Konunun Yazdırılabilir Versiyonu

Konuyu orjinal formatında görmek için buraya tıklayın

Yedinci Gemi Forum _ Festivaller ve Ödüller _ 2010 Yılı Altın Küre Ödülleri

Gönderen: Bob le Flambeur Dec 15 2009, 04:47 PM

En İyi Dram
http://img710.imageshack.us/i/avatarfa.jpg/

Avatar (2009)
The Hurt Locker (2008)
Inglourious Basterds (2009)
Precious (2009)
Up in the Air (2009)
En İyi Erkek Oyuncu (Dram)En İyi Kadın Oyuncu (Dram)
Jeff Bridges / Crazy Heart (2009)
George Clooney / Up in the Air (2009)
Colin Firth / A Single Man (2009)
Morgan Freeman / Invictus (2009)
Tobey Maguire / Brothers (2009)
Emily Blunt / The Young Victoria (2009)
Sandra Bullock / The Blind Side (2009)
Helen Mirren / The Last Station (2009)
Carey Mulligan / An Education (2009)
Gabourey Sidibe / Precious (2009)
En İyi Komedi
http://img709.imageshack.us/i/111xg.jpg/

(500) Days of Summer (2009)
The Hangover (2009)
It's Complicated (2009)
Julie & Julia (2009)
Nine (2009)
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi)En İyi Kadın Oyuncu (Komedi)
Matt Damon / The Informant! (2009)
Daniel Day-Lewis / Nine (2009)
Robert Downey Jr. / Sherlock Holmes (2009)
Joseph Gordon-Levitt / (500) Days of Summer (2009)
Michael Stuhlbarg / A Serious Man (2009)
Sandra Bullock / The Proposal (2009)
Marion Cotillard / Nine (2009)
Julia Roberts / Duplicity (2009)
Meryl Streep / It's Complicated (2009)
Meryl Streep / Julie & Julia (2009)
En İyi Yönetmen
http://img3.imageshack.us/i/avatareom.jpg/

Kathryn Bigelow / The Hurt Locker (2008)
James Cameron / Avatar (2009)
Clint Eastwood / Invictus (2009)
Jason Reitman / Up in the Air (2009)
Quentin Tarantino / Inglourious Basterds (2009)
En İyi Yardımcı Erkek OyuncuEn İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Matt Damon / Invictus (2009)
Woody Harrelson / The Messenger (2009)
Christopher Plummer / The Last Station (2009)
Stanley Tucci / The Lovely Bones (2009)
Christoph Waltz / Inglourious Basterds (2009)
Penélope Cruz / Nine (2009)
Vera Farmiga / Up in the Air (2009)
Anna Kendrick / Up in the Air (2009)
Mo'Nique / Precious (2009)
Julianne Moore / A Single Man (2009)
En İyi Yabancı Film
http://img513.imageshack.us/i/42001882.jpg/

Los abrazos rotos (2009)
Das weisse Band (2009)
La nana (2009)
Un prophète (2009)
Baarìa (2009)

Gönderen: Funkster Dec 17 2009, 12:13 AM

Çekişmeli kapışmalı bir seçki olmamış sanki. Bir sürü eksik var. 2008'den kontenjana dahil olan The Hurt Locker sağlam bir film. Up in the Air'in eleştirileri de çok iyi. Precious'ın kendisinden ziyade başrol oyuncusu çok daha şanslı. Sinema tarihinin en pahalı filmi Avatar'ı da sinemada 3D izlemeden konuşmak olmaz. Inglourious Basterds'a gelirsek, iki uzun sahnesi dışında (ki onlar da özlenen Tarantino tadını taşıyan sahnelerdi) çok sıkıcı bir filmdi. Şimdi kötü diyeceğim, zaten bilerek "kötü film" yapmak için kendini heba eden Tarantino'yu övmüş olacağım. Yine de Death Proof saçmalığına göre daha izlenebilir geldi bana. Pusuda bekleyen o kadar film varken sırf markası yüzünden adaylık aldığını düşünüyorum.

Oyuncular hakkında yorumda bulunmak için henüz erken. Christoph Waltz ve Gabourey Sidibe, aday oldukları kategorilerde en şanslı isimler olarak görünüyor şimdilik. Onların ödül yolu da çetrefilli sayılabilir. Zira biri nazi subayı, diğeri babasının tecavüzüne uğrayıp çocuklarını doğurmuş bir siyah. En İyi Yabancı Film dalında aday filmler arasında ise Das weisse Band'ı tek geçiyorum. Haneke usta Funny Games US faciasından sonra özüne keskin bir dönüş yapmış. Tabii La Sconosciuta'dan 3 yıl sonra çektiği Baarìa ile bir başka usta Giuseppe Tornatore'nin sahalara dönüşü de önemli bir olay. Un prophète ve La Nana da merak ettiklerim arasında. 1-2 istisna dışında Pedro Almodóvar sinemasını sevmiyorum. Hemen her sene bir filmle aday olmasına da sinir oluyorum açıkçası. Kısacası şu haliyle önceki yıllara nazaran sönük bir liste bana göre.

