Konunun Yazdırılabilir Versiyonu

Konuyu orjinal formatında görmek için buraya tıklayın

Yedinci Gemi Forum _ Film Tanıtımları ve Eleştiriler _ Bağımsız Ruhlar

Gönderen: baronio Jun 5 2007, 03:07 PM

BAĞIMSIZ RUHLAR


Arkadaşlar hepinize merhabalar. Artık bir süre için -ki dileriz bu uzun bir süre olur-, bu başlık altında daedalus ve raskolnikov dostlarımla beraber, sizlerle buluşacağız. Öncelikle başlığımızın amacından biraz bahsedeyim. Bu başlık altında bu zamana kadar birçoğumuzun gözden kaçırdığı, Türkiye'de hiçbir şekilde gösterimi olmamış, belli festivallerde ya da gösterildiği ülkelerde ilgi uyandırmış nitelikli yapımları, raskolnikov ve daedalus'la aldım verdim usulü paylaşıp dilimize kazandırırken, sizleri de gerek bu filmler hakkında, gerekse filmlerin ucunun dokunduğu, hayata dair meramları ile alâkalı sohbetler etmeye davet ediyoruz. Bu başlığın içeriği kesinlikle ve kesinlikle "mainstream" şeklinde tabir edebileceğimiz, popüler filmlerden oluşmayacak. O yüzden beklentileri bu yönde olan arkadaşlar, başka başlıklarda şanslarını deneyebilirler. Bu başlıkta, sinemaya "sanat" gözü ile bakabilen, sinemanın hayatın bir yansıması olduğunu görebilen ve bu şölenden zevk alabilen dostların katılımını görmekten mutluluk duyacağız.

Öncelikle belirlediğimiz filmleri bir görseniz dudaklarınız uçuklar diyerek sizleri bir heveslendirelim. Gerçekten inanılmaz filmlerin gözlerden kaçtığını gördük ve bu duruma içimiz elvermedi. İşin gerçeği bu ekip olarak çeviri defterini yavaş yavaş kapatmayı düşünmeye başlamıştık. Ama bu başlığı bir çeviri başlığı olarak düşünmeniz sanırım tüm hayallerimizi yıkmaya yetecektir. Hatta bu başlıkta en az konuşulmasını arzu ettiğimiz şeyler, çeviri ile alakalı konulardır. Bu daha çok çevrilen yapımla ilgili, hayata, aktüele, sanata, müziğe, kısaca her şeye değinebileceğimiz, hoş sohbetler edebileceğimiz bir başlık olacak. Elbette ki sizlerin katkılarıyla.

Efendim bu uzun ve sıkıcı girizgâhı ve başlığımızın kırmızı kurdelesini kesmenin vakti geldi zannımca. Sizler filmleri edinmeye koyulurken, bizler de çeviriler için kolları sıvıyoruz. Çıkışta Bağımsız Ruhlar Köy Kahvesi'nde buluşup dibek kahvelerimizi yudumlarken, tadına doyumsuz bir sohbetin kollarına kendimizi bırakırız.

Gösteri Başlasın...

Gönderen: raskolnikov Jun 5 2007, 03:40 PM

Sinemanın Büyüsü

Basmakalıp bir başlık altında dostlarım, sizlerle ufak bir sohbete koyulalım. Açıkçası ben bu sohbetlerden çok keyif alıyorum, aldığım keyifle de bir güzelliği paylaşmaya başlayayım. Sinema dostlarım, müthiş bir dünya, neresinden tutarsanız hayatınız dalgalanıyor. Öyle bir sanat ki, dünya biraz daha sinemadan anlasa barış içinde yaşayacağız. Hani dünyanın ortak dili müzik diyorlar ya, ona bir de sinemayı rahatça ekleyin, hiç çekinmeyim, arkanızda ben varım.

Sinemayla aşkımız günbegün çoğalıyor. Çeviri ile başladık olaya. Güzel filmler var, hele ben de çevireyim; yaparsam ne âla dedik. Yaptık dostlar, kendimizi filmlere katmayı başardık. Esasında filmin seni kabul etmesi her zaman o kadar kolay değildir, ama neyse kendimizi sinemaya karşı kanıtladık.
Buraya niye geldik, onu açıklamaya devam edeyim; dostlar gözünüzden kaçmış filmleri gözünüze sokmaya geliyoruz. Nasıl olacak? Şöyle oluyor: daedalus, baronio ve ben, şu medyatik yaşamda bize saf sanatı gösteren filmleri çevireceğiz böylece bu filmler hakkında sohbet ortamı yaratacağız. Çeviri işin en basit kısmı, çevireceğiz sonra film hakkında uzun uzun konuşacağız. Ne bileyim, çevirdiğimiz film hakkında yorum yaparak hayata bakacağız. Kimi zaman, örnek veriyorum, yönetmenin gözünden birkaç kelam edeceğiz. Yani asıl amacımız sinemayla aramızda üslûp yaratmak ve bu üslûpla sizlerle çene çalmak. Kısacası birlikte filmin içine girerek konuşmak.

Filmlerimizi seçtik, birbirinden farklı bir sürü filmimiz var. Her kesime açık anlayacağınız, he bir tek popüler filmler yok, ama gerisi tastamam. Yav, bu site acayip bir dünya ya. Ben burada hayran hayran geziyorum, ne tuhaf işliyor. Biri deli gibi inceleme yapar, biri deli gibi altyazı yükler, biri deli gibi çeviri yapar, biri deli gibi "filme nasıl ulaşırız" diye bize öğretir, biri deli gibi yeni filmleri sunar...vb. daha sayamadığım biri sürü deli yönü var sitenin. Ben bu delilerin arasında çok şey öğrendim, valla.
"Konu dağıldı, mahcubum gençlik, toparlıyorum"

Olaya ilk üç filmle başlıyoruz. Uzun soluklu bir yolculuğa hazırsanız sevgili dostlarım, yola hemen koyuluyoruz. Gemimizin adı... Öz Titanik, he he şaka yaptım. Adımız bu değil, gemi de değiliz zaten. Düğün halayı olarak sinemaya gidiyoruz aslında, zaten baronio iyi göbek atar. Sanki, Kusturica'nın komik tiplerinin sinemanın güzelliklerini kendi biçimleriyle yorumlaması gibi. Sanki sessiz filmleri çingene müzikleriyle izlemek. Sanki Cinema Paradiso'daki festivale bilet almak.
Evet dostlarım burası BAĞIMSIZ RUHLAR...
Hoş geldiniz.

Gönderen: daedalus Jun 5 2007, 06:48 PM

Çoğu sözü, iki dostum söylemişler. Kıyıda kalmış, unutulmuş ve köşede bize küsmüş filmlere olan saygı duruşumuza hoşgeldiniz. Keşfetmeyi seviyorsanız, kendinizi büyük stüdyoların can sıkıcı tekrarlarından, zaman kaybı döngülerinden kurtarmak istiyorsanız, size attığımız can yeleğine sıkıca sarılın. Ayakta kalmayınız, izleyip gitmeyiniz.

Underrated diye tabir edilen, yani hak ettiği ilgiyi görmediğine inandığımız filmleri bulup çıkarmaya, hazır çıkarmışken de elimizden geldiği, dilimizin döndüğünce çevirmeye çalışacağız. Gayemiz, sıradanlıklardan uzaktaki köyümüzde sizleri ağırlayabilmek, köy kahvesinde filmler hakkında atıp tutabilmek olacak. Umarız, bu keyifli süreç içinde birlikte kaybolma zevkini yaşayabiliriz. İlk program listesini aşağıda bulabilirsiniz.

forum resmiforum resmiforum resmi

El Custodio
(2006)



Farewell My Concubine
(1993)



Au revoir, les enfants
(1987)



http://www.imdb.com/title/tt0462242/

http://www.imdb.com/title/tt0106332/

http://www.imdb.com/title/tt0092593/

Ülkesi: Argentina / France /
Germany / Uruguay
Ödülleri: 5 Ödül / 1 Adaylık

Kısaca Konusu: Üst düzey bir politikacıya korumalık yapan Rubén, kendini işine fazla kaptırdığından yavaş yavaş benliğini yitirmeye başlar.

Ülkesi: China / Hong Kong
Ödülleri: 2 Oscar adaylığı /
13 Ödül / 2 Adaylık

Kısaca Konusu: Politik bir kaos ortamında 3 opera sanatçısının imkânsız ve bir o kadar yasak aşkını konu alan film, tutku üzerine bugüne dek yapılmış en iyi filmlerden biri olup, Çin tarihinin ilk politik filmi olmayı da başarmıştır.

Ülkesi: France / West Germany
Ödülleri: 2 Oscar adaylığı /
21 Ödül / 7 Adaylık

Kısaca Konusu: 2. Dünya Savaşı sırasında, Fransa'daki Katolik bir yatılı okulda biri Fransız ötekiyse Naziler'den saklanan bir Yahudi çocuğun arkadaşlığı.


Gönderen: baronio Jun 6 2007, 04:09 PM



forum resmi
Dinosaur
Beyler güzel bir başlangıç.Sizleri yanaklarınızdan öperim.
Kolay gelecektir,şimdiden teşekkürler....




forum resmi
Kont Dracula
Gerçekten harikasınız dostlar. Madem Zeus'un kızlarından birinin ilham verdiği bir dal olacak kadar büyüktür sinema, biz de bu denizin sessiz kahramanlarını tanımalıyız. Bunu yapmamıza keyifle yardımcı olan sizlere ne kadar minnettar olsak yetmez. Bu düşünceniz ve hayata geçirdiğiniz proje için tekrar teşekkürler daedalus, raskolnikov ve baronio.





forum resmi
BuRnOut
Bağımsız Sinemayı ve Art House'u çok seven biri olarak, böyle bir başlığı görmek çok hoşuma gitti. Sitede gerçekten eksikliği hissedilen bir başlıktı. Sinema da diğer sanatlar gibi, yaratıcısıyla aynı ölçütte takip edininden de belli bir birikim isteyen uğraşlardan. Bu başlıkta bu uğraşın, bu sanatın ve bu dilin en hoş uğrak yerlerinden biri olur umarım. Başlığı bende sıkça takip edecekler arasındayım...

Çok teşekkürler böyle bir başlığı var ettiğiniz için flowers.gif .




forum resmi
ebrehe
Harikasınız dostlar. Hemen edineyim bu filmleri en iyisi. Enfes çevirilerinizle bağımsız ruhların keyfine varayım...




forum resmi
(3)
Ayrılmaz, muhteşem 3'lüye, bu mükemmel projeyi bizlere kazandırdıkları için sonsuz teşekkürler. Emeklerinize sağlık.




forum resmi
ustuney
Efem. Emeklerinize şimdiden çok teşekkürler... ölmeden önce izlenmesi gerekn 100 kore filmi gibi bu başlığında takipçisi olacağım... umarım kısa sürede filmleri edinirim. Gerçekten sanat için sanat anlayışıyla hareket ediliyor olması çok güzel kolay gelsin arkadaşlar




forum resmi
t-becks
Ne denir ki? Hiçbir şey... Can evimden vuruldum!




forum resmi
selosked
Harikasınız. Merakla takip edeceğim bu başlığı. Öğrenecek çok şey var sizlerden.




forum resmi
click
Bu projeden bahsettiğinde baronio'nun heyecanı beni de heyecanlandırmıştı. Ama onun kadar hissetmediğim bir gerçek. Şimdi hayata geçirildiğini görüyorum ve heyecandan, bu satırları yazarken ellerim terliyor. Dostlarım çok müthiş bir iş yapıyorsunuz. Sinemayı gerçekten seven bizlere, içimizdeki o bağımsızı hissedebilmemizi sağladığınız için binlerce teşekkür. Önünüzde saygıyla eğiliyorum.




forum resmi
zenon
Mutluluklara ve acılara, düşlere ve hayal kırıklıklarına, sevinçlere ve hüzünlere, zaferlere ve hezimetlere, yani bütün ihtişamı ve sadeliğiyle hayata, yani bütün olağanüstülüğü ve sıradanlığıyla insana, yani memleketlere, yani şehirlere, kasabalara, köylere, yani sokaklara, bizim sokağa, sizin sokağa, yani bize, yani size, yani kendimize doğru yepyeni bir keşif yolculuğu için davet mi var? O halde davete icabet gerektir.

Dostlar müthişsiniz. Yepyeni bir heyecan yaşattınız. İyi ki varsınız. Sağolun, varolun. flowers.gif




forum resmi
SilverShadow
Gülme zamanı gelmiş hayatının...

Bakma artık saatine tadını çıkar. Her yeni günde taze bir nefesi var küflenmiş defterlerin, korkma artık. Kimisi canını yakacak biliyorum, kimisi sıkacak içten içe, kimisi bıktıracak. Sonunda ne olacağını ben de bilmiyorum, umutlanma sakın söylerim diye. Tek bildiğim, sen ilerledikçe akıp gidecek kelimeler, cümleler bedenini saracak, yeniden doğacak ruhun her yeni sahnesinde... Zamanı geldiğinde.

SilverShadow




forum resmi
trahald
Ben de bu başlığın sıkı takipçilerinden olacağım.Selosked'in dediği gibi sizlerden öğreneceğimiz çok şeyler var. Üçünüze de böyle bir işe giriştiğiniz için çok teşekkürler.




forum resmi
Clint Eastwood
Ellerinize sağlık diyor ve gönülden kutluyorum.

Hollywood zırvalarından, beklentinin altında kalan filmlerden, sadece fragmanda fatih olan filmlerden bıkmıştım.

Başlığa aboneyim artık.




forum resmi
Bob le Flambeur
Foruma harika bir başlık daha kazandırdığınız için tebrikler, seçtiğiniz filmler için de ayrı ayrı teşekkürler arkadaşlar, kolay gelsin flowers.gif .




forum resmi
black_milk
Birbirinden kaliteli filmleri bizlere sunacağınız için teşekkür ediyorum ve çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.




forum resmi
kaos605
Mükemmel bir haber. Umarım uzun soluklu bir çalışma olur. Takipçiniz olacağım.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 04:41 PM

Je vais bien, ne t'en fais pas (2006)


forum resmi


Filmin en can alıcı noktasını çeviren daedalus dostuma şükranlarımla...

Ayrıca çeviriyi yangından mal kaçırır gibi kendilerinden aşırdığım dostlarım Raskolnikov ve hasta'nın da affına sığınıyorum. Filmden sahiden çok etkilendim ve çevirmek istedim. Sizler gibi Fransızca eksperleri dururken burnumu sokmam pek hoş olmadı. Sizlere bir çeviri borcum olsun dostlar. Anlayışınız ve icazetiniz için de ayrıca teşekkürler. flowers.gif

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 04:47 PM

Kahve molası...

spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

"Bir son kimileri için kötü biterken, kimileri için de mutlu son olabiliyor. Hayatın kendisi de böyle değil mi zaten?"


Hayatımda böylesi içten, böylesi doğal ve böylesi sade bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Öyle ağır bir aile dramı var ki konu edilen, neresinden tutsanız iç parçalıyor. Loic'in evi terkedişi üzerinden konuya yaklaşırsak, ortada büyük bir iletişimsizlik, sevgi gösterememe var. Her ailede olan benzer sorunlar. Hele bizim ülkemizde bu daha da fazladır. Bir babanın oğluna sevgisini sarih bir şekilde gösterdiği ender görülür. Ama herkes de bilir babasının kendisini sevdiğini. Peki ama bu farkındalık yeter mi, her şeyi çözer mi? Filmde de Loic'in evi, bir "odanı topla" tartışması üzerine terketmesi üzerine bazı şeyler beliriyor. Her şakanın bir gerçek payı vardır lafına çok inanırım. Burada da mektuplarında Loic'in babasından öfkeyle bahsetmesinin altında bazı gerçekler yatıyor. Gerçeklerden öte burada bambaşka bir dram yatıyor. Geçmiş günleri geri getirebilmek için, oğluyla daha çok şey paylaşabilmek için, bir şarkısını dinleyebilmek için ve ona "seni seviyorum" diyebilmek için her şeyini verebilecek bir baba. Ama işin işten geçtiğinin farkında oluşu, artık elindekilerin kıymetini bilmeye çalışması ama bunu yaparken de kendinden, kendisine olan nefretinden dolayı işkenceleri geliyor ardı ardına. Empati yoluyla kendine indiriyor tokatları ardı ardına. Lanet olsun sana da, işine de, odanı topla dırdırlarına da! Zaten bir kez bile oğlunun şarkısını dinlemedin! Bir kez bile onunla top oynamadın! Diğer yanda da eşi ile birlikte varolanlara sarılma çabaları. İnanılmaz bir çaba. Resmen helak oluyorlar amaçları doğrultusunda. Kimileri onların çıldırdığını düşünse de, onlar da anlarlar elbet anne, baba olduklarında.

Oyunculuk ve müzikler resmen alıp sizi götürüyor. Böylesine etkili bir film olmasında gerçekçiliğin payı çok büyük. Zira film bittikten sonra bir film gözüyle bakabildim. Cidden öyle bir sarıp sarmalıyor, öyle bir içine alıyor ki sizi, film izlediğinizi farketmiyorsunuz. Sevginin, pişmanlığın, her şeye rağmen umudun böylesine güzel harmanlanması da ortaya son dönem Fransız sinemasının en kaliteli örneklerinden birini çıkartmış.

Filmle ilgili o kadar çok söz var ki... Ama "söylenecek söz" derseniz, işte ondan bende fazla yok. Gerçekten çok zor bir film. İzlemesi, hazmetmesi, üzerine konuşması çok zor. Kesinlikle ve kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye ederim bu filmi.

Bu filmi seven, bu filmleri de sever;

http://imdb.com/title/tt0208990/

http://imdb.com/title/tt0459072/

Filmi seven, bu şarkıyı da sever;



Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 06:00 PM

Yapma, izleme. Canını yakacak ve üzüleceksin. 9 boğumun her birine tek tek takılacak, üstelik midene de inmeyecek, orada yer edecek, oraya yerleşecek bir süreliğine dedim. Seni boğacak hıçkırıklara belki de, sinirleneceksin ve parlayacaksın oradaki babaya, bir çözüm arayacaksın kaybolan oğluna, hırslanacaksın sen de Lili gibi hayata, arayışa çıkacaksın dedim. Dinletemedim.

Baronio ile ikimiz aynı 24 saat içinde http://www.imdb.com/title/tt0485241/ izlemiş bulunuyoruz. Bundan 2-3 hafta önce, gün içinde en sevdiğim zaman diliminde, gökyüzünün ışık konusunda karar veremediği ve keşke o kararsızlıkta sıkışıp kalsam dediğim dakikalarda yine benzer bir filmi, http://www.imdb.com/title/tt0423169/'yi izlemiştim. Matine filmiydi o. Buram buram Matine ruhu vardı. Ne iyi yapmıştı da çevirmişti bu filmi dostum. Üstelik de dinleyerek. Tutku işte. Bir ruh denebilir mi acaba bu tutkuya? Basite mi kaçmak olur yoksa? Narsizmin doruklarına çıksam ve şöyle desem: "Benim gibi arşiv yapmayan, izlediği filmi eşe dosta vermek için kaydetmeyen ve hemen silen, sırf çevirileri görmek için film indiren biri karar vermeyecek de kim verecek bunun kararını? Bal gibi tutku ulan bu!", içinde savunmamı da yaptığım bir cümleyle bu tezimi doğrulama şansım olmaz mı yoksa?

"Büyük sürpriz falan, ne diyor bu acep?" diyen olmuştur kesin. Sıradanın biraz üstünde bir Fransız filmi ne de olsa. Ama bu başlık içinde şapkadan sihirbazın kendisini çıkartan bir sürprizdir bu filmin çevrilmesi. Üstelik de bu başlık içinde bu filmin çevirisi! İşin kötüsü, çok yüksek bir çıtayla başlıyor Bağımsız Ruhlar. Kolay kolay erişilemeyecek, kırılamayacak http://tr.wikipedia.org/wiki/Sergei_bubka rekorlarına benziyor böylesi bir film seçimi. Beklenmedik derecede iyi bir ingilizce altyazı neticesinde doğru bir adam çevirmiş oldu böylece. Ben de günde 67 kere (+/- 5 tolerans ile) dinlediğim bir şarkıdan yola çıkan bu harika filmin, sitedeki eşsiz yerleşiminden büyük memnuniyet duyduğumu söylemek istiyorum. O efsane parçayı gerçek hayatta söyleyenin (http://www.zelig-fr.com/img/buret_simon.jpg) filmin başında Lili'nin kardeşini sorduğu, masa başında oturan arkadaşı olduğunun gereksiz detayını da verip son bir kez daha kendimi tekrarlıyorum; şafağa 5 kala başlayın. Aynı, bu gece benim yine yapacağım gibi...

forum resmi

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 07:47 PM

Aslında Je Vais Bien, Ne t'en Fais Pas'da çok cezbedici bir yön vardı. Konunun görünen yüzünün dışında, karşılıklı bir baba-oğul ilişkisi işlenmiş. Kuşaklar arası çatışma sonucu, ilgisizlik, kıl tüy sebeplerden kavgalar, gereksiz kalp kırmalar... Her ne kadar bu durumdan muzdarip olduğunu söyleyen kişi, beklenen kişi olmasa da, sonuçta bu gözle izlendiğinde ortaya böyle bir manzara çıkıyor.

Baba-oğul malzemesi konuşa konuşa tüketilemeyeceği gibi, filmlere de yüzlerce defa konu edilmesine rağmen eskimiyor. Tabii bunda her evde benzer şeylerin yaşanmış olmasının da etkisi var. Nedense babalarımız da kendi babalarından zamanında epeyce şikayetçi olsalar da, benzer şekilde kendi oğullarıyla ihtilafa düşmekten kendilerini alamıyorlar. Belki insan doğasında olan bir şeydir bu. "Baba olunca anlarsın" sadece içi boş bir laf olmaktan öte bir kimlik betimlemesi mi acaba? Gayet tabii baba olunca insanın olaylara farklı şekilde yaklaşması doğaldır. Ancak bu demek değil ki, iletişimsizlik içinde, sevgi göstermekten imtina eden bir insan olmaya çalışmak zorundayız. Onlar da bir zamanlar, oğullarıyla aynı şeyleri yaptıkları için babalarıyla gerginlikler yaşayan küçük insanlardı. Hatta bundan da epeyce muzdarip olmuşlukları vardır. Hatta kimisi hâlâ o geçmişteki iletişimsizlik, ilgisizlik ya da yargılama yüzünden babalarını tam olarak affedebilmiş değil. Affetmekten öte bir şeyler yitip gitmiş. Ruhsuzlaşmış bir kan bağından başka bir anlam ihtiva etmiyor.

