz with Bashir’i tüm farklı değerlendirmeler yanında cesur bir özür olarak görmek mümkün. Hiçbir şeyi geri getirmeyecek de olsa, kendi ırkının veya askerlerinin değil, sadece piyade Ari’nin çaresizliğinin görkemli bireysel özrü olarak görmek istiyorum filmi. Çünkü öyle ya da böyle, bir parçası olmak durumunda kaldığı bu katliamda, bireysel olarak da elinden bir şey gelmemesinin, donup kalmasının, pasifleşmesinin özrünü böyle dilediğini düşünmek istiyorum. Çünkü onunki toplumsal hafıza kaybıyla özdeşleştirme kolaycılığına kaçılmayacak kadar dramatik sayılır.

Özür dilemek insanlara öğretilen en güzel davranışlardan biridir. Ama her özür, bizzat senin yaptığın ve telafisi için geç kalınmamış veya geç kalındıysa da özür dilediğin tarafta seni sağlam karakterli gösterecek türden hatalar için anlam taşır düşüncesi aşılandı bize. Oysa boyutları ve tektaraflığı sonuna kadar tartışılır bir soykırımın özrünü dilemem. Tanımadığınız birilerinin adına özür dilemek kimin işidir? Tarihsel gerçekliği tüm çıplaklığıyla ispatlanmış dahi olsa o özür benim özürüm değildir. Ben o insanlara hiçbirşey yapmadım. Onların torunlarıyla birbirimizden özür beklemeden de çok iyi anlaşıyorum. Şayet tüm iddialar sapına kadar doğru da olsa, zamanında hiç tanımadığım sözde atalarım tarafından yenilmiş haltlar için özür dilemek benim elimi kana bular. Beni tecavüzcü, soğukkanlı bir katil, insanlıktan çıkmış bir yobaz yapar. İmza toplamaktan başka bir işe yaramayan sözde aydınların kara cehaletleri içinde boğulmak, onların savaş psikolojisinde bilinçlerini yitirmiş asker vahşetleriyle kendilerini bir tutan, gerçekliği muamma türlü insanlık suçlarına ortak olup, sonra da aptalca özür dileyen ruh hallerine girmek istemem. İstesem de giremem. İstiyorlarsa kendileri kitap yazar, şarkı besteler, film çekerler, o şekilde özür dilerler. Oysa kendilerini sözde “aydın” yapan bu işlevlerini bile yerine getiremeyip, imza toplamayı, oturum düzenlemeyi aydınlatma sayan bu insanlar, diledikleri özürle fırsat kollayan ve asla kendi yaptıklarını bu kadar kolay kabullenmeyecek diasporaların gönlünü hoş etmekten başka bir başarı elde etmiyorlar. Terör örgütleri sempatizanlarının aydından sayıldığı, sağ’lı sol’lu partilerin oy uğruna türlü açılımlarla “kim daha muhafazakar, kim daha dinci” yarışına girdiği, Derin Terör’ün gittikçe derinleştiği bir ülkede dilenen böyle utanç verici bir özür, hiç de şaşırılacak bir şey değil. Canın çok özür dilemek istiyorsa samimice, cesurca, kendinle, tarihinle, atalarınla yüzleşme, itiraf etme, dışlanma pahasına bunu somut biçimde ispatla. Belki Ari Folman’ın biraz da kurnazca yaptığı gibi: Bu cesur özrünün karşısına kendi çektiği acıları, hafıza kaybını, Auschwitz’i de koyarak!

