IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> Sabun Köpüğü
baronio
mesaj Jun 6 2007, 02:39 AM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



forum resmi
forum resmi

Sabun köpüğü filmler dediysek, hepsi de çemkirip ağız yüz ekşitmeyi hak etmiyor elbet. Arada bir ummadık taşın baş yarması misali hiç beklemediğimiz filmler hiç beklemediğimiz güzellikte çıkabiliyor. İnsanoğlunun beğenisini şekillendiren olgular çok enteresan. Normalde yıllarca unutamadığı filmlerden kat be kat güzel bir filmi, sırf izlemeden önce etrafındakiler çok övdüğü için beğenemeyebiliyor insan. Buna karşın hiçbir ümit beslemeden, binbir nazla başına oturduğu filmlerden beklediğinden çok haz aldığında unutulmazları arasına alıyor derhal. Bazen gecenin bir kör saatinde uyku ile mayışmışlık arasında gidip gelirken, elimizde kumanda TV'de zaplarken takılıp kaldığımız bir film içimizi sıcacık edebiliyor. Ya da eş dost ısrarı ile metazori izletilen kimi filmler. Bazen metazori izlediğim filmlere daha film başlamadan küser ve mahkeme duvarı gibi bir suratla başına otururum. Bazen de tecavüz kaçınılmazsa bari zevk almaya bak mantığı ile hayatımdan yitip gidecek ve bir daha geri getiremeyeceğim 1.5 saati hoşça geçirmenin yollarını arar, optimist (yelkenli olmayan tongue.gif ) bir tavır takınırım.

Nedense sabun köpüğü olarak kategorize ettiğim bu tür filmlerin içinde genellikle efemine bir potansiyel yatıyor. Bu da romantizm ve aşkın genelde bir numaralı tüketicilerinin hanımlar olmasından kaynaklı sanırım. Genelde erkekler şöyle hevesle bir romantik filmin başına çok zor oturur. Aslında izleyince beğenilmesine rağmen ilk görüşte erkek ve romantik komedi filmleri hiç iyi bir ikili oluşturmazlar. Bunda erkeklik namına kahverengi çaldırmama çabalarının etkisi de olsa gerek. Sosyolog yahut psikolog değilim, yorum yapamam. Ama bildiğim bir şey varsa bu ön yargıdan kurtulabilen şanslı erkekler, çok beğenecekleri filmleri de içinde barındıran bir türle içli dışlı olacaklardır. Sonuçta herkesin bir sevgilisi, bir eşi veya bir annesi var. İster öyle ister böyle romantik komedi filmleri ve Hugh Grant'i izleyeceksiniz beyler. O yüzden içlerinden ruhunuzu sabun gibi kurutmayan, gözlerinizi nemlendirirken, içinizi yeşerten hafif filmleri tanımanız sizin yararınıza olacaktır.

Son dönem romantik komedi film yapımcıları da hanımların zorlaması ile erkeklerin çektiği eziyeti hissetmiş olacaklar ki, filmleri erkeklerin de hoşlanacağı birkaç detayla süsleme yolunu seçiyorlar. Sabun köpüğü diye boşuna demiyoruz, bu tip filmlerin hiçbir zaman şaşmayan bir matematiği vardır. Bir defa her filmde mutlaka ve mutlaka komik bir arkadaş vardır. Genelde pek zeki olmayan veya şekli şemâliyle kırıp geçiren bu arkadaşlar hanımlar için "iğrenç" veya "pislik" gelse de, biz erkekler için son derece eğlenceli karakterlerdir. Hemen hemen hiç şaşmayan romantik komedi film matematiğinin bir diğer sac ayağı da bir ayrılık ve karardan dönüp kavuşma sekansıdır. Müzikte bazen kullanılan, şarkının sonuna doğru düşen tempoyu tekrar hareketlendirip dinleyene zirve yaptırmak misali bu filmler de sona doğru bir ayrılık acısını hissettirip, direkten dönerek ekran karşısında aptal aptal sırıtır bir halde kendimizi bulmamızı sağlar.

