IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

2 Sayfa V  1 2 >  
Reply to this topicStart new topic
> Eleştirmenlere Saygı!
Bob le Flambeur
mesaj Jun 2 2007, 09:43 PM
İleti #1


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



Başlığımız bir eleştiri paylaşım başlığıdır arkadaşlar. Amaç, okuyup, beğendiğimiz hatta bir kenara koyup tekrar tekrar okuyacak kadar beğendiğimiz film eleştirileri ve sinema yazılarını bir başlıkta toplamak. Ama izninizle, başlıkla ilgili olarak en baştan birkaç kural koymak istiyorum:

1. Başlık sadece olumlu eleştiriler içindir. Hatta bahis konusu filmi yere göğe koyamayan türden eleştiriler için! Kötü filmlere, olumsuz eleştirilere bu başlıkta yer yok. Ayrıca bildiğiniz gibi, genelde sinemaseverler sevmedikleri bir filmi öven bir yazıya fazla bozulmazlar ama sevdikleri bir film yerildiği zaman işler değişir. Başlığımızın adını "Eleştirmenlere Saygı" koyduk. Başlık sonradan eleştirmenleri topa tutma başlığına dönmesin.

Edit: Neyse, boşverin diğer kuralları; ilk kurala uyalım yeter rolleyes.gif .

Bu ileti Bob le Flambeur tarafından Dec 7 2008, 08:16 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Bob le Flambeur
mesaj Jun 2 2007, 10:01 PM
İleti #2


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



Bob le Flambeur (1955)


forum resmi


IMDB
Bob le flambeur (1956)

Bob le flambeur (1956) PosteriYönetmen: Jean-Pierre Melville
Tür: Crime | Drama
IMDB Notu: 7.9 / 10 (2,457 oy)
Süre: 98 min
Oyuncular: Isabelle Corey, Daniel Cauchy, Roger Duchesne, André Garet

Jean-Pierre Melville'in dördüncü filmi Kumarbaz Bob, hem insanlık hem de sinema tarihinde çok özel bir noktaya karşılık geliyor. Bu film hassas bir dönüm noktasına işaret eden bir kilometre taşı ve bu noktanın tüm çeşnisini içinde barındırır. Önceden bir Avrupa sineması, bir de Amerikan sineması vardı. Klasik sinema ve modern sinema vardı. Gangster filmleri, komediler ve dönem filmleri vardı. Yönetmenlik için biraz genç ama şimdiden 39 yıllık ömrüne birkaç yaşamı birden sığdırmış, inanılmaz yoğunlukta bir savaş filmi (Le Silence de la mer - Denizin Sessizliği, 1949), bir Jean Cocteau romanı uyarlaması (Les Enfants terribles - Müthiş Çocuklar, 1950) ve zayıf bir melodram (Quand tu liras cette lettre - Sen Bu Mektubu Okurken, 1953) çekmiş bir adam vardı. Sonraki yıllarda bu adam, yeni dalganın "amca"sı, kara filmlerin Fransız ustası, önden giderek Sergio Leone, John Woo ve daha pek çoklarının yollarını açan bir yönetmen, bir film stüdyosu sahibi (kısa sürede battı) ve Avrupa sinemacılığının yüce züppesi haline geldi. Ama sözünü ettiğimiz noktada Melville, 20. yüzyılın ilk yarısının araçlarını kullanarak ikinci yarısının modernitesini geliştiriyordu. Kumarbaz Bob, nostaljik ve gülünç olmakla birlikte sevecenlikle ve mekanlara, nesnelere, sözcüklere, herkesin paylaşmaya hakkı olan düşlere karşı titiz ve saygılı bir özenle doludur.

Kumarhane baskınları, güçlü kuvvetli gangsterler, maço sohbetler, karanlıkta hızla giden otomobiller... tekmili birden! Film, insan malzemesinin ve seslerin en iyi şekilde kullanıldığı bir zemin, asla var olmamış altın çağlara yönelik bir anmadır. Büyük filmlerin evrensel ve zamanın ötesinde olduğu söylenir. Ama Kumarbaz Bob, tam aksi bir nedenden dolayı büyük bir film: Kendi zamanına ve mekânına ait; ve bu özelliğiyle, bilinçli ya da bilinçsiz, bundan tamamen farklı bir geleceğe yönelik olarak ince ince işlenmiş. İçerdiği tuhaf hikaye tabii ki önemli ama filmin asıl cevheri, güzelliğinde ve melankolisinde gizli. Hiç kuşkusuz Kumarbaz Bob'dan sonra dünya dönmeye devam etti. Ama bu filmde bir şeyler, sanki camdan bir kürenin içindeymiş gibi özelliğini yitirmeden saklanmış; bizler bakıp hatırlayalım diye. Ayrıca bu kürenin içinde iç karartıcı hiçbir şey yok.

Jean-Michel Frodon


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Bob le Flambeur
mesaj Jun 2 2007, 11:24 PM
İleti #3


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



Casablanca (1942)


forum resmi


IMDB
Casablanca (1942)

Casablanca (1942) PosteriYönetmen: Michael Curtiz
Tür: Drama
Slogan: They had a date with fate in Casablanca!
IMDB Notu: 8.8 / 10 Top 250: #11 (143,584 oy)
Süre: 102 min
Ödüller: Won 3 Oscars.
Oyuncular: Humphrey Bogart, Ingrid Bergman, Paul Henreid, Claude Rains

Bir tutkunun kökenleri hep sorulur. Nasıl oldu da o kadını ömür boyu sevdiniz, o adama yaşamınızı bağladınız, bu koleksiyon merakınız nasıl, kaç yaşında ortaya çıktı, pullara, kelebeklere, sadomazo ilişkilere, empresyonist ressamlara, genç oğlanlara, alımlı mankenlere, Çin mutfağına, bilumum randevu evlerine, şiire, Bunuel'e veya devrimciliğe olan tutkunuz nasıl başladı diye...

Ama yanıt vermek kolay değildir. Tutkuların kökeni kişisel tarihimizin bodrumlarında, yaşam öykümüzün karanlık dehlizlerinde yitip gitmiştir çünkü... Ayrıca gereği de pek yoktur doğrusu: Yaşamımızı etkileyen, giderek yönlendiren, bize hem zevk verip hem kahreden, o hem yüceltilesi hem de kahrolası tutkuların nedenini-niçinini araştırmak neye yarar? Onlarsız hayatımız ne rahat, ama o ölçüde de zevksiz ve renksiz olurdu... Yaşasın tüm tutkular!

İzmirli küçük çocuğun sinema tutkusu nasıl, ilk kez hangi salonda gördüğü hangi filmle başladı? İzmir'in Karşıyaka semtinin savaşı yaşayan atmosferinde çok küçük yaşta başlanan sinema serüveninin ilk resimleri kimin, hangi filmin ve hangi oyuncularındı? Anımsamak hemen hemen olanaksız...

Filmler birbiri ardına gelir, beyazperde tutkunluğu pekişir, ilk sinema defterleri tutulmaya başlanır, görüntü kolleksiyonculuğu artık tüm yaşama hükmeden bir buyurganlığa dönüşmeye başlar.

Peki ama niye hep duygusal filmlerin apayrı bir yeri olmuştur, niye melodram tutkusu başka tür filmlere de merak salınsa da derinden derine hep iz sürmüştür, niçin hep filmlere ağlanmış ve bundan hiç utanılmamıştır, niye beyazperde en çok hüzünle özdeşleşmiştir? Belki bir filmi, tek bir filmi anmak bunun için yeterli ipuçlarını verebilir.

-Yazının bundan sonraki kısmı filmin finaline ilişkin spoiler içermektedir-

Çünkü güzel Elsa, iki ayrı zamanda iki ayrı erkeğe de aynı düzeyde aşık olmuş, aynı içten sevgiyle bağlanmıştır. Çünkü Paris'in zafer takı önünde giden bir arabada Bergman'ın saçları uçuşmuş ve Bogart onu tutkuyla öpmüştür... Çünkü yağan yağmurun ıslattığı bir mektupta, giderek okunmaz hale gelen satırlar, Elsa'nın gelmeyeceğini ve Rick'in Paris'te sadece bir düş gördüğünü kanıtlamaktadır. Çünkü yıllar sonra Casablanca'da karşılaşıldığında, geçen onca olaya karşın aşk hiç küllenmemiştir ve eşelenen közün içinde ateşe dönüşmeye hazırdır. Çünkü o havaalanında Rick, sevdiği kadını yeniden Nazilere karşı direnişin liderlerinden Victor Laszlo'nun kollarına bırakmaya hazırdır: Çöken dünyada aşkın, kolektif trajedilerin yanında bireysel dramların ne önemi vardır ki? Çünkü Sam piyanoda hep "As Time Goes By"ı çalacak, görev duygusu hep aşklara üstün gelecek, dünya döndükçe insanlar ne denli üzüleceklerini bilseler de, ışığa koşan pervaneler gibi aşkın peşinde koşup duracaklardır. Çünkü İstanbul'da ilk görülen filmler arasında "Casablanca" da vardır ve o sinema tutkunu çocuğun gönlü, bu filmden kolay kolay onulmaz bir yara almıştır...