Bu ileti Funkster tarafından Feb 26 2009, 12:28 AM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Feb 26 2009, 12:27 AM
İleti #127


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Hunger (2008)

Hunger (2008) PosteriYönetmen: Steve McQueen
Tür: Drama | History
Slogan: An odyssey, in which the smallest gestures become epic and when the body is the last resource for protest.
IMDB Notu: 7.9 / 10 (2,327 oy)
Süre: 96 min | UK:90 min
Ödüller: Nominated for BAFTA Film Award.
Oyuncular: Michael Fassbender, Stuart Graham, Helena Bereen, Larry Cowan

Cannes Film Festivali’nde ilk filmiyle yönetmen Steve McQueen’e Altın Kamera ödülü kazandıran Hunger, 1981’de Bobby Sands’in önderliğinde IRA militanlarının dayak, işkence ve aşağılamalar sonucu Maze hapisanesinde başlattıkları yıkanmama, sonrasında da açlık grevine yakın plân giren çok güçlü bir film. Sands’in hapis günlerinden, açlık grevinin 66. günü ölümüne kadar uzanan süreci pek de alışılmadık bir tarzda sunuyor. Kronolojiyi bozduğu anlamı çıkmasın. Hunger, farklı tür denemelerinden oluşan mükemmel bir kolaj, veya birkaç çarpıcı kısa filmin birleştirilmiş hali gibi adeta. Mahkumların hücrelerinden alınıp zorla yıkandıkları ve ilaç verildiği bölümler, 17,5 dakikalık tek planlı olağanüstü Sands-rahip Moran görüşmesi ve neredeyse hiç konuşmanın olmadığı, Sands’in açlık grevi sırasında hastanede yaşadıkları, üç ayrı kısa filmin bütünü bozmayacak şekilde kurgulanıp uzun metraja dönüştürülmüş şekli gibi. Steve McQueen, minimalist anlayışı yanında, insanî bir dramı tuhaf bir gerilim atmosferi içinde dinamikleştirdiği gibi, aralara serpiştirdiği bazı kısa bölümlerle gardiyan profillerine de göz atıyor.

Gerek kısa geçişlerle içerde ve dışarıda güç durumda kalan gardiyanlara bakması, gerekse dönemin başbakanı Margaret Thatcher’ın bu açlık grevi hakkında duyduğumuz bazı demeçleri ile karşı safların da sesini bir şekilde duyurmak istiyor. Özellikle “açlık grevi-duygu sömürüsü” ve “suç-politik suç” sorunsalı yönünden duyduklarımız, bu çoksesliliği düşündürücü bir platforma yerleştirmesini biliyor. Bu durumu, filmi tamamen seyirciye tek taraflı aktarmama amaçlı bir objektiflik olarak da görebilirsiniz, Sands'in davası uğruna göze aldıklarının yüceltilmesine yarayan dürüst bir epik olarak da... Bobby Sands’i canlandıran, 300 ve Eden Lake’de de oynamış Michael Fassbender’in performansı ise çok başka bir konu. McQueen, elde ettiği bu güçlü sinema diliyle klâsik bir sinema filmi formatını, heyecan verici bir sinema deneyimine dönüştürüyor. Sözü edilen 17,5 dakikalık sahnede Sands’in anlattığı birtakım anekdotlarla daha da güçlenen, gençliğinde bir kır koşusu sırasında ormanda kaybolduğunu hayal ettiği bölüm, en son Michael Clayton’ın atları gördüğü sahnedekine benzer bir saflaşma, bir arınma hâli taşıyordu sanki. Belki de insanın kendi özüne ait cevaplar her zaman kırda saklı. Gelip bulunmayı bekler şekilde…


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Mar 3 2009, 12:38 AM
İleti #128


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
The Lucky Ones (2008)

The Lucky Ones (2008) PosteriYönetmen: Neil Burger
Tür: Comedy | Drama | War
Slogan: Sometimes losing your way home means finding yourself
IMDB Notu: 7.4 / 10 (1,629 oy)
Süre: Canada:113 min | USA:115 min
Oyuncular: Tim Robbins, Rachel McAdams, Michael Peña, Molly Hagan