forum resmi
forum resmi

Her ne kadar üzerinde ne uzun uzadıya konuşulacak, ne de ballandıra ballandıra anlatılacak tipte filmler olmasalar da bir şekilde iyi yapılanı insana bazı şeyler yaşatmayı başarıyor. Kimileri canının sıkkın olduğu zamanlarda, morallenip damağında kalan tadı tazelemek için Godfather'ı, Bourne serisini veya Lord of The Rings serisini izlemeyi yeğlerken, benim o buhran anlarında tercihim hep belli başlı vazgeçemeyeceğim romantik komedi filmleri olur hep. Gerçi ben hiçbir zaman vurdulu kırdılı veya arabalı kovalamacalı filmlerin hastası olmamışımdır. Film tercihlerimi de %90 oranla dram türünden yana yaparım. Hatta bu yüzden "Dram Fetişisti" damgası bile yemişliğim vardır hani. oleyo.gif Bu sebeple romantik komedilere tamamen sırtımı hiçbir zaman dönmemişimdir. Türün iyi yapılmış örnekleri karşısında saygıyla durur, koleksiyonumun sık kullanılanları kısmına iliştiririm hatta.

Peki iyisi kötüsü neye göre seçilir bu filmlerin? Aslında bu soruyu sormak çok fena halde köşeye sıkıştırır insanı, zira romantik komedi filmlerinin iyisinin de kötüsünün de matematiği aynıdır önce de belirttiğim gibi. Ancak bu işi iyi yapanlar elbette işi ayağa düşürmeden, komediyi eşek şakası kıvamına getirmeden, romantizmi bulutların üzerinde füturistik bir anlatımla aksettirmeden, biraz içimizden hikâyelerle tatlandırmayı başarıyorlar. Konunun bu anlamda ayırt ediciliği diğerlerinden bir adım öne çıkartıyor türünün önde giden yapımlarını. Genelde izleyeni kendisini karakterlerin yerine koymakla mükellefiyetlendiren yapımlar, gerçek hayatta yaşayamadığımız ama yaşamamız imkânsız olmayan hayatlarla bizi punduna getiriyor. Bunun yanında filmlerde kullanılan müzikler ve hepsinden önemlisi oyuncular çok önemli. Russell Crowe'un da bir romantik komedide oynadığını bu yıl hep beraber gördük. Ne kadar yeteneklerini küçümsersek küçümseyelim bir Hugh Grant, romantik komedilerin ustasıdır. Bir zamanlar Robert Downey Jr.'un Amerikan sinemasında aynı görevi üstlendiğini düşününce, zamanla bu tip basmakalıp aktörlerin bile gelişim geçirebileceklerine inancım artıyor. Aslında bunu çok da gerekli görmüyorum. Çünkü Hugh Grant'i bir insan neden bir macera filminde görmek istesin ki? Bunu gayet iyi yapan ve yapacak adamlar var zaten. İşte o zaman Russell Crowe'un seyir zevkimiz üzerinde bıraktığı yoğunluklu tezek etkisinin bir benzerini Hugh Grant de bize yaşatır ve siyahi hayat kadınıyla basıldığında hanımların hayallerini yıkması gibi bir durumu daha cereyan ettirebilir.