Atilla Dorsay


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Bob le Flambeur
mesaj Jun 3 2007, 12:03 AM
İleti #4


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



In the Mood for Love (2000)


forum resmi


IMDB
Fa yeung nin wa (2000)

Fa yeung nin wa (2000) PosteriYönetmen: Kar Wai Wong
Tür: Drama | Romance
Slogan: Feel the heat, keep the feeling burning, let the sensation explode.
IMDB Notu: 8.1 / 10 (20,977 oy)
Süre: 98 min | Poland:94 min
Ödüller: Nominated for BAFTA Film Award.
Oyuncular: Maggie Cheung, Tony Leung Chiu Wai, Ping Lam Siu, Tung Cho 'Joe' Cheung

Kare kare akla yazılan, satır satır insanın içine işleyen filmler vardır; yıllar geçse de silinmez. İşte Aşk Zamanı da böyle kültleşecek bir film. Bu, yönetmen Wong Kar Wai'nin yabancısı olduğu bir durum değil. Onu önceden tanıyanlar bilirler; her Wong Kar Wai filminin akılda bıraktığı ayrı bir kare vardır hep. Aşk Zamanı'ndan kalan izler biraz farklı; zaten film, yönetmenin kendi çizgisi içinde de farklı bir noktaya oturuyor...

Oldukça bilindik, basit bir hikaye üzerine kurulmuş Aşk Zamanı, aşkın şiirsel yönünü öne çıkaran lirik bir başyapıt. Kameranın, oyunculuğun, mekanın, kostümün ve müziğin birbirini eksizsiz biçimde tamamlaması yazıyor bu şiiri. Çıkacak tek bir kare bu bütünlüğü bozacakmış gibi geliyor insana. Açılış sahnesinden itibaren zaten sonu hüsranla biten bir aşk öyküsüyle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Arka plandaki zaman, dönem ve mekanın belli etmeden olayları şekillendirdiği bir aşk öyküsüdür bu: 1960'ların Hong Kong'u... Su-Lizhen ve Chow eşleriyle aynı katın odalarına aynı anda taşınır. İkisinin de eşi uzaktadır, ikisi de yalnızdır. Eşlerinin yüzlerini hiçbir şekilde görmeyiz. Hikaye böylelikle örülmeye başlar. Su-Lizhen ve Chow'un arkadaşlığı kaçınılmazdır.

Ağır ağır ilerleyen bir ilişki bize de ağır ve şiirsel kamera hareketleriyle yansıyor. Kırmızı gibi yoğun renklerin dikkat çekici bir ağırlıkta olduğu mekanlar, evlilik dışı gelişen bu ilişkiye hazırlamakta izleyiciyi. Merdiven aralıklarında tekrar eden karşılaşmaların yavaş çekimleri, karakterler arasında yine yavaş yavaş oluşan çekimin yoğunluğunu her fırsatta bize hissettiriyor zaten. Su Lizhen aynı saate bakıyor hep. Zaman ilerliyor. Duygularını açığa vuran ilk erkek oluyor. Koyu renkler, yağmurlu dar sokaklar, Tony Leung'un bütün efkarıyla sigara içtiği karanlık koridorlar, yakalanma korkusuyla dört duvar arasında geçirilen ilk gece, taksinin kırmızı arka koltuğunda yaşanan ilk dokunuş, aynalardan bize yansıyan çelişkiler, ikilemler; kameranın ritmi, insanın içine işleyen tema müziğiyle birleşince ortaya izleyicinin satır aralarını kendi hayal gücüyle örebildiği bir şiir çıkıyor. İlk başta dövüş sanatı çizgi romanlarına duydukları ortak ilgi görüştürüyor onları daha fazla. Arka plandaki aldatan eşler giderek yok oluyor; kırmızı perdelerin uçuştuğu koridorlarda geçen bekleyişler başlıyor artık. Nat King Cole'un 'Quizas Quizas...'ı Chow'a yoğun bekleyişlerinde eşlik ediyor, kırmızı odanın penceresinden dışarı bakarak sigara içerken. Son bekleyiş onları, bir daha bir araya gelmemek üzere ayırırken, izleyici filmdeki bütün öğelerin arasındaki inanılmaz uyumun ortasında kalıveriyor.

Büyük bir özenle kurgulanan Aşk Zamanı, izleyicisine kendi hikayesini kendi yaratma olanağı tanırken, kendine çizdiği çerçevenin de asla dışına çıkmıyor. Yönetmen şöyle diyor: "Amacım ilk başta tekrarlarla filmi kurgulamaktı. Müziği tekrar ettik, çekim açısını tekrar ettik. Her zaman aynı saat ve aynı merdivenler vardı; çünkü bu iki insanın duyguları dışında hiçbir şeyin değişmediğini vurgulamak istedim." Şehrin ve kalabalığın içinden akan hızlı kamerasıyla bizi daima şaşırtan Wong Kar Wai, bu sefer dört duvarın içine yerleştirdiği sıradan da denilebilecek öyküsüyle, ritmi yerinden şaşmayan kamerasıyla, istediği çerçeveyi sekmeden çizen tekrarlarıyla, yoğun renk ve mekan kullanımıyla kendini de başka bir yere taşıyor. Kendi tarzına renk kaybettirmeden başka bir öyküde nefes aldırıyor. Tony Leung ve Maggie Cheung'un unutulmaz performanslarının katkısı da çok büyük burada. İki kişinin arasında yoğunluğunu bulan filmde, rolleriyle birleşiyorlar adeta.

Bunların üzerine söylenebilecek bir şey yok gibi. Uzakdoğu sinemasının ustalarından Wong Kar Wai, incelikli diliyle usta tanımını doğrulatarak kotarıyor bu filmini de. Tüm ekibin özenini ve emeğini hissetmemek elde değil. Hong Kong ozanı Wong Kar Wai kıyıda köşede kalmış, sıradanlaşmış bir öykünün içindeki şiiri gün ışığına çıkarıyor. Herkesin okuduğu farklı bir satır var bu şiirde. Ancak söze dökülemeyen bir yanı var Aşk Zamanı'nın... Bir de siz okuyun ne demek istediğimi anlayacaksınız.


Övül Durmuşoğlu

forum resmi


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Chetin
mesaj Jun 5 2007, 11:16 PM
İleti #5


Etkin Üye
***

Grup: Üyeler
İleti: 416
Katılım: 31-May 07
Nereden: Amed
Üye No.: 20



KADER (2006)


forum resmi

Zincirleme aşk tamlaması

Kader adını duyduğumda ...oysa yönetmen 'yazgı' diye bir film yapmıştı dedim. Sahi 'kader' ile 'yazgı' arasındaki fark neydi Bu iki eşanlamlı sözcük, yönetmenin imgeleminde hangi 'farklara' tekabül etmekteydi

'Yazgı' ortalama bir beyaz yakalının, bir gümrük muhasebecisinin etrafında dönüyordu. Albert Camus'un 'Yabancı'sından esinlenerek çekilmiş film, 'inisiyatif almayı reddeden' ve başına gelen hiçbir şeye, hatta iki çocuklu bir kadının ölümünden sorumlu tutulmaya bile itiraz etmeyen genç bir adamın hayatla giriştiği garip, sinik bir oyunu ele almaktaydı. Yazgı'nın Musa'sı, bir tutkunun peşinde esir olmayı değil, 'iyilik ve kötülük' gibi ayrımlar üzerinden suçu; hak, hukuk ve adalet üzerinden cezayı keşfetmiş olan sistemler ve algılar karşısında bir pasif anarşist olmayı seçiyordu. Musa'ya göre asıl yenilgi savunmaya geçmek olurdu ve Musa hiçbir mevziyi savunmaya değer bulmuyordu.

'Kader'in Bekir'i ise Yazgı'nın varoluşsal sorunlarının çok berisinde, Türk usulü bir kaderin pençesinde. Nam-ı diğer 'felek'. Meyhane köşelerinde 'kahpe' sözcüğüyle sunturlanan.