Irak’taki görevlerinden izinli olarak dönen Colee (Rachel McAdams) ve T.K. (Michael Peña) ile, görevini tamamlamış olan Fred Cheaver (Tim Robbins) uçakta tanışırlar. İndikten sonra gidecekleri yere aktarma uçak bulamayınca araba kiralayıp beraber gitmeye karar veren üçlünün farklı yerlerde farklı amaçları vardır. Tipik şekilde yol boyunca birbirlerinin sırlarını, zayıf yönlerini ve karakter yapılarını öğrenip aralarında bir dostluk bağı kurarlar. Orduya geri dönmeden evvel gerçekleştirmek istedikleri amaçlarının dramatik yapıları ve karakterlerin uyumlu görüntüsü, samimi bir yol filmi havasını muhafaza etmekte. Irak dönüşü askerlerin yaşadıkları topluma yabancılaşmaya ağırlık vermek isteyen filmin pozitif yönlerinden biri, abartmadan ve hissettirmeden eleştirel davranabilmesi. Yolda giderken solladıkları arap kökenli bir aile ile bakışmaları, Amerikan ordusunun asker seçme yöntemleri, kilise sahnesi ve ölmüş bir askerin kahramanlığının sorgulanması bunlara örnek sayılabilir. Halk tarafından “orada çok iyi işler yapıyorsunuz” şeklinde saygıyla karışık gazlanan bu askerler, kahraman havasına girip her zaman Colee, T.K. ve Cheaver gibi davranamayabiliyorlar. Mesela varlıklı vatansever bir iş adamının “orada tam olarak ne yapıyorsunuz” sorusuna “hayatta kalmaya çalışıyoruz” gibi bir cevap verebiliyorlar. Filmin sıradan ve aksayan yönleri de az değil. Ama yine de Neil Burger’in bir önceki filmi The Illusionist’den daha iyi olduğu kesin. Özellikle üçlünün ayrıldıktan sonra tekrar bir araya gelene kadar yaşadıkları ile, kısa bir süre üçe bölünen film, bu sayede karakterleri biraz daha öne çıkarıp, dramatik yönü işlerlik kazanan olumlu bir kurgusal beceri elde ediyor. Üstelik finali ile de normal bir “kendini iyi hisset filmi” olarak, hâlen yaşanmakta olan savaşın hayatları nasıl etkilediği, nasıl yarım bıraktığı gerçeğini yadsımamış olduğu belirginleşmiş. Çünkü geri dönüşün anlamı, geri döndüğünüz yer ile kendini gösterir çoğu zaman. Geri döndüğünüz yer Irak olunca kendini iyi hissetmek de zorlaşır.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Mar 7 2009, 01:11 AM
İleti #129


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Feast 3: The Happy Finish (2009) (V)

Feast 3: The Happy Finish (2009) (V) PosteriYönetmen: John Gulager
Tür: Action | Comedy | Horror | Thriller
IMDB Notu: 4.9 / 10 (435 oy)
Oyuncular: Jenny Wade, Martin Klebba, Carl Anthony Payne II, Craig Henningsen

Üçlemenin son ayağı Feast 3: The Happy Finish, kan, pislik ve absürdlük geleneğini bozmuyor. Tam da ikinci filmin kaldığı yerden başlayarak sanki asla TV’de oynamayacak bir gece yarısı TV dizisinin devamı gibi ilk iki filmden alınan zevkin, tuhaflığın, komikliğin ve tiksintinin uyumunu bozmuyor. İkinci filmde bıraktığı noktada, üçüncü filme dair yaptırdığı tüm tahminleri çöpe attırması ile zaten daha başında niyetini belli ediyor. Yine özenle eklenen ve nasıl tedavülden kaldırıldığını ilk iki filmi izleyenlerin tahmin edeceği ilginçlikte karakterler mevcut. Shitkicker, Jean Claude Seagal ve Peygamber karakterleri yanında beklenmedik biçimde garip bir kanalizasyon ahalisini de filme dahil eden manyak senaristler Patrick Melton ve Marcus Dunstan, Saw IV- V (ve maalesef yolda olan VI) senaryolarından daha özgür takıldıkları bu üçlemeyi usulüne uygun ucu açıklıkta sonlandırıyorlar. Aslında son derece matrak müzikal finali de gelecek tepkilere göre devamının çekilip çekilmeyeceğini havada bırakıyor. Şahsen ne kadar çekilirse çekilsin hepsini keyifle izlerim. Çünkü yaratıklarla ve finalde bambaşka bir uçukluğa bürünen distopik saçmalığıyla ilgili ortaya saçmış olduğu soruların cevapları için devam filminin (veya filmlerinin) çekilmesi gerek. Hatta Saw serisinin gereksizliğinden daha gerekli bir durum var ortada bana göre. Bu arada kariyerinde uzun metraj olarak sadece bu Feast üçlemesi bulunan yönetmen John Gulager’in gözden kaçmaması gereken numaralarının da hakkını vermek şart. Umarım ileride birileri keşfeder de, kendisine daha yüksek bütçelerle birkaç bin dolar kazandırırlar. Video pazarına yönelik bu işlerin içine sızan estetik denemelerin farkına varmayı seven bir seyirci olarak, Feast serisinin B filmlerine yöneltilen tepeden bakışlara, aşağılamalara gülüp geçen, siktir çeken tavrını saklayacağım ve hep saygıyla anacağım.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Apr 5 2009, 12:28 AM
İleti #130