Hugh Grant'ten bahsedince, sabun köpüğü sinemanın, yıllardan bu yana bir türlü erimeyen mihenk taşı Four Weddings and a Funeral'dan bahsetmek gerekiyor. Romantik komediyi en iyi yapan ülkelerin başında ilginçtir ki ne romantik ne de komik olan bir ülke, İngiltere geliyor. Mike Newell'ın elinden çıkmış olan 1994 yapımı filmde Hugh Grant'in canlandırdığı Charlie karakteri, evlenmeyi aklının ucundan geçirmeyen, gençliğini doyasıya yaşayan, iflah olmaz bir bekardır. Bir gün arkadaşlarının nikahında Carrie ile (Andie MacDowell) tanışır ve gerçek aşkı iliklerinde hissetmeye başlar. Ne kadar bilindik, ne kadar sıradan ve ne kadar albenisiz bir öykü değil mi? Değil! Çünkü bu türün When Harry Met Sally ile en saygın örneklerinden biridir Dört nikah, bir cenaze. İsmini duyduğum ilk zamanlar, neredeyse 5 adam ve 46 küçük hanıma kadar çıkan Tom Selleck serileri ile karıştırıp, ağız yüz bükerek karşılasam da, filmi izledikten sonra görüşlerim tamamen değişti. Four Weddings and a Funeral ve Hugh Grant'i birlikte hafızamın derinlerinden gün yüzüne çıkartacağım anı da efsanevi 'Fuckity Fuck' repliği ile vücut bulur. Literatüre bu filmin kazandırmış olduğu unutulmaz bir sözdür. Söylemesi bile eğlenceli. 90'lı yıllarda dünyayı kasıp kavuran Andie MacDowell ve Hugh Grant'in muadilleri nedense bu zamanlarda dünyanın midesini bulandırmakla meşgul. Bilmiyorum belki de bugünün filmleri 15 yıl sonra kendilerinden özlemle bahsettirecek. Ama 90'lardaki dandik filmlerden bile aldığım hazzı, şu an birçok büyük bütçeli filmden alamıyorum. Türün İngiliz örneklerine daha sonra tekrar değineceğim. Sadece romantik komedi değil, dünya sinema tarihine altın harflerle yazılmış birkaç unutulmaz film çıkmıştır İngiltere'den.

forum resmiforum resmi


1994 yılına döndüğümüzde, Amerika'dan da doğru düzgün kimsenin bilmediği bir film gözümüze çarpar. Şahsen benim değişmezlerim arasında olan Only You romantik komedi sahnesinin en tatlı örneklerinden biridir. Klişe ötesi konusu ve özelliksiz anlatımına karşın yarattığı atmosfer beni benden almayı başarır. Bunun altında Marissa Tomei'in yağmur dolu bakışları ve güzelliğinin yanı sıra bir de Akdeniz olgusu var elbet. Filmin konusu tamamen rezalet bir temel üzerinde durmaya çalışıyor. Küçük bir kızken oynadıkları cadı tahtasında ileride evleneceği kişinin adını Damon Bradley olarak gören Faith (Marissa Tomei) 'ki şu an isimlere dikkat ediyorum da, isimler bile klişe ötesiymiş- bu ismin peşine düşer. Damon'ın İtalya'da olduğunu öğrenen genç kız, yanına ağabeyinin karısını da alıp yollara düşer. İtalya'da yaşananlar filmi uzun yıllar unutturmayacak cinstendir. Denizden babam çıksa yerimi, 'İtalya'ya ateş almak için giden bir filmi bile severim'e kadar getirebilecek kadar fetişist bir insan olduğum doğru. Ama nedense böylesine uyduruk bir filmi bile hoş kılmaya yeten bir havası var cânım Akdeniz'imin. 94 yapımı filmde Marissa Tomei'e eşlik eden isim bir dönemlerin hızlı sabun köpükçüsü Robert Downey Jr. Babyface ne demek diye bir gün biri sorarsa, ona Robert Downey Jr. Diye cevap verebilirsiniz. Only You'da da hem romantizmi hem de komediyi tek bir elden yürütmeyi başarıyor aktör.

forum resmiforum resmi


İtalya'ya uğramışken bir başka unutulmaz sabun köpüğünden dem vurmalı. Her ne kadar romantik komedi takımından biraz daha nitelikli bir yapım olduğunu söylesek de benzer bir seviyede duruyor Under The Tuscan Sun. Hemen hemen her insanın içinde bir yerlerde bastırılmaya çalışılan her şeyi bırakıp gitme müessesesini ele alıyor 2003 yapımı Diane Lane'in sürüklediği film. Yaşadığı boşanmadan sonra bir tatile ihtiyaç duyan ve İtalya, Toskana'nın yolunu tutan Frances, önce kendi içine, sonra da Akdeniz insanının sıcacık samimiyetine kendini bırakır. İtalya'dan unutulmaz doğa ve insan manzaraları ile yüreğimizi sımsıcak etmesi bir yana, asıl güzelliği yepyeni bir başlangıç temasını içinde barındırıyor olmasıdır. İşi gücü, her şeyi arkada bırakıp İtalya'nın bir köyüne gitmek, bir taş ev alıp kendi elleriyle restore etmek, kendine sardunyalar, güller ekili, cennetten kopma bir bahçe yaratmak, yeni dostluklar edinmek' İnsanın bu içinde kalmışlıkları tatmin eden filmi ayrı bir yere koyarım. İzlerken de bir gün belki ben de' diye iç geçiririm.