Efsanevi filmlerden The Graduate'in konusuna farklı bir bakış açısı ile bakan yeni dönem sabun köpüğü filmlerden Rumor Has It'de hoş bir enstantane vardı, hatırlar mısınız bilmem. Baba ile kız arabada başbaşa giderlerken, kız babasından yakınır: İşte "beni dinlemezdin, şunu yapmazdın, bunu yapmazdın... En çok da şu arabayı tıngır mıngır kullanmandan nefret ederdim" der. Baba cevap verir; "Ben arabayı içinde sen olduğun için tıngır mıngır kullanıyordum." İşte babalık müessesinin getirmesi gereken hassasiyet ve değişim bu. Olması gereken kimlik değişimi de bu aslında. Yani bir insanın baba olduktan sonra korumacı biri olması, içindeki âsiyi dizginlemesi falan insan doğasından gelir zaten. Ama ya iletişimsizlik?

Bizim ülkemizde zaten işler biraz daha farklı. Baba figürü geçmişten beri korku örtüsünün altında gizlenmiş sevgi ile aynı yolun yolcusudur. Baba sevgisini göstermez. Gösterirse karizma çizilir ya hani. Arada çocuk, babasının kendisini sevdiğini bazı ekmek kırıntılarını takip edip, yapbozun parçalarını birleştirerek anlar. Dünyalar onun olur. Belki de her an sevgisini gösterse böyle bir etki yaratmaz. Ama genelde bu aydınlanma ya çocuk da baba olduktan sonra, ya da baba toprak olduktan sonra gerçekleşir. Ki iş işten geçmiştir.

"Avrupalılar çok ruhsuz, 18'ine gelince koyuyorlar tekmeyi çocuklarının kıçına, git hayatını kazan diyorlar. Bizde öyle mi? Bizde evlat 50 yaşına gelse de evlattır!" Evlat evlattır da, sevgini ona göstermedikten sonra 50 yıl boyunca baksan neye yarar. Adamları oturduğumuz yerden kalaylamaya bayılırız milletçe. Elbet her evde başka dram vardır orada da. Ancak babanın bir erk sembolü olabilmek için, karizmasını kaybetmemek için yırtındığı hane azdır diğer toplumlarda. Bugünün kıymetini bilip, sevgi gösterebilmek önemli. Yoksa ne kadar hayıflanırsan hayıflan iş işten geçer. Tabii tüm bu sıkıntıların altında da, herkesin evladını kendi istediği şekilde yoğurma isteği yatıyor. İstediği zevklere sahip olmasını, kendi yapamadığı şeylerde muvaffak olmasını, herkesin gıpta ile bakmasını istiyorlar. Bu sacın bir ayağının eksik kalacağı, ilk sinyalini çaktığı an işin rengi değişiyor ve iletişimsizlik baş gösteriyor. Ya da bana öyle geliyor.

Ama her halükârda baba-oğul temalı filmler insanın boğazına bir yumru oturtmaktan çok zevk alan, psikopat yapımlardır. Son dönem izlediklerimden, daha doğrusu şu an aklıma gelenlerden, öyle başyapıt olmasa da etkileyici bir film olan "Bicho De Sete Cabeças" aynı temayı iletişimsizlik kanalından eşeleyerek olaya yaklaşıyor. O da görülmeye değer filmlerden biridir.

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 09:11 PM

O kadar benimsemişim ki bu baba-oğul ilişkisini, fazla üzerinde durmadım bile filmde. Daha çok Lili odaklı bir filmdi benim baktığım yerden. Tabii, dediğinde haklısın. Altta yatan, iki erkek arasındaki tipik bir keçileşme sendromu mevcut. Baba denilen olgu zaten başlı başına çok ilgi çekici. Kızlar için ilk aşık olunan erkek iken, oğlanlar için bir model var karşılarında. Bir gün büyüyünce erkek olacaklarını ve erkeğin toplumdaki yerini kavradıklarında ilk karşılarında gördükleri erkek, babaları oluyor. Onu örnek alıyorlar, onun doğrularıyla büyüyorlar. Ergenlik döneminde yavaş yavaş beyinlerini kullanmayı öğrendiklerindeyse kendi doğrularının farkına varıp eski doğrularını "dikte eden" babalarıyla her fırsatta takışıyorlar. Sonuçta ya kapı vurulup gidiliyor, ya da kapı arkalarından vuruluyor smile.gif Genelleme yapmıyorum, elbette ki şahane baba-oğul örnekleri var ama her zaman reklamlardaki gibi değil. Oğlunun kendi yapamadıklarını yapmasını isteyen baba, aslında onun kendisini geçmesini istiyor. Çocuk içinse bu büyük bir baskı oluyor. Benim üzerimden egosunu tatmin ediyor'u bile aklına getirebilir. Hep bir tartışma, inatlaşma var. Avrupa'da dediğin gibi 18'ine kadar mesuliyet alıyor aileler ama zaten öncesinde hayata biraz daha ısındırılıyor çocuk. Mutlaka bir işte çalışıyor yazları, kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğreniyor hafiften. Rüştünü ispatladığındaysa kendi rızasıyla, hatta ailesinin desteğiyle evden ayrılıyor. Zira biliniyor ki; zaten bir gün evden ayrılması gerekecek. Ne kadar erken olursa o kadar çabuk adapte olur, diye düşünülüyor.

Bizdeki duruma hiç geçmeyelim. Arada büyük farklar var yetiştirme konusunda, fakat inatlaşma her yerde aynı. Gün geliyor http://www.imdb.com/title/tt0476735/'daki Sadık gibi bir hışımla çıkılan yuvaya geri dönülebiliyor yıllar sonra. Gün geliyor baba Hüseyin o yıllarca içinde tuttuğu, kendine bile kabullenmek istemediği "Benim yüzümden!"i bağırabiliyor hıçkırarak. Bu duygu boşalımını da Avrupa insanında görmek zor. Ama işte, http://www.imdb.com/title/tt0485241/ boşuna güzel film demiyoruz smile.gif

Baba-oğul ilişkilerine dair benim de tavsiyem http://www.imdb.com/title/tt0426173/ olacaktır. Kendim çevirdim diye söylemiyorum tongue.gif Babanın, oğlunu hep en iyi görme isteğini bastıramadığı için ona ulaşmada yaşadığı aczi ve bu acz yüzünden bazen istemeden de olsa onu dövmesini anlatan az bilindik bir Polonya filmidir. Polonya'da bilinir de dünyada çok bilinmez. Bu filmde de olduğu gibi böylesi filmlerde eleştiri terazisinin aşağı çeken tarafında hep babalar bulunur maalesef. Yetişkin olana topu atmak daha kolay geldiğinden olsa gerek. Yalnız, onlara da sonuna kadar hak vermek gerekir ki; herkes babalığı kendi babasından öğrenir ve bu tecrübe hayatta sayılı olarak ele geçer.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:18 PM



forum resmi
fjallraven
QUOTE
...Hatta bu başlıkta en az konuşulmasını arzu ettiğimiz şeyler, çeviri ile alakalı konulardır. Bu daha çok çevrilen yapımla ilgili, hayata, aktüele, sanata, müziğe, kısaca her şeye değinebileceğimiz, hoş sohbetler edebileceğimiz bir başlık olacak. Elbette ki sizlerin katkılarıyla...


diye yazmıştı baronio, bu başlığın ilk iletisinde...

soyut olgulara karşı geliştirdiğim aşırı beceriksizlik sonucu, böylesi bir düşüncenin, fikrin nasıl hayata geçirilebileceğine dair kuşkulanmıştım...
yapılabilse bile iyi niyetli bir hevesle başlanmış ama niteliği tatmin edicilikten uzak bazı denemelerden öteye geçmesini zor görüyordum...

ama yukarıda okuduğum son üç iletiyle -ki her biri için üzerine ayrı ayrı makaleler kaleme alınabilir- başlangıçtaki amaca en güzel ve en yoğun bir şekilde ulaşılabildiğini görmekten mutluyum...

arkadaşlarımızın çevirdiği/çevireceği ya da seyrettiği filmlerle böylesi samimi bir sohbete girebilmeleri, onlarla aynı frekansta salınabilmeleri, görüntülerin, diyalogların, ifadelerin derinliklerine dalabilmeleri, o daldıkları derinliklerden bize böylesi güzel incileri çıkarıp sunabilmeleri bu başlıkta bizleri daha nice hazinelerin beklediğine dair bir işaret...

hepinize sevgiler, saygılar arkadaşlar...





forum resmi
ToxicWorld
Yemin ederim, tüm iletileri yavaş yavaş hazmederek okudum. Çek şu silahı artık kafamdan, @...

Yaklaşık bir haftaya yakındır Lili'yle yatar kalkar olmuşken, filmi hâlâ izleyememiş olmak. Cidden kendimden utanıyorum. (Ve şu on satırı bir şekilde nasıl tamamlarım da, şu silahtan kurtulurum diyorum. ) Umarım en yakın zamanda, bu müthiş şarkının ve resimdeki matmazelin de içinde olduğu filmi izler, sonra bir hüzünlenir, daha sonra da bu başlığa dönüp yeni ne yapmış 1 bakımsız ruh ve 2 bağımsız ruh diye bakabilirim.

Başlığı açanların elleri dert görmesin diyip, sizlere hitaben "You'll never walk alone"'u söyleyerek -filmi izleyene dek- aranızdan ayrılıyorum. Teşekkürler dostlar, emeğinize sağlık.

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 09:21 PM

forum resmi

spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

"Senin daha yükseklerde olman gerekmiyor muydu?"

Dedim ya, çok yüksek bir çıtayla başladık diye. Şimdi o çıtayı hayli düşürecek bir filmle karşınızdayız. Seçerken filmleri tek dayanağımız imdb olduğundan, 5 ödüllü El Custodio'yu ve onun kimlik bunalımlı konusunu görünce hemen atladım amiyane tabirle. Kazın ayağı film bitimiyle geldi... O bitim nasıl geldi ama orasını ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Her şeyden önce çok yorucu ve uyutucu bir film Koruma. İnanılmaz uzun tutulmuş sekanslarla, konuşmasız geçen dakikalarla, tek oyuncu odaklı bir ideolojiyle nereye kadar sorusunu bana sordurttu. Uyumamak için çok direndim gerçekten de. Konuşmanın olmadığı yerde insan güdüsel olarak bir görsellik bekliyor. Oysa, yine şehrin iç bunaltıcı ara yolları, kimi zaman Julio Chávez'in ense tıraşı, arada bir kırsal manzarası... Hepsi bu.

Oyunculuk açısından Rubén rolundeki Julio Chávez gerçekten iyi bir performans çıkarmış. Ketum ve yeri geldiğinde acımasız bir korumayı gözleriyle oynamış derler ya, aynen öyle canlandırmayı başarmış. Onun kız kardeşi Beatriz rolündeki Cristina Villamor da ona verilen obsesif, titrek karakter şansını çok çok iyi değerlendirmiş. Epey bir sinirlerimi oynattı yerinden smile.gif Müzikler konusuna giremeyeceğim. Herhangi bir müzik seçimi yapılmadığı gibi, hiç sevmediğim film içi canlı performanslar ile müzikler geçilmeye çalışılmış. Kaçan fırsatı kurtarma adına çalınan finaldeki müzik ise güzeldi.

Filmle ilgili o kadar az söz var ki... Bir şeyler yazmaya çalışmak bile filmin bütünlüğünden kopamadığımı gösteriyor. Ve yine yoruluyorum. Bomboş zamanı olanlara, bir Arjantina yapımı olarak göz kırpıyor uzak diyarlardan.

Bu filmi sevebilen, hangi filmleri sever hiç bilmiyorum dostlar. Maalesef link veremeyeceğim biggrin.gif

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:24 PM

spoilers.gif

***Dikkat; El Custodio üzerinden olaya yaklaşıp, hayat hakkında spoiler içerir, üç maymunu oynayanların tadını kaçırır.

İnsanların son dönem kronik hastalıklarının başında işle ilgili hastalıklar yer alıyor. Bu hastalıklar genelde iki türlü vücut buluyor. Birincisi işkolikler. Bu tip insanların, kendilerine ait özel hayatları olmuyor. İşe gitmeyip hastalandıklarında evde duramıyor, sıkıntıdan patlıyorlar. Artık işleri hayatları olmuş. Meslek dalları ile alakalı şeylerle uğraşmak bir nevi hobileri. Kendilerine ait birkaç ufak detay dışında hiçbir özel zevkleri yok. Diğer grup ise, iş hayatı dışında bir hayatı olan, bu hayatı çok sevmesine karşın, işe ayırdığı zaman yüzünden diğer hayatını aksatan ve bundan hiç mutlu olmayan kesim. Bu hastalıkta da zamansızlık baş gösterir. İşten eve gelirsin, bir şeyler yer, istediğin hatta bütün gün eve gidince yapacak olduğun için can attığın şeyi yapmaya koyulur, bir saat sonra çayından bir yudum çeker çekmez yamulur kalırsın. Sonra ertesi gün tekrar eder aynı sahneler. Bu kesim için mümkün olsa bir daha mesleği ile ilgili tek bir şeyin bile yakınından geçmemek esastır. Ama bu hiç mümkün olmaz ve uykudan önce yarısı su dolu bardağın içine dişleri bırakacak duruma gelmeden hayatını yaşayamaz bu insanlar. O saatten sonra da köhnemiş, artık sistemin içinde işlemeye alışmış ruhunda ne bir hobi kalmış olur ne bir bahar.

Ruben de kendine ait zevkleri olan, yalnız ama kendi haline bırakılsa gayet de güzel bir huzur ve mutluluk yakalayabilecek bir adam. Evine geliyor, bir şeyler yiyor, muzlu sütünü hazırlıyor ve oturuyor çizimlerinin başına. Böylesine sanatçı ruhlu, özünde zarif bir insan olan Ruben, gün ağardıktan sonra silahını beline takıp, başlıyor görevini yapmaya.

Burada filmin bana verdiği iki nokta oldu. Birincisi iş ile hayatın arasındaki o ince çizginin çok tatlı bir üslupla çizilmiş olması çok güzeldi. İkincisi ise, tezatlıklardı. Kara kalem tutan o sanatçı ellerin, gündüzleri silah tutması rahatsız ediciydi. Filmin anlatımı çok sıkıcı katılıyorum. Hatta birkaç yerde kendimi tokatlayasım geldi uyanabilmek için. Ama konusu itibariyle, filmden ziyade hepimizin yaşadığı şeyleri düşündürmekten de geri kalmadı.

Bir hayat mücadelesi içinde, içimizdeki çocuğu, hayatı son damlasına kadar pembe pipetiyle höpürdeten o haylaz çocuğu öldürüp, takımlarımızı çekiyoruz üstümüze asab bozucu çalar saatin eşliğinde. Hele de o kış günü sıcacık yorganın içinden çıkmak yok mu... Hayatımızdan çalan 1 saat sabah, 1 saat akşam trafik saatleri belki de kendimizle başbaşa kalabildiğimiz tek anlar olur. Hayâllere dalarız, kimimiz iş yerindeki yüreğini hoplatan kişiyi düşünür "bir pundununa getirsem de öğle yemeğinde masasına kaynasam" sesi kafasında dönerken. Kimimiz de "Lan ceketimi alsam, bassam gitsem bir ege kasabasına. Başlayacağım işine gücüne. Paraya da gerek yok fazla. Neyse şu ay sonu gelsin ciddi ciddi basıp gideyim." diye hayâllere bırakır kendini. Böyle böyle, hayâller yerini arzulara, arzular amaçlara bırakır, amaçlar da kâh gerçekleşen kâh yarım kalan projeler olur çıkarlar.

İş hayatı para dışında hiçbir şey getirmez. Para dışında getirdiği tek şey sahte mutluluklardır. Sana biri gelir der ki, "kapındaki yazıdan YRD. yi siliyoruz." Sen de hayat kurtarmış gibi sevinir, kendini diğer insanlardan üstün görmeye başlarsın. Halbuki daha fazla sorumluluk yükleniyor, patronunu zengin etmek için daha büyük bir taşın altına elini sokuyorsundur. Olsun, artık isminin sonuna Bey veya Hanım takısı gelecek ya, o yeter. Böyle sahte kandırmacalarla bizi hayâllerimizden alıkoyuyorlar dostlarım. Maalesef, her akşam eve gelip, yorgunluktan kravatımızı çözemeyecek halde kendimizi kanepeye attığımızda, ya da sabah servis beklerken sigaramızı yaktığımızda hep aynı laf dönecek beynimizde: "Allah belasını versin."

İnsanoğlunun doyumsuzluğu, her kendinden hallice olana gıpta ile bakması bu işin sonu olmadığının kanıtı. Biz insanları tek durdurabilecek şey "Kadayıf" kıvamına gelmek. Merdiven çıkarken yarısında durup dinlenmeye başlıyorsan, dur ve farkına var aziz dostum. Artık bitti. Bir hiç uğruna verdiğin yılların ellerinin arasından geçip gitti. Şimdi artık kendinle başbaşasın. İster geçmişe yan, ister gününü yaşa. Kaç yazar bundan sonra?

Yazdım yazdım daha çok şey yazasım var. Aslında bu konu benim içimde büyük yara. Bir dolu şey içimde kaldı. Ama kafa ütülemekten öteye gitmiyor zira yazdıklarım. Ben de farklı bir yolun yolcusu değilim en nihâyetinde. Şimdi bunları söylüyorum, yarın öbür gün elimde Bond çanta, sırtımda laciler, karşıdan karşıya geçerken görürsünüz beni bir telaşla. Bize biçilmiş rolü hakkını vererek oynamak lazım. Yoksa hakkımızı alamayız.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:28 PM

forum resmi


Kahve molası...

spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Yüksek çıta demişken dae ben de bir sürpriz çeviri ile tadımıza tat katayım dedim. Ama beklediğim etkiyi bende uyandırmadı maalesef Gespenster. Sanırım bu ilk filmimizin çok güçlü oluşundan kaynaklı bir durum. Aslında filmde konuşulacak çok şey var. Ama beklentiler çok yüksek olunca böyle hayâlkırıklıkları olabiliyor. Yine de izlenmesi gereken bir film olduğu su götürmez.

İtilip kakılan, ömrü boyunca kimseden görmediği, artık hem ümidini hem de arama hevesini yitirdiği şevkât, umut ve sevgiyi ansızın gün ortasında bulan bir kızın hikâyesi Hayaletler. Gerçekten de hayalet gibi bir öykü. Oldukça depresif bir havaya hakim olan filmde birçok şey havada kalıyor. Mevcut ruh halleri çok da başarılı yansıtılamamış. Bu filmle ilgili hazmettikten sonra söyleyecek bir iki çift sözüm olacak. Zira konu itibarıyla çok kırılgan ve naif bir yapısı var. Ancak şu an için pek oturmuş değil filmin bana hissettirdikleri. Şimdilik iyi seyirler dileyeyim, filmi izlemek isteyen dostlara. Sonra bir iki kelam ederiz hakkında. smile.gif

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:35 PM



forum resmi
kaos605
Je Vais Bien, Ne t'en Fais Pas filmini seyrettikten sonra zihnimde beliren birçok soru oldu :

Tıkla üstüne, kendin kaşınmış ol. Bir daha tıkla, kaşıntına son ver...
"Lili acı gerçeği öğrenmeseydi ve kardeşinin bir yerlerde yaşadığı yanılgısını ailesi devam ettirebilseydi, yaşamında ne değişirdi? Hep bulacağım, göreceğim avuntusu içinde yaşamını devam ettirmek mi yoksa gerçekle yüzleşip onu kabullenerek yaşamak mı? Hangisi daha can yakıcı? Hangisinde yitip gidersin? Hangisinde daha güçlüsündür?"


Son günlerde severek seyrettiğim filmler arasında Je Vais Bien, Ne t'en Fais Pas. Çünkü film, bittiğinde sizi sorularla baş başa bırakıyor. Asla cevabını öğreneceğimiz, bir cevabı tercih ederken ötekini elimizle ittiğimiz can acıtıcı sorularla. Ki insan, varolduğundan beri yaşamı(nı) açıklamaya, anlamaya çalışmıştır. Gerek sanatla gerekse bilimle. Bu uğraşlar ne denli büyük ilerlemeler kaydetse de bilinmeyen, bilinemeyecek binlerce soru hep varolacak. Filmin sonu bir anda bununla yüzleştiriyor insanı. Gerçeklerle yüzleşmek mi yoksa bir teselli ile gerçeklerden uzaklaşmak mı kişiyi mutlu kılar?

Tıkla üstüne, kendin kaşınmış ol. Bir daha tıkla, kaşıntına son ver...
Lili'nin babasının mektupları gönderdiğini farketmesi, gitar kılıfını tesadüfen görmesi, yönetmenin şu niyetini açıkça ortaya koyuyor; "Ne yaparsanız yapın, gerçekler kendisini dayatır. Onlardan kaçmanız mümkün değil."


Filmi ancak bugün seyredebildim, başlığa naçizane bir yorumla katkım olsun istedim.

Çeviri için tekrar teşekkür ederim.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:38 PM

Kaos605, filmin bazı şeyleri izleyene sorgulatması cidden çok hoştu. İnsan izlerken "böyle bir durumda kalsam ben ne yaparım" sorusunu sormaktan kendini alamıyor sahiden. Bazı filmler oluyor ki, izleyene "küt diye bitti bu" durumu (dumurunu) yaşatıyor. Gerçi bu film için tam olarak bir Haneke filmi gibi durup dururken biten bir film diyemem. Ama bunda da geleceğe dair bazı taşlar yerine oturtulmadan bırakılıyor. Ki bence böylesi filmin değerini daha bir arttırıyor. Bazı tür filmler sonunu bağlayıp, bir etki yaratma kaygısından öte, söyleyeceklerini film boyunca söylemiş oluyor. O tarz filmleri de şahsen çok seviyorum. Genelde en çok düşündüren filmler de onlar oluyor.

Je Vais Bien Ne Te Fais Pas'da da, bu mevzu bir daha konuşuldu mu diye merak etmedim değil. Belki de, artık her şey gün gibi açık, üzerine konuşmaya gerek yok deyip orada nokta koymuşlardır. Ancak her ne olursa olsun geleceğe ilişkin değil senin de belirttiğin gibi yapılan eyleme ilişkin sorular sormak doğru olur. Acaba Lili'ye ailesinin bu olayla ilgili yaklaşımı mı doğru, yoksa Thomas'ın da dediği gibi, "akıllarını mı kaçırmışlar"? Bir ebeveynin bir karar verip uygulaması çok zor olan durumlardan biri. Ama kimse bu yaptıklarından ötürü onları yargılayamaz. Büyük bir özveri sahiden.

