IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> The Chaser (Chugyeogja) (2008)
Funkster
mesaj Jul 2 2008, 09:34 PM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

IMDB
Chugyeogja (2008)

Chugyeogja (2008) PosteriYönetmen: Hong-jin Na
Tür: Crime | Drama | Thriller
IMDB Notu: 7.9 / 10 (3,849 oy)
Süre: 125 min
Ödüller: 2 wins
Oyuncular: Yun-seok Kim, Jung-woo Ha, Yeong-hie Seo, In-gi Jung, Hyo-ju Park

Polis teşkilatından kovulmuş olan Joong-ho, geçimini muhabbet tellallığı ile sağlamaktadır. Bir süre sonra çalıştırdığı bazı kızlar esrarengiz biçimde kaybolmaya başlar. Joong-ho, birileri tarafından kızların kaçırılıp satıldığını düşünmektedir. Biraz araştırınca kaçırılan kızları da aramış olan müşteri numarasının aynı olduğunu fark eder. Önce fark etmediği bu numara tarafından tekrar aranır. Hasta yatağından kaldırıp işe gönderdiği, 7 yaşında bir kızı olan Min-ji, bu numaranın sahibi garip adam tarafından alıkonur. İşkence gören Min-ji, katil tarafından öldüğü sanılarak evin bodrumunda bırakılır. Aynı gece beklenmedik bir şekilde yaşlı bir çifti de öldürmek zorunda kalan katil Yeong-min, panik içinde cesetleri yok etmek için dışarı çıktığında, cinayetlerin işlendiği semtte Min-ji ile iletişim kurmak için dolaşan Joong-ho’nun arabasına çarpar. Eski bir dedektif olan Joong-ho, Yeong-min’in şüpheli tavırlarından ve gömleğindeki kan lekesinden şüphelenerek onu korkutur, kaçırır, sonra yakalar, döver ama her ikisi de polise yakalanır. Karakolda işlediği tüm cinayetleri itiraf edip herkesi şaşırtan Yeong-min, cesetleri gömdüğü yeri bilmediği gibi birkaç ayrıntıyı ele vermeyip aptalı oynayınca ciddiye alınmaz. Ama öte yandan Min-ji’nin ölmediğine, Yeong-min’in katil olduğuna inanan Joong-ho, Min-ji’nin küçük kızını da yanına alarak zamana karşı yürüttüğü takiple onu aramaya koyulur.

Gündemi takip ediyorsanız belki duymuşsunuzdur. Düşman kardeşler Kuzey ve Güney Kore, yakın zamanda iki farklı olay ile haberlere konu oldu. Kuzey Kore, ABD ile yaşadığı gerilimin kaynağı olan Yongbyon nükleer reaktörünü imha etti. Bu hareketi ile nükleer silah için gerekli plütonyum üretimine son verme vaadinde bulunmuş oluyordu. Bu iyi niyet gösterisine karşılık olarak ABD de Kuzey Kore’yi teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarmak ve bazı yaptırımları kaldırmak yönünde somut adımlar attı. Öte yandan Güney Kore halkı, hükümetin ABD’den ithal ettiği sığır etinin “deli dana” hastalığı taşıdığından endişe duyarak, bu ithal kararını protesto etmek için sokaklara döküldü. Yüzlerce eylemci ve polis yaralandı. Tahmin edileceği gibi bu iki benzemez olayın tek ortak yanı ABD… Tüm dünyayı sömürme hakkını kendinde gören Amerika, özellikle bu iki Kore devletini tarihleri boyunca defalarca taciz etmiş, yaptıklarına politik, sosyal ve ekonomik gerekçeler bulmuş, her seferinde de uzlaşmacı, arabulucu, barışçı kimlikler takınarak bu olaylardan sıyrılmayı başarmıştır. Yeni pazarlarla sömürü gücüne güç katmak isteyen Amerika, belki de bu yaygın politikasının da etkisiyle Güney Kore’nin sinema sektörünü bile yakından takip etmekte. Meseleyi bağlayacağımız yer, The Chaser adlı 2008 tarihli polisiye-gerilim filmi. 2010 yılında senaryosunu The Departed ile Oscar kazanan William Monahan’ın yazması düşünülen The Chaser’ın yeniden çevrimi için çoktan düğmeye basılmış durumda.