forum resmi


İtalya'dan ve bunca Akdeniz güzelliğinden bahseden filmlerin yarattığı etkiyi söylemişken aklım hemen French Kiss'e gidiyor. 1995 yapımı, başrollerini Meg Ryan ve Kevin Kline'ın oynadığı, romantik komedi tarihinin değişmez filmlerinden biridir French Kiss. Kendine miras kalan araziye üzüm bağı kurma kisvesi altında iş çeviren üçkâğıtçının önde gideni bir adamla ortadan kaybolan nişanlısını paylamak için Fransa'nın yolunu tutmuş bir kızın muhteşem hikayesini anlatır. Kevin Kline'ın da Meg Ryan'ın da usta işi karakterler çizdikleri French Kiss de Fransa'nın kırsalını içimize çekmemize fırsat tanıyor. İşte her romantik komedinin özünde taşıdığı benzerliklerin dışında birini diğerinden üstün veya hatırlamaya şayan kılan şeylerin başında atmosferiyle içimizde hissettirdikleri yatıyor. IMDB'nin de izleyenlerin yorumu kısmında yer verdiği gibi 'bir insan evladı bu filmi nasıl olur da sevmez?' şeklinde nitelendirilebilecek bir yapım. Kevin Kline'nın aksanlı konuşması ve insanı çıldırtan iletişimsizlik sorunları filmin en hoş anlarını oluşturur.

forum resmi


Amerika'dan Fransa'ya giden Meg Ryan'ın öyküsünü anlatan French Kiss'in yanında, bir de Fransa'dan rüyalar ülkesi Amerika'ya yeni bir başlangıç yapmak için giden Gerard Depardieu'nun başrollerini Andie MacDowell'la paylaştığı 1990 yapımı Green Card'ı es geçmemek gerekiyor. Georges Amerika'ya yaşamak için gelip, anlaşmalı evlilik ile vatandaşlık koparmanın peşine düşen bir Fransız'dır. Bronte ise kendine hayâl ettiği seralı bir ev alabilmenin hesaplarını yapan paraya sıkışmış bir genç kızdır. Bu gençler bir şekilde anlaşıp evlenmeye karar verirler. Ancak Amerikan hükümeti öyle her evlenene vatandaşlığı trak diye vermez. Anlaşmalı evlilik olmadığını kanıtlamaları için arada bir kontrole gelip eşlerin birbirleri hakkında sorular sorarlar. Bu da birlikte yaşamayı gerektirir. İşte bu zorunluluk biz izleyenlerin çok işine gelir. Romantik filmlerin babalarından sayılan Green Card defalarca izlenmesine karşın halen kendini izlettirmeyi başaran sımsıcak bir film. Gerard Depardieu'nun çizdiği Georges karakterine yüklenmiş o sevimlilik ve saflık insanı izlerken mutlu ediyor. Birçok kişi gibi benim de unutulmazlarımdan biridir Green Card.