Gönderen: BuRnOut Dec 17 2009, 10:16 PM

Her sene bir alışkanlık halini aldığı üzere, ben yine sana şerh koyayım sevgili Funkster. fool.gif Bu yıl, Das weisse Band ve İki Dil Bir Bavul'la birlikte benim izlediğim en iyi film Inglourious Basterds oldu. Özellikle sinemanın ilk dönemlerini bilenler için unutulmaz bir deneyimdi. Film içindeki diğer bölümler olmasa bile, sırf Kino (Sinema) Operasyonu bölümü için defalarca yeniden izleyebileceğim bir filmdi. O yüzden, ben En İyi Film ve Yönetmen dallarında Quentin Tarantino ödülleri alır diyorum. fool.gif The Hurt Locker'ın ise buralara gelmesini hiç anlayamadım. Bana çok basit ve sıradan bir film gibi geldi. Avatar'a gelince de, film çok didaktik ve fazlasıyla uzundu. Bir Hollywood filminin kendini ciddiye alması, çok rahatsız edici bir şey. Sonuçta altı üstü bir seyirlikten ibaret bir film, sürekli büyük sözler edip duruyor. Üstüne vazifeymiş gibi! Eğer böyle olmasa, belki iyi bir seyirlik olarak düşünülebilirdi. Ama ne en iyi film dalında iddiası olabilecek çapta bir film ne de yönetmenlik ödülünü James Cameron'a kazandıracak ölçüde başarılı film... Şahsen The Abyss'i Avatar'a tercih ederim. Çoğunluğu bilgisayarda yapılmış filmlerinin yönetmenlerinin bu dalda aday gösterilmesi de ayrıca diğerlerine büyük bir haksızlık. Tamam, Jeffrey Katzenberg'in dediği gibi film "sinema tarihinin devrimlerinden biri"ni işaret ediyor olabilir. Ama bu devrimin çoğu dijital tabanlı teknolojik bir devrim.

En İyi Erkek Oyuncu dalında da, Invictus'un baştan aşağıya Morgan Freeman üzerine kurulması, adaylardan hiçbirini izlemesek de sanki onu bir adım daha öne çıkarıyor. En İyi Kadın Oyuncu dalında, bir tek The Young Victoria'yı izledim. O filmde de kostümlerle birlikte tek göze çarpan şey Emily Blunt'ın gelecek vaad eden oyunculuğuydu. Filmin onun karakteri üzerine kurulması, yine Freeman'da olduğu gibi ona da bir avantaj sağlıyor tabi. Ama Helen Mirren aday olmuşken, pek şansı yok gibi. Komedide ise,Julie & Julia'daki oyunculuğuyla Meryl Streep'i tek geçiyorum. fool.gif Tek kelimeyle inanılmazdı!

En İyi Yabancı Film kategorisinde de Das weisse Band ve Un Prophete filmleri Cannes'ı fethederek törene geliyorlar. Pedro Almodovar'ın filmi tipik bir Almodovar filmi. Daha iyilerini çekmişken yönetmen, böyle iddialı filmler arasından bu filme herhangi bir yarışmanın ödül vereceğini sanmıyorum. Oscar'da aday bile olamayacağını düşünüyorum. Baaria'nın aldığı olumlu eleştirilere rağmen, Funkster'in de dediği gibi, bu sene ben de Das weisse Band'ı her yerde tek geçerim. Bunun nedeni de Michael Haneke'nin Almodovar ya da Woody Allen örneklerinde olduğu gibi, kendini tekrar eden bir film yönetmemesi. Kendi auteur sinemasının bütün alameti farikalarını kullanarak, bu sefer farklı şeyler söylemeyi başarıyor Haneke. Kendini tekrar etmeden, auteur kimliğini sürdürüyor. Bu nedenle film Haneke'nin yönetmenlik kariyerinde de önemli bir aşamayı işaret ediyor.