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Død snø (2009)

Død snø (2009) PosteriYönetmen: Tommy Wirkola
Tür: Action | Adventure | Comedy | Horror
Slogan: Ein! Zwei! Die!
IMDB Notu: 7.2 / 10 (1,255 oy)
Süre: Norway:90 min
Oyuncular: Charlotte Frogner, Ørjan Gamst, Stig Frode Henriksen, Vegar Hoel

Her şey bildiğimiz gibi başlıyor. 4 erkek, 3 kız arkadaş, Paskalya tatili için karlarla kaplı ıssız bir dağ kulübesine gidiyorlar. Cep telefonlarının çekmediğini daha filmin başında dile getiriyorlar. Karanlık çökünce kulübede neşeli saatler geçirirlerken tuhaf bir adam onları ziyarete geliyor. II. Dünya Savaşı sırasında o bölgede bulunan acımasız bir nazi birliği hakkında gizemli hikâyesini anlatarak çekip giden adamın ardından kâbus başlıyor. Sinema tarihinin ünlü slasherlarının telaffuz edilmesi, şişman eleman, basit korkutma numaraları, sevişenin ilk önce ölmesi gibi klişe nâmına ne ararsanız var. Uzunca bir süre kendi saçmalığını ciddiye alan sıradan bir slasher şeklinde ilerlerken, zombi nazi askerlerinin ortaya çıkmasıyla hareketlenen son yarım saatle kendi saçmalığını ciddiye almayı bırakıp, o saçmalığın içinde boğulmayı seçiyor. İşte tam o noktada ilginçleşiyor, bir anda eğlenceli ve komik bir kimliğe bürünüyor. Feast serisi ile kardeşlik bağı kuruyor sanki. Oluk oluk kırmızı sıvı harcıyor, beyin, bağırsak, kafa, kol, bacak önüne ne gelirse gözümüze sokuyor. Tüm bunları yaparken kasıtlı olarak komikleşip sahiden güldürmeyi beceriyor. Çeşitli filmlere el salladığı gibi, bir sahnede The Descent’e bile doğrudan gönderme yapıyor. (Belki de ben gönderiyorum!). Askerlerin zombi, kahramanlarımızın da kan makyajları neredeyse kusursuz. Rovdyr, Fritt vilt gibi bunca yıldan sonra adeta Amerikan slasher filmlerini yeniden keşfetme zekâsı geliştiren İskandinav yapımları arasında özellikle son yarım saatiyle farklılık yaratmaya oynayan Norveç yapımı Død snø (Dead Snow), kan banyosu, kopan uzuvlar, zombi gerilimi, Feast komedisi meraklılarının havada karada kaçırmaması gereken bir film. Artık hangisiydi bilemiyorum, filmde ölen zombilerden biri olarak göründüğü not düşülen enteresan insan Tommy Wirkola’nın bu ikinci yönetmenlik denemesiyle Sundance’de epey ilgi çektiğini de belirtelim.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Apr 15 2009, 10:35 PM
İleti #131


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Okuribito (2008)