forum resmi


Gerard Depardieu'nun Green Card'da çizdiği o naif Fransız tasvirinin bir benzerini Hugh Grant bana göre gelmiş geçmiş en iyi romantik komedi filmi olan Nothing Hill'de çizer. 1999 yılında çekilen filmde Hugh Grant, Londra'nın elit mahallesi Nothing Hill'de bir kitapçı işleten genç, evlenme çağında ve muhteşem bir ev arkadaşı olan bir bekarı canlandırır. Ünlü film yıldızı Anna Scott yeni filminin galası için Londra'ya gelecektir. Ancak William'ın küçük kitapçısına girip de Türkiye ile ilgili bir gezi kitabı hakkında bilgi alacağını kim nereden bilebilir? Cereyan eden sıcak bir konuşma ikinci görüşmeyi de beraberinde getirir ve işler yavaş yavaş heyecan verici bir hal alır. Hugh Grant'in hemen her filmde İngiliz Dili ve Edebiyatı'na katkıda bulunmasına artık alışmış olan bizler, Nothing Hill ile de 'Oupsy Daisy' deyimini dağarcıklarımıza ekliyoruz. İlk duyduğunda aynı bizim verdiğimiz tepkiyi veren Anna Scott'ın, Willam'ın efsanevi ev arkadaşı Spike ile tanışması çok uzun sürmüyor. Poposunun bir lobu dondan fırlamış, evde temiz elbise kalmadığından balıkadam elbisesi giyen ve pislik içinde yaşayan bu dünya sevimlisi insan müsvettesi için bile Nothing Hill defalarca izlenir. Komediyi son derece ölçülü tutmayı başaran film, romantizmi de aynı oranda salya sümük bir pembe dizi kıvamına sokmayarak da takdir toplamayı başarıyordu. Başta da dediğim gibi dünya bir yana Nothing Hill bir yana benim nazarımda.

forum resmiforum resmi


Romantik komedilerin komik yan karakterlerinin ağababası Spike'tan bahsetmişken, en az onun kadar insanın karnına ağrılar sokarak güldürmeyi başaran bir diğer karaktere; Sandy Lyle'a geçelim. Phillip Seymour Hoffman'ın ustalığı ile yoğrulan kusursuz karakter Sandy, bu türün en başarılı örneklerinden Along Came Polly'yi (Polly Gelince) sürükleyen bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Bir sigorta şirketinde Risk Yönetimi uzmanı olarak çalışan Reuben Feffer (Ben Stiller) bir kokteylde eski okul arkadaşı Polly'ye rastlar. Son derece düzenli ve dakikası dakikasına hayatı tertipleyen Reuben'in aksine Polly son derece alternatif yaşayan, bir dakika sonrasını bile kafasında planlamayan biridir. Ancak her zamanki gibi gönül ferman dinlemez. Bu güzel hikayeyi besleyen yan unsurlar Along Came Polly'yi türünün nadide örneklerinden biri yapıyor elbet. Phillip Seymour Hoffman'ın her göründüğü sahnede insanın karnına ağrılar sokacak kadar muazzam bir karakter çizdiği filmde ayrıca, evlere şenlik bir patronu canlandıran Alec Baldwin de filme renk katıyor. Bu iki ustanın yanında maceraperest müşteri rolünde izlediğimiz Bryan Brown da filmi güzelleştiren yan karakterlerden biri. İlk kez koskoca sinemada sadece teyzem ve ben izlediğimiz ve salonu kahkahalarımızla inlettiğimiz, gözümüzden yaşlar gelen Along Came Polly son dönem sabun köpükleri içinde komedisi romantizme göre daha ağır basan eşsiz bir film.

forum resmi


Ben Stiller ve Adam Sandler Amerika'nın aynı dönem komedyenleri arasında yer alıyor. Açıkçası ben, Ben Stiller'ın oynadığı filmleri daha çok severim. Ancak bir Adam Sandler filmi vardır ki, izlerken birkaç sahnede sandalyeden düşecek kadar kahkahalar atmışımdır. 50 First Dates'ten bahsediyorum tabii ki. Havaii'de bir akvaryumda çalışan Henry Roth (Adam Sandler), bir gün güzeller güzeli Lucy Withmore (Drew Berrymore) ile tanışır. Gayet güzel geçen ilk randevu sonunda bulutlarının üzerinde gezinen genç adam, ertesi gün aynı kız tarafından tanınmayınca işin rengi değişir. Orijinal bir konudan yola çıkan film yarattığı atmosfer, komedi öğeleri ve müzikleriyle tüm dünyada çok sevildi. Tabii bu tür filmlerin vazgeçilmezi yan roldeki komik insanın bu kez Rob Schneider oluşu, filmin komedi kısmının daha ağır basmasına ön ayak oluyor. Her ne kadar fazlasıyla karikatürize edilmiş bir karakter olsa ve asla bir Spike olamasa da Ula karakteri de 50 First Dates'e güzellik katan etkenlerden biri.