Gönderen: NeOsiris Dec 18 2009, 11:32 PM

Inglorious Bastards, benim de bu yıl izlediğim en iyi filmlerdendi. Hatta en iyi filmdi. O yüzden ödül almasını ummaktayım. En azından yönetmen ödülünü alsın. C. Waltz zaten alacaktır, çok büyük bir süpriz olmazsa. Her şeyi Avatar filminin durumu belirleyecek tabii.

Gönderen: Funkster Dec 19 2009, 02:06 AM

İlk cümleyi saniyelik bir göz taramasıyla okuyup “şerh” kelimesini atlayınca BuRnOut iyi kızmış bana dedim. oleyo2.gif Sinemanın ilk dönemlerine fazla hâkim olmadığım için Inglourious Basterds’i anlayamamış olabilirim. Tarantino bu referans oyunlarını hep yapıyor zaten. Belli bir süre sonra Tarantino dağarcığına yabancı seyircileri fena halde dışlıyor bu yüzden. Benim için asıl deneyim olan, filmde Tarantino’nun kötü adamlarına bahşettiği suç/suçlu zekâsını kusursuz yansıtan ve finalinde mutlaka silahların patladığı sekanslardan tam iki tane bulunmasıydı. Fakat aynı zekâyı filmin finale kadar uzanan, hatta finali de içine alan ergen gaza gelmişliği içinde görmek mümkün olmadı. Kendini fazla ciddiye aldığı için mi komik duruma düştüğünü, yoksa sahiden bıyık altından komiklik mi yaptığını tam olarak anlayamadan (ya da kendime göre anlamlandırarak) ciddiye alamadım. Avatar için söylediğin “altı üstü bir seyirlik” ifadesi tam da bu filme uyuyor benim için. Ben duygusal davranıp Jackie Brown gibi filmler bekliyorum bu adamdan. O iki sahnesiyle hâlâ paslanmadığını göstermiş olması da iyiye işaret.

Avatar’ı izlemedim. En azından harcadığım vakitten pişman olmayacağımı düşünüyorum, yanılabilirim. Konusunu okuyarak bile derdinin ne olduğunu anlayabileceğimiz buna benzer filmlerin sadece görkemli ambalajlarını merak ediyor insan. Kızılderilileri mavi derili yapan, bu sayede insancıl ve çevreci mesajlarla “danseden”, Titanic ile ödül mercilerinin hassas noktalarını iyice ezberlemiş “kurt” bir yönetmen James Cameron. Belki de bu sayede insanların daha önce gördüğü bir filmi görmediklerine inandıracak kadar da ilüzyonist. Avatar gibi sırtını görsel/işitsel unsurlara dayamış, içeriğinin ana başlığı belli bir film (üstelik fantastik bir film) aday oluyorsa, içeriği dolu dolu bir Watchmen de aday olabilirdi pekâlâ. Bana kalsa bilim kurgu kategorisini sadece teknik alanlarda yarışması koşuluyla adaylık sistemine dahil ederdim. Animasyonların kendi kulvarlarında yarıştırılması gibi. Hatta tarihte yaşamış ve hâlen yaşamakta olan karakterleri canlandıran oyuncuların da en iyi erkek/kadın kategorilerine alınmamasını hükme bağlardım. Aniden başka bir yere zıplamış olacağım ama Morgan Freeman’ın Nelson Mandela’yı canlandırmasının ne gibi çekici bir yanı olabilir? Varsa bile neden adaylık/ödül verilir? Çok iyi Mandela taklidi yaptı diye mi? Tabiî aralarında çok beğendiklerim de oluyor. (Bkz. Philip Seymour Hoffman – Capote). Ama bu adaylar hazıra konmak suretiyle diğer rakiplerine göre yüklerini yarı yarıya hafifletip, haksız rekabetten galip çıkıyorlar bir yerde.

QUOTE(BuRnOut @ Dec 17 2009, 08:16 PM) *

bu sene ben de Das weisse Band'ı her yerde tek geçerim. Bunun nedeni de Michael Haneke'nin Almodovar ya da Woody Allen örneklerinde olduğu gibi, kendini tekrar eden bir film yönetmemesi. Kendi auteur sinemasının bütün alameti farikalarını kullanarak, bu sefer farklı şeyler söylemeyi başarıyor Haneke. Kendini tekrar etmeden, auteur kimliğini sürdürüyor. Bu nedenle film Haneke'nin yönetmenlik kariyerinde de önemli bir aşamayı işaret ediyor.