Film harici de, artık yavaş yavaş başlığın görünmez olduğunu düşünmeye başlamıştık. Daedalus'la elimizde sazımız âşık atışması gibi yazıp duruyorduk. Sohbete katılman çok mutlu etti bizi. Her ne kadar amacımız ilgi görmek olmasa da, değerli dostları aramızda görüp üç beş kelam etmek yegâne arzumuzdu. İlgi görecek filmler seçmiyoruz zaten. Bu zamana kadar çevirdiğimiz Je vais bien, ne te fais pas, El Custodio ve Gespenster'in indirilme sayıları, 2.5 IMDB puanına sahip Turistas adlı bir filmin yarısı sayıya ulaşabilmiş değil. (Laf aramızda böylesi daha güzel. Ne kadar az kişi bu güzelliklere erişirsek o kadar özel olur. )Yani böyle bir sinema zevki (???) olan bir kitleye sunduğumuz mamül baştan yanlış. Keşke, zaten 20-30 kişiden ibaret olan azınlığımız arada sohbetimize katılsa. Neyse bir yere kaçmıyoruz nasılsa, hâlâ umudumuz var.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:43 PM



forum resmi
Dinosaur
Bazen dinlemek daha keyifli @Baronio.




forum resmi
drychnant:
QUOTE
...indirilme sayıları, 2.5 IMDB puanına sahip Turistas adlı bir filmin yarısı sayıya ulaşabilmiş değil.


Bunla başlayan cümlelerine katılmamk elde değil. Bazen içim acıyo hak etmeyen filmlere gösterilen ilgiyi görünce. Neyse o tercih meselesi.
Hele bir de The Fountain'i izlemiş ve beğenmedim diyenleri okumuşum ki sinirlendim bak şimdi.

Şaka bir yana, zaten burda sizin gibi üstadlarla birlikte bu tür filmler izleyice ulaşıyo. Çünkü çoğumuz ne kadar ingilizce bilsek de bir filmi kendi dilimizde bir altyazıyla izlemek istiyoruz. Sen ben burda uğraşan herkes 10 kişi tıklamışa bakmadan çeviri yapıyor. Ama biliyoruz ki o 10 kişi bize müteşekkir, ve benim ulaşmak istediğim insanlar onlar. Onların düşünceleri önemli.

Biz sıkı takipçiniziz. Ayrıca da müteşekkir. Bağımsız ruhlar harika gidiyor ve devamı daha da iyi olacak bence.

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 09:48 PM

Arkadaşım, o kadar çok konuşuyorsun ki insanlar elbette çekiniyorlar. Ayrıca son çevirime, üzerinden saatler geçmeden nazire yaparcasına yeni bir sürpriz çeviriyle cevap vermen de hiç yakışık almadı. Sen gidip kendi duyurduğun filmi çevirsene hele bi'. N'oldu, zor mu geldi yoksa laugh.gif

kaos605 de çok farklı bir noktadan yaklaşmış. Geçen gün 2. ve son kez (gazı ve tadı kaçmasın) izledikten sonra filmi her karakteri ayrı ayrı sevdim. Farklı ortamlarda farklı şekillerde ele alınırsa Lili'nin ailesi vezir de edilebilir rezil de. Tevekkeli değil, bu kardeşler boşuna ikiz olarak yazılmamışlar senaryoda. Spoiler olmaması ve izleyecek olanların kendi çıkarımlarını etkilememek için daha fazla yazmayacağım ama Lili'nin mektup olayına dair annesine söylediği

Hayatımı kurtardı
repliği o kadar can alıcı ki...

Sohbetimizin ortasında birden masaya yeni çeviri geldiğinden (whistling.gif), El Custodio hakkında bir parça daha konuşasım vardı. İçimde kalmasın, bir yerlerim şişmesin yazayım.

Rubén'in iyi bir insan olduğundan pek emin değilim. "Şiddete meyyalim var ezelden" elbisesine bürünmüş gibi geliyor bana biraz. İşi gereği elbette sert ve taviz vermez bir "kıl"; olmak zorunda, ama onu da pek olamıyor. Bakanın kızıyla olan sahnede bunu da görüyoruz. Hep söyleyecek bir sözü varmış da içine ata ata ülser olmasına ramak kalmış gibi bir görüntüsü var. Ailesiyle olan doğumgünü partisinde biraz kıvılcım görüyoruz nihayet. Kız kardeşi sağolsun, müthiş bir karakter. Gerçek hayatta tanısam tanımasam, beni de şiddet yokuşuna frenim patlamış bir halde sokardı ve 3. sayfa haberlerinde resmimin altında "Artık susar umarım!" şeklindeki açıklamalarım yer alırdı nono.gif

Adamın kendine ait bir kimliği yok bir kere. O kim? Bakan'ın koruması. Canına tak etmiş olabilir artık bu kimliksizlik, sıfatsızlık. Allah'ın Arjantina'sındaki bir Çin restoranında bile posta yiyor adamcağız ve yakınlarındaki en büyük karakter, en saygı duyulan profil bir bakan. Feyz almanın ötesi, kopyalama öncesi. Özeniyor az biraz. Özellikle ergenlik çağındaki gençlerde birbirine özenme, beğenileni taklit etmeyi sıklıkla görürüz. Kendi karakterimiz, zevklerimiz, hayata bakış açımız oturana kadar hep başkalarının imrendiklerine özeniriz ki; bize de imrenilsin. Sanırız ki; onların geçtiği yollardaki taşları takip edersek aynı finişe varabiliriz. Oysa, sadece bir yansımadan öteye geçemeyiz. Ergenlik biter, doğrular yanlışlar belirir, kararlar bir çizgi etrafında yuvarlanır. Buna da karakter denir. Peki eğer olgun bir adamın karakteri yoksa o zaman bu adam ne yapmalıdır? Rubén'in farkı, sadece bir yansıma olduğunu fark etmesi ve ötesi için harekete geçmesi. Ama doğru, ama yanlış...

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:51 PM



forum resmi
inuria
drychnant, guzel soyluyor.

Açıkçası aynı dertten muzdaripim, cevremdeki tum film izleyen arkadaşları sinema hassasiyetine kavusturmak icin her gun dil dokmekteyim. Ve aynı kulvardan birilerini burada (independent spirits awards gibi en deger verdigim sinema odullerinden birinin adina benzeşen ismin altinda) buluyor olmak oncelikli avuntum. smile.gif

Devam güzel insanlar.

de-gis-ti-re-ce-giz umarsizca.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 09:56 PM

QUOTE(daedalus @ Jun 6 2007, 07:48 PM) *

Arkadaşım, o kadar çok konuşuyorsun ki insanlar elbette çekiniyorlar. Ayrıca son çevirime, üzerinden saatler geçmeden nazire yaparcasına yeni bir sürpriz çeviriyle cevap vermen de hiç yakışık almadı. Sen gidip kendi duyurduğun filmi çevirsene hele bi'. N'oldu, zor mu geldi yoksa laugh.gif


comico.gif

Not: Canımızdan can alan filminin ( tongue.gif ) irdelemesini, tıpkı filmin kendisi gibi daha bitirmedim. Daha konuşacağım vallahi. oleyo2.gif

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:00 PM



forum resmi
Mehmet Emin
Başlık buram buram kalite kokuyor. Bu ruhu canlandıran ve bu ruhtan desteğini esirgemeyen tüm dostlara sonsuz teşekkürler. Gerçek sinemaya verdiğiniz değer için karşınızda saygıyla eğiliyoruz. Sağolun, varolun...





forum resmi
otnemem
Je Vais Bien, Ne t'en Fais Pas... Bu adını hiçbir zaman doğru teleffuz edemeyeceğim filmi izleyeli 10 dakikadan fazla olmadı henüz. Ve hala tüylerim diken diken, hala gözümde nem, yanaklarımda gözyaşlarımın çizdiği ıslak yollar var. Daha fazlasını yazmak istemedğimden değil elimden gelmediğinden, yüreğimin kaldırmadığından, parmaklarımın tutmadığından yazamıyorum. Baronio, deadalus ve raskolnikov... Ellerinize, beyinlerinize, yüreklerinize sağlık. İyi ki varsınız ve iyiki bu muhteşem filmi izlememe sebep olan başlığı açmışsınız. Daha önce de yaptığınız çeviriler için müteşikkirdim ancak artık üstümde hakkınız var. Helal edin...

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 10:03 PM

QUOTE(otnemem @ Jun 6 2007, 11:00 PM) *

Je Vais Bien, Ne t'en Fais Pas...
Bu adını hiçbir zaman doğru teleffuz edemeyeceğim filmi izleyeli 10 dakikadan fazla olmadı henüz. Ve hala tüylerim diken diken, hala gözümde nem, yanaklarımda gözyaşlarımın çizdiği ıslak yollar var. Daha fazlasını yazmak istemedğimden değil elimden gelmediğinden, yüreğimin kaldırmadığından, parmaklarımın tutmadığından yazamıyorum. Baronio, deadalus ve raskolnikov... Ellerinize, beyinlerinize, yüreklerinize sağlık. İyi ki varsınız ve iyiki bu muhteşem filmi izlememe sebep olan başlığı açmışsınız. Daha önce de yaptığınız çeviriler için müteşikkirdim ancak artık üstümde hakkınız var. Helal edin...

Haşa, o nasıl söz. Helal olsun elbette smile.gif

Telaffuzu için de: Jö ve biyen (y'ye çok bastırmadan) nö tan fe pa. Bu ipucu da başka hiçbir yerde bulunmaz sanırım.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:06 PM



forum resmi
otnemem
Telaffuz için tekrar teşekkürler İnanın ne kadar teşekkür etsem yetmez.... Sağolun varolun...




forum resmi
Kont Dracula
spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Ben de filmi 3 gün önce izleyip, 3 gündür içime sindirmeye çalışıyorum. Yazmak için bu kadar bekledim, çünkü çok da kolay değildi. Je Vais Bien, Ne t'en Fais Pas, diğer filmlerden çok farklı bir biçimde içime işledi. Tüm o olayları ben de yaşadım filmle. Belki şu aralar içinde bulunduğum ruh hâli, belki herkesin yapabileceği gibi filmin içinde biraz kendimi buluşum, en büyük etkenler oldu. Filmin başında Luic'e çok kızdım. Lili'nin hayatında en sevdiği insan, bu kadar basit bir nedenle, bu kadar duygusal bir kızın hayatını böyle mahvetmemeliydi, mahvedemezdi. Sonra, babadan nefret ettim. Kendi babamı, babalarımızı şükranla, mutlulukla andım. Fakat sonra onun da acısını farkettim. Lili kadar değildi elbette. Lili bitmişti, gün geçtikçe tükeniyor, kayboluyordu. Bırakmıştı yaşamayı. Galiba posta kutusuna gelen kartpostala en çok ben sevindim. Yapmacık değildi sevincim, yaşıyordum. Ve filmin içinde böyle bir yolculuğa çıktım.

Lili babasını kartpostalı atıp arabasına binerken gördüğünde, aslında bunu zaten tahmin ettiğimi farkettim. Hayatından, onun üzüntüsü içinde vazgeçtiği ikizi, bu kadar kalpsiz olamazdı. Ama Lili hâlâ aklına kötüsünü getirmedi. İşte bence sevgisinin en saf hâlini o an gördük. Çünkü, "Bana hiç yazmamış" diyerek ona kızmayı, sinirlenmeyi, ölmüş olmasına yeğledi.

Ama hem sevgili daedalus'un, hem de baronio'nun bahsettiği gibi, boğazımda düğüm düğüm düğümlenen şey baba-oğul ilişkisiydi. Oturup oğlunun şarkısını dinlediğinde, ondan önce neleri yapmamakla hata ettiğini itiraf ettiğinde, o üzgün babayı gördüm. Gördükçe içim parçalandı, yutkunamadım. Belki de bunun biraz da sebebi, filmi deadalus'un günün en sevdiği zamanında, yani ışığın karar veremediği saatlerde değil, günün kendini simsiyah, sessiz bir boşluğa bıraktığı zamanda izlememdi. Düşündükçe, filmin de aslında herkesin sessizliğinden bahsettiğini düşünüyorum. Hatta filmin sonu da böyleydi. Kimse hiçbir şeyden bahsetmedi. Sadece kalanlarla hayata sarılmaya karar vererek yürüdüler. İşte o anda, tam da beklediğim gibi "Lili, take another walk out of your fake world" diye başladı günlerdir tüm gün boyunca 50-60 kez dinlediğim parça. Yine yutkunamadım...

Baba geç kalmışlığının acısını çekti, anne kendi içinde yaşadı. Lili, her şeyden vazgeçti. Mutlu sonu olmayan bir filmin sonuna geldik biz de. Fakat çok nadir yaşanan, filmden sonra bile filmin hissettirdiklerini yaşama duygusu oluştu. Sanırım bu yüzden bu kadar beğendik, etkilendik.

Film mükemmeldi. Bunu Bağımsız Ruhlar'a sahip çıkan dostlarımızın harika seçimine borçluyuz. Çeviri de harikaydı. Hepinizin ellerine, gözlerine, akıllarına sağlık. Teşekkürler arkadaşlar.





forum resmi
kaos605
El Custodio filminin ağır temposundan hiç mi hiç rahatsız olmadım. Düşünüyorum da yönetmen olsaydım ve önümde böyle bir proje olsaydı, ben de bu ritmin pek dışına çıkmazdım. Yalnız, birileriyle beraber olduğunda bile yalnız (ailesiyle doğum günü partisi fiyaskosundaki durumu), bakanın peşindeyken kapanan her kapı gibi birçok kapının hep dışında kalan yitik, ezik bir karaktere odaklanmak için bu tür minimalist bir yaklaşım kendisini dayatıyor.

Daha da ilginci, hep "Aman bir şeyler olmasın." diye peşinden koştuğu birine karşı bu görev, zamanla tehlikenin ta kendisi oluveriyor. Yaşatmaya çalışmanın gitgide ölüme dönüştüğünü görürsünüz. Film bu dönüşüm üzerine kurulmuş. Ağır temponun içinde izleyici bu öfkenin, kum saatindeki kumlar misali birikmesine, korumanın cellatlaşmasına tanık olur. Bakanın çocuğunu şımarık tavırları, bakanın kaçamakları ve rahat yaşamı sadece korumaya değil zamanla izleyiciye de dokunmaya başlar. Ve filmin sonunda ister istemez katilin yanında yer alırsınız ve katilin bu eylemini yadırgamazsınız. Filmin bu etkilerini yaşamak mükemmeldi. Gerçek anlamda kısa bir zaman dilimi içerisinde size deneyim yaşatıyor, yönetmen. Bu film çok söz götürür, biz tadında bırakalım.

Çeviren arkadaşımızın ellerine sağlık.

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 10:11 PM

- YAKINDA -

2:37
(2006)

http://www.imdb.com/title/tt0472582/

Ülkesi: Australia / Ödülleri: 4 Adaylık

Kısaca Konusu: Aynı liseye giden 6 öğrencinin birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerini anlatan, Cannes'daki gösterimde 17 dakika boyunca alkışlanmış sert bir dram..


Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:12 PM



forum resmi
kaos605
Daedalus, kalp atışlarımı hızlandırdın. Merak ettiğim bir yapımdı.




forum resmi
iqmachine
Güzel haber için teşekkürler daedalus, benim de özellikle merak ettiğim yapımlardan bir tanesi 2:37. Güzel çevirinle izlemek büyük zevk olacak

İletiyi gönderirken özellikle 2:37'de mi gönderdin bu arada, merak ettim. smile.gif

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 10:15 PM

spoilers.gif
***Dikkat: Gespenster hakkında spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Her şeyden evvel filmi beğendim. Evet, bayağı eğreti duran ve yer yer sıkan kısımları mevcut ama yine de kendini izletmesini biliyor. Denizde yüzen ve okyanuslara açılmaya çalışan iki kızın maceraları ile sahilden ağıt yakan bir annenin türküsü arasında gidip gidip geliyor. Bu gel-gitlerin kıyıya vurduğu anlarda artık tel tel dökülmekte olan gemici düğümleri atmaya çalışıyor karakterler arasında.

Önce anlaşılmaz derecede tepkisiz Nina'yı tanıyoruz. Sorunlu ve sorumsuz bir genç olduğu belli. Utangaç, çekingen, kararsız, birileri sesini duyarsa diye korkan, belki kendi haline bırakılsa görünmez bile olmayı başarabilecek bir kız Nina. Toni ile tanışmaları sırasında görünmezlik yeteneğini de sergilemeyi başarıyor. Öte yandan bir de Toni var. Arsız, küstah, yırtık, damara göre şerbetçi, Robert De Niro'nun efsane Heat filmindeki bir numaralı prensibini uygulayan bir nankör: "Köşede sıcaklığı hissettiğin anda kaçacaksın." Sadece sıcaklığı hissettiği anlarda kaçmakla kalmıyor, aynı zamanda o sıcaklığa varış yolunda "Sömürebildiğin kadar sömür" felsefesini de ilke ediniyor.

Filmin öyle bir havası var ki; ekrana bakmayı tercih eden biri izlese iki kızın ve bir yabancı annenin arasında yaşananlar, birinin ötekini paçavra gibi kullanması, annenin ikide bir sayıklamaları, deyip geçebilir. "Eh işte", klasmanına sokulmaya pek de müsait bir film Gespenster. Bu arada filmin adı Hayalet anlamına gelen Wraith demekmiş. Ama ben o bildiğimiz saydam, kâh korkutucu, kâh şakacı versiyonları olan hayaletler gibi değil de, "Hayal - Et" şeklinde algılamayı tercih ettim. Bencilce ve çocukça bir seçim olabilir, ama böylesi daha hoşuma gitti. Belki de kendi kafamda ördüğüm kılıfa uydurabilmek içindir. Neyse...

Hayalleri var tüm karakterlerimizin. Nina'nın hayali seçmelerde karşımıza çıkıyor. Gerçeği mi yoksa o an uydurduklarını mı söylüyor, bilemiyoruz. En güzeli de bu zaten. Gerçek mi yoksa yalan mı emin değiliz, ama emin olabileceğimiz bir şey varsa, ağzından çıkanlar onun hayalleri. Aynı şekilde, daldan dala atlayan Toni'nin de hayalleri var. Kör göze parmak misali belki bize söylenmiyor bunlar, belki de bizim hayaletimize smile.gif bırakılıyor. Benim gördüğüm, uygun ortamı bulup ondan biraz faydalanmak. Ta ki daha uygununu bulana kadar. Françoise ise seneler önce kendi hatasıyla kaybolan kızını bulmanın peşinde. 3 yaşındayken kaybolan kızının Nina olduğuna inanıyor. Gerçek ya da değil kimin umurunda. Hayalinin peşinden sokakları arşınlıyor kadın. Tüm bunların yanında benim dikkatimi çeken ya da görmek isteyip de kendimi şartladığım bir olay ise, derinine inilen tüm karakterlerin birer parazit gibi gösterilmesi. Nina da dahil. Asalaklar üzerine bir eğitim almadım ama şöyle sınıflandırabilirim; Toni: Kötü Huylu, Nina: İyi Huylu, Françoise: Saf Huylu, Oliver: Sinsi Huylu. Hepsi bir şekilde kendi karnını doyurma, hayallerini bastırma peşinde. Masum ve ezik kız olan Nina'nın diğerlerinden ayrıldığı nokta aç kalmaya alışık olması ve böyle de yaşayabileceğini öğrenmesi. Nihayetinde onun ne bir anneye, ne bir sevgiliye, ne bir eve, ne bir işe ihtiyacı var. O, bu dünyada oradan buraya atılan fiziksel bir kütle sadece. O, hepimizin bakıp da arkasını görebildiği bir hayalet.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:19 PM

spoilers.gif

***Dikkat: Gespenster hakkında spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Yapayalnız bir kız. Ne bir dost eli, ne de bir sevgili. Ne sıkı sıkı sarılan, ne geceleri bir üstünü örten. Ne bir anne kokusu, ne bir baba şevkati. Yapayalnız bir hayat. Hor görenler, tehdit edenler, aşağılayanlar. Her şeye karşı ümidini yitirmişken bir anda çıkagelen âşk yanında kaybolan ümitlerini de getiriyor. Üstüne ikinci bir şok. Hayatı boyunca özlemini çektiği o ana sıcaklığı.

Belki de çok daha iyi olabilecek bir film olduğundan ötürü Gespenster beni tam anlamıyla tatmin etmedi. Ancak şimdi düşündükçe filmin hiç de kötü bir film olmadığına inanıyorum. Özellikle acı gerçekle yüzleşmeden önce "Annemi bırak" haykırışları çok etkileyiciydi. Gerçi etkileyici olmasının en büyük etkeni de etkileyici olmaya çalışmamasıydı sanırım. Çok rahat ajite edilip, izleyeni perişan edebilecek bir sahne öylesine doğal çekilmiş ki, insan izlerken daha bir tuhaf oluyor. Sanki bir restoranda yan masanızda gelişen bir olaya tanık olmuşsunuz gibi bir atmosferi var. Filmin durağanlığına karşın sürükleyici olmayı başarmasının altında da bu içtenlik yatıyor bence.

Bu arada dae, "Önce anlaşılmaz derecede tepkisiz Nina'yı tanıyoruz" demişsin. Ama bence bu tepkisizliği öylesine yaralayıcı ki, bu durağanlığı, bu tepkisizliği ben normal karşılıyorum. Bu filmi izlememin üzerinden bir hafta kadar geçtikten sonra durup dururken çok sevdiğim Reamonn'ın Star şarkısının klibi aklıma geldi. Ve nedense kafamda bu kliple, Gespenster'i özdeşleştirdim. Filmi izlerken de, klibi izlerken de tuhaf hisler yaşamıştım. Henüz bir ebeveyn olmasam da, bazen düşünüyorum düşünüyorum, ama öylesine masum, küçük insanları terketmenin nasıl bir hissizlik gerektirdiğini kafamda canlandıramıyorum. Klipte de üzerini örttükleri sahne bir tuhaf ediyor içimi. Belkide Nina'nın tek ihtiyacı budur.


Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 10:20 PM

spoilers.gif

***Dikkat: Gespenster hakkında spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

baronio, "anlaşılmaz derecede tepkisiz" sözünü, "kabul edilemez derecede tepkisiz"; olarak değiştirmeliydim belki de. O açılış sahnesindeki tepkisizliğinden bahsediyordum. Ben orada resmen şöyle diyaframdan gelen bir "Bağırsana kızım!" feveranı kopardım. Hemen akabinde de Nina'ya tabir-i caizse kıl kaptım. Film bana da daha önce izlediğim bir şeyleri hatırlattı. 2 gündür ararken nihayet bugün buldum. Bir zamanlar ilk sezonu biraz iyi geri kalanının yerlerde süründüğüne inandığım http://www.imdb.com/title/tt0118276/'ın http://www.imdb.com/title/tt0533467/ bölümündeki kızın durumuna benzettim. Şu klasik loser vakasının bir örneği olan kızımız, o kadar görmezden gelinir biri olur ki; en sonunda görünmez oluverir. Final sahnesinde Nina'nın yürüyüşünde aynı duyguyu aldım.