Elbette The Chaser, Hollywood’un Güney Kore’den çekim haklarını aldığı ne ilk, ne de son film. Ülkesinde şimdiye dek 5 milyon izleyici ile Box Office listelerinde uzun süre zirvede kalmış. Geçmişe baktığımızda genel olarak Uzakdoğu yeniden çekimlerin fazlalığı bir yana, bu istilanın sadece Güney Kore ayağında bulunan A Tale OF Two Sisters, Il Mare, My Sassy Girl, The Poisoning, Sympathy For Lady Vengeance, Old Boy, JSA, The Host, My Wife is a Gangster gibilerinin hakları yeniden çevrim için satın alınmış veya çoktan seyirciyle buluşmuş. Amerikalı yapımcıların zevklerini itiraf etmek gerek. Tabi bu zevkin getirisi her zaman iyi uyarlamalar verecek diye bir kural yok. Birkaç yıl önce gerçekten yaşanmış tüyler ürpertici bir seri katil davasından perdeye aktarılan film, artık Güney Kore sinemasınada alışkanlık olduğu üzere hem senaryo hem de yönetim olarak bir “çaylak” filmi. O çaylağın adı da Na Hong-jin… Onun herhangi bir kısa film, tiyatro, drama geçmişi var mı bilemiyoruz ama The Chaser bir ilk filme göre son derece olgun ve hakim bir yapım. Belli polisiye gerilim kalıpları üzerine inşa edilmiş, standart bir zemine oturtulmuş bir film olmasına rağmen, 40 yıllık sinemacılar gibi dizginlere hakim çaylaklara pek sık rastlanmıyor. Hong-jin, yaşanmış bir olaydan uyarladığı kendi senaryosunu gerek olay dizimi, gerek kurgu anlayışı, gerekse oyuncu idaresi yönünden dramatize etmeyi birçok yönden başarmış. Üstelik olağan seri katil polisiyesi gidişatlarını fazla umursamadan, aşırı şiddet içeren sahneleri istismar etmeden, iyi-kötü-kurban üçgendeki karakterlerine sırtını dönmeden ve beklenmedik biçimde politize bir duyarlılığı da eklemekten çekinmeden filmini tamamlamış. Gerçekçi olmak gerekirse bir yapımcı, ilk filminde böylesi çarpıcı ve gerçek bir polisiye vakayı filme alması için bunca risk altına giren acemi bir yönetmeni seçmek için iki kere düşünürdü. Bu tip yeni soluklara Güney Kore sinemasında sıklıkla gözlemlenebilecek şekilde böylesi özgürlük ve bütçe emanet edilmesi, sinema sanatı adına çok olumlu bir yaklaşım. Hong-jin’in, filmin bütünü düşünüldüğünde kendi özgürlüğünü yine kendisinin kısıtladığı, janrın geleneklerine bağlı kalma ihtiyacı duyduğu anları da göz ardı edemeyiz. Yani her ne kadar elinde bir özgürlük olsa da, kendi disiplinini veya acemiliğin getirdiği bir “fazla açılmama” endişesini de hissettirmiyor değil.