Katılıyorum. Haneke için Funny Games US gibi kendini kopyalaması mânasında bir kendini tekrardan söz etmiyoruz. Auteur kimliği dahilinde sadık kaldığı sosyal/siyasi prensiplerini, genleriyle ustaca oynadığı yapıtlarında farklı ve olabildiğince sert biçimlerde dile getirmesini biliyor. Almodovar, Woody Allen (her ne kadar Match Point ile kısa süreliğine kendi döngüsünü kırmayı becermiş olsa da), hatta Kim Ki Duk öykülerini çekemez hâle geldim artık. Sıcağı sıcağına Tarantino’yu da bu gruba dahil edeyim. Mesela Tarantino’nun sosyal/siyasi yorum anlayışı Hitler’i mermi manyağı yapma fantezisinden öteye gitmez. (Kaldı ki kimse Tarantino’dan sosyal/siyasi içerikli bir film çekmesini beklemiyor.) Almodovar ne zaman, hangi filmiyle kendisi olup da türünün dışına çıkmayı göze alacak? Tarantino ne zaman her filminde kör göze parmak gönderme bombardımanı yapmaya son verecek? Yeter ki hepsi Haneke gibi kendi ilkelerinin genetik kodlarıyla geniş geniş oynamayı bilip kendilerini ciddi biçimde yenileyebilsin. Bunun adı kendini tekrar değil, kendini ikrardır. Haneke, Das weisse Band ile bu isimlerin hepsine auteur ayarı vermiştir adeta. Das weisse Band, siyah beyaz klâsiklerini rahatsız edici Haneke atmosferiyle buluşturabilmiş mükemmel bir film olduğu kadar, işte o “kendi olup da kendini tekrar etmeyen” dokusu yüzünden bu yılın en mühim filmlerinden birisi aynı zamanda.

Gönderen: BuRnOut Dec 19 2009, 11:59 PM

QUOTE(Funkster @ Dec 19 2009, 02:06 AM) *

İlk cümleyi saniyelik bir göz taramasıyla okuyup “şerh” kelimesini atlayınca BuRnOut iyi kızmış bana dedim. oleyo2.gif


Yok abi, öyle şey olur mu. Aşk olsun. Takılmıştım sadece. fool.gif İletinde güzel noktalara değinmişsin, ben de bir Tarantinosever olarak biraz detaylı bir cevap yazma ihtiyacı hissettim. Benimki nefsi müdafaa, yanlış anlama. tongue.gif Inglourious Basterds'in ve genelde Tarantino'nun seyircileri dışlayan durumuna değinmişsin, ama bu sadece Tarantino özelinde olan bir şey değil. Postmodernist anlatıların doğası gereği hepsinde olan bir şey. Postmodernist filmlerde de yaşadığımız çağdaki gibi bilgi/gönderme bombardımanına tabi tutuluyoruz. Bu, pek çok seyirciyi dışlayan, filme yabancılaştıran ve filmi "absürd" bulmasına neden olan bir şey. Ama ben şahsen bu tarz filmleri ve yönetmenleri takip ederek, onların filmlerini anlamlandırmaya çalışmayı tercih ediyorum. Bir yönetmenin hayata bakışını, sevdiklerini, etkilendiklerini ne kadar bilirsek, doğal olarak onun sinemasal evrenine de o kadar vakıf oluruz. Örneğin, David Cronenberg'i anlamak için postmodernizm ile beden ilişkisini, mimaride postmodernizmin etkilerini, postmodernizmin dönüştücü gücünü anlamak gerekir. Ya da Catherine Breillat'ı daha iyi sindirmek için feminizmi ve değişen toplumsal değerler ışığında kadının yerini, gücünü ve cinselliği belli bir bağlama oturtmamız gerekir. Tarantino filmlerini daha iyi anlamak ve onları anlamlandırmak için de sinemayı iyi bilmek gerekiyor. Filmlerini sadece sinemasal pastişler üzerine kurduğundan, referanslarını ne kadar iyi anlarsak filmleri de o kadar değer kazanıyor. Tabii bir filmi anlamak da sevmeyi gerektirmiyor, ama en azından bilinçli bir şekilde anlayarak o filmi sevmemek önemli bir şey.