Kader'de, kaderini sinsi sinsi gözetleyen bir Musa yok; aksine kaderinin akışına tutkuyla katılan bir Bekir var. Bekir de ilginç bir isim, 'Bekir gibi bellemek' diye bir deyiş vardır ya halk arasında. Bekir'in kaderiyle arasındaki ilişki böylesine bir 'belleme' üzerinden ilerliyor, bir dersi beller gibi belliyor içine düştüğü pençeyi, her köşesini tanıyor zamanla, ezberliyor. Bazen kim kimi taciz ediyor, kim kimin peşinde; karışıyor Bekir midir kaderinin peşinde sürüklenen; kaderi midir Bekir'den çeken..

Filmin, Zeki Demirkubuz'un C Blok'tan sonraki en görkemli, en ses getiren filmi Masumiyet'teki karakterlere ait bir başlangıç hikayesi olması, yönetmenin sadık hayranlarına yaptığı anlamlı bir jest aynı zamanda. Masumiyet'i izleyenler hapisten yeni çıkmış bir karakteri canlandıran Güven Kıraç ile 'Bekir'i oynayan Haluk Bilginer arasındaki o uzun ve dramatik diyaloğu hatırlayacaklardır. Bekir'in, Derya Alabora'nın oynadığı Uğur'un ardında, o Sinop senin bu Kars benim nasıl dolaştığını, nasıl harap olduğunu anlattığı hikayeyi. Kader, bu büyük aşkın nasıl başladığını anlatıyor ve 'Zagor adlı suça âşık bir adama âşık Uğur'a âşık olan Bekir'in, zincirleme trajedideki rolünü perdahlıyor. Kendi halinde halı dükkanı işleten genç bir adamın kendisine birazcık kur yapan kadına ölümüne âşık olup 'hiçleşme' halini.

Evlenen, iki çocuk babası olan; ama Uğur'un etrafında olma sevdasından bir türlü vazgeçemeyen, bu uğurda kurşunlanan ve bileklerini kesen bir adamın 'hiçlik' safhasında bu kadar diretmesi, 'bu kadar aşkın bir anlamı olmalı' eğilimindeki ben misal izleyiciye gerçek-üstü görünüyor, tabii, hikayenin sonunu, 'Masumiyet'i de bildiğimiz için. Sıradan görüntüsünün altında 'norm'lara değil kaderine teslim olmayı 'seçen' böyle bir adam, bu kadar 'gerçek-üstü bir aşkla, belasını değil, olsa olsa Mevla'sını bulur diyorum; böylesine bir 'acz'in, böylesine bir 'yokluk' halinin rotası nasıl olur da 'aşkın' olana evrilemezçevrilemez, diye düşünüyorum; mademki 'norm'ların ve normalin bu kadar uzağındayız ve mademki bu kadar bir 'başka'lık söz konusu... Gelin görün ki, Demirkubuz'un 'başka'sı başka. O, bir çırpıda yargılayabildiğimiz karanlık adamların dünyası ile kontrast yaratan 'gerçek' bir masumiyet arıyor yılmadan. Hem, belki de devreye başka bir aşk giriyor burada; mikro trajedilerden geçerek 'varoluşun' makro trajedisine dokunabilme arzusu.

Varoluş bu kadar trajik mi 'Sizin şer bildiğinizde hayır, hayır bildiğinizde şer vardır' diyen ayete ve kaderin çizilmiş bir yol haritası üzerinde yaptığımız tercihler bütünü olduğunu söyleyen görüşe göre değil. Fakat kimi din bilginlerinin 'yalnızca istemekte özgürüz, gerisi kader' dediğini hatırladığımızda; 'rüzgarın önünde savrulan kuru bir yaprak gibiyiz' diyenleri anımsadığımızda, Bekir, 'adrese teslim' sadık bir kul gibi tezahür ediyor.

Rüzgarın önünde savrulan içi boş naylon poşetler, kahramanın yitirilmiş iradesini temsilen oradan oraya savruluyor.

N.Bengisu Karaca


--------------------
Kusur benim imzamdır.

Sinematek

Film Eleştirileri

forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Bob le Flambeur
mesaj Jun 8 2007, 05:41 PM
İleti #6


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



The Hunger (1983)


forum resmi


IMDB
The Hunger (1983)

The Hunger (1983) PosteriYönetmen: Tony Scott
Tür: Horror | Romance
Slogan: Nothing Human Loves Forever
IMDB Notu: 6.2 / 10 (6,015 oy)
Süre: 97 min
Ödüller: 2 nominations
Oyuncular: Catherine Deneuve, David Bowie, Susan Sarandon, Cliff De Young

Gördüğüm en iyi açılış sahnelerinden biriyle başlıyor film. Bauhaus grubunun keskin ve haşin rock nağmeleri, atmosferin ilk imgesini hemen oracıkta inşa ediyor: Şiddet... Solist tıpkı bir hayvan gibi kafesli bir telin ardında söylüyor "Bela Lugosi's Dead" adlı şarkıyı ve böylece ilk görsel imge de kendini varediyor: Esaret... İkisini birleştirirseniz filmin temalarından biri hemen o anda billurlaşıyor: Esaretin Şiddeti... John'un (David Bowie) filmin ortalarında gencecik bir klasik müzik öğrencisine nasıl kıydığını düşünün... Ya da Miriam'ın (Catherine Deneuve) sokaktan getirdiği bir genç adamı bir köpek gibi nasıl parçalayıp yediğini ve parçalanmış etinden sızan kanı Sarah'ya (Susan Sarandon) nasıl sunduğunu...

Biz yine açılıştan devam edelim... Mekan bir gece kulübü, metropol toplumunun "uygar mensupları" bir ilkçağ ritüelinde olduğu gibi hayvani arzularına kapılmış, çiftleşecekleri birini aramakla meşguller... İki kontrollü, soğuk yüz hemen dikkat çekiyor: John ve Sarah... Onların baştan çıkarıcılıklarının kökeninde de bu soğuk, rafine güzellik yatıyor... Ama çok geçmeden anlayacağız, bu güzel insanlar cinsel cazibeleriyle ağlarına düşürdükleri kurbanlarının kanını içecekler... Tek gecelik bir şehvet uğruna hayvani içgüdülerine teslim olan o iki kurbana ise asla acımayacağız... Büyük bir fırında yakılan cesetlerinin külleri melankolik bir Manhattan sabahında, gri gökyüzünde uçuşurken biz iki vampire çoktan tav olmuş durumdayız...

Sahi, biz neden vampirlere hemen tav oluruz? Kendimizi kurban olamayacak kadar akıllı ve kontrollü bireyler olarak gördüğümüz için mi? Ya da, cinsel zaaflara sahip olmadıkları halde, müthiş bir baştan çıkartma yetenekleri olduğu için mi hayranız onlara? Bunlar zor sorular... Zor çünkü bütün cevaplar içimizdeki karanlık noktalara kadar uzanıyor.

"Açlık" da içimizdeki o karanlık noktalarda geçen bir film. Filmin bazı imgelerini deşifre etmeye kalkıştığımızda karşımıza çıkanlara şöyle bir göz atalım: Cinsel zaaf esarete, esaret aşka denk düşüyor (Miriam'ın kendi kanını Sarah'nın karıştırdığı sahneyi düşünün)... Ve aşkta bir tarafa esaret, diğer tarafa iktidar düşüyor (Miriam-John ilişkisi)...

Tıkla üstüne, kendin kaşınmış ol. Bir daha tıkla, kaşıntına son ver...
İktidar müthiş bir güç veriyor Miriam'a... Önce ruhu, sonra bedeni bağlıyor kendine ve bulaştırdığı hastalıkla son darbeyi vuruyor "eş" olarak seçtiği insana. Geçmiş günahlarını ise bodrumda değil, tavanarasında saklıyor. Utanmıyor onlardan, bodruma saklamıyor, gömmüyor. Yani bencillik bir kişilik özelliği değil artık, metropol bireyini tanımlayan en canalıcı sözcük... Miriam'ın yüzyıllara yayılan ömrü "Aşık olacaksan iktidarı seç. Kimseye acıma" ilkesiyle geçmiş...

Ama iktidar el değiştirecek, bireyin kendini en iyi ifade ettiği bir kültürden gelen Amerikalı Sarah, Avrupalı Miriam'ın iktidarına karşı koyacak, diğer bir değişle özgürlük uğruna çok uzun sürecek bir aşkı yok edecek. Sözün özü, bencilliğin öteki yüzü: İktidar uğruna aşkı da yok edebilirsin.

Sahi Sarah bundan sonra ne yapacak? Avrupa'nın ağırlığını simgeleyen o büyük evi terk etmesi ve onun yerine bir apartman katını seçmesinden başka elimizde bir veri yok...