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:27 PM



forum resmi
darkemxre
spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Başlık açıldığından beri sürekli takip ediyordum, ancak burada o kadar güzel bir hava vardı ki, üstatların gerçek sinema ve filmler hakkında konuşması, yorumlarda bulunması bizlerinde bu tadına doyum olmaz sohbetten pay alması adınaydı. İlk başta sizlere şükranlarımı, teşekkürlerimi sunmak istesemde kendi kendime düşündüm “bırak şimdi teşekkürü, lafı bölmeyi, mesaj kirliği yaratma” bu güzel yerde.. Hem birşeyler söylemeye cesaret de edememiştim işin gerçeği..

Je vais bien, ne t'en fais pas

Herhangi bir gündü, arkadaşım elinde bir kitap neredeyse mahvolmuş bir halde uzaklarda birşeyler ararken yanına gitmiştim. Ne oldu? Diye sorduğumda uzun bir süre bana baktıktan sonra elindeki romandan bahsetmişti ama birgün okursam diye yüzeysel, birkaç kelimeden ibaretti tüm anlattıkları.. Kendi kendime diyordum, bir roman altı üstü, ne olabilir ki içindeki bu kadar insanı kendinden alsın.. Merak etmiştim ancak fransızca olduğu için okuma şansım yoktu. Yine birgün yine aynı arkadaş ve romanın sinemaya uyarlandığını çekimlerinin bitmek üzere olduğunu öğrenmişti. Ve bir süre sonra o ismi sunum odasında, burada gördüm. Artık ben de neler anlatılıyor, olay nedir, öğrenmiş olacak, merakım son bulacaktı. Zaman gelmişti, izlemeye koyuldum. Ancak o kadar güzel bir konu ve oyunculuk vardı ki içeride her seferinde kendimi uzaklaştırmaya çalışsam da bir türlü başarılı olmadım. Yeri geldi Lili oluverdim, yeri geldi Paul, Isabelle, Thomas, Loic oluverdim bazen orada bulunan herhangi bir fert oluverdim ama bir türlü kendimi gerçek dünya’ya döndüremedim. Bir tarafta aile cinayetleri varken, diğer tarafta sonsuz bir kardeş sevgisi, aşkı.. Bir tarafta baba cinayetleri varken diğer tarafta kendini oğlu için canlı canlı gömen bir baba.. Bir tarafta sevgisiz, yapay, aşkın ne olduğunu bilmeyen birliktelikler yaşanırken diğer tarafta en büyük aşklardan birini yaşayan iki genç.. İkiz kardeşi kendisini aramadığı için ölüm orocu ile ölüme yürüyen kardeş.. Evladıyla yapmak istedikleri geçmiş zamanda kaldığı için, varlığını ateşe atan bir baba.. Kardeşe yazılmış sevgi dolu sözlerden oluşan mükemmel bir müzik eşliğinde o şarkı.. Her nerede bulunursa bulunsun, aklı kardeşini düşünürken, gözleri kardeşini ararken, kulakları kardeşinin gitarla çaldığı müziği ararken sokaklarda, evlerinde, partide, herhangi biryerde kendini bulan Lili.. Ebeveynlerin evlatlarını kaybetme acısını yüreklerine gömerken diğer taraftan kızlarını da kaybetme endişesi ile yaşam savaşı vermeleri.. Her anı ayrı acı veren bir film.. Bu film, konu, roman içindeki sonsuz sevgiyi, aşkı izleyen, okuyan, tanık olan herkese bulaştıran, bizlere insan olduğumuzu, içimizdeki duyguları serbest bırakmak zorunda kaldığımız olaylar bütünü.. En sert, en acımasız, en güçlü kalelerden bile yapılmış insan yüreğini kolayca yıkabilecek türden.. O kadar saf ki, karşı koymak imkansızlaşıyor, ne yaparsanız yapın boş.. Ben bu zamana kadar bu güzellikte, bu kadar sevgi dolu film izlemedim, sanırım bundan sonra izlemem de.. Bir saattir tuhaf haldeyim, kendime gelemedim, şimdi fark ettim dudağımı kanatmışım.. Dostlar bana yapabileceğiniz en büyük kötülüğü yapmış bulunmaktasınız.. O kadar doluyum ki, hissettiklerimin %1’ini anlatabilsem.. Bu güzel filmle beni buluşturduğunuz için ne kadar teşekkür etsem azdır. Sizlere ne kadar şükran dolu olduğumu gösterebilsem keşke, hani bir gün biryerlerde buluşursak bir çayımı/kahvemi içerseniz, bu minnetlik az da olsa diner sanırım.. Kusura bakmayın, çalakalem yazdım, çok doluyum ama hiçbir zaman doğru düzgün birşeyleri yazmayı beceremedim zaten.. Şuan Aaron – U Turn(lili) şarkısı ile yazdım bunları.. Uzun bir süre bu şarkı ve film bedenimden ayrılmaz sanırım, içeme öyle bir işledi ki.. Spoiler kod kullandım, zira bu güzel ortamda fazla yer kaplamamak için..

flowers.gif BAĞIMSIZ RUHLAR flowers.gif


Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:29 PM

QUOTE(darkemxre @ Jun 6 2007, 08:27 PM) *
Spoiler kod kullandım, zira bu güzel ortamda fazla yer kaplamamak için..


Tüm yazdıklarınız çok hoştu, bunun dışında sevgili darkemxre. Spoiler kodu izninizle kaldırdım. Bu başlıkta sizin gibi dostlarla sohbet edebilmek, görüşlerinizi okumak en büyük arzumuzdu. Lütfen daha fazla yer kaplayınız. Bu başlık bizim değil, sinemanın başlığı. Biz sadece aracıyız. Sohbet kısmında bizi yalnız bırakmayın lütfen. Sonra dae bana kızıyor çok konuşuyorsun diye.

Katılan, katılmakta olan ve katılacağına dair umutlarımızı hâlâ canlı tutan tüm dostlara teşekkür. Yazdıklarınızın her satırını büyük keyifle okuyorum ve suya yazı yazmadığımızı hissediyorum. Bu arada, "daha ne sürprizlerimiz var bir bilseniz" desem mi ki acaba? fool.gif

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 10:29 PM

QUOTE(darkemxre @ Jun 6 2007, 11:27 PM) *
İlk başta sizlere şükranlarımı, teşekkürlerimi sunmak istesemde kendi kendime düşündüm �bırak şimdi teşekkürü, lafı bölmeyi, mesaj kirliği yaratma� bu güzel yerde.. Hem birşeyler söylemeye cesaret de edememiştim işin gerçeği..

Bölün, parçalayın, araya girin, aramızda kalın efendim. Bu başlığın fikir babası olan baronio'nun ilk ve tek düşüncesi şuydu: "Üzerinde konuşulacak o kadar güzel ve çevirisiz film var ki; biz çevirirsek insanlarla birlikte konuşabiliriz belki." Dışarıdan bakıldığında Hıncal-Haşmet muhabbeti gibi görünmesini hiç istemiyoruz. (Hıncal tabii ki baronio'dur laugh.gif)

Bu yabancıların artık rutin olarak kabul edilen bir alışkanlıkları var. Her filmin bitimiyle, oturup filmi tartışıyorlar sinema salonunda. Bir parça da olsa taklit etsek ya...

Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:31 PM



forum resmi
nightstalker
QUOTE
Bu yabancıların artık rutin olarak kabul edilen bir alışkanlıkları var. Her filmin bitimiyle, oturup filmi tartışıyorlar sinema salonunda. Bir parça da olsa taklit etsek ya...


Aslında buna benzer bir durum bizde de yok değil doğrusu. Küçük bir nüans farkıyla yalnız. (fark küçük gibi görünsede büyük malesef). Bizde filmden çıkınca herkes zaten 5-10 dakika önce izlemiş olduğu şeyi birbirine anlatmaya başlıyor.; "abi nasıl da vurdu adama"-"o araba nasıl patladı be abi!!" gibi.

Filmi yorumlamak, hele hele, filmi bir zaman geçirme aracı olarak, tek atımlık bir seyirlik olarak değilde, bir sanat dalı olarak, ortaya koyulmuş (iyi yada kötü) bir sanat ürünü olarak yorumlamak, bizde görülebilecek bir olgu değil malesef.

Damlaya damlaya göl olur demiş atalarımız. Bu başlıktan faydalanarak, bu başlık ve başlığı açan güzide insanlar sayesinde sinemanın aslında, patlayan arabalar yada biribirinine tekme atan insanlardan farklı şeylere de kâdir olduğunu anlayacak nice insan. Buraya gelip, okuyabilecek kadar şanslı olabilenler belki de sadece. Ama kararlı ve bilinçli her insan bir kazançtır bizim için.

Velhâsılı kelam başta baronio, daedalus ve raskolnikov olmak üzere, başlığa iştirak eden, yorumları ve eleştirileriyle başlığı renklendirip şekillendiren herkese çok çok teşekkür ederim. Değerinin bilinmesi ve olabildiği kadar uzunca sürmesi dileğiyle...

Gönderen: daedalus Jun 6 2007, 10:40 PM

forum resmi

Kahve molası...

spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

2:37 - Sadece bir an meselesi

İlk izlediğim günün üzerinden 2 aya yakın bir vakit geçti. Arada ne filmler izlendi, ne sahnelere geçildi. Başka yaşamlar tanındı, başka hayallere dalındı. Şimdi şimdi anlıyorum ki; o başkalıklar bu filmin üzerine çekilen perdelerden ibaretmiş. Günlerim gülerek, hafızamın üzerine yazmaya çalışarak geçmiş. Eski sevgilinin senden ayrılırken bıraktığı kalp kırıklığını, mideye yenmiş karşılık verilemeyen bir yumruk hissini silmeye çalışmak gibi. Bunları hep unutmaya çalışırsın o devrede; belki başka birileriyle, belki başka meşguliyetlerle. Aklını kurtarmak istersin, bilirsin ki sadece bir anlığına kapıdan görünse hatırası, o hatıranın yanında getireceği ilk hediye yine o yumruğun bıraktığı acı olacaktır. Silmeye çalışırsın ama silinmez, ancak üzerine yazılabilir.

Bağımsız Ruhlar'a yakışacağını düşündüğüm için filmi transfer etmek istediğimde, sağolsun hasta beni kırmadı ve bonservisiyle birlikte verdi kendisini. Ve transferdeki son pürüzler giderildiği anda midemde o burkulmayı hissettim. Sahneler zihnimde, http://www.imdb.com/title/tt0169547/'deki anafora yakalanmış torba gibi dönüyordu. Durdurmaya ve yine unutmaya çalıştım. Taktik aynıydı, başka sevgililere yöneldim. Lakin, olmuyordu bu sefer, atamıyordum kafamdan. "Son bir kez deneyelim mi" diye sordu, ben de çeviriye başladım.

Bu seferki kahve molası tadımlık. Film hakkında çok konuşmak istemiyorum. İlk tepkileri sizlerden bekliyorum dostlar.

Bu filmi seven, bu filmleri de sever;
Filmi seven, bu şarkıyı da dinlemek ister;


Gönderen: baronio Jun 6 2007, 10:41 PM



forum resmi
(3)
''Je vais bien, ne t'en fais pas''
Muhteşem....Mükemmel
Ve evet dayanamadım ağladım,ben film'de Lili'ydim çünkü,kardeşine hayran ve ona aşık olan,hayatta onsuz yaşamak istemeyen Lili.
Ve küçük bir ümidin peşinden gidebilmek için tekrar hayata iki eliyle sarılan Lili.
Uzun zamandır bu kadar içten,bu kadar benden olan böyle keyifli bir film izlememiştim.
Bu filmi bize tanıtıp, çeviren seyretmemizi sağlayan @daedalus'a ve @baronio'ya sonsuz teşekkürler.




forum resmi
iqmachine
spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Filmi izlemeyi az önce bitirdim. Elbette her film için olduğu gibi, 2:37 için de söylenecek çok fazla şey vardır eminim. "Bağımsız ruhlar"ın çevirisini yaparak, bizlere izleme fırsatını sundukları üçüncü filmi izledim.

"2:37" gerek kahramanlarının gerekse öykünün gücünün toplamından orta çıkması gerekeni çıkartamamış bana sorarsanız. Elbette izleyicin almasını istediğimiz yönüyle öykümüze yön verebilir, kahramanlarımıza ona göre hayat katabiliriz. Filmimizi yaparken bu konuda kimseyle hem fikir olmak zorunda da değiliz zaten. Ama sorarlar adama; böylesine kaliteli ve ender bulunan bir ağaçtan neden takunya üretiyorsun, içinde şu güzel resmi taşıyabilecek bir çerçeve üretmek yada daha da olmadı üzerinde saatlerce çalışılabilecek bir masa üretmek varken? Murali K. Thalluri ilk filmi olması büyük ölçüde bu soruyu cevaplar gibi görünüyor. Oyuncuların da büyük bir bölümü ya ilk yada ikinci film deneyimlerini yaşıyorlar. Aralarında en deneyimli oyuncu olarak görünen asıl kahramanlarımızdan Teresa Palmer (Melody). Bu film için "asıl kahraman" tanımlaması da pek yerinde değil aslında. Diğer taraftan filmi izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.

Bizlere bir öykü anlatıldığında, anlatmak için seçilen yol her ne olursa olsun, bizim öykünün içersinde asıl sarsıldığımız noktalar çoğunlukla tam da kahramanlarımızla özdeşim kurarak aynı olay örgüsü içinde birlikte eridiğimiz anlardır. Çünkü artık o andan itibaren kahramanımızın başına gelenler bizim başımıza gelenlerdir.

Çok fazla uzatmadan şunu söylemek istiyorum. Kelly kimdi, hangi izleyici onunla özdeşim kurabildi ? Evet tamam, öykünün anlatıcısının asıl vermek istediğinin tam da bu olduğunun farkındayım; Hayatında kaç tane Kelly yanından geçip gidiyor, görebiliyor musun ? Bak işte gör! Sıkıntım öykünün dönüp dolaşıp Kelly finaline bağlanıp sonlanması, anlatıcıların hepsinin orada Kelly için bulunuyor olması... Bilmiyorum, belki de ben sadece bu yönüyle alıyorum. Gene de final finaldir çoğu zaman, tüm akımın gücü orada doruğa çıkar. Doruğun adı; bir tepe kadar bile tanıyamadığımız Kelly.

Ama şunu söyleyebilirim bizi sonuca bağlayan o kapının ardındaki sahnede Steven elinde makasla yerde oturur pozisyonda, kafasını dizlerinin arasına almış titriyor görünürken, kamera yavaşça bize yerde bir kaç yerinden makaslanmış Marcus gösterebilirdi. En azından benim özdeşim kurmacalarım tatminini bu şekilde buluyor.

Tüm bu bahsettiklerim aslında filmin içinde taşıdığı dinamizme işaretten başka bir şey değil, film sonuna kadar kendini zorlanmadan izlettiriyor kesinlikle. Bittiğinde öykü zihninizde sonlanmıyor, dallanıyor ve devam ediyor. İzlememim üzerinde yalnızca bir saat geçmiş olduğu halde bunu söyleyebiliyorum.Her kahramanın yaşadıkları ve yaşayacakları üzerine en az bir film yapılabilecek gücü ve malzemeyi içinde barındırıyor 2:37. Zaman geçtikçe eminim öyküde büyüyecek.

Güzel çevirisi için ve filmi bizlere tanıttığı için önce @daedalus'a sonra da Bağımsız ruhlar"a çok teşekkür ederim.

Gönderen: BuRnOut Jun 7 2007, 02:53 PM

Je vais bien, ne t'en fais pas


Son zamanlarda izlediğim bir yığın ağır ve melankolik filmin üstüne, bu sade ve açık kontrastlardaki filmi görmek iyi geldi. Sevgili daedalus benim duygusuzluğuma versin, o kadar ağır filmden sonra bu filmi ne vakit izlersem izleyeyim pek gözyaşı dökecek haleti ruhiyede değildim. Film üzerine yazılabilecek şeyleri izleyenler yazmışlar zaten, onun dışında benim hissettiğim, ama yerlerine oturtamadığım kelimeleri de yönetmen film için sarf etmiş. Gerçekten sıradan insanların sıradan olmayan duyguları üzerine kurulu bir film. Filmi izledikten sonra, filme kaynaklık eden kitabı da fena halde okuma isteği uyandı. Fransız filmleri genelde pek çok seyirciyi ya rahatsız eder ya da sıkıntıdan bunaltır. Deneyselliğe ve sembolizme yatkın olan bir sinema geleneğine sahipler. O yüzden pek “normal” diye tabir edilebilecek filmler görmeye alışık değilizdir, Fransız Sineması’ndan. Oysa bu filmde, bütün bu basmakalıp ifadelerin ve prototiplerin tersine, yönetmen ele aldığı kaynağa sahip çıkmış ve bunu olması gerektiği gibi yorumlamış. Bilinmezliğin getirebileceği gerilimden yola çıkarak yeni bir L'Annulaire yaratmamış. Baştan sona yönünü iyi çizen, hedefini bilen bir film. Çağımızın sorunlarından yabancılaşmayı, aile içi iletişimsizliği ve modern hayatın getirdiği problemleride filmde görmek hoştu. Ama Baronio’nun uzun uzun üzerinde durduğu baba-oğul arasındaki “duygusal” ilişkiye ben takılmadım, takılamadım. Baronio biraz hassas bir vaktinde mi izledi acaba , yoksa ben mi çok katı bir perspektiften baktım o ilişkiye… Ne bileyim, bundan çok daha iyi baba-oğul ilişkileri izledik ve bu filmin esas değindiği noktanında o olduğunu düşünmedim. Zira filmin sonunda, kız acaba gerçeği öğrenecek mi, yoksa öğrendi de kabul mu etti gibisinden birkaç sual aklıma takıldı. Finalin açık bırakılması bu açıdan iyi bir tercih olmuş.

forum resmi


Başroldeki güzel bayanda karakterini çok iyi canlandırmış. Biraz filmografisini karıştırdığımda önümüzdeki yıllarda daha pek çok filmde karşımıza çıkacağını görerek sevindim doğrusu. Marion Cotillard’ın Fransız filmlerini domine etmesinden sıkılmıştım artık. Arada böyle yeni ve yetenekli bayan oyuncuları da görmek gerekiyor. Biraz da filmin müziklerinden bahsetmek lazım. Filmde sık sık tekrar eden Simon Buret’in şarkısı Lili’de çok hoşuma gitti. Lili’ye bir veda mektubu niteliğindeki bu güzel şarkıda daedalus’un çevirisiyle daha bir lezzetli hale gelmiş.

Bu filmi sevenler Kieslowski'nin Dekalog serisini de sevebilir.

Efendim buradan geçelim günün filmine, Cannes'ta şehir efsanesi haline gelen 2:37'ye...

2:37


Henüz 21 yaşında olan, Avustralyalı Murali K. Thalluri kendi yaşamından esinlenerek çektiği filmiyle aslında pek çok gencin sorunlarını da ekrana taşıyor. Ergenlik çağında kimlik bunalımı yaşayan, ailesinin ve çevresinin baskısı altında kalan ve bütün hareketlerini bu baskıya göre şekillendiren gençlerin sorunlarını arka arkaya kadrajına alıyor. Gençlerin sevdikleri ve yapmak istedikleri şeyler farklı olmasına rağmen, hepsi bu ağır baskı nedeniyle başka başka şeyler söylüyorlar. Düşündükleri ve hissettiklerinden çok, çevrelerinin kendilerine nasıl bakacağı ve onların kendilerini nasıl değerlendireceğiyle ilgileniyorlar. Okulda prenses olarak anılmak kimi zaman her şeyden önemli hale geliyor. Problemleriyle yüzleşme zamanı geldiğinde ise, olmadıkları bir şey gibi görünmekten dolayı kimlik bunalımları ayyuka çıkıyor. İşte en olmadık düşünceler ve çözümlerde bu vakitlerde gençlerin kafalarına gelip konuyor. Ailelerinin kendileri gibi olmalarını bekledikleri bu aklı karışık gençler, bu kadar baskıyı nasıl kaldırıyorlar dersiniz. Kimisi bununla yüzleşerek acı çekmeyi, kimisi bundan kaçmayı kimisi ise, hayattan vazgeçmeyi seçiyor. Bunlarda onların kendi çaplarında ürettikleri çözüm yolları. Karakterlerden birinin dediği gibi, öyle ya her şey herkesle paylaşılmaz. Bazı şeyleri kişinin kendi halletmesi gerekir. Evet ama, ya üzerlerindeki baskı… Evde aileleri, okulda hocaları ve arkadaşları dahası toplumda yüzlercesi tarafından kendilerine dikte edilen zorunluluklar… Normal olmak isteyip de olamamanın getirdiği bir de vicdan azabı. Sahi, yeri gelmişken normal nedir ki, insanlar sürekli bu sihirli kelimenin peşinde koşar durur. Topluma uyum sağlamış, derslerinde başarılı, gelecek hedefleri belli olan, kız arkadaşa sahip ve ailesiyle iletişimi kuvvetli olan bu kabaca normal tanımı ya da amiyane deyimiyle “altın çocuk” olma durumu aslında en büyük baskı nedeni. Bu yüzden, aslında en büyük baskıyı aileleri yapıyor çocuklarına. Ve onları hayatın talim alanı olarak kabul edilen okullara kanatları kırık bir vaziyette yolluyorlar. Filmde de bir diyalogda geçiyor. Okulda sert olmazsan, ayakta kalamazsan hayatta nasıl ayakta kalabilirsin ki? İşte bizim hastalıklı hayat anlayışımız, çocuklarımızı büyütme tarzımız ve onları körü körüne rekabete hazırlama içgüdülerimiz bu sonuçları doğuruyor. Belki de toplumsal kalıpları olduğundan fazla büyütüyoruz. Kendimiz dışındakileri düşünmüyoruz. Herkesin her şeyi kaldıramayacağını, kimilerinin bu ağır yük altında ezilebileceğini hesap edemiyoruz.