Bir de, Inglourious Basterds de dahil olmak üzere, ben hiçbir Tarantino filminin kendini ciddiye aldığını düşünmüyorum. Christoph Waltz'un oynadığı karakter kendini ne kadar ciddiye alıyorsa, bence Inglourious Basterds de o kadar kendini ciddiye alıyor. Gerçek karakterler filmde yer alsa da, hepsinin altı oyuluyor, bilinçli bir şekilde gülünç ve karikatürize bir hale getiriliyor. Fırat Yücel'in http://forum.yedincigemi.com/index.php?showtopic=25&st=15 eklediğim yazısı, aslında filmi çok iyi çözümlüyor. Tarantino her zamanki gibi yine "insanlık tarihini değil, sinema tarihini" temel alıyor. Lumiere Kardeşler'den beri çekilen bütün filmleri ilgiyle takip eden biri olarak da, ben Tarantino'yu bu yanından dolayı her zaman zevkle takip ediyorum. O da farkındadır, yaptığı şeyin pek çok seyirciyi dışarıda bırakacağından... Ama kendisi de keyif alıyor yaptığı işten, oyuncular da oynadıkları oyundan aynı derecede keyif alıyor. Christoph Waltz'u düşünelim... Bir insan zevk almadan bu kadar abartılı, rahat ve kendisini aşan bir oyunculuk ortaya koyabilir mi? Tarantino filmlerinde bu "sinefil keyif" unsuru yönetmenden başlayarak ekibe ve sonrasında da seyircilere geçiyor.

Bir sinefil olarak, bir filmin içinde kullanılan pastişleri yakalamak, yapılan göndermeleri bulmak benim için çok keyifli bir süreç. Postmodernist anlatıların oyunbaz yapısı, beni her zaman cezbetmiştir. Bana bir aidiyet duygusu vermiştir. Çünkü yaratılan o dünya benim de vakıf olduğum bir dünya ve ben o dünyanın hiç yabancısı değilim. Örneğin 2012'de yaratılan dijital mesih gibi kıyamet gününde kavmini kurtaran bir yabancının hikayesini izlemektense, ya da Avatar'ın fantastik dünyasında esir kalarak, yönetmenin bana aşkı, özgürlüğü vs. anlatmasını dinlemektense, bir Tarantino filminde birkaç kişinin masada oturup güncel bir meseleyle ya da bir kişiyle amiyane tabiriyle ta..ak geçmesine kulak misafiri olmak ve sonrasında aynı kişinin bir Pabst ve Ophüls filmini çok sevdiğini öğrenmek ve sevdiği bir filmden yaptığı alıntıyı dinlemek beni daha çok ilgilendiriyor. Bu, sinemayla yaşayan birinin dünyaya bakış açısı, dünyada olup bitenleri yorumlama tarzı. O karakterlerin en iyi bildiği şey o ve samimi bir şekilde en iyi bildikleri şeyleri kullanarak hikayelerini anlatıyor. Bu yüzden de Tarantino ve Kevin Smith (popüler kültüre yapılan göndermeler bağlamında) gibi yönetmenleri ben değerli buluyorum. Ya da Bertolucci'nin sinema üzerinden 68 hareketlerini anlatmayı denediği The Dreamers filmini, pek çok politik içerikli filmine göre daha samimi buluyorum.

Bir de Woody Allen'ı örnek verirken, son filmi Whatever Works'ü kastetmiştim. Yoksa Avrupa'da çektiği filmleri keyifle ve ilgiyle takip ediyorum. Çünkü o filmler, Allen'ın önce çektiklerinden farklı ve yeni şeyler barındırıyor. Screwball komedilerinden buralara geldiğini düşünürsek, uzun ve verimli kariyerinde Allen'ın muazzam bir ilerleme var. Avrupa'da çektiği filmler de o ilerlemenin doruk noktası, bana göre. Çünkü yıllardır çektiği filmlerle oluşturduğu kendine has mizahı, yönetmenin son filmlerinde Bergman kadrajlarıyla ve Dostoyevski temalarıyla birleşiyor. Allen her zaman bunları en büyük ilham kaynakları olarak söylese de, son dönemine kadar hiç onlara bu kadar yaklaşmamıştı. Fakat Whatever Works onun eski filmlerine yeniden bir dönüş oldu. Her şeyiyle tipik bir Allen filmi! Yine keyif alarak izledim filmi, ama ben bu filmi defalarca izlemiştim zaten. Bugün arşivde Allen filmlerine bakarken, hangisini izleyip izlemediğimi unuttum artık. Çünkü isimleri de temaları da oyuncuları da aynı çoğunun... Whatever Works o karbon kopya Allen filmlerinden biriydi. Niye tam kendini yenileyerek, "geç" olgunluk dönemini müjdelemişken böyle bir geri dönüş yaptı, çözemedim ben. Filmi izlerken eğlendim, ama sonrasında da Allen adına üzüldüm. Keşke Avrupa'daki filmlerine devam etseydi...

Gönderen: Baltalı ilah Jan 18 2010, 12:20 AM

Ödül töreni bu gece... Bakalım ödüller favorilere mi gidecek...

Powered by Invision Power Board (http://www.invisionboard.com)
© Invision Power Services (http://www.invisionpower.com)