Demek ki bu belirsiz final, seyirciye yöneltilmiş bir "Siz olsaydınız ne yapardınız?" sorusundan başka bir şey değil... Miriam'ınki gibi varolmanın bencil bir iktidar duygusuyla özdeş olduğu bir hayat mı? Yoksa etik değerlerin bencilliğe baskın çıkacağı fedakar bir seçim mi? Çağdaş kapitalizm birinci şık diyor... Peki ya siz?

"Açlık"ın bu kadar sağlam temalara sahip olmasının arkasında romanın yazarı Whitley Strieber duruyor. Ama yönetmen Tony Scott'ın hakkını yememeli... Scott, Strieber'in romanının görsel karşılıklarını seyrine doyum olmayan bir yönetmenlik sanatı becerisine çevirmiş... Hikayenin değil, temaların üstünde odaklanmış... Dramatik durumları, uzun diyalogları pas geçip unutulmaz sinema sahneleri yaratmaya vakfetmiş tüm emeğini...

İşte film, tam da bu nedenle, yani Strieber'in romanındaki hikayeyi anlaşılır bir şekilde beyazperdeye aktaramadığı ve biçimci olduğu için eleştiri almıştı 1983'te. Ne yalan söylemeli, yerli ve yabancı meslektaşlarımın bu filmi aşağılaması belirli bir noktadan sonra hiç umurumda değil... Çok temel bir nedenden ötürü: Benim için önemli olan bir yönetmenin dramatik yapıyı sağlam tutması değil, temalarını iyi kavrayabilmesidir. Çünkü yönetmenlik sanatı bence tiyatro dramatürjisine değil, resim sanatına daha yakındır. Ve "Açlık" da ilk karesinden son karesine kadar birbirinden mükemmel resimler vaat eden ve temalarını çok iyi kavrayan bir film... Oyuncularının fiziklerini ve Manhattan şehrini kullanışı, büyüleyici kurgusu ve akıldan asla çıkmayacak bazı sahneleriyle adeta bilinçdışında geçen lirik bir kabus bu... Bir başyapıt.


Mehmet Açar



--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Bob le Flambeur
mesaj Jun 13 2007, 01:42 PM
İleti #7


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



Underground (1995)


forum resmi


IMDB
Underground (1995)

Underground (1995) PosteriYönetmen: Emir Kusturica
Tür: Drama | Comedy
IMDB Notu: 8.1 / 10 (12,860 oy)
Süre: 170 min | USA:167 min | 320 min (director's...
Ödüller: 4 wins
Oyuncular: Miki Manojlovic, Lazar Ristovski, Mirjana Jokovic, Slavko Stimac

Yıllar önce TRT, Saraybosna'da düzenlenen uluslararası bir müzik yarışmasını naklen yayınlamıştı. Yarışma safhasına geçmeden, katılımcı ülkeleri ve sanatçıları tanıtan klipler gösterildi adet olduğu üzere. Örneğin, İsviçre kayak merkezleriyle, Türkiye Boğaziçi'yle, cami görüntüleriyle, tarihi zenginlikleriyle vb. tanıtılıyordu... Son olarak sıra ev sahibi ülkeye geldiğinde, tümüyle doğal görüntüler eşliğinde, tümüyle doğal seslerden oluşmuş "Yugoslavya Senfonisi" adlı parça sunuldu. Ülkenin bir ucundan diğerine uzanan bir yolculuk sırasında kaydedilmiş çok kültürlülüğü, çelişkileri ve uyumu gösteren bir senfoniydi bu. Çan sesi, ezan sesi, ağlayan ve gülen çocukların sesi, kentlerdeki uğultu, dağlardaki esinti, deniz sesi, derelerin şırıltısı, merkeplerin anırtısı, trenlerin gürültüsü, düğün eğlencelerinden zurna ya da akordeon sesleri... Yüzlerce ses, yüzlerce görüntü... Yugoslavya'yı tanımlamak için bundan daha iyi bir yol bulunamayacağını düşünmüştüm o zaman.

İşte Emir Kusturica, o seslere, o görüntülere, yani Yugoslavya'ya derin bir özlem duyuyor ve "Yeraltı" ile bu özlemini çığlıklandırıyor.Geçtiğimiz sezon izlediğimiz "Yağmurdan Önce" de benzer bir çığlığı ulaştırmıştı kulaklarımıza. Ama Kusturica, Manchevski'den birkaç fazla adım atmış, daha çok konuşmuş, "orkestra"yı paramparça edenleri işaretlemekte somut örnekler vermiş -BM askerleri, Alman plakalı arabalar...- ve filmdeki tüm kahramanları, kopan kopartılan bir toprak parçası üzerinde aynı neşeli atmosferde biraraya getirerek, "Bize karışmayın, sorunlarımızı kendimiz halledelim, biz kardeşiz" demiş. "Kardeş kardeşi öldürmeden savaş savaş olmaz" mesajı her iki filmde de karşımıza çıkıyor.

İşte Kusturica'nın Manchevski'den farkı ve bazı batılı entelektüellerin damarına basan tavrı da buradan kaynaklanıyor kanımca. Yugoslavya'da olan biteni kardeş kavgası olarak gören, bu kavganın fitilini ateşleyenleri ise çok iyi saptayan bir aydın olarak Kusturica, ne iddia edildiği gibi Sırp propogandası yapıyor ve ne de istenildiği gibi Boşnakları, Hırvatları savunmaya niyeti var. "Yeraltı" şu ya da bu milliyetçiliği değil, Yugoslavya'yı savunan bir film. "Bu hikayenin sonu yok" vurgulamasıyla da dünyanın şu halinde hepimizin ihtiyacı olan umudu barındıran bir insanlık ve barış senfonisi.


Tunca Arslan


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Bob le Flambeur
mesaj Jul 5 2007, 01:14 PM
İleti #8


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



Im Lauf der Zeit (1976)


forum resmi


IMDB
Im Lauf der Zeit (1976)

Im Lauf der Zeit (1976) PosteriYönetmen: Wim Wenders
Tür: Drama
IMDB Notu: 8.0 / 10 (1,005 oy)
Süre: 175 min
Ödüller: 1 win
Oyuncular: Rüdiger Vogler, Hanns Zischler, Lisa Kreuzer, Rudolf Schündler

Bruno, küçük kasabaların sinemalarındaki projeksiyon makinelerini onaran bir gezgindir. Robert ise karısından yeni ayrılmıştır. Robert'in başarısız intihar girişimi iki adamı biraraya getirir. Bruno'nun karavanıyla beraber bir yolculuğa çıkarlar...

"Zamanın Akışında"yı çok farklı açılardan ele almak mümkün. 68 kuşağının 70'li yıllarda içine düştüğü yalnızlık ve arayış, Wim Wenders'in ilk dönem filmlerinde üzerine gittiği bir temaydı. Bruno ve Robert de bu anlamda tipik birer Wenders karakteri. Almanya'nın sınır kasabalarında çıktıkları yolculuk hem bu arayışın hem de otuzlu yaşlarına giren iki erkeğin ruh halinin bir simgesi.

Sinemanın kaybettiği değerler ve Wenders'in bu nedenle duyduğu endişe, "Zamanın Akışında"nın değindiği başka bir konu. Bruno'nun mesleği elbette tesadüfi bir seçim değil. Filmin başında konuştuğu, sessiz film döneminde filmlere müzik yapan yaşlı adam da öylesine gözükmüyor. Wenders izleyiciye bir şeyler göstermektense onları uyutan filmleri ve bu filmleri izleyiciye ulaştıranları eleştirmekte. Filmindeki sinema sanatına dair kimi göndermelerse unutulmayacak sahnelere kaynak oluyor. İki kahramanın film gösterimi bekleyen çocuklara sergiledikleri gölge oyunu ve Bruno'nun bir taşra sinemasının makine dairesinde bulduğu film parçalarını biraraya getirerek oluşturduğu kısa film bunlardan sadece ikisi.

Tüm Wenders filmleri gibi enfes bir müzik kullanımına ve izleyiciyi neredeyse hipnotize eden dingin bir görüntü yönetimine sahip olan "Zamanın Akışında", sabırlı izleyiciler için (süresi yaklaşık 3 saat) unutulmaz bir deneyim. Günümüz izleyicisi yönetmeni daha çok "Buena Vista Social Club" veya "Sırlar Oteli" gibi son dönem filmleriyle tanımak ve sevmekte. Ancak Wenders'e usta kimliğini kazandıran filmler, "Alice Kentlerde", "Yanlış Hareket" ve "Zamanın Akışında"dan oluşan yol üçlemesi. Üçlemenin en iyisiyse son parçası olan "Zamanın Akışında". Sıkı Wenders hayranlarının bu değişmez favorisi, sinemanın ve görüntünün nasıl bir güce sahip olduğunun farkında olan bir başyapıt. Zamanın akışında değişebilecek, daha doğrusu değişmesi gereken şeyler üzerine düşünmek için de birebir.