forum resmi


Evlilik müessesine hazırlık aşamaları da tıpkı romantik komedi filmleri gibi erkekler için çekilmez ve bir o kadar da maruz olmaya mecbur kaldıkları bir evredir. Her şeyin en ucuzu ve iş görenini azami 10 ila 15 dakika arasında seçip günün alışverişini tamamlama yeteneği olmasına karşın erkeğin sözü hiç itibar görmez bu evrede. Yüzlerce örnek içinde boğulup, ne istediğini şaşıran, tüm güzel alternatiflere rağmen gidip en pahalısını seçmeyi fiyat etiketini bile görmeye gerek duymadan başarabilecek kadar duyuları gelişmiş bir kadın kısmına hayatın her raddesinde olduğu gibi evlilik hazırlıkları kısmında da son sözü söylemesi için yolu açmak erkeklerin görevidir. İşte yumurtanın bu kadar kapıya dayandığı bir andır Paul Morse için. Şimdilerde My Name is Earl ile insanları kırıp geçiren Jason Lee'yi ilk izlediğim ve çok sevdiğim filmi A Guy Thing'den bahsediyorum. Bekarlığa veda partisinin ardından sabah gözünü yatağında başka bir kadının kokusu ile açan bir adamın hikayesini anlatır A Guy Thing. İnsanın özgürlüğünün bitip yerine hayata dair sorumlulukları sırtlanacağı dönem olan evlilik süreci birçokları için kafada soru işaretleri ile geçilir. Biz de Jason Lee'nin hayat verdiği müthiş karakter Paul ile bu tereddütlere tanık oluyoruz. Filmin bir de tuvalet sahnesi var ki, izlerken gülmekten koşa koşa kendinizi tuvalete atma ihtiyacı hissedebilirsiniz.

forum resmi


Türün komedi öğeleri biraz el şakası kıvamında olan bu birkaç filmin yarattığı sulu ama ne yalan söyleyeyim son derece komik tablo, kimi filmlerde ölçülü şekilde verilmiş güldürüye yerini bırakıyor. Komedi öğelerini başrolündeki karakterler gibi olgunlukla verebilen ve cıvıtmadan da çok komik olmayı başaran filmlerin başında As Good As İt Gets geliyor tabii ki. Jack Nicholson'ın sinema tarihine altın harflerle kazıdığı Melvin karakteri aynı anda asab bozucu ve sempatik olmayı başarabilen bir kişilik örneği çiziyor. Bir kullandığı sabunu bir daha kullanmayan, insanlara pislik gibi davranan, yoldaki çizgilere basmadan yürüyen, gıcık bir tip olan Melvin ile bir çocuk annesi genç garson Carol (Helen Hunt) arasındaki tezatlar birlikteliğini muhteşem bir anlatımla gözler önüne seriyor. Daha önce Terms of Endearment gibi 5 Oscar'lı bir esere imza atmış olan yönetmen James L. Brooks'tan ciddiyetsiz bir iş beklemek hata olurdu zaten. Tatlı üslubu ve romantizm ile komedi arasında kurduğu dengeyle As Good As It Gets romantik komedi tür filmleri piramidinin en üstlerinde yer alıyor. Yönetmenin 2004 yılında çektiği, başrollerini Adam Sandler ve Paz Vega'nın paylaştığı, dünyada pek ismini duyuramamış sıcacık filmi Spanglish de izlenmesi gerek filmlerden biridir.