Yönetmenin bütün bu meselelere değinmesi ve bunları dingin bir biçimde anlatması iyiydi, hoştu. Fakat Elephant’tan etkilenimini abartarak işi taklitçiliğe kadar götürmesi beni rahatsız etti. daedalus bunu seven Elephant’ı da sever demiş. Ama bence tersten okumayla Elephant’ı seven bu filmi sevmez. Karakterleri tanıtmasından, onları takip etme sekanslarına, onların gözünden olayları izleyiciye nakletme kısımlarından kullandığı seslerle bir ritim yakalama çabalarına kadar bire bir benzetme çabası var. Bunu çaba olarak arz ediyorum, bilakis o yapı farklı bir şeyi anlattığı, daha doğrusu aktardığı için çok etkileyiciydi. Fakat bu filmde dramatik yapı güçlü, özellikle final sahnesinde o kadar yakın çekim ve abartılı bir mizansenle ekrana taşınan eylem, resmen seyirci için hazırlanmış bir numaraydı. Madem gözlemci bir üslubu kabul ediyor gözüküyorsun, o eylemde niye kamerayı, dramatik yapıya seyirciye ortak etme çabasıyla kullanıyorsun diye sormadan edemedim. Gus Van Sant bir olayın resmini çekerken, 2:37’de olayın resmini çekmek dışında olay üzerine fikir teatisi de yapılıyor. İşte bu üsluba bu nitelik bir gömlek fazla geliyor. Elephant’ı iyi tahlil edenler bilecektir, yönetmen karakterleri tahlil etmemize izin vermiyordu. Kamera hep mesafeliydi. Oysa 2:37’de o yok. O yüzden iki film arasında yüzeysel olarak benzerlik varmış gibiyse de, ana fikir olarak tamamen farklı düşüncelerdeler.

forum resmi


Günümüz gençlerinin sorunlarına yakınlığını açık eden ve bunları hassas bir dokunuşla peliküle aktaran yönetmen, filmi düşük bir bütçeyle çekmesine rağmen, oldukça etkileyici bir sinematografiyede sahip. Fakat önünde Elephant gibi bir referans kaynağı olduğu içinde bunu yadırgamamak lazım. Filmin sevdiğim yanlarından biri de, yönetmenin filme adını da veren zaman periyodunu film boyunca açık etmemesiydi. Yönetmen bu periyoda finalde kattığı anlamla birlikte filmini bir kademe daha yukarıya taşımayı başarmış.

Çeviriler ve incelemeler için daedalus & Baronio'ya sonsuz teşekkürler. İyi ki varsınız arkadaşlar... flowers.gif flowers.gif

Gönderen: baronio Jun 7 2007, 03:50 PM



forum resmi
kaos605
'2.37 ile Elephant arasındaki dirsek temas'ı benim de filmin ilk dakikalarından itibaren dikkatimi çekti. Özellikle karakterlerin ardından ilerleyen kamera ve "kesişen yollar" mantığıyla film kronolojisinin bozulması iki film arasındaki teknik bağları güçlendiriyordu. Ancak Gus Van Sant bunu yaparken filmin biçimi ile içeriği arasında uyum kurmaya çalışır. "Şiddet öyle çok uzaklarda değil; çok sakin, sıradan bir günün tam orta yerinde, ansızın karşınıza çıkar ve sizi bu beklenmezlik allak bullak eder." mantığıyla yönetmenimiz filmini ağır bir tempoyla aktarır. Böylece izleyeciyi filme çeker, olayın tam merkezine oturtur, sonunda da hiç beklemediği anda tokatını yapıştırır. Ve der ki "Senin yaşamında da şiddet böyle oluşur, sakın ola ki şiddetin uzaydan geldiğini zannetme." Böylece siz de yönetmenin fikrine inanırsınız. Gus Van Sant'ın asıl derdi budur.

Ancak 2.37 filminin yönetmeninin böyle bir derdi olduğunu sanmıyorum. Bu filmin asıl derdinin iletişimsizlik olduğunu düşünüyorum. Bunu anlatırken de yönetmen öncelikle önümüze bir sır koyar. Sonra tek tek karakterleri tanıtarak "Bil bakalım hangisi intihar eğilimi taşımaktadır?" der. Hemcinslerine ilgi duyan ama bununla yüzleşemeyen Luke mu, homoseksüelliğini çevresine kabul ettiremeyen Sean mı yoksa kardeşinin tecavüzüne uğrayan Melodi mi? Ve film boyunca hemen her gencin intihara doğrudan olmasa da bir şekilde yakın olduğunu sezinleriz. Bu anlatım biçimi izleyeni gençlerin sorunlarından uzaklaştırır ve bir tür bilmecenin içine sürükler. Ve sürekli tahminler yapmaya zorlar sizi. Bunun yanında yönetmen, ana teması olan iletişimsizliği, özellikle Steven ve filmin sonunda odada ölen kişi bu muydu dediğimiz Kelly ile bize daha güçlü bir şekilde duyursa da genel anlatım biçimi bizi film boyunca başka yerlere sürükler.




forum resmi
ismaily
Je vais bien, ne t'en fais pas
Çok etkilendiğim bir film seyretim bugün Fransız sinemasından.Burnout un dediği gibi fransız sinemasından bu filmlere pek alışık değilim. Sonuna kadar merakla ve heyecanla izlettirdi kendini.

Bu filmler çok güzel. Ama neden kıyıda köşede kalmışlarki? Baronio bile sayfanın başında bağımsız ruhlar'ın espirisini açıklarken böyle kıyıda köşede kalmış işte ülkelerinde iyi iş yapmış filmler seçeceğiz diyordu.Niye kıyıda köşede kalırlar anlamıyorum (hadi bazıları neyse) ve niye bizden böyle filmler çıkmaz hiç anlamıyorum.

Emeği geçen herkese teşekkürler...




forum resmi
213
2:37


Filmin güzelliği sadeliğinde, onu söylemeye zaten gerek yok. Ama gözden kaçmayacak derecede benzerliği ile Elephant filmi ile ufak bir karşılaştırma yapmakta fayda var. Film konu açısından, Gus Van Sant'ın Elephant'ından daha iyi bir yerde duruyor. Ama her iki filmde de verilen eşcinsellik temaları ve toplumun huzurunu bunların kaçırdığı imajı rahatsızlık verici. Yine de Elephant'tan sonra orijinalliğini kaybetmiş olmasına rağmen, ondan daha iyi bir senaryoya sahip. Okul basıp, öğrencileri öldürmenin gösterildiği haberler ile Amerika'da bunun her daim olduğu sanılıyor herhalde. Gus Van Sant'ın hatası buydu. Haberlerde bile "moda suç" hangisi ise, onun üstüne gidilip, sanki ülke o suç ile çalkalanıyormuş havası verilmesi Elephant'ı çekerken Gus Van Sant'ın içine düştüğü hata idi. Bizim ülkemizde de bu tür şeyler oluyor. Kafatasçıların bastığı okullar, öldürdüğü arkadaşları... Ama nedense bu izlediğimiz 2:37 filmini, günlük hayatta göremeyeceğimiz araba kovalama sahneleri ile dolu, yavan repliklerle bezeli filmlere tercih ediyoruz. Bu yönüyle, 2:37, Elephant'tan daha tatmin edici. Çünkü, filmin sonuna kadar, gençlerin arasındaki uzlaşmazlıklar nedeniyle, birisinin diğerini öldüreceği duygusu gitmek bilmedi. Ama en sonunda gördük ki, gerçek, sanılan gibi, haberlerde gösterilenler gibi değil. Gus Van Sant kamerası daha iyi ama, konu itibari ile 2:37 toplamda daha iyi bir iş çıkarmışa benziyor.

Çeviri için daedalus'a bol bol teşekkürler.

Ayrıca, filmdeki "tiki" havasını çok güzel yansıttığı için daedalus'a fazladan bir teşekkür daha.





forum resmi
kaos605
Elephant filminin, eli silahlı öğrenciler üzerinden bol aksiyonlu bir hava yaratarak izleyiciyi yakalamaya çalıştığını sanmıyorum. Amerika'da hemen her gün lisede dehşet saçan öğrenci toplulukları yok tabi. Ancak bugün de gazeteden okuduğuma göre bir öğrenci, yanlış hatırlamıyorsam 30'a yakın kişiyi öldürmüş. Bu durum 20'li yaşlarıdaki ergen bir kişi için ne kadar normal bir durum. Bu duruma kafa yorduğumuzda çoğumuz eminim ki ilkin "Bu yaşlarda biri neden böyle bir şeye kalkışsın?" diyecektir. Öyle değil mi? Genç bir çocuğun eline silah alıp arkadaşlarını öldürmesinin gerisinde yatan psikoloji ne olabilir? Bence Gus Van Sant buraya dikkat çekmek niyetinde. Bundan ötürü filminin temposunu düşürür. Olağan bir günde, olağandışı bir olayla karşılaştığınızda nasıl irkiliyorsanız, Elephant filminin sonunda da aynı irkilmeyi yaşarsınız. En azından yönetmenin amacı budur. Sürpriz bir finalle " vay be " dedirtmek değildir.

Ayrıca " Ama her iki filmde de verilen eşcinsellik temaları ve toplumun huzurunu bunların kaçırdığı imajı rahatsızlık verici." demişsiniz. Ben 2:37'den böyle bir izlenim edinmedim. Ki 2:37'de sondaki intihar olayıyla yönetmenin son sözünü söylediği karakter ile eçcinsel karakterler arasında herhangi bir diyalog veya ilgi kurulmadı film boyunca. Aksine eşcinsel karakterlerden biri, bu yönüyle yüzleşemeyen, kaçan; ama görünüşte olabildiğince erkeksi, maço erkek tipini temsil ederken, öteki ise topluma bunu kabul ettiremeyen asi bireyi simgeliyordu. Sizin düşündüğünüzün tersine eşcinselliğin bireysel ve toplumsal yönlerinin ne olduğunu olabildiğince çıplak bir biçimde göstermeye çalışırken taraf tutmaya özen gösteriyordu yönetmenimiz.

Sinemanın güzel yönü bu, farklı okumalara açık olması.





forum resmi
213
kaos605 demişsiniz ki; "...Amerika'da hemen her gün lisede dehşet saçan öğrenci toplulukları yok tabi. Ancak bugün de gazeteden okuduğuma göre bir öğrenci, yanlış hatırlamıyorsam 30'a yakın kişiyi öldürmüş."

Benim yazdığım yazıda: Haberlerde bile "moda suç" hangisi ise, onun üstüne gidilip, sanki ülke o suç ile çalkalanıyormuş havası verilmesi Elephant'ı çekerken Gus Van Sant'ın içine düştüğü hata idi... kısmını bir kez daha okursanız...

Ayrıca yukarıda, "Amerika'da her gün lisede dehşet saçan öğrenci toplulukları yok tabi" dediğiniz cümleden sonra kurduğunuz cümle ile ilk cümlenize tezat oluşturduğunuzu söylememe gerek yok zaten.

"...2:37'de sondaki intihar olayıyla yönetmenin son sözünü söylediği karakter ile eçcinsel karakterler arasında herhangi bir diyalog veya ilgi kurulmadı film boyunca."...demişsiniz. Film boyunca ilgi kurulmasını, sona tesir etmesini beklersek, hiç film izlemememiz gerekir. Yoksa Tarkovski, Kubrick, Lynch hiç izlemeyelim o zaman. Filmin ana senaryosu haricinde, bir çok alt öykü olduğunu, meselenin bunlarla beraber filmi götürmeye çalışmak olduğunu ben 7-8 sene önce kendi kendime çözmüştüm. Okuduğumuz sinema kitapları da bizi yanlış çıkarmadı tabi. smile.gif





forum resmi
kaos605
Yukarıdaki ifadem her gün bu tür olmuyor; ama bu, böyle bir toplumsal yara yok anlamına gelmesin, niyetiyle yazılmıştı. Sanırım yazı dilinin azizliğine uğramışsınız.

Eşcinsellik temasına yönetmenin kişilerin huzurunu kaçıran tema olarak baktığını söylemişsiniz. Ancak film boyunca yönetmenin sezinlediğim niyetiyle bu bahsettiğiniz tema arasında ilgi kuramadım. Doğrusu merak ettim, benim görmediğim bir şey mi vardı diye. Son yazdıklarım buna ilişkin bir anlama çabasıydı.

Mesajım yazdıklarınıza yönelik bir eleştiriydi. Okuduğunuz kitaplara söylediğim bir şey yoktu.





forum resmi
zenon
Je vais bien, ne t'en fais pas


Nihayet bir fırsatını bulup, evlatlar ve ebeveynler arasındaki – kuşak çatışması demeyeceğim – ‘doğal iletişimsizlik’ ekseni üzerinden hareket ederek, çoğu zaman tam olarak ifadesini bulamasa da, ‘içgüdüsel sevgi ve bağlılık’ vurgusunu belirginleştiren bir film seyrettim dün gece. Aslına bakılacak olursa, söz konusu olan duygusal bir film ise Fransız sinemasını tercih etmem. Çünkü – benim izleyebildiğim kadarıyla söylüyorum – insan duygularını perdeye yansıtmada, belki de entelektüel bir kibrin esintisiyle, genelde başarısız bulmuşumdur Fransız sinemasını. Ancak bu film bir ölçüde de olsa bu – önyargımı mı desem acaba? – düşüncemi sarsar gibi oldu. Bir babanın, elinde kalan tek evladını hayatta tutmak pahasına, ölen evladının acısını bile yaşamaya fırsat bulamayışını, sızlayan bir yürekle izledim. Filmin başından sonuna, kurgunun da zorlamasıyla olduğunu düşündüğüm bu duygusal donukluğun (yani ölen bir evladın arkasından, bu acının hiçbir davranışına belirgin hatlarla yansımadığı bir baba tiplemesinin) beni zaman zaman rahatsız ettiğini de itiraf etmeliyim. Yine de evlat-ebeveyn ilişkisini son derece sade bir şekilde resmetmesi ve ayrıca ebeveynlerinin davranışlarını çoğu zaman anlamakta zorlanan evlat bakışına, güçlü bir şekilde, ‘görünenin ardındaki görünmeyen, bilinenin ardındaki bilinmeyen’ vurgusuyla yaklaşması açısından çok başarılı bir film olduğunu söylemeliyim. Dün gece, gözlerimde buğular oluşturmasa da, seyretmemeyi kayıp addettiğim, ebeveyn-evlat ilişkisi üzerine bir kez daha, yeniden, bir başka açıdan bakmamı sağlayan güzel bir film seyrettim.

El Custodio


Çoğu zaman perdenin önündekilere çevrilmiştir kameralar. Gösterişli hayatlara, karmakarışık ilişkiler yumağına, dönen dolaplara, entrikalara… Yönetmen Rodrigo Moreno, perdenin gerisinde kalan, fazlaca önemsenmeyen, silik bir karakteri çıkarıyor gözler önüne. Bir başkasının hayatında eriyen, yitip giden bir hayatın tüm kasvetini ve sıradanlığını solumaya davet ediyor izleyiciyi. Öyle ki; her karede silikleşen bir hayatı, sessizlik ve sözsüzlük ile daha da belirginleştiriyor. Yakın çevresi sorunlu akrabalardan oluşan, aslında pek de keyif almadığı hayatını gerekmedikçe çenesini açmayarak protesto eden bir korumanın gözlerinden, perdenin arkasında durmak zorunda olanların sessiz çığlığını işitiyoruz adeta. Ve bu sessiz çığlık, bir başkasının hayatına sunulmak zorunda kalınmış bir hayatı geri almak üzere tetiğe dokunan bir parmak olarak çıkıyor karşımıza. Bir kurşun, yok sayılmaya, görmezden gelinmeye, varlığını hissettirecek küçücük bir saygı kırıntısından bile mahrum bırakılmaya sıkılan bir kurşun…

Üzerinde düşünmeye değer filmleri izlememize vesile olduğunuz ve kendi namıma dersler çıkardığım enfes çevirilere sarfettiğiniz emek için teşekkürler BAĞIMSIZ RUHLAR. flowers.gif flowers.gif flowers.gif

Gönderen: daedalus Jun 7 2007, 06:12 PM

Yeni yüzler ve yanlarında getirdikleri yeni bakış açılarını görmek güzel. Eskiler alınmayın hemen smile.gif

spoilers.gif

***Dikkat: 2:37 hakkında spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Murali K. Thalluri bu filmi -güya- kendi yaşamından esinlerek çekmiş. Ben ne kadar araştırdıysam da yönetmenin yaşamındaki Kelly'yi bulamadım internette. Yönetmenin okul arkadaşları da o tarihlerde intihar eden birini hatırlamıyorlar. Bir diğer çarpıcı iddiaysa bu kişinin bizzat yönetmenin kendi olduğu, yanı Murali K. Thalluri'nin bir zamanlar intihar girişiminde bulunduğu yönünde. Pek tabii, bu konuda da elle tutulur bir bilgi mevcut değil.

Şayet, film gerçek bir olaydan alınmaysa, bu anlatım çok doğru bir tercih olmuş. Daha önce Elephant'ta kullanılmış olması benim için bir önem arz etmiyor. Dramatize etmeden, sanki gizli kamerayla çeker gibi verilmesi hoşuma gitti. Oyunculukların da bu kararımda büyük etkisi var. Kütüphanede, bildiği sırrı sanki marifetmiş gibi sinsi sinsi, hatta salak salak gülerek Marcus'a anlatan kızın surat ifadesini, sanıyorum liseye gitmiş olanlarımız daha önce pek çok kez görmüştür. Aktörlere nazaran aktrislerin performanslarını çok başarılı buldum good.gif

Ancak, filmin gerçek bir olaydan alınmadığını düşünüyorum. Böylece üst paragrafı tamamen silmiş oluyorum galiba smile.gif Hepimizin zaman zaman dertli geçen bir okul hayatı olmuştur. Hem ergenlik denen illetle cebelleşiyorsunuz, hem de acaba ne işime yarayacak dediğiniz derslerle. Tecrübe denen mevhumdan zaten eser yok, bir de dost bildikleriniz sizi hançerleyebiliyor. Bana göre bir insanın hayatındaki en zorlu dönemdir okul. Minik hayat dersleri verilir her gün. Luke çok haklı. Tam bir cangıldır, ayakta kalma mücadelesidir okul, üstelik ayağa tam kalkamamış ve ayakta kalmanın ne demek olduğunu bilmezken. Kimileri için yumruklardır ayakta kalmak, kimileri için alınacak en yüksek nottur, kimisi için de diğerlerini ayağa kaldırmamaktır okul. Murali (küçüğüm olduğu için ismiyle hitap ediyorum tongue.gif), bu haşin ortamı biraz daha ısıtmayı amaçlamış. Elbette, kötü bir amaç uğruna değil, vermek istediği mesajın altını koyultabilmek için seçmiş bu yolu. Tüm karakterleri detaylıca tanıtmasının sebebi de bu. Ama dürüstçe değil, kulağı epey tersten göstererek oluyor bu tanışma. Bize hepsini tak-tak tanıtabilirdi, biz de ona göre gardımızı alabilirdik. Dramatize etmeyi seçmiş oysa (2. paragrafın anısına wave.gif). Bu amacı bende biraz ters tepti diyebilirim. Filmin sonunda ilk intibam Kelly'ye acımak yerine sinirlenmek oldu. İntihar etse "Ne kadar zayıf karakterliymiş!" denmeyecek o kadar çocuk arasından belki de en sudan nedenle canına kıyanın gösterilmesi beni kızdırdı. Deyim yerindeyse (çok affedersiniz) gösterip de vermedi film. Ben de bir cinayet bekledim ya da diğerlerinden birinin intiharını. Gerçek hayat böyle işlemiyor ama...

Görmezden gelinmek çok acı koyar birine, hele ki henüz bir birey olamamış, o muğlaklıkta gidip gelen, yerini arayan insanlarda paramparça edici bir etkisi var. Filmin bana göre olağanüstü başarısı bunu gösterebilmesi. Diğer karakterlerin hepsi "büyüklerin" yaşayacağı türden problemlerle cebelleşip, iğrenç bir olgunlukla boğuşurken, Kelly büyümesi bir an meselesi olan saf bir kız çocuğu daha.

Gönderen: raskolnikov Jun 7 2007, 08:55 PM

forum resmi


Yatalı okul günlerim aklıma geldi, acayip bir ortamdı. Türkiye'nin değişik yerlerinden gelen yaşıtlarımızla yeni bir hayata adım atmıştık. Lisede yatılı okumak tabii ki, küçük bir yaşta yatılı okumaktan farklıydı, yine de filmdeki okul hayatı bana farklı gelmedi. Filmin sıcaklığı zaten basitliğinden ve yalınlığından geliyor.

Yahudi olmak, hele hele II. Dünya Savaşı'nda Yahudi olmak, üstüne bir de çocuk olmak...
Almanlar'dan kaçan Yahudi bir çocuk, yatılı bir okula sığınır. Din kavramının "eşit" bakışı sayesinde kalacak yeri olan Bonnet, Fransız "zengin çocuğu" Julien (ad olarak da tam bir Fransız) ile arkadaş olurlar. Film ilerledikçe o çağın tüm ayrımlarını görüyoruz: din ayrımı, ırk ayrımı, zengin-fakir ayrımı...

Şimdiye kadar çoğunlukla savaşı "kanlı" gördük, insanî ayrıntılara uzun süre kafa yormayan Hollywood yüzünden, sadece "duyguları" anlatan filmler arada kaynadı. Louis Malle, kendi pişmanlık hikayesini anlatırken sanırım hiçbir şeyi gizlememiş. Fransa'yı da çok güzel eleştirmiş. Halkın bir kısmı açlıktan ve savaştan ölürken, üst tabakanın küstahça ve umarsızca yaşaması kanıma dokundu.

Pişman bir dostun özür dileyişi bu film...

Not: İzledikten sonra birlikte konuşalım, tek başıma kendimi deli gibi hissediyorum

Gönderen: BuRnOut Jun 7 2007, 09:49 PM

QUOTE
Okulda diğer çocuklar tarafından sürekli harekete uğrayarak aşağılanan, ama buna karşın öğretmenleri tarafından da sürekli kollanan Bonnet�in Yahudi olmasının yarattığı farklılığın, Julien isimli bir çocuğun dikkatini çekmesiyle daha da ilginçleşen film, sirenler altında yapılan derslerle de savaşın ağırlığını hissettiriyor. Savaş dönemine, çocukların yaşamları üzerinden değinerek, hem kendi yaşam deneyimlerini filmine aktaran hem de savaşın çocuklar üzerinde bıraktığı derin etkileri izleyiciye gösteren Malle, bu başyapıtında kendi ülkesi Fransa�nın da savaştaki tutumuna değinmeden geçmiyor.