Okuribito (2008) PosteriYönetmen: Yojiro Takita
Tür: Drama | Music
IMDB Notu: 8.4 / 10 (1,218 oy)
Süre: 130 min
Ödüller: Won Oscar.
Oyuncular: Masahiro Motoki, Tsutomu Yamazaki, Ryoko Hirosue, Kazuko Yoshiyuki

Çello çaldığı orkestranın dağılması üzerine bir anda işsiz kalan Daigo, eşiyle birlikte büyük şehirden doğduğu kasabaya dönerek annesinden kalan kafe-eve yerleşir. Gazete ilanından bulduğu iş ile bir anda kendini gelenekler icabı ölüleri tabutlarına koymadan önce son yolculuklarına hazırlayan küçük bir cenaze şirketi çalışanı olarak bulur. Sürpriz sayılabilecek bir sonuçla 61. Akademi ödüllerinde En iyi Yabancı Film Oscar’ını kazanan Japonya yapımı Okuribito / Departures, Japon geleneklerinin ölüleri uğurlama merasimlerini temel alarak ölüm ve sonrası hakkında, yaşayan insanın içinde bulunduğu sakin, tedirgin, hüzünlü ve korkulu ruh hallerini yer yer mizahi öğeleri de kullanarak yansıtmaya çalışan bir dram. Pek fazla suya sabuna dokunmayan, düzensiz ve biraz da gereksiz biçimde dış sese başvuran, temelleri yeterince sağlam atılmamış bir baba-oğul ilişkisini kozlarından biri olarak belirleyen (o kozu da gayet iyi kullanan) film, bu açılardan biraz dağınık ve temposuz görünüyor. Kayıplarını ilginç bir seremoniyle defneden aileler, Daigo’nun fazla derinleşmeyen hayat muhasebeleri, çello çaldığı sahneler, taş mektubu ve dokunaklı final, Okuribito’nun etkili dramatik formüllerini oluşturmakta. Kendisi için fazla sorun yaratmayan, yarattığı sorunları da hüzünlü bir kalıba sokup kimi zaman basit, kimi zaman iyimser müdahalelerle çözen ilk uzun metraj senaryosuyla Kundo Koyama, ölümün aslında bir yeniden doğuş olduğu felsefesiyle üzgünlüğüne ümit de eklemiş.

Mülayim bir çellist olan Daigo’nun yeni mesleğine alışma sürecinin hızı, anlayışlı eşi Mika’nın Daigo’nun mesleğini öğrendikten sonra onu sebepli terk edişi ile sebepsiz geri dönüşü, Daigo’nun kayıp babasının kaybolma gerekçelerindeki tutarsızlıklar gibi senaryo zaaflarına rağmen, filmin kendini tüm bu zaaflardan süzerek yarattığı bitkin ve efkarlı olduğu kadar huzurlu atmosferi, bu eksiklikleri bir şekilde izleyicinin kendi aklında tamamlamasına şans tanıyor denebilir. Bu atmosferin oluşmasında ise tecrübeli yönetmen Yojiro Takita ve görüntü yönetmeni Takeshi Hamada’nın görselliğinin, Joe Hisaishi’nin güçlü müziğinin ve başrol oyuncusu Masahiro Motoki’nin bazen yapmacık, çoğu zaman sade oyununun (bu sayede sağladığı özdeşleşme kolaylığının) etkili olduğu da bir gerçek.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Apr 15 2009, 11:15 PM
İleti #132


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Ting che (2008)

Ting che (2008) PosteriYönetmen: Mong-Hong Chung
Tür: Drama
IMDB Notu: 6.9 / 10 (168 oy)
Süre: 112 min
Oyuncular: Chen Chang, Lunmei Kwai, Leon Dai, Chapman To