Engin Ertan


forum resmi


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Siyanure
mesaj Jul 30 2007, 05:50 PM
İleti #9


orada olmayan adam
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 493
Katılım: 6-July 07
Nereden: dark city
Üye No.: 149



Babel (2006)

forum resmi

IMDB
Babel (2006)

Babel (2006) PosteriYönetmen: Alejandro González Iñárritu
Tür: Drama
Slogan: If You Want to be Understood...Listen
IMDB Notu: 7.7 / 10 (76,828 oy)
Süre: 143 min
Ödüller: Won Oscar.
Oyuncular: Brad Pitt, Cate Blanchett, Mohamed Akhzam, Peter Wight


Babil'in sürgünleri

Tevrat der ki:
"Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı.
Sonra 'Kendimize bir kent kuralım' dediler:
'Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.'
Rab, insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi.
'Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündükleri gerçekleşecek, hiçbir engel tanımayacaklar' dedi:
'Gelin aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.'
Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.
Bu nedenle kente 'Babil' (İbranicede 'kargaşa') adı verildi. Çünkü Rab, bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı."
***
O günden beri tarumarız.
Babil'in sürgünleri olarak, yeryüzünün dört bucağında, farklı dillerden konuşuyor, mütemadi bir kargaşanın kucağında yaşıyoruz.
Başta dildi bizi benzerlerimizden ayıran...
Sonra belledik birbirimizin dilini; anlaşmanın yolunu bulduk.
Lakin bu kez de önyargıların zehirli dili ayırdı Ademoğullarını birbirinden...
Anlayışsızlığın, bencilliğin, sevgisizliğin biçerdöverinde örselendik.
Yalnızlığa mahkûm edildik.
***
Alejandro Gonzalez İnarritu'ya Cannes Film Festivali'nde "En İyi Yönetmen" ödülü kazandıran "Babil" bu sürgünü anlatıyor.
Üç kıtada, Babil'in enkazı altında can çekişen ahrazları belgeliyor.
Filmin başrolünde bir tüfek oynuyor. Patladığı her coğrafyada kanlı aksisedalar yaratan bir av tüfeği bu...
Ama filmde bağlantısız gibi duran öyküler birleştikçe anlıyorsunuz ki, bizi asıl vuran, yaralayan şey o tüfek değil...
Dil, hiç değil.
Katilimiz, iletişimsizliğin soğuk duvarı...
Peşin hükümlerimiz, böbürlenmelerimiz, paranoyalarımız...
Onlar bizi arzın her köşesinde, ıssız bir çölde ya da kentin en işlek caddesinde yapayalnız bırakabiliyor.
Ama bazen hijyenik bir turda, hiç tanımadığımız bir coğrafyayı otobüsümüzün yüksek camlarının ardından süzerken başımıza gelen bir felaket, bizimle aynı dili konuşanları "hasım", hiç tanımadıklarımızı "hısım" hale getirebiliyor.
Ancak o zaman dostu düşmandan, hakikati yalandan, rabıtayı kargaşadan ayırabiliyoruz.
***
Meksikalı usta yönetmen, Fas'ta, Meksika'da, Japonya'da, asrımıza özgü bu yalnızlığın, iletişimsizliğin izini sürüyor.
Önyargıların diktiği engellerin insanlığı nasıl bir felakete sürüklediğini didikliyor.
Derdini dille anlatamayanların, bedeniyle şiddete ya da teşhire sığınmasındaki çaresizliği sergiliyor.
"Anlaşılmak istiyorsan dinle" diyor.
Ve Babil efsanesini yıkıyor.
Kutsal kitapta yazıldığı gibi Tanrı değil bizi birbirimizden ayıran;
kendi anlayışsızlığımız, duyarsızlığımız, sevgisizliğimiz...
"Babil" filmi bunu kanıtlarken yeni bir Babil dikiyor ufkumuza:
Sil baştan kavilleşmeli kavmimiz...
Yeni kuleyi nifaksız bir anlayışın tuğlalarıyla örersek, engelleri aşabilir, göklere erişebiliriz.

Can Dündar
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Siyanure
mesaj Sep 15 2007, 01:44 AM
İleti #10


orada olmayan adam
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 493
Katılım: 6-July 07
Nereden: dark city
Üye No.: 149



Manderlay (2005)

forum resmi

IMDB
Manderlay (2005)

Manderlay (2005) PosteriYönetmen: Lars von Trier
Tür: Drama
Slogan: A case of mistaken identity
IMDB Notu: 7.6 / 10 (7,251 oy)
Süre: 139 min
Ödüller: 1 win
Oyuncular: Bryce Dallas Howard, Isaach De Bankolé, Danny Glover, Willem Dafoe


Şayet Nietzsche Manderlay’in galasına gitseydi, film bitiminde gözünden yaşlar akarken Lars’a doğru yürür, iki eliyle birden Lars’ın elini sıkardı: “Tebrikler! Beni ne kadar heyecanlandırdığınızı bilemezsiniz. Yazdıklarım sinemayla ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi!”

Lars Von Trier, biraz da adı baronluk hissi uyandırdığından dolayı, sanki o zamanlarda yaşayabilirmiş, böyle bir karşılaşma da sinemanin henüz icat edildiği o yıllarda mümkün olabilirmiş gibi geldi. Zaten film de o yılların Amerika’sını anlatıyor.

Günümüzde seyircilerine dayak atmaktan zevk alan yönetmenlerin en önde gelenlerinden Lars (muhtemelen laarş okunur veya ben öyle okumak istiyorum), ki seyircilerin de bundan haz aldıklarından şiddetle kuşkulanıyorum, Manderlay ile ABD üçlemesinin ilk filmi Dogville’i birkaç adım öteye taşıyor. Dogville’de tekme tokat bir temiz dayak yiyen seyirciler maalesef bu filmde kızılcık sopasının hiddetli vuruşlarından serseme dönüyor. Film Ekimi’nde normalde salonu hemen terk eden seyirciler muhtemelen bu sebepten dolayı bir süre koltuklarından kalkamadilar, zar zor kalktıklarında ise oralarını buralarını tuttarak yürüdüler. Ya da ben öyle gördüm!

Dogville’de iyiniyet ve ahlakı Amerikalı küçük kasaba muhafazakarlarına tecavüz ettiren yönetmen, Manderlay’de demokrasi ve özgürlüğü zencilere s.ktiriyor. Amerika’nın her daim şampiyonluğunu yaptığı değerler bizzat o değerlerin savunucuları tarafından ihlal ve iğfal edilirken, Amerika’nın cisminde Nieztsche’nin insan soyuna dair temel görüşü tekrarlanıyor: insanın yaptığı en nihayetinde güce erişme çabasından ibarettir.

Film Amerika’nın önderi olduğu, dünyanın neredeyse tamamında tartışmasız kabul gören, demokrasi, iyiniyet, hoşgörü, özgürlük, kendini yönetme hakkını da içeren değerler bütünü açısından bakıldığında oldukça kötümser, karamsar bir dünya görüşü ifade ediyor. Ama bunun aynı zamanda hümanist bir bakış olduğunu da söyleyebiliriz: insanı her türlü değerden çıplak, pragmatik bir hayvan olarak gören, o şekilde kabullenen bir bakış, aynı Nietzsche’nin hümanizmi gibi. Filmin tek tutarlı, hatta sempatik karakterinin Grace’in gangster babası olması bu bakışın temel unsurlardan biri. Babanın sevgisi koşulsuz, kızı istiyor, o yapıyor. Verdiği öğütleri kızının dinlemeyecek olması ise ona yardım etmesine engel teşkil etmiyor.

Dogville’le bir karşılaştırma yapmak gerekirse çok daha güçlü bir senaryo filmi birkaç yönden ilerletiyor. Karakterlerin kategorizasyonu bir sosyolojik çalışma yapıldığını gösteriyor ama bu karakterlerin güçlü oyuncularla kanlı canlı karşımızda durmaları nedeniyle filmi bir masal dinler heyecanıyla izliyoruz. John Hurt’un anlatıcı olarak sadece sesiyle inanılmaz güzel oynadığını, filmi onun yönlendirdiğini söyleyebiliriz. Hurt’un ince alaycı anlatımı filmin mizah duygusunu güçlendiriyor, bazı sahneleri böyle bir filmden beklenmeyecek derecede komik hale getiriyor ve ironiden, ince mizahtan pür kahkaya geçmenize yardımcı oluyor.