forum resmi

The Chaser, yüzeyde bir seri katil polisiyesi. Fakat birçok akranının aksine katilini gizlemek veya onun cinayet işleme sebepleri üzerine şişirme çocukluk/ergenlik gerekçeleri uydurmak için uğraşmıyor. Katilini adıyla, tipiyle yöntemleriyle daha filmin başlarında açık ediyor, hatta polise yakalatıyor. Katilin fazla karizmatik veya gizemli olduğu söylenemez. Hataları, beceriksizlikleri ve kadın katillerinin çoğunun sahip olduğu iktidarsızlığıyla sıradan bir genç. Ama filmin esas derdi, katilin kim olduğu, neden katil olduğu veya onun şahsi meseleleri, zekası veya zayıflığı gibi hedef saptırmalar değil. Karşı köşedeki eski polis, yeni pezevenk Joong-ho’nun gelişimi bile daha ilgi çekici sayılabilir. Başlangıç için hiç de inandırıcı gözükmeyen bu tasarım, film ilerledikçe küçük işler çevirerek yolunu bulan yozlaşmış polisler gerçeğini de sırtlanarak daha makul bir kalıba bürünüyor. Aktör Kim Yoon-seok’un muazzam oyunu sayesinde, çalıştırdığı tele-kızların kaybolması ile sermayesinin peşine düşen tipik bir kötü adam kıvamından, insanlığı ile yüzleşmek durumunda kalıp mağdur ettiği kızların ve en son da zorla işe yolladığı Min-ji’nin peşine düşen vicdan sahibi bir ex-kanun adamına dönüş süreci gayet emin adımlarla ilerliyor. Bunda rozetini kaybetmiş ama vicdan ve adalet kırıntılarını kaybetmemiş kişiliği kadar, Min-ji’nin küçük kızının rolü de önemli. Olayı daha da dramatize etmek için küçük bir oyun gibi gözükse de nihayetinde bu oyununda başarılı da oluyor. İyi ile kötü arasındaki mücadelenin arasında kalan takip sebebi Min-ji’nin dramı da altyapıyı ve gerilimi iyice sağlamlaştırıyor. Peki nasıl oluyor da hemen yakayı ele veren seri katil ile, iyiliğini cepten yiyen dedektif eskisi arasında bir takip sözkonusu olabiliyor? Burada devreye giren gerçekçi unsurlar filmin dramatik duruşuyla uyum içinde.

Seul belediye başkanına pazarda düzenlenen sıra dışı protesto ile aynı ana denk gelen seri katilin yakalanma olayı, haliyle basının, kamuoyunun ve bürokratların farklı reaksiyonlarının açık edileceği bir ortam yaratıyor. Kaostan beslenen çıkar ilişkileri, acil durumlarda alınması gereken perde arkası önlemleri beraberinde getiriyor. Bunun üzerine bir de hukuki ve bürokratik çıkmazlar eklenince, katilin serbest kalma olasılığına kadar uzanan ihmaller dizisi filmin tansiyonunu daha da yükseltiyor. Bu yükselen tansiyona hazırlıklı olduğunu ispat edebilmesi için çaylak yönetmen Hong-jin’in hamlesi hiç olmadığı kadar önem kazanıyor. İşte Hong-jin’in yaşanmış bir seri katil dehşetine dayanarak çektiği ne derece gerçek, ne derece kurmaca olduğu bilinmeyen, fakat filmin kendi kurmacası dahilinde müthiş bir trajik gerçeklik içeren bakkal sahnesinin eşzamanlı kurgusu o hamleyi yapıyor. Bir bakıma etkili biçimde bakış attığı eleştirel yanına final olsun diye o noktada bitirilebilecek bir filmdi The Chaser. Yine de bu final fikri sadece çok acımasız bir mesaj olarak kalacağından, kaldığı yerden devam eden takip öyküsünü çarpıcı bir finalle nihayetlendiriyor. Ama orada bile kısa ve etkili bir ikilem yaratmaktan geri durmuyor. Önce zekaların, sonra kasların konuştuğu benzer finallerin biraz aksine, baştan itibaren alıp sürüklediği hikayesini ikilemlerle dolu mutsuz bir “mutlu son”a bağlamasını biliyor. Politik eleştirel yönünü ana hikayesinin önüne geçirmeyip ona ustaca yediren, bu süreç içinde göze batması muhtemel mantık hatalarını fazla önemsetmeyen, isim yapmış birçok Amerikan polisiye gerilimlerini potansiyeli dahilinde kendi benliğine kabul ettirebilen usta işi bir “çaylak” filmi The Chaser

Bu ileti Funkster tarafından Nov 8 2009, 09:08 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
sermiyan
mesaj Aug 21 2008, 10:03 PM
İleti #2


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 18
Katılım: 11-June 07
Üye No.: 67