forum resmi


Komedi unsurunu biraz daha geri plana atarak, filmin duygu yüklü yönünü öne çıkarmayı hedefleyenlerden birisi de, son dönem çıkan iyi romantik filmlerden biri olan Love Actually'dir. Kendi içinde kurduğu atmosferi ile insanı sarıp sarmalayan, anlattığı bir dolu hayattan en iç parçalayıcısında bile sömürüden kaçınıp, hüzne ağırlık veren film, nitelikli yapımlar arasındaki yerini aldı. İngiliz sinemasının bu türde olan başarısını yadsımak büyük haksızlık olur sahiden. Muhtemelen içlerinde kalmış ve hiçbir zaman sahip olamadıkları romantik yönlerini filmlerde yaşatırlarken, hemen hemen tek beğendiğim yönleri mizah duygularını sergileme fırsatını kaçırmamayı da başarıyorlar. Love Actually de mercek tuttuğu birkaç hayatın gözünden Noel'e yaklaşan ve umudu son derece güzel tasvir eden bir film. Birçok yönü ile Güney Kore yapımı Sad Movie'ye banzettiğim Love Actually'de filme hoş bir mizah duygusu da katmayı ihmal etmemiş Richard Curtis. Yönetmenin ilk filmi olmasına karşın bu türün hiç de yabancısı değil. Dünyaya bu türün efsaneleri Four Weddings and a Funeral ve Nothing Hill gibi eserleri yazar olarak kazandıran Curtis bu kez yönetmen koltuğuna kendisi oturmuş ki çok da isabetli olmuş. Yeni, bekar ve genç İngiltere başbakanı ve başbakanlık konutunda çalışan, sevimli ve argo konuşan sekreteri. Karısını kardeşiyle birlikte aynı yatakta yakalayan bir yazar ve de onun kafa dinlemek için gittiği sayfiyede yardımcısı olan Portekizli hizmetçi. En yakın arkadaşının sevdiği kızla evlenmesine hiç ses çıkarmayan genç bir adam. Ailesi ve cazibesine kapıldığı sekreteri arasında seçim yapmak zorunda kalan patron. Özürlü kardeşi ve aşık olduğu erkek arasında seçim yapmak zorunda kalan, orta yaşa doğru ilerleyen bekar bir kadın. İngiltere'de kızların kendisiyle ilgilenmemesi ve soğuk davranması nedeniyle Amerika'nın sıcak kızlarının yanına koşan bir İngiliz genci. Eşini kaybeden ve 10 yaşındaki üvey oğluna hem bunu unutturmaya çalışan hem de onun beklenmedik isteklerini gerçekleştirmesinde yardımcı olmaya çalışan bir baba. İşlediği bunca hayatın yanında bir de geçmişinde yaptığı şarkı tekrar hit olan enteresan bir Rock Star var ki, izlerken gülmemek elde değil. Love Actually kesinlikle bir sabun köpüğünden öte, son derece nitelikli ve başarılı bir yapım.

forum resmi


Love Actually'nin içinde barındırdığı hüznün ve umudun bir benzerini biz 1996 yılında Jerry Maguire ile yaşamıştık aslında. Gelmiş geçmiş en iyi romantik filmlerden biri olan Jerry Maguire, bir türlü voliyi vuramayan bir Amerikan Futbol Menajeri ile eski iş yerinden arkadaşı arasında gelişen hikayeye odaklanır. Çalıştığı yerde anlaşmazlığa düşen ve istifayı basan, giderken de 'kimler benimle?' narasını basan ama beklediğini alamayan Jerry, bu sesi hiç ummadığı birisinden alır. Dorothy Boyd kendisine inanmıştır ve onunla bu yola çıkmaya karar vermiştir. Artık Jerry için geleceğini düşünmesi gereken bir kişi daha doğmuştur. Cameron Crowe'un takip edilecek yönetmenler arasına adını yazdırdığı film olan Jerry Maguire, hiçbir sinemaseverin mesafeli duramayacağı kadar içten bir yapım. Cuba Gooding Jr'a en iyi yardımcı erkek Oscar'ı kazandıran film ayrıca, Tom Cruise'a en iyi erkek oyuncu, Cameron Crowe'a ise en iyi yönetmen ve en iyi senaryo Oscar adaylıkları getirmiştir. Hele bir de dünyaya sunduğu şirinlik muskası bir Jonathan Lipnicki faktörü var ki, izlerken ekrana sarılıp bağrınıza basasınız gelir.