Kahramanimiz, Amerikan püriten ahlakının ve değerlerinin temsilcisi saf genç kız Grace’i oynayan Bryce Dallas Howard oldukça başarılı bir oyunculuk çıkartıyor ve Nicole Kidman’ı pek aratmıyor. Lars filmin hem yönetmeni hem de kameramanı ve tek bir sahnede çekilen filmin bu kadar dinamik olmasında oyuncular ve anlatıcıdan sonra en önemli paya sahip.

Washington’un daha da fazla mizahi unsura sahip bir film olacağını düşünüyorum. Ancak bu defa Grace’e kim atlayacak, Grace pes edip sonunda evlenmeye mi karar verecek, Lars bu sefer Amerikan toplumunun hangi kesimine ve hangi değerlerine, hatta genel olarak da insanlığa nasıl geçirecek onu şimdiden kestirmek pek mümkün değil.

Filmi bir ceket veya gömlekle seyrediyorsanız düğmelerinizi iliklemeyi ihmal etmeyin, bir başyapıt ile karşı karşıyasınız. Dvd’si çıkınca 1/32 ağır çekimde seyredilmeli.

Mehmet Kurtkaya

Not: @yubi'ye teşekkürler.
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Siyanure
mesaj Sep 15 2007, 09:38 AM
İleti #11


orada olmayan adam
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 493
Katılım: 6-July 07
Nereden: dark city
Üye No.: 149



Zodiac (2007)

forum resmi

IMDB
Zodiac (2007/I)

Zodiac (2007/I) PosteriYönetmen: David Fincher
Tür: Biography | Crime | Drama | Thriller
Slogan: There's more than one way to lose your life to a killer
IMDB Notu: 7.9 / 10 (77,518 oy)
Süre: 157 min | 162 min (director's cut)
Ödüller: 25 nominations
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Mark Ruffalo, Anthony Edwards, Robert Downey Jr.

Fincher, 'zaman'a karşı!

David Fincher çok iddialı bir işe kalkışıyor ve başarıyor; seri katil hikâyesini hem sosyal tarih, hem de modernist bir 'sır', var olmayan bir merkez olarak (yeniden) anlatmak...

Ve sonunda 'Zaman'a varmak. 'Zodyak'a gidenler ne 'Yedi' gibi dini ne de 'Dövüş Kulübü' gibi toplumsal bir alegori seyredecekler. O filmler de hayranlık uyandırıcıydı ama Fincher'ın son filminin modernist sinemanın başyapıtlarından birine, Antonioni'nin 'L'Avventura'sına benzediğini söylersem Antonioni hayranları da Fincher'cılar da kızmasın.

'L'Avventura'da, tekne gezintisine çıkan bir grup insanın içinden biri kaybolup filmden çıkar. Filmin geri kalanı, karaya çıkıp hayatlarına devam eden grubun hikâyesi, onların (bu kayboluş vesilesiyle) hayatlarının çözülüşüdür. Oscar Wilde'ın diyeceği gibi 'bilmecesi olmayan Sfenks', Borges'in diyeceği gibi 'merkezi olmayan bir labirent' görünümü arz eden bu hikâyede, klasik polisiye hikâyedeki gibi merkez kaybolan kız değil, onu arayan ve bir süre sonra da vazgeçen- kimselerdir. Ya da zaten merkez yoktur. Merkez dağılmış, etrafa bölüştürülmüştür. ('Peki kız noldu?' diye sormaktan vazgeçersiniz bir süre sonra.)

Fincher'ın 'Zodyak'ın da ise niyet aynı ama gidişat tersi; Antonioni'nin kaybolan kızının tersine, 'muhtemel' katil burda filmin yarısı ila dörtte üçü kadar bir süre sonra güçlü bir namzet olarak hikâyenin ufuk çizgisinde beliriyor ve bir sürü olayın arasında bir serap gibi 'orada duruyor'. Duruyor, duruyor. Sonra film bitiyor.

Fincher epik sıfatını gerçekten hak eden bu filmde 50'lerin sonu ile günümüze gibi bir zaman dilimi içinde bir sosyal tarih anlatıyor bir kere. Bir toplumun yüzünün, gazeteciliğin, polisliğin, binaların, makinelerin nasıl değiştiğini, kriminal araştırmanın uzun, bürokratik tarihinin nasıl zahmetli halkalar halinde kımıldandığını... Bu Amerikan sinemasının zaten iyi yaptığı bir şeydir. ('Siyah Dalya'yı da ona çektirmeliydiler.) Ama Fincher'inki daha da değişik bir şey. Epik, malum, genellikle 'kuruluş hikâyesi'dir. (Sinemada Scorsese'nin 'Casino'sunu düşünün.) Fincher ise epik'i bir anti-epik, Antonioni'msi bir 'çözülüş hikâyesi' olarak anlatmayı başarıyor; insan hayatlarından oluşan bir resmin çözülüşü... Çünkü 'Zodyak', Zodyak cinayetlerinin kimliği az çok belli katilinin etrafındaki insanların hikâyesi aslında. Polislerin, gazetecilerin, karılarının, çocuklarının, el yazısı uzmanlarının, katil namzedinin etrafında bulunmuş kimselerin hayatlarının aldığı yönlerin, hayal kırıklıklarının, sönen heyecanın, saplantının tavsadığı ve yeniden parladığı noktaların... Sonuçta katil bahane oluyor.

Fincher'ın büyük iddiası, 'Yedi'deki gibi bir 'çizgileri birleştiriniz' ya da 'ipuçlarını izleyiniz' hikâyesi yerine, çizgilerin karmakarışık bir yumak olduğunu, ipuçlarının ille de bir yere çıkmadığını önermek. Filmin gerçek katili bir anlamda 'Zaman'. İzleri silikleştiren, ip(lik)uçlarını birbirine dolayan büyük eşitleyici. Sonuçta Zodyak Katili sadece birtakım cinayetler işlemiş olmuyor, esas olarak bu cinayetlerin etrafını saran insanların hayatlarını yavaş yavaş söndürüyor, solduruyor, bir silgiyle siler gibi siliyor... Bunu gereğince anlatmak için de 158 dakika gerekiyor elbette. 'Zodyak'ın 158 dakikasının tek bir anında sıkılmadım. (Hemen gidip yeniden gördüğüm düşünülürse 316 dakika.) Fincher'ın son projesi Scott Fitzgerald'ın çok sevdiğim bir hikâyesi. İhtiyar bir adam olarak dünyaya gelen ve insan hayatının normal akışının tersine giderek gençleşip bir bebek olarak ölen adamın hikâyesi. ('2001'in sonunu hatırlayan var mı?) Böyle bir hikâye ilk bakışta Tim Burton çağrıştırıyorsa da, belki de tek gerçek 'epik' konu olan Zaman'a takılmış görünen Fincher bize gene zamanla ilgili harikulade bir şey anlatabilir. Fincher, benim için, 'Zodyak'ta çok ilginç bir yönetmen olmaktan çıkıp büyük bir yönetmen oldu.

Fatih Özgüven
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Siyanure
mesaj Sep 15 2007, 10:07 AM
İleti #12


orada olmayan adam
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 493
Katılım: 6-July 07
Nereden: dark city
Üye No.: 149



Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)

forum resmi

IMDB
Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)

Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) PosteriYönetmen: Michel Gondry
Tür: Drama | Romance
Slogan: I already forget how I used to feel about you.
IMDB Notu: 8.5 / 10 Top 250: #59 (179,415 oy)
Süre: 108 min | Turkey:95 min (TV version)
Ödüller: Won Oscar.
Oyuncular: Jim Carrey, Kate Winslet, Gerry Robert Byrne, Elijah Wood

'Lekesiz zihin yoktur...'

'Mutlu Aşk Yoktur' gibi... Michel Gondry'nin sinemalarda nihayet gösterime girebilen filminin erdemleri arasında Aragon'un modern aşk hakkındaki 'geyikleşmiş' dizesine yepyeni bir yorum getirmek de var. Hatta belki filmin en büyük erdemi bu. Aslında 'Sil Baştan' bir darbede üç türü birden canlandırıyor. 'Romantik komedi', 'New York filmi' ve 'bellek sineması'. (Bunlara 'Jim Carrey filmleri'ni de ekleyebilirsiniz, isterseniz.) İlk ikisi hiç de önemsiz değiller. Ama 'Sil Baştan' daha da mükemmel birşey yapıyor. Tanıdık bir şeyi alıp ona yepyeni bir gözle bakıyor: bellek....