Malle�nin iki çocuğun savaş ortamında birbirleriyle kurduğu arkadaşlıktan yola çıkarak çektiği, savaşın ve Yahudi düşmanlığının anlamsızlığını belirttiği Goodbye Children�nın değeri günümüzde daha da belirginleşiyor. Zamanını aşan, duygusal yoğunluğu olan, teknik açıdan kusursuz ve gerçekçi bir film olan Goodbye Children, üzerinden yirmi yıla yakın zaman geçmesine karşın hala tazeliğini koruyan, değerinden hiçbir şey kaybetmeyen ve keşfedilmeyi bekleyen bir hazine.
(20 Aralık Çarşamba)



Geçtiğimiz yılın son günlerinde FKM'de izlediğim ve izledikten kısa süre sonra bu satırları günlüğüme not ettiğim, sinema tarihinin bana göre "en iyi 20" filminden biri, Goodbye Children. Üstünden beş ay geçmesine rağmen, filmin pek çok karesi zihnimde tazeliğini koruyor. Her şeyden öte, çok insancıl ve sıcak bir film. Savaş döneminin ağırlığını ve Yahudi karşıtlığının ilkelliğini gösterdiği gibi, hiçbir zamanda insan olmanın getirdiği niteliklerden ödün vermiyor. Küçücük çocukların bile anlamsızlığını kavrayabildiği insanlık dışı bir politika uğruna milyonlarca insanı heba eden bir ülkenin yol açtığı insanlık ayıbını, saf ve tertemiz çocukların gözünden veriyor. O gözler ki, bütün olup biten kargaşanın arasında ufak tefek şeylerle ışıldayabiliyor. Malle, işte o ışıltıları ve insan olmanın güzel yanlarına da filminde, çirkinliklere yer verdiği kadar yer veriyor. Bununla da yetinmiyor, kendi ülkesinin tavrına da değiniyor.

Bilmiyorum, belki okuyanlarınız vardır Simon Cuper'in Ajax : Hollandalılar ve Savaş kitabını. O kitapta Cuper, Ajax'ın tarihini araştırdıkça aslında Hollandalıların 2.Dünya Savaşında göründüğü kadar masum olmadığını görüyor ve bunu anlatıyordu. Evet, Hollandalılar çoğu Yahudiye yardım eder gibi görünmüş, bir kısmına da gerçekten yardım etmiş, ama hükümet organları tarafından pek çok şeyde hasır altı edilmiş. Anne Frank olayı bunların en ünlüsü sanırım. Amsterdam'da saklanırken yakalanarak ölüm kamplarına yollanan bu bayanın bugün çok meşhur bir müzesi var, yakalandığı Amsterdam'da... Hollandalıların bir kısmının iki yüzlülüğü gibi Malle'de ülkesinin bu savaşta daha çok şey yapabileceğine inananlardan... Bu tavrını da belki çocuksu bir romantizmle resmediyor, ama yine de hesaplaşılması gereken bir soruyu da ülkesindeki insanların akıllarına bırakmadan geçmiyor. Savaşın şiddetini, sefaleti ve dağılan ailelerin yarattığı içler acısı durumları temcit pilavı gibi vererek insanları en hassas yerlerinden yakalayarak, onları gafil avlamayı seçmiyor. O zor olanı ve iddiasız görüneni tercih ediyor. Onun cesur soruları, bu yüzden cesur anlatımıyla da birleşiyor.

Son söz, mutlaka ama mutlaka izlenilmesi ve keşfedilmesi gereken bir sinema hazinesi; Goodbye Children. Bu güzel filmi Türkçeye kazandırdığı içinde Raskolnikov'a sonsuz teşekkürler. flowers.gif

Gönderen: raskolnikov Jun 8 2007, 05:50 PM

İyi ya hemen konuşacak birini buldum.

Fransa, II. Dünya Savaşı'nda bir şey yapmadı ki, ufak tefek çetelerden başka "rezistans" yapan yoktu, yani bizim Kurtuluş Savaşı gibi bir örnek değil.

Malle, pişmanlığını anlatırken BuRnOut'un dediği gibi Fransa'yı ve dini eleştirmekten hiç çekinmiyor. Öyle ki, dinî bir okulda adalet adına "fakir" olan kovulabiliyor.

Filmdeki Katolik din yaşamı beni rahatsız etti, gerçi savaş zamanında dinî ve millî duyguların artması kadar normal bir durum yok. Bizde de aynısı olmuştu, "gavuru" öldürmekle kurtulmuştuk. Neyse ucu sivri yerlerden bahsetmeyeyim.

Peki filmi izleyenlere şunu sorayım:

Filmin sonuna doğru, rahibenin Yahudi çocuğun yerini göstermesine ne diyorsunuz? Beni herhâlde en çok üzen sahne buydu. Din bile o kadar temiz değilmiş...


Filmdeki Fransız burjuvazı gerçekten doğru, vallahi, abartı hiçbir şey yok. Bu ülke kültürü, daha doğrusu burjuvaziyi o kadar seviyor ki; savaş kopsa, ülkenin bir yarısı ölse veya bombalar şehirlere düşse restoranda "sotelenmiş hede" yemeğini utanmadan sorabilirler.

Bu arada dün Zorba the Greek filmini izledim, orada Zorba'nın dediği bir şey vardı, çok önceden denmiş ama sanırım kimse kulak asmamış:
Yunanlıymış, Türkmüş, savaşmaya ne gerek var? Hepimiz aynı yere gideceğiz, solucanlara yemek olacağız.

Gönderen: baronio Jun 8 2007, 06:08 PM

spoilers.gif

***Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Au Revoir Les Enfants


Öncelikle filmle ilgili söyleyeceğim ilk söz, aynı konuyu defalarca önümüze getiren türdaşlarından gömlek gömlek daha üstün olduğu ve duygu sömürüsüne kaçmadan, sade bir anlatımla izleyeni düşünmeye sevk eden muazzam bir film olduğudur. Ayrıca sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olduğu konusunda BuRnOut'a katılmamam mümkün değil.

II. Dünya Savaşı ve Yahudi Soykırımı üzerine o kadar çok şey söylendi, o kadar çok eser yapıldı ki, iş artık ajite edile edile başka bir hal almaya başladı. Biz mazlumun yanında olan bir millet olduğumuz halde artık Yahudi soykırımı'na dair o insanın kanını donduran, vahşetten ziyade Yahudilerin sürekli olarak propaganda şeklinde gözümüze gözümüze hep aynı şeyleri sokmaları hissiyatı ile dolduk taştık. Belki de artık üzerimizde yaratması gereken etkiden öte, bir ruhsuzlukla karşılamamızın ya da yapmacık (belki abartı) olduğunu düşünmemizin sebebi, bir zamanlar kendi yaşadıklarının bir benzerini şu an Filistin'de gerçekleştiriyor olmaları. Ya da sanki o acıları çeken onlar değlmişçesine, dünyayı şu an diledikleri gibi yönlendirenler olmalarıdır. Şahsen insan ayırt etmem, kafatasçı değilimdir, "şunları sever bunları sevmem" adamı değilimdir. O yüzden bu olaya objektif yaklaşan biri olduğumu söyleyebilirim. Hiçbir mazeret, yapılanların iğrençliğini, insanlık dışılığını bir nebze olsun hafifletmez elbette. Ama belki de olup bitenleri neredeyse haftada bir kez, arkada Itzhak Perlman'ın keman sonatları eşliğinde gözümüze gözümüze sokmak yerine, çok daha saygıdeğer bir tavırla, çok daha mağrur bir tepki ile olayın muhakemesini tüm dünyanın inisiyatifine bırakabilirlerdi.

Neyse efenim konuyu çok da başka mecralara çekmek istemem. Çünkü bu işin sonu yok. Ayrıca çok da ince bir buz, şu üzerinde dans ettiğimiz. Saltomuzdaki küçük bir tökezleme, buzla beraber birçok kişinin de kalbini kırabilir. Haddime kalmamış boyumdan büyük sularda yüzmek.

Filmimize, başyapıtımıza dönelim. Au Revoir Les Enfants bir kere işin kolayına kaçıp da direk mendil ıslatmaya oynamaması yüzünden kendine beni hayran bıraktı. Üstüne üstlük bu abartı ve sömürüden kaçışı, söylediklerini daha etkin ve dokunaklı kılıyor. Bir çocuğun saflığı, içtenliği, dosdoğru içinden geldiğince olaylara bakışını kullanmak böyle bir olayın manâsızlığını gözler önüne sermede büyük bir aracı oluyor. Tüm bu kopartılan yaygaranın ne için yapıldığını anlayamayan o masum gözlere bir bakmak, rezil olup, utançtan yerin dibine girmelerine yeter de artar bile büyük başların. Hele bir de "milis" adı altında vatanı satanlar var. O konuya girersem muhtemelen 30 gün mesaj atamam.

"Anne biz Yahudi miyiz? Değiliz, öyle değil mi?"


Bundan daha iyi ne anlatabilir ki bu filmi? Bırakın filmi, tüm bu vahşeti, bu dramı, bu saçmalığı... Her şeyi özetleyen bir cümle bu! Yok aslında birbirimizden farkımız. Peki ya nedir alıp veremediğimiz? Barışı körüklemesi gereken, propagandalarında üstüne basa basa barıştan dem vuran dinlerin, bu zamana kadar dünyadaki hemen hemen tüm savaşların başlıca sebebi olması da herhalde, Tanrı ile Kul arasına girenlerin üzerinde düşünümeleri, çuvaldızı kendilerine batırlamaları gereken bir konu.

Tek bir gayrı ihtiyarî bakış eşittir, ömür boyu söküp atılamayacak bir pişmanlık. İyisiyle kötüsüyle birçok şey paylaştığın, zor anında sana bir omuz veren, mutluluğunu, acılarını, hüzünlerini, korkularını paylaştığın bir dost, o giden. Kalk ve selam ver! Ardından bu zamana dek esirgemediğin o dost elini, içini burkan, gözlerini yaşla dolduran o kahrolası hüzün eşliğinde, ağır aksak salla delikanlı! O kapıdan çıkıyorsun üzgün ama başın dik halinle, ama onun kalbinden asla çıkmayacaksın. O kalbe girişin kolay olmadı, çıkışın da olmayacak.

Elveda çocuk, elveda tüm o masum çocuklar...

Gönderen: baronio Jun 8 2007, 06:28 PM



forum resmi
exodos
Ellerine sağlık dostum.. Teşekkürler...Kaç gündür bu filmin altyazısını bekliyordum. Sen dersin de ben izlemezmiyim... Şimdi izlemeye başlıyorum.. Kesin benim ikinci Va Vie Et Deviens' im olacak bir film bu da bence...

Ayrıca söylemeden geçemeyecem. Sessiz fanatiğiniz olarak... Fransız ve ispanyol sinemasını hep sevmişimdir. Ancak Je vais bien, ne t'en fais pas ile mahvettiniz resmen beni. İzlediğim en güzel fransız filmlerinden biri oldu. (Benim favorim tabiki Va Vie Et Deviens (raskocum ;) )... Bu kadar yalınmı işlenir bir hikaye.. Harikaydı. Yüreğinize sağlık. Ben yine de sessiz fanatik olmaya devam edeceğim. Ve eminim ki mesaj atmayıp sizleri takip birçok arkadaşımız vardır burada.

Sessiz fanatik olarak ellerinize yüreğinize sağlık. Teşekkürler tüm emekleriniz için...

spoilers.gif

Dikkat: Spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır!!!!!!


Au Revoir Les Enfants


Filmi izledim. Az önce bitti. Gerçekten harika bir filmdi. Tekrar teşekkürler raskolnikov

Gelelim filmimize:
Çocuk, heryerde çocuktur. Zenginde olsa fakirde olsa, çocukluğunun verdiği saflıkla ilk başlarda büyüklerine özense de zenginliği ile fakirliği ezse de, yahudiliğe kötü gözle de baksa da, zamanı gelince hepsi bunları unutup dostluklar kurmayı başarır. Bunu da filmde çok yalın bir dille gösteriyor bizlere Malle... Çocuklar bunu başarırken bizler neden büyüyünce böyle olduk acaba? Büyükçe kirlettik mi dünyayı ?

Filmde beni en çok düşündüren karakterlerden biri de Joseph oldu. Gerçi Joseph suçlayamıyorum ne yazık ki. Bir tarafta Alman zulümünden kaçan 3-5 yahudiyi koruma uğruna ölümü göze alan bir rahip, diğer tarafta hiçbirşeyi olmayan çaresizliğe itilmeyi sırf kara borsacılık, hırsızlık yaptığı için hak eden Joseph! Ne tezatlık ama...

Çaresiz insan, herşeyi yapmayı göze alır, kafası başka şekilde çalışır. Bir şekilde ayakta kalmak zorundadır hele de savaş zamanında. O okul onun için bir vatan gibidir. Elinden aldığınızda işte bir düşman kazandınız demektir. Malle bunu çok güzel göstermiş. Rahibin kilisede yaptığı konuşmada bir burjuva yerinden kalkıp gitmişti. Oradaki sözlerine bakın bir de Joseph' e olan tutumuna!

Hem dine, hem de Fransa' ya olan eleştirilerini apaçık yalın bir dille gözler önüne sermiş.

İnsan Olmak;

İnsanlık, küçücük dünyamızın sahipleri olan insanlarımız. 6 milyar olan bu insan topluluğu neden siyasi, ekonomik, jeopolitik ayrımlara maruz kalıp güçlü olanının birbirini ezdiği bir dünyaya dönüşür ? Halbuki küçücük bir dünyamız olmasına rağmen insanları rengine, diline, dinine, yaşadığı mahalleye, bindiği arabaya göre ayırmanın ne anlamı var ki. Yaşanan olaylar, yaşanan zorluklar, ekonomik ya da siyasi ayrımlar da olsa insan her yerde insandır. Beşerdir şaşar ama bu şaşma neden acaba ?

Sen Zencisin olmaz, sen Yunanlısın olmaz, sen uzakdoğulusun olmaz, sen Kürtsün olmaz, sen Türksün olmaz, sen Lazsın olmaz, sen Latinsin olmaz. Eee peki ne ? Ne olmalıyız ? Bu ayrım neden ? Bu ayrımı niye yapıyoruz ? Acı ama gerçek olan bu saçma sapan bir ayrım kısır döngüsünü ne amaçla yapıyoruz ? Neye göre yapıyoruz ?

Neden Avrupalılar Amerikayı keşfetti de Amerikalılar Avrupayı keşfedemedi ? (Tüfek, Çelik, Mİkrop Kitabından) Her insan gibi sorular soruyoruz ama ne yazık ki cevaplarını bilmediğimiz saçma sapan sorularmış gibi geliyor. Tıpkı saçma sapan bir ayrım uğruna insanları barkod sistemine götürürcesine yaptığımız ayrım niye ?

Küçücük dünya, 6 milyar insan, 66 milletten insan. Sonuç: Barkod sistemine doğru giden bir ayrım, savaşlar, katliamlar, asimile etmeler, işkenceler, ev içi şiddetten sokak kavgalarına o da olmadı ülkelerin savaşlarına kadar giden bir dünya insanın yok olmasına neden olan olaylar zinciri. Kazanç: SIFIR.

Rengine, diline, saygı! İnsan... İnsan... Ne kadar basit bir kelimeymiş gibi duruyor halbuki insan... Ama bir o kadar içi dolu olan bir kelime.

İnsan... Human... Humano... Humain... Umano... Humane...

İnsanız biz insan. Sevginin olduğu saygının olduğu hoşgörünün bol keseden dağıtıldığı bir toplum olması gerekirken bu eziyet neden ?

Gene cevap İnsan sanırım. Bu bir kısır döngü herhalde.

Bunun bir çözümü olmalı. Buna siz karar vereceksiniz İNSAN olarak...

@ baronio; ek olarak....

Bir milletin iradesi ile ya da herhangi bir yolla diniyle uğraşırsanız, her zaman barışı koruyan o din; kendini korumaya geçer ve zulüme başlar. Gerçi bu biraz pek dinle alakalı değildir. Bu tamamen insan yapısı ile ilgili bir konu. İnsanların değer yargılarıyla oynarsanız içindeki şeytanı ortaya çıkarırsınız.

Affınıza sığınarak çok uzattım ama kusura bakmayınız dostlar.

Gönderen: raskolnikov Jun 8 2007, 07:37 PM

Lili ve onun üzerine...

Arka fon olarak Pink Floyd'un Echoes şarkısını seçtim.

Dün gece sinema ziyafeti çektim, evet hepinizden geç de olsa Je Vais Bien'i izledim. Dupduru, saf bir güzellik... film ve Lili. Sanırım filmi izleyenlerin çoğu Lili'nin saf güzelliğine hayran hayran bakmıştır. Açıkçası ben baktım, hatta film esnasında kısa süreli ama darbe etkili aşklar yaşadım.

Filmin şarkısı insanı orta yerinden vuruyor, yumuşatıyor, üzüyor ve en güzeli aşık ediyor. Söylemesi kolay, sözleri de güzel.

Benzeme sakın
renksiz bir hayalete...
Çünkü hayatın
en güzel resmi senin içinde...


Ne güzel de demiş, yaşamını sönükleştirme, renkler zaten içimizde ve bize gereken onları çıkarmak. Ruhumuzun renklerine aşk katınca yapacağımız resim "Mutluluğun Resmi" olur. Ne bileyim, birisine aşık olursunuz sonra her hareketiniz sevgi ve uysallıkla dolar, gerçekten aşık olan birinin hiç kötü bir şey yaptığını gördünüz mü? Savaşma, seviş diye boşuna dememişler.

Ben tekrar Lili'ye gelmek istiyorum; filmi izleyenlere bir şey sormak istiyorum. Şimdi Lili ablamız, mutsuz, ümitsiz, yardıma muhtaç ve zayıf bir karakter çizerken, bir erkeğin (Julien) yardımıyla, onu severek hayatına devam ediyor. Gerçi bu dediklerim filmin sonunda oluyor, ama film devam etse belki Julien ve Lili evlenecek, mutlu olacak, denizi izleyecek...vb. Son günlerde aklıma hep bu takılıyor, hayatımız hani sinema ya, acaba sinema dışındaki hayatta o anları yakalayabilir miyiz? Bazen sinema ile rüya gördüğümü düşünüp, kendimi gerçek hayatta rüyaları arar buluyorum. Belki siz de aynı şeyleri arada hissediyorsunuzdur. Pregi'yi izleyenler bilir, babasıyla ve kendisiyle sorunları olan biri tüm sorunlarından ve pişmanlıklarından bir kız sayesinde kurtuluyor. Kız adama aşık oluyor, bağlanıyor ve adamın sert karakterine rağmen ısrarla üzerine giderek karakterimizi kurtarıyor. Çok garip bir şey, gerçekte böyle insanlar var mı?

Gönderen: baronio Jun 9 2007, 09:14 PM



forum resmi
nightstalker
Kuvvetle muhtemeldir ki varlar. Biz belki böylelerini sadece filmlerde görüyoruz ama, nihayetinde filmlerde gerçek hayatın bir yansıması, bir izdüşümü. Yönetmenler olsun, senaristler olsun, en uçuk kaçık, deli dolu filmlerde bile kendi yaşamlarından, anılarından yada, farklı insanlardan birşeyler katıyorlar filmlerine. Böylesine "hayatın içinden"filmlerde olmamaması düşünülemez bile.

Aslında varmıdır? yerine, siz gördünüzmü daha önce? diye sormak gerekir düşüncesindeyim.

(bende Echoes' ibulup çıkardım arşivin derinliklerinden. Üzerinde biriken tozu silip çalana kadar, cevap bitti ) (Yinede öneriniz için teşekkür ederim @Raskolnikov ;))

Gönderen: baronio Jun 9 2007, 09:18 PM

2:37


Her şey yalnızca bir an meselesi...


Hayattaki her şey ufak küçük zaman farklılıklarından ibaret. Koca bir günün harika geçmesi bir an meselesi. Birkaç saniye önce veya birkaç saniye sonra bir eylemi gerçekleştirmek tüm hayatı kökünden değiştirebilir. Bu zamanlama hatalarının üstüste binmesi ile hayat zindana dönebilir ya da sizi dünyanın en mutlu insanı yapabilir. Filmin de sloganı ve alttan alta anlatmaya çalıştığı olgulardan biri bu kanımca. Birkaç küçük hatırlatma ile bu tezimi kuvvetlendireyim istiyorum.

Mesela Steven altına birkaç dakika sonra kaçırmış olsa, Luke'un eşcinsel olduğuna tanık olmayıp, tüm insanlara olan nefretini ikiye katlayacak o tatsız arbedeyi yaşamayacaktı. Bu anı yaşamamış olsa insanlara olan nefreti bardağın imanına varacak, ama taşmayacaktı. Böylece Kelly hayatın her anında iliklerine kadar hissettiği dışlanmışlık, bir kez daha bedeninde soğuk duş etkisi ile vuku bulmayacak, hemen hemen tek dostu Steven tarafından da görünmez olduğu teyid edilmemiş olup, hazin son engellenmiş olacaktı. Elbette ki bir sonraki hayatın tokadına kadar.

Hayata yön veren küçük nüanslar kuşkusuz. Ama zamanın bu nüansları karşımıza spontane olarak getirmedeki ustalığı ve hüneri yadsınamaz. Bir de öyle illet bir şeydir ki, kötü şeyler hep üstüste gelir. Şimdilerde bir kitaptan söz ediliyor. The Secret diye. Sözüm ona başımıza gelen kötü olaylar karşısında kendimizi salıverirsek hemen ardından bir kötülük daha bizi bulurmuş. Ama iyi şeyler düşünüp, iyi bir ruh haline bürünürsek, iyi şeyler bizi bulurmuş. Keşke gerçekten hayat bize böyle çocukça oyunlar oynayacak fırsatı verse. Kimi zaman gelir daha ne hissedeceğimizi bilemeden ikinci yumruğu tam gözümüzün üzerine yeriz hayatın elinden.

Tabii hırsızın hiç mi kabahati yok derler adama bu girizgâhtan sonra. Hayatı polyannacı bir optimizmle değerlendirmek kadar, "Her şey yalnızca bir an meselesi" davasını da tüm hayatın gizemini çözen bir olgu gibi göstermek de soytarılıktan başka bir şey olmaz sanırım. İşin içine insan faktörü girince diğer her şey teferruat kalıyor. (Burada her sözü duvara asılası yüce Ata'mızın bir lafı geldi aklıma; "Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır." Neyse konuyu alıntı boyutunda bırakıp, dağıtmayayım. smile.gif )

İnsan faktörü diyordum. Özellikle gelişmiş toplumlarda son yıllarda çokça gördüğümüz şekilciliğin sancılı sirayetlerine bakmak gerekiyor. Son dönemde Amerika başta olmak üzere, gelişmiş ülkelerde ergenlik çağındaki gençlerin cinnet geçirip, okul basmalarını, boylarından büyük eylemlerle seslerini duyurmalarını çok görmeye başladık. Bunda belki çok ekstrem bir söylem olacak ama en az suçlu o çocuklar. BuRnOut dostumun da satır arasında dem vurduğu gibi, kendi kriterlerince yarattıkları "normal" alâmetifarikası altında her gün genç dimağları şekle sokmak adına kirletiyorlar. Bu şekle giremeyecek olanları toplumun defoları olarak gösterip, ciddi bir psikolojik eziyet içindeki bireyler olarak hayatın tüm yükünü genç yaşlarında sırtlarında hissetmelerine ön ayak oluyorlar. Bunun sorumluları arasında ebeveynler, eğitim sistemi, popüler kültürü bir ürün gibi pazarlayan yazılı ve görsel medya, vahşi kapitalizm çerçevesinde herkesi yürüyen üstü boydan boya çizilmiş S harfi olarak gören işletmeler, kısacası içinde insan olan her birim var. Sen de varsın, ben de varım. Yanımızdan her gün geçen kaç tane Kelly, kaç tane Melody, kaç tane Luke kaç tane Marcus vardır kim bilir? (Umarım Marcus çok yoktur. mad.gif )

Her şey bir an meselesi olduğu kadar, biraz da iletişim meselesidir zannımca. Birbirini dinlemeyen, dinlemek istemeyen, dinlese de anlamayan, anlamak istemeyen, her söze "ben" diye giren insanlar oluyoruz giderek. Tabii bu da en çok, daha hayatın gerçekleriyle yeni yeni yüzleşmeye başlayan, kendini tanıma, tanıtma, gösterme, anlama, anlatma ihtiyacı hisseden ergenlik çağındaki gençleri etkiliyor. Tüm bu ihtiyaçlarını giderebilmeleri için, öncelikle o "normal" tanımına uymaları gerekiyor. Yoksa hiçbir değerleri ve hiç kimseleri kalmıyor.