Akıl almaz güzellikte bir film ve işinin ehlinden nefis bir inceleme. Eline sağlık Funkster flowers.gif
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
ggecim
mesaj Oct 4 2008, 12:46 AM
İleti #3


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 878
Katılım: 5-October 07
Nereden: İstanbul
Üye No.: 479



Bütün bu bilgiler ışığında Güney Kore sinemasının -belki- başarısı bu yeni açılım ve soluklarda yatmakta. Gençlere - acemilere verilen imkanlar ve destekle ilerliyor, bu sinema. Bu yüzden böyle bir gelişimi ve fikri destekliyorum.
Filme gelince;
QUOTE
The Chaser, yüzeyde bir seri katil polisiyesi. Fakat birçok akranının aksine katilini gizlemek veya onun cinayet işleme sebepleri üzerine şişirme çocukluk/ergenlik gerekçeleri uydurmak için uğraşmıyor. Katilini adıyla, tipiyle yöntemleriyle daha filmin başlarında açık ediyor, hatta polise yakalatıyor.

işte bu atipik film kurgusu ve konuda, kahraman - anti kahraman yaratmayan senaryoları ile beni büyülüyor, bu sinema. İzleyicinin hiçbir karakterle özdeşleşmemesini sağlayıp, filmin sadece görsel ve düşünsel içeriğiyle, filme bağlıyor. Bu, bir film için oldukça riskli. Çünkü her ne olursa olsun izleyici her zaman kendisini karakterin birinin yerine koyma, onla özdeşleşme meylindedir. Bunu bulamadığında o filmden soğuma riski yüksektir. Ama hem böyle bir riske girip, hem de bu kadar izleyiciyi ve koskoca Hollywood'u peşinden koşturan bir sinemadan söz ediyoruz. Başarılarını bir kez daha bu filmle de alkışlamak gerekir.


--------------------
Ömrümüzden bir gün daha geçti,
Dereden akan su ovada esen yel gibi
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok
Gelmeyen gün bir
geçip giden gün iki
- Ömer Hayyam


User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
mezdap
mesaj Oct 4 2008, 01:30 AM
İleti #4


My eyes seek reality...
Group Icon

Grup: Müdavim
İleti: 748
Katılım: 21-August 08
Nereden: ist-rize
Üye No.: 4,428



Başroldeki adamın daha önce başka bir filmini izlemiştim. İzlemez olaydım. Hani filmin iğrenç olduğunu da anlamıştım ama öyle bir durumdu ki, bırakamıyordum da, sonunu merak ediyordum, sonu daha da iğrençmiş. İsmini şimdi hatırlamıyorum filmin ama izleyen varsa yazdıklarımdan belki de çıkaran olur.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
hasta
mesaj Aug 15 2009, 02:52 PM
İleti #5


Dün, bugün, yarın...
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 2,361
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 1



QUOTE(Funkster @ Jul 2 2008, 10:34 PM) *

İşte Hong-jin’in yaşanmış bir seri katil dehşetine dayanarak çektiği ne derece gerçek, ne derece kurmaca olduğu bilinmeyen, fakat filmin kendi kurmacası dahilinde müthiş bir trajik gerçeklik içeren bakkal sahnesinin eşzamanlı kurgusu o hamleyi yapıyor. Bir bakıma etkili biçimde bakış attığı eleştirel yanına final olsun diye o noktada bitirilebilecek bir filmdi The Chaser. Yine de bu final fikri sadece çok acımasız bir mesaj olarak kalacağından, kaldığı yerden devam eden takip öyküsünü çarpıcı bir finalle nihayetlendiriyor. Ama orada bile kısa ve etkili bir ikilem yaratmaktan geri durmuyor.