Filmi yapanların dâhiyane buluşu 'tekno-fütüristik' bir şaka, 'Birini zihninden tamamen silebilir misin?' sorusunu metaforik değil düz anlamıyla ele almak. (Bellekten bazı hatıraları silen bir büro var, falan.) Ve gene metaforik değil düz anlamıyla şu cevabı vermek: 'Tamamen silemezsin, bazı parçalar kalır.' (Yeniden inşa da onlarla oluyor.) Bellek ve aşk, modernlerde, diyelim ki Proust'un 'Swann'ın Bir Aşkı'nda, 'Albertine Kayıp'ında ya da Resnais'nin 'Hiroşima, Sevgilim'inde çoğunlukla sancılı bir parçalanmadır. 'Mutlu aşk yoktur' çünkü aşk zihinsel bir azap, bireysel bir zaman algılaması (Bergson'un 'duree'si) sorunudur. Parçalanılır durulur. Zaman uzar, kısalır, süner, genleşir. Gondry'nin sevgilileri (ve muhtemelen çoğumuz) için de durum kısmen hâlâ böyle olmakla birlikte bu film sadece çizgisel bir azap değil, filmin ritmi, kurgusu ve kuruluşuyla desteklenen bir kes-yapıştır hali, bir parçalılık ve döngüsellik de (hatta fırıldaklık) öneriyor. Çünkü, demek istiyor bu film, aşk da hatırlama da tıpkı sayısal âlemin işlemesi gibi boşluğa saçılmış sonsuz parçaların ne kadarını geri çağırabileceğimizle, yeniden işe yaratabileceğimizle ilgilidir, zihin böyle işler. Bilinç akışı yerine bilinç anaforu...

Gondry-Kauffmann ikilisinin 'Matrix'vari bir edadan ziyade H.G. Wells tarzı bir mizahla ele aldıkları tekno-fütüristik tavır, filmin kahramanlarını çok da tanıdık yapıyor. Bilgisayarları başında herhangi sıkıcı bir iş yapar gibi bellek silen ama asıl dertleri herkes gibi kız araklamak olan bu kalın, siyah gözlük çerçeveli 'bilgisayar cinleri'ni aslında fantastik-modernist edebiyattan tanıyoruz. Jim Carrey bu filmde nasıl bir çeşit 'hatırlamanın Gregor Samsa'sı' ise onlar da bilgisayar kuşağına doğmuş Gogol karakterleri, New York'lu tekno-memurlar. 'Lekesiz zihin' olsa ne iyi olur, işi bitirir sabahına eve dönerdik havasındalar ama tam öyle olmuyor. Anlaşılan 'makinenin içindeki hayalet' bayağı bir karakter, bir 'deus ex machina', bir şeyleri hareket ettiren güç...

'Sil Baştan'ın bir diğer önemli başarısı da reklam ve videoklipten gelen yönetmeninin, 'reklam estetiği' deyip geçtiğimiz şeyin sinemada gerçekten de yeni anlatım yolları yaratılabileceğini göstermesi. Dolayısıyla, bilgisayar marifetiyle, fantastik dekor kostümle yapılan bir sürü şey bu filmin gerçek yapıtaşları. Ama yukarıda izah ettiğim edebi-ironik mesafesinden dolayı teknolojiye, kendi buluşçuluğuna da ya da kendi çetrefillerine de kuru kuruya hayran değil 'Sil Baştan.' (Senaristi Charlie Kaufmann'ın kendini aştığı 'Adaptation' gibi filmler bu kendine hayranlıktan hayli zarar görmüştü.) Filmlerin kendi kendilerinin farkında olabildikleri, kendi kendileriyle ve iç mekanizmalarıyla dalga geçebildikleri ne zamandır bilinen bir şeydi. Ama buradan yola çıkarak (bu noktada takılıp kalmadan) eski hikâyeleri yepyeni bir tatta anlatmak, işte Gondry'nin filminin asıl başarısı bu. 'Lekesiz Zihnin Üzerindeki Günışığı'nın 2000'li yılların ilk büyük ve önemli filmi olduğu duygusuna sahibim. Bilgisayar kuşağı için 'Yurttaş Kane'.

Fatih Özgüven
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Siyanure
mesaj Feb 27 2008, 02:45 PM
İleti #13


orada olmayan adam
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 493
Katılım: 6-July 07
Nereden: dark city
Üye No.: 149



Syriana (2005)

forum resmi

IMDB
Syriana (2005)

Syriana (2005) PosteriYönetmen: Stephen Gaghan
Tür: Drama | Thriller
Slogan: Everything is connected
IMDB Notu: 7.1 / 10 (45,825 oy)
Süre: 126 min
Ödüller: Won Oscar.
Oyuncular: Kayvan Novak, George Clooney, Amr Waked, Christopher Plummer

Brecht ve 'Syriana'

Brecht estetiğinin sinematografik görünümlerine kolay kolay rastlanamıyor ne yazık ki... Brecht'in tiyatro için belirlediği, fakat özellikle içinde barındırdığı 'sahneleme' olgusu nedeniyle sinemaya da başarıyla uyarlanabilen estetik yönlenme, basite indirgeyerek söylemek gerekirse, izleyicinin salondan rahatlayarak değil kafasında yeni soru işaretleriyle çıkmasını sağlamaya yönelik bir girişim, daha doğrusu bir uygulamalar dizisini barındırıyor. Bunun için öncelikle izleyicinin perdedeki karakterlerle özdeşleşmesini en alt düzeye indirmek ve dramatik yapının sunumunda kullanılacak yeni ve farklı bazı unsurlar yardımıyla filmin finalinde yaşanacak arınmayı -katharsis- ortadan kaldırmak gerekir. Bu yeni ve farklı unsurları, Mutlu Parkan'ın kuramsallaştırmasıyla naivete, mesel çalışması, epizodik anlatım, gestus, yabancılaştırma, tarihselleştirme, anlatımcı yapı ve göster-meci oyunculuk başlıkları altında toparlamak mümkün. Ama ne yazık ki işin pratik kısmı, yani bu başlıkların sinematografik çalışmaya yedirilmesi hiç de kolay olmuyor. Hem bu uygulama zorluğundan dolayı, hem de aslında sinemacıların neredeyse hiçbirinin izleyiciyi seyrettiği filme yabancılaştırmak ve aslında yabancılaştığı hayatın gerçekleriyle yeniden buluşturmak gibi bir derdi olmadığı için Brechtyen sinema örneğiyle karşılaşmak pek mümkün değil. Hatta bir çok Brecht takipçisine göre Joseph Losey filmlerinden bu yana Brechtçi film çekilmemiştir...

Neyse ki gerçek bu değil... Bu estetik belirlemenin beyazperdeye çarpıcı biçimde yansıdığı bazı son dönem örnekleri var tabii... Örneğin Tim Robbins'in yönettiği ve Susan Saran-don'dan John Cusack'a, John Turturro'dan Emily VVatson'a bir çok iyi oyuncunun yer aldığı 1999 tarihli "Cradle will Rock/Beşik Sallanacak", hem içeriği hem de biçimsel uygulaması itibariyle iyi bir Brechtyen sinema örneği olarak sinema tarihine geçti. Yukarıda sayılan başlıkların her birinin uygulandığını görebileceğiniz, özellikle muhteşem epizodik anlatımı ve izleyiciyi yarıda kesilen bir coşkunun ortasında neredeyse 'mahzun' diyebileceğimiz bir şekilde bırakarak rahatlamasını engelleyen final sahnesiyle "Beşik Sallanacak" iyi bir epik sinema örneğidir. Brechtyen olduğu söylenebilecek bir diğer film olarak Quebec sinemasından François Gi-rard'ın 1993'te çektiği "Glenn Gould Üzerine 32 Kısa FilırT'den mutlaka söz edilmeli: Kanadalı dahi piyanist Glenn Gould üzerine bir tür dokü-drama olan film hem adında belirtildiği gibi 32 epizoddan oluşur, hem objesine oldukça naif yaklaşır, hem de örneğin Norman McLaren'ın bir animasyonu ya da Yehudi Menuhin'le yapılmış bir röportaj gibi öğeler yardımıyla izleyiciyi filme yabancılaştıracak bir biçem üzerinde yükselir. Bu unsurlar yardımıyla izleyici, neredeyse hiçbir özdeşleşme nesnesi bulamadığı filmde arınmaya da ulaşamaz.