Filmi son derece beğendiğimi söylemek istiyorum son bağlamda. Gus Van Sant ustanın Elephant'ı ile mukayese edilişi ne ilk ne de son olacak. Hemen herkesin kafasında bir eşleştirme oluşuyor. Ancak ben öncelikle şu yönden filme ve yönetmene haksızlık yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Murali K. Thalluri dediğimiz adam daha 23 yaşında bir delikanlı. 1984 doğumlu ve ilk yönetmenlik denemesi. İster esinlensin, ister çalsın, ister çırpsın, sırf bu yönleriyle bile Cannes'daki alkışları hakettiğini düşünüyorum. Özellikle filmin gerçekçiliğini perçinlemek adına el kamerasından çıkmış gibi çekim tekniğine yönelmesi filmi etkileyici kılan etkenlerden biri olmuş. Kelly'nin kanlar içindeki son anları ise, bana bir kuşun son nefeslerini vermesi gibi geldi. Son derece naif, son derece dokunaklı ve son derece etkileyici bir final. O yatanın Kelly olması benim nazarımda hiçbir şeyi değiştirmedi. Zira filmdeki karakterlerden herhangi biri orada makası tutan kişi olabilirdi.

Avustralya sineması adına, Dünya sineması adına, sinema adına büyük bir umut ışığı Murali K. Thalluri. 2:37 ise tam bir yüz akı bence.


Gönderen: raskolnikov Jun 10 2007, 12:21 AM

Peder, Bonnet'ye neden o hostu* vermedi?

*Hristiyanların ayin sonrası yediği mayasız ekmek. Bu ekmekle ilgili birkaç araştırma bile yaptım, hemen sizinle bu gereksiz bilgileri paylaşayım. İkinci Dünya Savaşı'nda halk bithap ve aç olduğundan, ayinlere katılan insan sayısı fazlaymış. Ayin sonrası o minnacık ekmeğe bile muhtaç zamanlar anlayacağınız, hatta iki üç defa sıraya girermiş millet.

Soruma kendim cevap vereyim. Din ayrımı, ne olursa olsun ayrım. Ayrılmak, ayrı düşmek, ayırmak, ayrışmak... Ne kadar iğneleyici ve üzücüler, düşünsenize bir farkınızdan dolayı "normal" görünenden ayrı düşüyorsunuz. Çok basit bir örnek vereceğim, öyle toplumsal, sosyolojik yargılara bakmaya bile gerek yok.

İlkokuldayım, kiloluyum o sıralar. Arkadaşlarla teneffüste top oynayacağız, benim mevki direk kale, aslında çoğunlukla durduğum mevki izleyiciydi. Zaten "adım saymaca" seremonisinin sona kalan çocuklarındandım. Neyse arada alırlardı beni, kaleye geçerdim. Ha, bu arada da gözlüklü olduğumu unutmayın. Ayırım aslında buradan başlar, dostlarım. Kalıp oluşturursunuz, sonra buna göre seçim yaparsınız, birilerini seçimin dışında bırakırsınız. Dışarıda kalanlar da kendi normlarını oluşturur, başkalarını dışarıda bırakır. Kısır döngü, ha? Yine o yaşlarda mantıklı davranmışım, yoksa mazallah elime bir uzi alıp arkadaşlarımı falan tarardım.

İnsanlar eşit değildir, birbirimizden çoğu yönden farklıyız belki de, ama dünyada "insanlar aynıdır" diye düşünen insan sayısı fazlalaşsa sizce bu kadar savaşa, ayrıma, gürültüye, düşmanlığa ve ölüme tanıklık eder miyiz? Bence etmeyiz. Dünya barış içinde olsa, herkes dans etse şeklindeki utopik fikirlerimi kendime saklıyorum. Demeye çalıştığım; insanlar arasında farkın gözle değil ruhla anlaşabileceğidir, dostlarım. İçlerimiz birbirine benziyor halbuki, üstelik ruhun fiziksel bir görünüşü olmaması bizim için bir şans, istersek muhattabımızı daha iyi anlayabiliriz.

Geçen sene arkadaşımla otostop çekerek dolaştık, nisan ayıydı, vay be bir yıl olmuş. Aksaray'daki Ihlara Vadisi'ne doğru yola koyuluyoruz, her köyden geçişimizde bizi misafir eden oldu. Çay içtik, börek yedik, nasihat aldık, dedikodu (misafir olduğumuz bir evde, ailenin yaşlı ninesi görümcesini bize çektiştirdi, valla.) bile yaptık. Sıcağız biz, misafirseveriz, hele bir de yabancıysa (ecnebi) bu misafirimiz abartıya bile kaçarız. Keşke hep böyle kalsak, keşke şehirleşme yerine köyleşmeyi seçsek.

Şimdilik bu kadar, dostlarım. Dileklerimiz gölde bir damla olduysa ne mutlu bize!

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 12:25 AM



forum resmi
iqmachine
Ben de bir kaç kelam etmek isterim,raskolnikov'un güzel çevirisiyle izlediğim "Au revoir, les enfants" üzerine. Filmler vardır yaşantımızla, değerlerimiz ve en temelde ahlaki duruşumuzla ilgili sorgulamalarımızı canlandırır. Filmler vardır sadece kendi içlerinde kalır, işledikleri olay örgüsü konu edilir. Filmler vardır her ikisi olmayı da başaramaz. Vardır tabiki filmler, değil üç başlık, üçyüz başlıkla da bitiremeyiz filmleri.

"Au revoir, les enfants" bizi anlattığının ötesine taşıyor. Sinema tarihinde belki de en çok işlenmiş konu. Beyazperdede yahudi soykırımından daha fazla işlenmiş bir konu var mıdır acaba ? Bugüne kadar işlenenin üzerine bir o kadar daha işlense de, beyazperdede son bulmayacak bir konu.Neden peki bu böyle acaba ? Buna bir yahudinin bakış açısıyla cevap vermek istesek, en uygun cevabı verebilecek yahudi kim olabilir ? Sigmun Freud elbette. Sigmund Freud'un kişilik modelini ve psikoanaliz kuramını psikolojiyle az çok ilgilenen herkes bilir.Kısaca Freud'un modelinde enerjinin kaynağını libidodan (cinsel enerji) alan id, ego,süperego olmak üzere topografik kişilik yapısından bahsedilir. Bu kişilik modeline göre "ego" çoğunlukla "id"in sonu gelmez istek ve arzularıyla, "süperegonun" sonu gelmez yapma etmeleri arasında denge oluşturmaya çalışır. Kabul görmeyen yasak istek ve arzular, yahut gerçekliği bir türlü kabullenilmeyen yaşam deneyimleri bilinçaltına bastırılır. Fakat bilinçaltına bastırılan her ne olursa olsun bir enerji ihtiva eder ve doyum arayışı içindedir. Hatta bu doyumun temel sebeplerini ve asıl kaynaklarını, Freud rüyaların yorumunda aramıştır, bu konuda birçok yazı yazmıştır. Rüyaların büyük ölçüde bu bastırılan isteklerin ve gerçeklerin doyumuna hizmet ettiğine inanmaktadır çünkü.

Konudan daha fazla kopmadan Freud'un yaklaşımıyla baktığımızda, yahudi soykırımının insanlık için hala bilincine ulaşılmış bir gerçeklik olduğunu sanmıyorum. Katliamın boyutlarını ve tüm olanı biteni her haliyle kimse kabullenemiyor. Dolanbaçlı yollarla olanı biteni anlamaya çalışıyoruz, inanamıyoruz çünkü. "Yok daha neler" diyor içimizde bir yerlerden gelen bir ses, "amma da abartıyorlar canım !" İşte bu ses tek bir insanda dahi gelmeye devam ettikçe, o bir türlü açığa çıkamayan enerji, beyazperdede her zaman açığa çıkmaya çalışacak. Bilinçaltı susmaz.

Buraya kadar doğrudan filmden bahsettiğim söylenemez, fakat film insanın bilinçaltıyla yüzleşmesinin en iyi örneklerinden biri. Yahudiliğe övgü olduğu söylenebilir örneğin, Jean Kippelstein'ın on parmağında on marifet. Naif görünüyor fakat ayaklarının sımsıkı yere bastığını görmekte gecikmiyoruz, bunun yanında hem zeki hem yetenekli. İnsan onun yanında biraz da hayranlık duyarak kendini epey eksik hisseder sanırım.Bu eksiklik zamanla öfkeye dönüşebilir ve maalesef büyük çıkar çatışmaları devreye girdiğinde yoketmeye... Bizlerden daha iyisini kabullenememek gibi ilkel bir eksiklik duygusu ve hatta aşağılık kompleksinden daha fazlası aranmamalı bunun altında. Ama öykümüz aslında bu dönüşüm sürecinin Julien Quentin tarafında nasıl da insanca yaşanabileceğini bize gösteriyor. Kippelstein için ilk düşüncelerinden birisi "yalaka" oluyor örneğin. Sonra sonra onun aslında hiçte kibirli olmayan iç dünyasını görmeye ve bu güzel dünyayı paylaşmaya başlıyor. Karşılıklı birbirlerine öğretebilecekleri çok şey var.

Yahudilerden öğreneceğimiz çok şey var ve yahudi soykırımı insanlık tarihindeki en büyük katliamdır. Herhangi birimizin orada yaşanan acıları tahayyül dahi edebileceğimizi düşünmesi, evinin sıcak ortamında kibirli rüyalara dalmasından daha fazla bir şey ifade etmeyecektir.

Çevirisiyle filmin tadına tat katan raskolnikov'a çok teşekkürler.
Ayrıca Bağımsız Ruhları böyle güzel filmlerle bizi tanıştırmaya devam ettikçe, ayakta alkışlayacağımı söylemek isterim. flowers.gif

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 12:40 AM

yakında


forum resmi


Farewell My Concubine'ın mevcut İngilizce altyazısının timecode ve içerik olarak son derece sorunlu ve baştan savma olması hasebiyle internetten bir başka (kloofy.net) bir altyazı buldum. Birinin "akım" dediğine, öbürü "pardon anlamadım?" diyor. Birinden alıyorum, öbürüne ekliyorum. İki başlı gidiyor. Zaten filmin dili de çok ağır. Yarılamama karşın uzun sürüyor ve maalesef birkaç haftadan önce de bitmesi zor görünüyor. (1993 yılından beri öyle bir filmin çevrilmemiş olmasından kıllanmam gerekirdi ) Bu sebeple başlığımızın motorunu soğutmamak için araya kaynak yapan çevirimiz olacak. İndirip, sohbet için hazırlanmanız açısından haberdar edeyim istedim.

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 01:08 AM

Kahve Molası

spoilers.gif

Dikkat! Sinema ve müzik perspektifinden Au Revoir Les Enfants'a yorum getirirken, hayata dair bazı spoilerlar içerir. Yer yer tat kaçırır.

Büyük üstat Funkster’ın Matine başlığını mütemadiyen okuyan birisiyim. Canım sıkkın olduğunda, neşeli olduğumda, bir şeyler öğrenmek istediğimde, gülmek istediğimde, tribe girdiğimde, kısacası her halet-i ruhiye altında başlığa haftada en az bir kez, ayakkabısını olur olmadık yerde çıkartıp elektriğini toprağa veren yurdum insanı misali başlığa hoppadanak girer stresimi atarım. Hele o müthiş yazılarının arasında biri var ki, hepsi bir yana o öbür yana. Beni benden alır o müthiş yazı. Matine 2. sezonunun giriş yazısından bahsediyorum. Her okuyuşumda, Hayko Cepkin, Black Sabahattin, Pakize Suda gibi okurken gülmekten koltuktan düşecek pozisyona girdiğim muhteşem enstantanelerle bezeli kültür şokuna girebileceğiniz o buram buram hayat birikimi kokan yazıdan büyük keyif alırım. Bu yazının hoşuma gitmesinin bir diğer sebebi de, hem rocktan, hem müzikten, hem de sinemadan, tutku derecesinde keyif almam olsa gerek. Nasıl kimi mekânları, kendine özgü kokuları, içinde yaşanmış anıları veya belli şarkılarla hatırlarsak, kimi filmleri de bizi bizden alan müzikleriyle hatırlarız.

Au Revoir Les Enfants bu kategoride değerlendirilemeyecek bir film. Sonuçta filmin içinde birkaç yerde enfes keman nâmeleri, piyano ezgileri duysak da, bir “film müziği” içermediğinden müziği ile kendinden bahsettiren şeklinde değerlendirilemeyecek kadar müzikal anlamda güdük kaldığını söyleyebiliriz. Tabii bu da filmin kendi tercihi oluyor. Çok sevdiğim minimalist sinemanın, yine çok sevdiğim iki örneği Robert Bresson ve Jim Jarmush sinemalarına baktığımızda da benzer bir sükûnete şahit oluyoruz. Elbette bu da minimal sinemanın dramatizasyonu, gerçekliğe tercih etmemesinin bir yansıması oluyor. Au revoir les enfants da tıpkı minimalist sinema yaklaşımının kasten uyguladığı, aşırı müzik ile drama ögesini arttırmama yolunu tercih eden bir film.

Arada çok uç şeyler düşünür, sonra senin işin gücün yok mu da böyle abidik gubidik şeyler düşünüyorsun diye kendime kızarım. Mesela bir seyin üstüne basa basa ve sürekli verilmesinin, bir kez çaktırmadan verilmesinden daha az etkileyici olacağına dair bir hayat felsefem var. Bunu hayatın çeşitli yönlerine yayabiliriz. Hayatı boyunca hiç kullanmadığı “seni seviyorum” cümlesini ilk kez sevgilisine kuran birinin, günün her dakikası, her fırsatta söyleyen birine göre daha büyük etki yaratacağı aşikârdır. Ya da hayatı boyunca hiç göz yaşı dökmemiş birisi, gerektiği bir yerde iki damla akıttığında son derece büyük bir etki yaratır. Müzikte de benzer bir görüşe sahibim. Örneğin konser arası tüm elemanlar kulise soluklanmaya gittiğinde sahnede tek başına kalan http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=john+petruccinin klasik müzik esintileriyle bezeli gitar solosundan aldığım hazzın binlerce katını, şarkının içinde arkalardan belli belirsiz attığı bir gitar rifinden alırım. Ya da aynı şekilde http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=dave+lombardo’nun davul solosunu, dangır dungur bir gövde gösterisinden başka bir şey olarak görmeyen ben, Behind the Croocked Cross şarkısındaki davul geçişinde kendimden geçmeyi boynumun borcu addederim.

Dave Lombardo deyince aklıma önce sevgili 213, sonra da üstümü başımı yırtacak boyutlardaki Slayer’a hayranlık dönemlerim ve o günlere dair bir anı gelir. 90’ların ortası, sıcak bir yaz günü. Çocukluk arkadaşımla beraber günlük rutini tamamlayıp, denizden gelmişiz. Öğlen 3 sıraları. Gelirken de o dönemde hayatta olmanın en büyük kanıtları, kimsenin “ben hiç içmedim/yemedim” diyemeyeceği, 1 litrelik cam şişe “Coca Cola” ve ayak kokulu, peynirli “Tombi”mizi almışız. Çocukluğun verdiği büyük bir oyunculukla Commodore64’ün kafa ayarını 2 saat yapıp, yarım saat sensible soccer oynamak amacındayız. İçeri girdiğimizle, içeriki odadan belli belirsiz bir müzik sesinin kulağımıza çalınması bir oluyor. Abim Queensryche’dan Lady Jane, yahut Faith No More’dan Evidence patlatıyor belli ki. Bizde ise bir öfke! “Pfff, bu nasıl müzik böyle?! Utanmasa pop dinleyecek herif! Ben onun yaşına gelince hayatta böyle şeyler dinlemem. Hayatta yumuşamam!” ahkâmları havada uçuşuyor. Odaya girip teybe Slayer - Reign in Blood albümü konuyor ve Angel of Death’e kadar sarılıyor kaset. Son ses açık. Bangır bangır bir trash tınısı, size dar kot pantolon ve beyaz spor ayakkabı bulsak da, saçlarımızı kabartıp kendimize bir Over Kill havası versek gazını alttan alta yediriyor. Şimdi dinlesem büyük ihtimalle sesini biraz kısma ihtiyacı hissedeceğim “speed metal” Kerry King ve Jeff Henneman’ın karşılıklı âşık atışmaları eşliğinde sürüyor. Şarkının bir yerinde, melodi dediğimiz o sihirli şey ortaya çıkıyor. Araya susuyor, Lombardo ritmi düşürüyor, Henneman ve King gitarlarından ısrarla uzak tutmaya çalıştıkları melodik ruhu hatırlıyorlar ve bir anda kendinden geçmiş iki genç adam odanın ortasında yuvarlak çizen headbange başlıyor. İşte o genç gözlerden büyülü görünen bu anda içeri annem giriyor elinde kola ve cips. Biz görmüyoruz girdiğini ancak Tombi’nin enfes ayak kokusu bir anda odayı sarıveriyor. Elindeki tepsiyi bırakıyor. Biz teşekkür etmek için başımızı kaldırdığımızda headbangden, “o an”la karşılaşıyoruz. Annem odadan, Henneman ve King’in aksak ritm tutturduğu Angel of Death’in en can alıcı noktasında, oyun havası kıvamına girmiş şekilde oynaya oynaya, mağrur ve bir o kadar da karizma düşmanı bir edâyla ayrılıyor. Bize ise genç yaşında dumura uğramış, iki tüy bıyıktan başka bir şey olmadığımızı hatırlatan, sükut-u hayâlden başka bir şey kalmıyor.

Şimdi bu ritm düşürmede Slayer’ın yarattığı etkiyi, tamamı böylesine melodik bir ritmden oluşmuş bir şarkıdan alamazsınız. Doğanın kanunlarından biridir bu aslında. Az olan kıymetlidir. Minimalist sinema da biraz o tarz bir yaklaşım barındırıyor gibime gelir hep. Hemen hemen her Amerikan mainstream filminde görebileceğiniz bir ajite sahnenin onda birini, sadece bir yerde, çaktırmamaya çalışarak kullanan yönetmenler, genelde bundan kaçınsalar da izleyeni perişan etmeyi başarırlar. Müzik kullanımı için de aynı şeyi söylememiz mümkün. Kimi filmde müzikal gibi her sahnede susmak bilmeyen, Avrupa Yakası’nın sazcısı gibi zırt pırt musallat olan piyanistler, kemancılar yakanızı bırakmaz. Ağlatma garantili satış yaparcasına burnunuzun direği sızlar da sızlar. Ama film o kadar ucuzdur ki sizi ağlatmaz, sadece burnunuzu sızlatır. Arafta kalmış, acı içindeki bir günahkârmışsınız gibi, ağlamakla ağlamamak arasında gider gelirsiniz. O da müzikten kaynaklanır. Arkadan gelen bir Ennio Morricone’ye, ya da Itzhak Perlman’a kim kayıtsız kalabilir? Yahut da çalan konsepte uygun enfes bir unutulmaz şarkıya? Müziğin bu yüzden “yönetmen can yeleği” olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak ucuza kaçan yönetmenin tabi. Örneğin 25th Hour’da Spike Lee’nin bağımsız bir bakış açısıyla yarattığı inanılmaz boyutlardaki etkileyici dram (ben o filmi bir ağıt olarak görüyorum) ne müzikle ne müziksiz etkisinden hiçbir şey kaybetmezmiş. Ama usta bizi eşekten düşmüş karpuza çevirmek için (a tribute to Funkster) elinden geleni ardına komamış ve sinema tarihinin en başarılı soundtracklerinden birini hazırlamış. Haliyle ortaya bir “unutulmaz” çıkmış.

Au Revoir Les Enfans, bence filmle ilgili yazdığım bir önceki iletide de ayak üstü değindiğim husus çerçevesinde olaya yaklaşmış. Yahudi Soykırımının sinemadaki yansımasının, henüz 1980’lerde şimdiki kadar kakası çıkartılmamasına rağmen, film kendini biraz sorumlu hissetmiş bana kalırsa. Böylesi bir sicim üstünde yürüyen konuyu, bir kabere, bir müsamere boyutuna indirip, yitip giden canlara saygısızlık etmeme arzusunda bulunmuş gibi hissettiriyor bana. Yukarıda dallandırıp budaklandırdığım, gereksiz örneklerle beyin sulandırdığım, kısaca “koca bir sayfa yazıp da hiçbir şey anlatamadığım” satırlarda vurgulamaya çalıştığım şey burada da geçerli. Sürekli bir etkileyici frekansın üstüne basarak, adamı yumruklarıyla sopa manyağı yapan bir bütünden, bir eserden ziyade avam, banal ve yapmacık bir derleme elde edileceğini düşünmüş sanki yönetmen. “Ben tüm bu saçmalığı 8 yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi anlatmayacağım. Bir sinema izleyicisine, aklı başında insanlara olup bitenleri yargılama imkânını, mümkün olduğunca kendi yorumum ve yere batası ajitasyonumu katmadan vereceğim” demiş gibi sanki. Sinemadan bahsediyorsak, diğer sanat dallarıyla ilişkilendirmemizin de bir mahsuru olmasa gerek. Gerçi birkaç üstün sinema eksperi, dahi çocuklar sinemanın bir sanat olmadığını üstüne basa basa iddia edebiliyorlar. Gerçi serzenişte bulunmam da yanlış. O adamlar bu başlıkta ne gezer? Olsa olsa boşta gezer.