Tayvan'ın başkenti Taipei'de Mayıs’ın ikinci Pazar günü olan Anneler Günü'nde pasta almak üzere yol kenarına park eden Chen Mo, işi bittikten sonra arabasını engelleyen başka araçlar yüzünden bir türlü çıkamaz. Aracın bulunduğu mahallede başına gelecekler, ona asla unutamayacağı bir gün yaşatacaktır. Basit bir çıkış noktasıyla Chen Mo’nun aracını parkettiği alandan çıkamaması etrafına örülen hikaye, bir süre sonra o muhitte yaşayan esnafın ve bazı komşuların hikayeleriyle katmanlaşarak trajik, komik, dramatik insan manzaraları sunuyor. Normalde içinden çıkılması pek de kolay olmayan veya tatminkar sonuçlar vermeyen bu tip senaryolar, ilk senaryo ve yönetmenlik denemesiyle Tayvanlı Mong-Hong Chung açısından bakıldığında yüzünü kara çıkarmamış. Gereksiz yere uzatılmış hissi veren bazı sahneler dışında durağan temposu dahilinde bile bir hareketlilik yakalıyor. Tabi bu küçük hikayelerin aksıran tıksıran yönleri de yok değil. Üstelik atmış olduğu düğümleri çözmek için hazırlıklı olduğunu film içerisinde belli de ediyor ki, bu düğümlerin aslında kördüğüm olmadığı gerçeği Ting che’yi bir parça çaptan düşürüyor bana göre. Yine de bazı sorunların çözümünde takındığı pozitif tavır, Ting che’yi ölçülü bir gerilim ile masalsı bir sevimlilik arasında başarıyla dengeliyor. Tuvaletteki balık kafası, çiçekli gömlek, bir mahkumun küçük kızına yazdığı mektup, berber dükkanında oynanan akşam langırtı, bir türlü eve ulaşamayan talihsiz pasta ve tabii farklı referanslarla kendini gösteren annelik… Ting che / Parking, ayrıntılara ve onların filmlerde üstlendikleri mühim rollere kıymet veren izleyicilerin daha fazla sevebileceği, “kendisi gibi”, ama yine de “başka” bir film.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 20 2009, 10:46 PM
İleti #133


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Kunsten at græde i kor (2006)

Kunsten at græde i kor (2006) PosteriYönetmen: Peter Schønau Fog
Tür: Drama
IMDB Notu: 7.6 / 10 (797 oy)
Süre: USA:106 min | Canada:106 min (Toronto Internation...
Ödüller: 26 wins
Oyuncular: Jannik Lorenzen, Jesper Asholt, Hanne Hedelund, Julie Kolbech

Onbir yaşındaki küçük Allan’ın psikolojik dengesi bozuk babası Henry ikide bir etrafındakileri kendini öldürmekle tehdit eder. Onu ancak Allan’ın kız kardeşi yatıştırabilir, geceleri onu “rahatlatır”. Henry’nin hayattaki bütün emeli, meşhur ağıtlarını okuyup kasabadaki cenazelerde yas tutanları ağlatmaktır. Aradan çok geçmeden Allan babasını mutlu edecek kadar çok cenaze olması için elinden geleni yapacaktır.

Erling Jepsen romanı, Bo Hr. Hansen senaryosu, Peter Schønau Fog yönetimiyle perdeye aktarılan Kunsten at græde i kor (Ağlama Sanatı), zor bir konuya ve bu konuyu dozunda bir cesaretle işleyen özenli anlatıma sahip bir Danimarka filmi. Ensest gerçeğini ele almanın yükünü, estetik ve trajikomik bir anlatımla sanıldığının aksine aynı ölçüde zor olmayan bir akıcılıkla taşıyor. Yine de yakalamış olduğu bu pozitif karışım bünyesinde sinir bozucu ve dramatik olma başarısı da gösteriyor. Peter Schønau Fog’un çeşitli bölümlere ayırıp ana karakterlerden ve hikayeden kopmadan, hatta üzerine yenileri eklenmiş kısa filmleri birleştirmiş gibi duran anlatımıyla bu tuhaf ailenin her ferdini tuhaf olduğu kadar gerçek kılmayı bilmiş. Küçüklü büyüklü başrol oyuncuların ürpertici ve yer yer kara komik varoluşlarının sağladığı bu gerçeklik duygusu, çarpıcı teknik ayrıntılar ve son derece sağlam bir görüntü / ışık işçiliğiyle daha da güçleniyor. Sözü edilen karmaşık duyguları izleyiciye geçirebilmesiyle o karakterlerin farklı psikolojileri üzerine düşündürücü çıkarımlar sağlıyor. Bu çıkarımları mantıksız ve insanlık dışı bulmamak güç. Ensest kavramının kendisi zaten öyle. Üstelik gerçek yaşamda bu filmde anlatılanlardan çok daha ağırlarının yaşanıyor olduğu da unutulmamalı.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jul 2 2009, 12:34 AM
İleti #134