Film o bakkal sahnesinde bitseydi eğer, türünün kesinlikle kara komedi olduğunu söyleyebilirdik smile.gif Bürokrasinin komik gerçeklerine güzel bir bakış açısı var. Biraz da ders verme niteliği taşıyor film bu yüzden. Senaryodaki kurgu ve yönetim olarak Amerikalı abilerinin iyi örnekleriyle bile kıyaslayınca eksikleri olduğunu söyleyemeyiz, hatta fazlası var. Çok kaliteli bir yapım. Tam da Funkster'ın söylediği gibi "usta işi bir çaylak filmi". Yönetmen, istese daha açık sulara yüzebileceğini, ama bu ilk filminde sadece boy vermeyi tercih ettiğini, şimdilik bununla idare etmemizi, zamanla zorlanmadan açılabilecek potansiyeli olduğunu izleyiciye hissettiriyor. Bu nedenle ikinci filmi The Murderer (Katil) heyecanla beklenebilir.


--------------------
Kendimden başka hiçbir eksiğim yok.
User is online!Profile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
twilightened
mesaj Nov 6 2009, 10:34 PM
İleti #6


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 20
Katılım: 10-March 09
Üye No.: 5,839



Düşünüyorum da, bu film kadar diken üstünde, ağzım açık izlediğim başka bir film var mıydı acaba diye. Muhteşem bir film.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jun 5 2010, 07:44 PM
İleti #7


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



Yönetmen Hong-jin Na’nın ilk filmi olan Ölümcül Takip’i aslında iki farklı bağlamda ele almak gerekiyor. Filmin yüzeysel hikayesi, eskiden polis olan ve özel timde görev yapan Joong-Ho’nun daha sonra karıştığı yolsuzluklar sonucu polislikten uzaklaştırılması ve kadın satıcılığına başlamasıyla ilgili. Pazarladığı kadınların birer birer ortadan kaybolmasını araştıran Joong-Ho, bu sayede kendini bir seri katilin peşinde buluyor. Ama yönetmen bu hikayeyi izleyicilerin önüne bir yem olsun diye atıyor. Esas ilgilendiği meseleler başka…

Filmin yüzeyde kalan hikayesi son derece komplike ve sürükleyici olsa da, bu noktada filmin alt metnini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Ölümcül Takip her şeyden önce polis teşkilatının çürümüşlüğünü, adalet kurumlarının işlemediğini, merkezi otoritenin acizliğini ve bürokratların günü kurtarma telaşından dolayı bütün sisteme verdiği tahribatı gözler önüne seriyor. Film, her ne kadar dört başı mamur bir polisiye gerilim hikayesi anlatsa da, aslında daha ilk yarım saatte bütün her şeyi açıklıyor: Katili de kurbanı da bunların takipçilerini de ifşa ediyor. Hikayesini kedi fare oyununa dönüştürmüyor. Türün alışılagelmiş trüklerinden beslenmesine rağmen, hikayesini klişeleştirmeye ya da seyirciyi ters köşeye düşürmeye uğraşmıyor. Bunun yerine, ustalıkla seyircinin algılarıyla oynuyor. Yüzeydeki kovalamacayla ilgilenen seyirciyi de oyuna dahil ediyor. Tipik bir iyi/kötü polis klişesi üzerinden didaktik bir şekilde mesajını vermektense, günlük hayatın içindeki detaylara yöneliyor. Joong-Ho’nun özel timdeki arkadaşlarıyla yaptığı muhabbetleri, polis şefinin üstleri karşısındaki çaresizliği, politikacıların karikatürize bir şekilde ekrana girip çıkmaları ve satılan kadınların çaresizce hayata tutunma çabaları, bize film hakkında yüzeyde kalan aksiyondan ve kovalamacadan daha çok şey söylüyor.