Son olarak, Stephen Gaghan'ın "Syriana" adlı filmi, yönetmen tarafından yapılmış bilinçli bir tercihin sonucu mudur bilinmez ama, rahatlıkla başından sonuna Brechtçi estetik çerçevesinde gerçekleştirilmiş bir film olarak tanımlanabilir. Ortadoğu'da cirit atan bir CIA ajanı, İran Körfezi'ne yerleşen Teksas merkezli bir petrol firmasının avukatı, Amerikan karşıtı bir Arap prensinin danışmanlığını üstlenen Kuzey Avrupalı bir şirket analisti ve göçmen işçi olarak babasıyla Pakistan'dan İran Körfezi'ne gelmiş, ama Teksas merkezli firmanın başa geçmesiyle işsiz kalmış bir delikanlının hikâyelerini tam da " Beşik Sallanacak"taki gibi bir epizodik anlatım uygulamasıyla sunan filmi, hem 'yönetmenin niyeti' hem de 'yapıtın niyeti' bağlamlarından hareketle epik sinemanın çarpıcı bir örneği olarak tanımlamak mümkün... İki petrol firmasının evliliğinin dünyayı nasıl da değiştirdiği/dönüştürdüğü, anlatılan dört ayrı öykünün aslında nasıl da birbirinin içinden çıktığı ve birbirini beslediği izleğinde ortaya çıkan ve diyalektik yöntem aracılığıyla izleyiciyi görünenin ardındaki gerçekle yüzleştiren naifliği, filmin belki de en önemli yönünü oluşturuyor. Epizodik anlatımla da birleşerek yabancılaştırma ve tarihselleştirmeyi iyice görünür kılan bu naifliğiyle "Syriana", birkaç Teksaslı'nın aldığı kararlar sonucu adım adım intihar komandosu olmaya yönelen genç Pakistanlı VVasim'in eylemiyle aslında bir 'post-11 Eylül filmi' olarak da tanımlanabilir; fakat "Dünyalar Savaşı"ndaki haliyle Spielberg'ün değil daha çok "ıı'o9"oı"deki haliyle Sean Penn'in bakışıyla bir 'post-11 Eylül filmi'...

Uğur Kutay
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
BuRnOut
mesaj Jun 30 2008, 05:17 PM
İleti #14


Edilgen Bir Uyumsuz
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 1,851
Katılım: 31-May 07
Nereden: Düşler Ülkesi.
Üye No.: 8



forum resmi


IMDB
Cría cuervos (1976)

Cría cuervos (1976) PosteriYönetmen: Carlos Saura
Tür: Drama | Crime | Mystery | Thriller
IMDB Notu: 8.0 / 10 (1,699 oy)
Süre: 107 min | Argentina:105 min | Germany:110 min
Ödüller: Nominated for Golden Globe.
Oyuncular: Geraldine Chaplin, Mónica Randall, Florinda Chico, Ana Torrent


Film hayalle gerçek arasında gidip gelirken çocukluğun karmaşık duygularını ve bir ulusun küllerinden doğma çabalarını ustaca anlatıyor. Anna, tıpkı ülkesi gibi, hayatında her türlü zorlukla karşılaşmış dokuz yaşında bir kızdır. Annesi, babası tarafından aldatılmış ve ağır bir hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Babası, Franco ordusunda görevli ve kadınlara zaafı olan bir generaldir. Çok geçmeden o da metresiyle birlikteyken ölür. Bunun üzerine teyzesi Paulina, kardeşleriyle yapayalnız kalan Ana'nın yanına taşınır. Paulina, hem çocuklara sahip çıkmaya, hem de hayatını devam ettirmeye çalışır. Ne var ki Ana, yalnızlığını diğer iki kız kardeşiyle paylaşsa da, çocukların oyunları, hatta sıkça söyledikleri 'Neden Gidiyorsun?' adlı dönemin meşhur şarkısı bile kimsesizliklerini ve yalnızlıklarını yansıtır...

Carlos Saura'nın filmografisindeki en önemli filmlerden Besle Kargayı, Franco rejiminin çöküş dönemindeki İspanya'yı, orta sınıftan bir ailenin öyküsü çevresinde cesur bir dille tasvir eder. Öyküsünü geri dönüşlerle anlatan film, iç savaşa yıllar sonra, o yıllarda küçük bir kız çocuğu olan Ana'nın gözüyle bakar. Tarihsel göndermelerle dolu filmde baba figürü geleneksel değerleri yok sayan Franco rejimini, anne figürü sorunlarla boğuşan İspanya'yı temsil eder. Kız çocuğu ise şiddetin ortasında kalmış ama özgürlüğü elde edecek yeni İspanya'yı temsil etmektedir. Filmin çekildiği konak ve bahçesindeki boş yüzme havuzunun, ulusal belleğin boş haznesini temsil ettiği söylenir. Saura'dan yakın dönem İspanya tarihi üzerine kaçırılmayacak bir başyapıt...

Film adını İspanyol özdeyişi "Cria cuervos y te scaran los ojos / besle kargayı oysun gözünü"den alır. "Cria" kelimesi aynı zamanda vahşi hayvan ya da evlat anlamına gelir. Filmde Ana'nın kime ya da neye benzediği de sorgulanır: Bir evlada mı yoksa vahşi bir hayvana mı benzemektedir? Filmde Ana'nın yetişkin halini, o yıllarda Carlos Saura'nın hayat arkadaşı olan Geraldine Chaplin, küçüklüğünü ise günümüzün sevilen oyuncu ve şarkıcısı Ana Belen oynar.


Anonim
4. Güz Film Festivali programındaki tanıtım yazısıdır.
Büyük ihtimalle bir çeviri olmakla birlikte, filmin bütün alt metnini anlatan çok güzel bir yazı.


--------------------
forum resmi

Zaman, hediye vermez insana
ve doğru diye bir şey yoktur onun kıyısında



User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Bob le Flambeur
mesaj Nov 13 2008, 02:54 PM
İleti #15


Kumarbaz Bob
Group Icon

Grup: Yönetici
İleti: 1,895
Katılım: 2-June 07
Üye No.: 24



Play Time (1967)


forum resmi


IMDB
Play Time (1967)

Play Time (1967) PosteriYönetmen: Jacques Tati
Tür: Comedy
IMDB Notu: 7.9 / 10 (3,917 oy)
Süre: France:155 min (with intermission and exit music) ...
Ödüller: 1 win
Oyuncular: Jacques Tati, Barbara Dennek, Rita Maiden, France Rumilly

Eğer bir evin salonunda değil de dev ekranda keşfedilmesi gereken bir film varsa o da Playtime'dır. Dahası 2001 veya Apocalypse Now gibi Playtime'ın da büyük ekrana ihtiyacı var. Zira seyirci geniş alan çekimlerindeki binaların orantısızlığının altında ezilmeli ve aralarında Bay Hulot'un da bulunduğu bir grup insanın canlandırmaya uğraştığı cam ve çelikten oluşan bir Paris'in soğuk ve türlü kişisel özellikten oluşan dekoru içinde kaybolmalı. Eğer Tati bu film için 70 mm'yi kullanıyorsa, kadraj içerisine sığdırılabilecek detayları çoğaltmayı hedeflediğindendir. Sinema salonunda filmin sadece bir kısmını algılayabileceğinin bilincinde olan izleyicinin gözü, ekran üzerinde sürekli gezinir. Onun gözünden kaçan bazı anları diğer gözler yakalayacak, hatta belki parmakla ona işaret edecektir. Yönetmenin, böylesine bir görselliği ve işitselliği seyirciye iletme arzusu göz önüne alındığında Playtime, sinema tarihinde oldukça az rastlanan bir örnek oluşturur. Seyirci oradan bitkin ancak değiştirilmiş olmaktan memnun bir şekilde ayrılır. Aslında Playtime'dan sonra dünyaya bakış açımız radikal bir şekilde değişir. Tati'nin de söylediği gibi, gerçek film, salondan çıktıktan sonra başlar. Zira seyirci filmi izlerken yol almayı,olayları kaydırılmış bir dünya görüşü çerçevesinde algılamayı ve güncele tebessüm etmeyi öğrenir.

Playtime'ın verdiği en büyük ders boyunduruğu altına girmemek şartıyla, tüm çevremizi metamorfozdan geçirme şansımızın her zaman varolduğudur. Sorun standartlaşmış modern dünya değil,onunla yaşama ve onu yaşatma şeklimizdir. Playtime'ın sonunda sihirli bir değnek dokunmuşçasına, trafik sıkışıklığı bir gösteriye, sokak lambaları ise çiçek demetlerine dönüşür. Son derece hayranlık uyandıran, düşündüren ve aynı zamanda güldürebilen bu başyapıtın Jacques Tati'yi bitirmiş olması da onun hayalci karakterinin bir kanıtıdır.

Matthieu Darras


forum resmi


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

2 Sayfa V  1 2 >
Reply to this topicStart new topic
1 kullanıcı bu başlığı okuyor (1 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 7th December 2019 - 09:28 PM