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

YEDİNCİ GEMİ FİLM BİLGİSİ
Johnny Mad Dog (2008)

Kuduz Köpek Johnny
Forum resmi

Yönetmen: Jean-Stéphane Sauvaire
Tür: Dram / Savaş
Konu: Bugünün Afrikası. On beş yaşındaki çocuk asker Johnny, tepeden tırnağa silahlı, aldığı uyuşturucunun da etkisiyle, ruhuna giren o çılgın köpeğe dönüşmenin hayalini kuruyor.
IMDB Notu: 6.9 / 10 (425 oy)
Süre: 98 dakika
Ülke: Fransa / Belçika / Liberya    Dil: İngilizce   
Oyuncular: Christophe Minie, Daisy Victoria Vandy

2008 yılında Cannes Film Festivali’nde Regard Hope ödülü kazanan Fransa/Belçika/Liberya ortak yapımı Johnny Mad Dog, türlü politik şiddet örnekleriyle kaynayan Afrika ülkelerinden birinde, güç odaklarının kullandığı bir grup çocuk askerin eylemlerini mercek altına alan, onların önderliğinde vaktinden önce büyümek zorunda kalmış bu çocukların çiğ şiddet kullanarak içlerindeki çocuğu nasıl öldürdüklerini hissettirmeye çalışan bir film. Gerçi “çalışan” diyorum ama ondan bile emin değilim. Çünkü bir süre sonra özünde ne demek istediği anlaşılamayan, anlaşılsa bile onları etkili bir biçimde sunamayan, derme çatma bir amatörlüğe dönüşüyor maalesef. Bir roman uyarlaması olması çok daha ilginç. Romana ne ölçüde sadık kalındı veya yazar Johnny üzerinden ne anlatmayı hedefliyordu bilinmez. Fakat şu haliyle bir romandan ziyade, uzun metraj için yeterince geliştirilmemiş bir kısa öyküyü andırıyor. Açılıştaki köy baskınıyla çok güçlü bir giriş yapıp, Johnny’nin önde, diğer çocuk isyancıların arkada yürüdüğü sahnesi ile sert olduğu kadar o sertliği psikolojik yönlerden anlamlandıracağını düşündüren film, ilerledikçe ne konu olarak, ne de Johnny’nin önderliğinde Afrika’nın çocuk askerlerine dram olarak yetkin değil bana göre.

Johnny’yi ve bir diğer çocuk asker olan No Good Advice’ı canlandıran çocukların başarılı oyunlarına rağmen, filmin eksiklikleri hayli fazla. 2006 yapımı Blood Diamond’ın sonunda belirtildiği üzere o zamanki sayıları 200.000 olan, Johnny Mad Dog’da da TV istasyonunu basan, muhabire tecavüz eden, keskin nişancıyı organize bir biçimde etkisiz hale getiren, BM askerlerine kafa tutan bu çocuklar, bu sahnelerin hiçbirinin yeterince etkileyici ele alınmamasından ötürü doğal ortamının ve amatör oyuncu kadrosunun nimetlerinden (evet bu da kullanmasını bilene göre bir nimettir) faydalanamayan başarısız bir film. Romanı senaryolaştıran ve yöneten Jean-Stéphane Sauvaire’in bunda payı büyük. Üstelik bu şekilde biten bir roman olması roman yazarlarına, bu şekilde biten bir film olması da her şeye rağmen filmden ümitli sinemaseverlere hakaret kabul edilmeli.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

9 Sayfa V « < 7 8 9
Closed TopicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 22nd May 2018 - 04:05 AM