Tüm bu kısaca bahsettiğim filmler elbette sinema tarihinin en nitelikli yapımları değiller. Ancak kabul etmek gerekir ki, dünyayı yerinden sarsma iddiaları olmayan sabun köpüğü türünde tüketim filmlerinden, yıllar geçse de tüketilmek bilmeyen ve ara ara tekrar tekrar tüketilmesi gereken filmlerdir. Bir şekilde insan izlediği bir filme, sadece filmle teke tek iletişime geçerek bağ kuramıyor. Filmin izlendiği koşullar bir filmi unutulmaz veya hatırlanmaz kılabiliyor. Kalabalık ve laçka bir güruh ortamında heba edilmiş birçok film olduğu kadar, hiç ummadığımız bir anda, hiç ummadığımız bir yerde hayatımız boyunca unutamayacağımız bir filmle karşılaşabiliyoruz. Ancak sonrasında ne kadar izlersek izleyelim bizi o ilk izlediğimiz hazla doyurmuyorlar. Ama o ilk izlediğimiz ana geri götürüp, o an nasıl da mutlu olduğumuzu hatırlatıp mutlu ediyorlar. Olsun Macchiavellist felsefenin temelinden olaya bakarsak 'zafere giden her yol mübah' değil midir zaten? O yüzden bizi mutlu ettikten sonra ister sabun köpüğü olsun, ister Hollywood zırvası olsun, isterse de unutulmaya yüz tutmuş eski bir klasik olsun. Hepsi aynı amaca hizmet ediyor. Mühim olan amaçlarını yerine getirip getiremedikleri.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Mr.Barish
mesaj Jul 23 2007, 11:34 PM
İleti #2


Yeni Üye
*

Grup: Üyeler
İleti: 7
Katılım: 23-July 07
Üye No.: 192



Genel olarak bu kategoriye sokulan filmlerin keyif ve eğlence tarifleri ile kapladığı yerin ötesinde (entelektüel bir sinema izleyicisinin kurduğu ilişkiden öte) geniş izleyici kitlesi için katharsis işlevi ile özelde sinema ve genelde sanatın en tehlikeli suları olduğunu düşünüyorum. Endüstriyel bir janr olarak fazlaca rahatlama hissi uyandırması izleyici için oldukça tehlikeli. Kimi örneklerinde izleyiciye en ufak bir kaçış alanı bırakmadan tam bir özdeşleşme halinde kurulan ilişki ortalama izleyiciyi oldukça tembelleştirebiliyor. Fazla "keyif" bireyi orta vadede uyuşturabilir. Sinema biraz rahatsız etmeli.
(saplantılı olarak defalerca izlediğim sabun köpüklerim var tabii ki)


--------------------
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
exodos
mesaj Jul 24 2007, 12:36 PM
İleti #3


Siberian...
**

Grup: Üyeler
İleti: 44
Katılım: 31-May 07
Nereden: Siberia
Üye No.: 22



Ellerine sağlık Baronio... Bu filmlerin hepsi gerçekten birer klasik. Ama üstüme alındım şahsen herkesin bilmediği dediğin Only You filmi benim başucu filmimdir. Senelerce tekrar tekrar izledim ki hala izlerim. O film sayesinde hayallerimin içinde büyük yer kaplayan Positano şehri ve Le Sirenuse Oteli... Hani vardı ya Roma'dan sonra ilk çeşmeden sağa dönünce sahil yolundan ulaşılan kent ve otel tongue.gif Allah' ın dağındayım şimdi nerden hatırlattın bu filmleri... Dört Nikah Bir Cenaze, Under The Tuscan Sun, French Kiss, Jerry Maguire, Only You bunlar benim klasiklerim. Ama içlerinde Only You' nun Marisa Tomei' nin, Robert Downey Jr. ' un yeri bambaşkadır.

Kalın Sağlıcakla....

Bu ileti exodos tarafından Jul 24 2007, 12:37 PM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
...Yaşanan herşey bir senaryodan ibarettir. Ve Tanrı sadece gerektiğinde sufle vermektedir...
forum resmi
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 24th May 2018 - 11:12 PM