Ölümcül Takip bir ülkedeki yozlaşmanın boyutlarını, sistemin içine düştüğü açmazları ve insanların yaşadığı çaresizliği anlatırken; Hitchcockyen bir gerilim atmosferiyle de seyircinin ilgisini sürekli canlı tutmayı başarıyor. İyi/kötü ve katil/kurban diye tanımlamaların yapılmasının anlamsızlığının altını çizen film, diğer yandan da finaliyle Hollywood’un sistemin eksikliklerine rağmen sistemin devamının her şeyden önemli olduğunun altını çizen muhafazakar tür filmlerine yakın bir yerde durmaktan da geri kalmıyor. Sistemin karmaşık ve çürümüş çarkları içinde herkesin içinde iyilik kadar kötülük de taşıdığını ifade ederken, son sözü söyleme hakkını da yine polise, yani sistemin “işlemeyen” kurumlarına bırakıyor. Bu açıdan bakıldığında, sistemin işlemediğini gören ama yine de sisteme karşı umut besleyen bir bakışın varlığı hikayenin sonunda rahatsız edici bir hal alıyor. Elbette bunun karşısında, finalde kalkan çekicin inmesini arzulayan seyircilerin de istediği şekilde adaletin işlemediği yerde kişisel adalet tecelli eder teranesine de sığınmak doğru değil. Nitekim Neil Jordan’ın İçindeki Yabancı (The Brave One, 2007) filminde bunun da ilki kadar tehlikeli bir şeye dönüştüğünü görmüştük. Burada esas “sorun” teşkil eden mesele, finale kadar karakterlerini yargılamaktan ve didaktik olmaktan özenle kaçınan, sistem tarafından uygulanan şiddet kadar sistemin dışında tecelli eden bireysel şiddete karşı da aynı eleştirel tutumu koruyan bir filmin finali itibariyle bariz olarak kendini bir yerde konumlandırması. Ucu açık bırakılacak ve seyirci tarafından farklı şekillerde yorumlanacak düşündürücü bir son yerine, özneyi nesneleştiren basit bir finalin tercih edilmesi. Film boyunca bunu başarıyla yapan ve bunu yaparken de seyirciden “özne” olması için özellikle bir talepte bulunan bir filmden de bu kadarını beklemek ukalalık olmasa gerek.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
RockeT
mesaj Feb 6 2011, 12:00 PM
İleti #8


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 242
Katılım: 6-December 10
Üye No.: 8,285



İnceleme İçin Sayın Funkster ve yorumlarını esirgemeyen arkadaşlarıma teşekkür ederim. Filmi izledikten sonra daha detaylı bir şekilde kafamda yönlendirmeme sebep oldular... Film hakkında bir çok yorum Sıkıldım,berbat,iğrenç vs bunun gibi yorumlar var. Öncelikle bu gibi yorumları yapan kişilere saygım var yalnız film izlemeyi bilmiyorlarsa püften yorum yapmasınlar yada filme bir şans versinler...

Filme geçmeden Filmin yönetmeni Hong-jin Na çok başarılı bana göre... İleride bir çok filmini izleyebiliriz. 2009 yapımı kuyu ve sarkaç (Yaktal Jadeul ) filminin videosunu bulamadım ama konusu güzel geldi. Oyuncluğu ile Onuda izlemek isterim. Katil filmine gelirsek The Murderer daha izleyemedim. Ben bir an Ölümcül Takip filminin devamı sandım işte olaylar netleşecek derken değilmiş. Ayrıca filmi izlerken 2010 yapımı sanıyordum filmi ve bir çok yerde The chaser 2010 olarak geçmekte... 2008 yılına ait film olduğunu buradan öğrendim. Asya filmlerini sevmemin nedeni oraları ve yaşayış tarzlarını sevmem ve sanki oradaymış gibi filmi izlemem...

The Chaser sizi konuşturan bir film. Fİlm içinde durduk yere hayır,Kaç,yapma, yakalayın (bip çocugunu) gibi sözler etsiysem film başarılı olduğunu ve olayları bire bir yaşadığımı gösterir. yapmacık da dövüş yoktu. Birebir boğuşma vardı. Lakin polis teşkilatının soğuk halleri suçlu ile suçu ayıramama özelliği sinir kat sayımı arttırdı. Adalet yerini bulmasada filmin böyle değilde aksiyon ile biteceğini düşünmem beni penaltıyı sola atan bir oyuncuya karşılık benim sağa atlamama neden oldu... Eğer yönetmen iyi bir film düşünüyorsa ve gereksiz devam filmleri yerine bu filme bir devam filmi çekerse inanın çok mutlu olacağım... İzlmediyseniz şu filmi izleyin ve film nasıl oluyormuş geç olsa da benim gibi öğrenin teşekkür ederim... yedincigemi.gif


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 24th May 2019 - 01:09 PM