Ne diyordum, sinemayı başka sanat dallarıyla ilişkilendirmek demiştim. Örneğin resim. Bir ressam oturup da “burada sarıyı kullandım ki rasyonalizm olgusu içinde modern dünyanın sosyal olaylara yabancılaşmasını, köy enstitülerinin kapanmasına göndermelerde bulunarak, 1980 darbesi çerçevesinde yorumladım” şeklinde bir açıklama ile anlatmıyor. Peki neden biz sinemada yönetmene böylesi bir armut piş ağzıma düşçülük ile yaklaşıyoruz? Bu “Hele bir otur günlerce uğraş didin, Türkçe’ye çevir. Sonra da iki dakika film hakkında araştırma yapmaktan aciz bana, filmin sığ bakış açıma uymadığını bir zahmet söyleyiver de beni izleyip kendime bir şeyler katmakla falan uğraştırma! Ayaklarımın yere değmediği suda yüzemem ben arkadaş!” pişkinliğinden zerre farklı değildir. Bu bakış açısı ile baktığımızda sinemaya büyük haksızlık yaptığımızı düşünüyorum. Aslında bazen de düşünmüyorum. Çünkü iki dakika oturup filmin ne anlatmaya çalıştığı hakkında, çalışmaya çalışmaya atıl istihdam yaratan devlet memuru edasıyla bir elinde sigara bir elinde çay, bütün gün boş gezenin boş kalfası beyinlerini yormayan insanların, gerçek sinema ile ilgilenmelerinden, gerçek sinema tutkunları ve bu işin emekçileri hicap duyarlar. Bu aymazlık ve hazıra konmacılık ile yaklaşım gösteren, kısacası sinemayı bir tüketim malzemesi olarak gören kesimler için şahane bir oyuncak geliştirilmiş. Adına Holywood diyorlar. Yakından kumanda ile çalışıyor. Gözünüze gözünüze her şey bir güzel sokuluyor. Sizi, ne hissetmeniz konusunda, ihtiyacınızı karşılamak üzere programlanmış, gelecekten gelmiş hissiyat hapları gibi, playerınıza koyduğunuz anda çalışmaya başlayan, mekanik bir meta üretilmiş. Bu oyuncağın tutkunları bir süre sonra kendilerini sinemasever veya eleştirmen sanır. İşte bağımsız sinema, arthouse, dünya sineması bu kolpa sinemaseverlere bir sinemasavar gibi yaklaşarak, bu eşsiz dünyayı, her önüne geleni tüketmekle görevli haşaratlardan uzak tutar.

Efenim daldan dala atlaya atlaya, şu koca yazı boyunca denizde kum bende laf olduğu anafikrini çıkarabilirsiniz. Aslında şu sinema ve müzik konusunu, soundrackler, sinemada müzik kullanımı ve “müzik insanları”ndan esinlenerek hazırlanmış sinema eserleri dallarıyla enine boyuna konuşmayı istiyorum. Bir ara çenem düşer de Au Revoir Les Enfant gibi bir şaheserle karşılaşırsam, elbet yazacak şeylerim olur. Şimdi dae beni çok konuşuyorum diye başlıktan pışpışlamadan yatıp uyuyayım.

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 01:12 AM



forum resmi
Clint Eastwood
Aman be Baronio, amma uzun yazmışsın

Yine de hepsini okudum ve hak verdim tabiî ki sana. Zaten benzer şeyler düşünüyormuşuz. Filmi izlemediğim için hakkında yorum yapamayacağım, ama herşeyi kararında bırakma konusu oldukça önemli. Fakat müzik kullanımını kısıtlama fikrini sevmedim

Yani film ile müziği bir bütün olarak düşünmek gerek. Yardımcı bir öğe olan müzik filmin temposu, lirikliği ve epikliğine göre coşturulmalı bile bana kalırsa. Bir Stanley Kubrick, bize Richard Strauss'un o muthiş müziğiyle 2001'e giriş yapmasaydı, aynı hissiyatı verebilir miydi acaba bize? Yine başyapıt olurdu, ama aynı hissiyatı vermezdi. Bir Ennio Morricone, ıslıkla çaldığımız en bildik o melodiyi çıkarmasa, Sergio Leone'den "İyi, Kötü ve Çirkin" gibi bir başyapıt çıkar mıydı? Elbette çıkardı ama bazı şeyler eksik kalırdı. Müziği seçen yönetmen de sanatkârdır, abes bir müzik koysa ne olur orada? Felâket olur.

Meselâ dün The Fountain'i izledim. Alttan alttan gelen bir müzik var, inanılmaz iyi ve o müzik olmasa film benim için iki puan düşerdi direk gözümde. Yani orada bol keseden (3 dk.'da bir çalıyor herhalde )kullanmasına rağmen müzik filme çok şey katmış. O liriklik duygusunu vermiş. Seyirci yönetmen bütünleşmesi açısından önemli.

Yine aynı şey Rocky filmlerinde mevcut. Ben beş hariç alayını severim meselâ. Müzikler çok önemli orada.

Ha tabi, bir de fabrikasyon müzikler var, onları zaten pek tutmuyoruz. Sadece o müzikler değil, o filmler de gerçek sinemasever tarafından pek tutulmuyor zaten.

Demek istediğin nokta şu ise, yani klişelerle mücadele etmek ise, dizinin en heyecanlı yerine "aman efendim bir dındırıdırı diye davul sesi koyalım, yok dramatik yere de kemanı basarız" gibi ucuz bir anlayış tabii ki olmamalı. Zaten bu ucuz yaklaşımı da karnı tok olan bizler yemeyiz.

Jim Jarmusch ise hakikatten az da olsa yerinde müzik kullanıyor. Meselâ Down by Law'da Tom Waits'in şarkıları çok iyiydi. Özellikle girişteki şarkı inanılmazdı.

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 01:17 AM

QUOTE
Fakat müzik kullanımını kısıtlama fikrini


Yok yahu dostum, kısıtlama fikri bana ait değil vallahi. Üstüme iyilik sağlık. smile.gif

Benim demek istediğim "sadece müzik üzerinden seyirciyi tavlama ucuzluğuna kaçılmasın"dı. Film on para etmezken müziği ile prim yapmaya çalışması ortaya keçi boynuzundan başka bir şey çıkarmıyor. Örneğin "The Last Mohican". Şimdi yoldan adam çevirip ıslıkla melodisini çaldırmaya kalksan çalamayacak adam var mıdır? Ama filmin baştan sona konusunu ya da başrol oyuncusunu sorsak kaç kişi cevaplayabilir? On para etmez 3. sınıf bir Amerikan filminden başka bir şey değildir.

Eğer ortaya iyi bir ürün çıkartmışsan, bunu iyi bir müzik ile donattığında "Unutulmaz" oluyorsun. İyi film sıradan ya da çok göze çarpmayan müzik kullanımı ile "İyi film" oluyorsun. Ama kötü film iyi müzik kombinasyonunu sağladığında "Madara" oluyorsun. (Keşke böyle basit bir matematiği olsa sinemanın. Ama bu paragraf boydan boya palavra. oleyo.gif )

Zaten yönetmen olarak vermeyi beceremediği heyecanı, gerilimi "zın zın zın"larla vermeye çalışan yönetmenler hakkında yazı yazmaya gerek görmüyorum. Ama yardımcı güçleri müzikten önce her yönetmenin üzerinde durması gereken şeyin eserin bizzati kendisi olması gerektiğini düşünüyorum.

Bu arada @iqmachine, yazının üzerine bir çift şey konuşmak isterim. Maşallah bende de dil pabuç kadar. Herkese laf yetiştiriyorum. Ama sahiden güzel noktalara değinmişsin. Arada kaynamasını istemem. Elimde belgelerle geleceğim ama sayın cevizkabuğu. fool.gif

Gönderen: daedalus Jun 10 2007, 01:24 AM

Efendim, kafamda birinin taşı kalmış, hem onu iade edeyim hem de biraz ben konuşayım diye sığınayım istedim şu limana. Kesin bir konumuz olmadığı için yazdıklarımı okuyunca "Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?" gibi bir tepkiyle karşılaşmamak için önceden uyarayım istiyorum. Aklıma gelenleri yazıp filmlerdeki müzikler hakkında konuşayım diyorum. Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya.

Bir filmi değerlendirmek için, o filmi izlediğimiz dönemi de değerlendirmemiz lazım, diye düşünürüm hep. Misal, ben http://www.imdb.com/title/tt0117500/ filmini çok severim. TV'de yakaladım mı da bakmadan geçmem. O'nu dinleyebilmek için. İlk izlediğim zaman orta okuldaydım. Bir Cuma günü okul çıkışı üzerimizde üniformamız, sırtımızda çantamız, suratımızda toyluğumuz, midemizde gurultumuz, içimizde heyecanla gitmiştik filme. O zamanlar filme gitmek büyük olay değildi, alışmıştık. Ama birlikte gitmek büyük olaydı. Kiminin anası izin vermez, kiminin babası çağırır, kiminin işi olur, kiminin çişi gelir, hep beraber gidilemezdi. Zaten bu sebeplerden dolayı gidildi mi de tadından yenmezdi ya. Zıpırdık, fırlamaydık. Kabul, biraz da küstah ve saygısızdık. Karanlıkta kahkahalar atardık, ayakları koltuklara uzatırdık, salonda hükümdarlık savaşına girerdik kendi aramızda. Olmadık yerde tuhaf sesler çıkartmak, çete'nin elebaşı olma yarışında saygı kazanmak için yapılan bir rutindi. İşte, böyle bir umursamazlık çağında perdede Hans Zimmer ile tanıştık. Muhabbet arasında biri orkestra dese "Entel-dantel laflar etme lan" diyerek yerin dibine sokulur, günlerce rezil edilir, ağzının payını alırdı normalde. Muhabbet dediğin karşıdakini ezmeye çalıştığın futboldu, platonik aşkların figüranları kızlardı, hep zor gelen derslerdi. Bunun dışına çıkanlar damgayı yerdi alnının çatısına. Ama o gün farklıydı. 90 derece yön değiştirdiğinde perdenin çatı vazifesi göreceği sinema salonunda ilk olarak Hummell'ın roketleri çalmasını görüyorduk. Arkadaysa çok hüzünlü bir "Hummell Gets The Rockets" çalıyordu. Aksiyon filminde ne işi varsa artık böyle bir parçanın, derken aynı parça hızlandı da hızlandı. Halet-i ruhiyemizi gafil avlamış, şimdi de fetih komutunu vermiş, taarruza geçmişti. Bir sonraki hedef Alcatraz'dı. Connery-Cage atışmalarıyla lahmacun kıvamına gelmiş, koltukta kaykılmışken "Dik otur!" emri geldi Hans Zimmer'den. "In The Tunnels"i dinliyorduk çünkü. Çıkışta kimse sözünü etmeyecekti o bahsettiğim entel korkusu yüzünden, ama hepimiz ayaklarımızla tempo tutuyorduk film sırasında, sanki söz birliği etmişcesine. Utanmasak, perdeyi yırtıp bir el de biz verecektik Dr. Stanley Goodspeed'e. Gaza gelmek terimi henüz bizim mahalleye uğramamıştı o devirde, ama bu duyguyu tarif edecek bir kelimenin noksanlığı o duyguyla yandığımız gerçeğini değiştirmiyordu. Biz de girmiştik o tünellere, çömelmiş vaziyette ilerliyorduk. Zimmer o tınıyı o kadar iyi yakalamıştı ki; sahneye göre veriyordu coşkuyu. Roket atıldığında ha düştü ha düşecek paniğiyle göğsümüz hiç sıkışmadıysa en az 4 kere nefesimiz kesilmiştir. Çetemiz sinema karşısında sinemada ilk kez susuyor, yine bilmediğimiz bir terimin tutsağı oluyordu: Hürmet. Sinemadan anlayacak birikimden eser yoktu, müzikten desek kem-küm edecek yaştaydık, ama heyecan nedir sapına kadar biliyorduk. Ve bu heyecanı veren kağıt üstündeki basit siyah lekelerin karşısına o günden itibaren ceketlerimizin önünü ilikleyerek çıkacaktık. Aradan 10 sene geçmiş, ben şimdi bu yazıyı yazarken Kaya'nın Oscar adayı olduğunu yeni öğreniyorum. Çok daha iyi oyunculuklar, efektler, yönetimler, çok daha iyi filmler izlesem de benim en iyi 20 filmimden biridir kendisi. Kilitli olan, belki de asla varlığından haberdar olmayacağım bir kapıyı açmıştır zihnimde.

Yine aynı dönemde izlediğim ama bu sefer en iyi 20 filmime değil, en iyi 20 şey listeme koyduğum ve Mehmet Açar'ın da tarifiyle fanatiği olduğum http://www.imdb.com/title/tt0114746/. Akordeon denen enstrümanın sadece Beyoğlu'nda yere şapkasını koymuş amca tarafından çalınmadığını ve Türkiye'ye özgü olmadığını öğrendiğim bir başka devrin başlangıcı. İnsana deliliğin melodisini sunmayı başaran Arjantinli bandoneoncu Astor Piazzolla beyefendinin armağanı "Introduccion". Zamanda yolculuk, geriye dönme, ileriden gelme gibi kavramların olabilirliğini ancak kağıt üzerine yazarak anlamaya çalışan ben, http://www.imdb.com/title/tt0088763/ serisinin mutlu sonlarına kanıp iki geri bir ileri yaparak zamanla oynanabileceğini zannederken, o bilindik bilmediğim tarif sendromu yine kapıya dayanmıştı. Bugünkü kelimemiz neydi peki? Kısır döngü.

Daha sonra bu işin yeryüzündeki acımasız birincileriyle tanıştım. Tanışma denmez aslında, onlardan çok feci bir dayak yedim. Sonra beni aralarına kabul ettiler. Kronos Quartet ve http://www.imdb.com/title/tt0180093/. Kalemin kılıçtan keskin olmasının yanında, keman yayının yayla fırlatılan oktan daha sivri olduğu gerçeğini keşfetmişlerdi. Peki bir gerçek gerçekse eğer nasıl keşfedilebilirdi ki? Ne mutlu bana, hâlâ yanıtlayamıyorum bu soruyu. Kim bilir, bu sorunun cevabını bulduğum gün yeni bir terim daha öğrenmekten korkuyorum belki. Şimdilerde ATV başta olmak üzere daha birçok kanalın üzerinden haber pazarlamaya çalışma cüretini gösterdikleri güzelim "Overture" yerine "Ghosts" ile yüreğimi süzgeçe çevirmeyi başarmıştı Kronos Quartet. Gözlerimi başka yöne çevirsem, kulaklarımla filmi takip ediyordum. Niye bu kadar sert vuruyorsunuz, diye sorsam bu işler böyledir evlât yanıtını alırdım kesin. Finalden sonra hipnotize olmuş bendeniz bu sefer sadece bilmekle kalmadığım, çok kullanmaktan kaşarlanmış bir terimin sinemadaki müzik kullanımıyla birden fazla anlamı olabileceğini öğreniyordum: Güç.

Müziklerden dem vurdum ama asıl derdim terimlerdi. Şey, en azından yansıtmaya çalışıp sağlam yüzdeli bir oranda beceremediğim konu buydu. Sanatın bir öğreti olduğuna inanıyorum. Tüm dallarıyla sanatçının kendi bildiklerini önce anlatmaya sonra da öğretmeye çalıştığı bir iletişim biçimi. Sinemada da farklı değil. Bir filmden hiçbir şey çıkaramayıp beğenmesek, kamera-ışık kullanımını öğrenebiliriz. Demek bu iş böyle yapılıyor, diyebiliriz. Tüm hilelerini mal beyanı yapar gibi gözler önüne seren başka bir sanat dalı da yoktur herhalde. Bu bağlamda filmleri hep daha önce izlediklerimize göre karşılaştırır ve "Bu film şuna benziyor", "Bu film daha öncekilere hiç benzemiyor" gibisinden sınıflandırma yaparsak şayet, tek tür-tek film sloganını savurmaktan öteye gidemeyiz bana kalırsa. Her film izlenmeye değerdir. Bazen hissettirdikleri, bazen gösterdikleri, çoğu zaman düşündürdükleri, bazen de müzikleri o filmlerin akılda kalmasına yeter. Hep daha fazlasını aramak eski birinciye azıcık küstahlık, yeni birinciden sonra gelecekler için çokca pisboğazlık, nihayetinde tüm filmografilere karşı bir zevksizlik olacaktır.

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 01:26 AM



forum resmi
iqmachine
Her zaman olduğu gibi bana da yazdıklarını zevkle okumak düşer sevgili @baronio, hem zaten sizler gibi (Bağımsız Ruhlar) dostlarımız olmasa, ne bu filmleri izleme imkanı elde edebileceğiz ne de bu güzel filmler üzerine naçizane bir kaç cümle kurabileceğiz. İyiki varsınız

Au Revoir Les Enfant üzerine bir şeyler yazarken aklımdaydı, bu filmi severek izleyen Les Choristes'i de severek izler diye düşünmüştüm.

İşledikleri tema itibariyle birbirleriyle çok örtüştüklerini söyleyemem. Öykünün geçtiği zaman dilimi açısından birbirlerine çok uzak değiller. İki filmi en çok birbirine yaklaştıran, sanırım aynı yaş grubundaki çocukların birbirleriyle olan ilişkileri ve yatılı okul hayatı. Diğer taraftan Koro'da yetişkinler Au Revoir Les Enfant'a göre daha fazla konu edilmiş ve öykümüzü asıl şekillendiren müzik. Halı hazırda müziğin gücü ve etkisi üzerine konuşulurken, bu filmin iyi bir örnek olabileceğini düşündüm birazda.

Film müziklerinin seçimi ve etkin kullanımı konusunda @daedalus'a katılmamak elde değil.
"Bazen hissettirdikleri, bazen gösterdikleri, çoğu zaman düşündürdükleri, bazen de müzikleri o filmlerin akılda kalmasına yeter. Hep daha fazlasını aramak eski birinciye azıcık küstahlık, yeni birinciden sonra gelecekler için çokca pisboğazlık, nihayetinde tüm filmografilere karşı bir zevksizlik olacaktır."

Gönderen: raskolnikov Jun 10 2007, 04:06 PM

Yıllar önce, Süper Babamız vardı. Ailecek başına geçer, Fiko’nun yaşamına bakardık. Süper Baba, tüm Türkiye’yi etkileyerek dizi müziği kavramını hayatımıza sokmuştu, zaten bu diziyi diğerlerinden ayıran özelliği o müzikleriydi. Bilmiyorum, belki de çoğu yapımcı “keşke Süper Baba gibi müziğimiz” olsa demiştir içinden, şimdileri hiç bilmiyorum. Bir Süper Baba, bir de İkinci Bahar’ı izledim, ikisinde de müziğin ne kadar etkili olduğunu hissettim. Fiko, bir bölümde bahçedeki o “yatırın” başına gidip yardım istemişti, arkada çalan müziği hayal meyal hatırlıyorum. Küçüktüm daha, yatmadan önce bir şiir yazmıştım, kendimi Fiko’nun yerine koymaya çalışmıştım, 14 yaşımın ilk şiiriydi.

İkinci bahar yaşıyor gönlüm... Kebapçı Haydar’ın da aşkı vardı, yaşı ilerlemişti üstelik, ama aşkı ve azmi gözlerimi hep yaşartıyordu.

Gaziantep’ten, Ankara’ya giden otobüsün içindeki saate gözlerimi dikmiş, dakikaları sayıyordum. Bir yol hikayesi içimden özlem sanatına dönüşüyordu, ayrıca aşkın beklediği saatlerin geçmesi heyecanla karşılanıyordu o liseli kalpte. Lise çağımın aşklarından birisiyle buluşacağım ve onun yanında geçireceğim günlere müzik katacaktım. Ankara’nın dandik bir parkında, ondan “İkinci Baharı” söylemesini istemiştim, kabul etmişti. O söylerken ben de sesini cep telefonuna kaydetmiştim, lanet olsun ki cep telefonunun kaydı kısıtlı bir aralığa hizmet ediyordu, tümüne izin vermemişti. Bu da yeterdi gönlümüze, kabullenip o kısacık kesiti binlerce kez dinleyerek “umudun ve sevginin senfonisini” kalbime yerleştirecektim. Öyle de oldu zaten.

Film müzikleri belki de ayrı bir kategoride incelenmeli, bazen öyle şarkılar oluyor ki, her insanın içinde bir şeyleri karıştırıyor, kiminde isyana sebebiyet veriyor, kimindeyse umuda yeşil tonları katıyor. Amélie’nin valsi, Çingeneler Zamanı’nın ağıdı, Va Vis et Deviens'in göçü, Je vais bien'in Lili'si veya bunlardan apayrı Sympathy for Lady Vengeance'nin ninnisi... bu şarkılar olmasaydı o filmlerin hali nice olurdu, diye kendime çok sordum. Bende bıraktıkları etkileri hesaba katarsak bazen filmin önüne geçtiğini bile düşünüyorum. Biz o şarkıyı Lili'nin kulağından çıkartsaydık hikayemiz bir bakıma öksüz kalmayacak mıydı? Ben durumu böyle görüyorum, bazı filmler ya şarkılar için yapılmış ya da bazı şarkılar filmler için yazılmış. İkisi birlikte daha güzel.

Au Revoir Les Enfants'daki bir kareye dikkatinizi çekmek istiyorum. Tüm o olumsuzlukların içinde, herkesin Charlie Chaplin'i izlediği sahne, sinemanın içinde sinemanın büyüsü. O küçücük sahnede öyle bir büyü vardı ki, pederlerle öğrenciler, öğrencilerle hizmetçi, hizmetçi ile öğretmenler aynı seviyede, herkes eşit, ve herkes Chaplin ile gülüyor. Herkesin şen şakraklığı dışarıdaki savaşı, içerideki ayrımı unutturuyor; biz izleyiciye de tatlı, ılık ve umutlu bir tebessüm bırakıyordu.

Sözlerimden minimalist sinemayı veya müziksiz filmleri sevmediğim anlaşılmasın, bilakis en sevdiğim yönetmen Haneke'nin hiçbir filminde müzik olmamıştır. Denge diyorum içimden, iyi ki çok seçeneğimiz var ve ruhumuza göre filmleri bulabiliyoruz ya da şöyle diyeyim; iyi ki seçeneğimiz çok, böylece birçok sanat dalında olduğu gibi her ayrı filmde (basit filmler hariç) kendimizden bir parça bulabiliyoruz.

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 04:14 PM

@iqmachine, muhteşem bir yerden yakalamışsın. clap2.gif Hakikaten iki film arasında büyük benzerlik var. Hem de tam bizim baktığımız anahtar deliğinden bakıldığında önümüze iki oda çıkıyor. Biri müzikleri ile donatılmış, diğeri ise bir matem havasında. Romen'lerin bir geleneği vardır. Bilmem bilir misiniz? Babalarını kaybettiklerinde erkekler, sakal bırakırlar 40 gün. 40 gün boyunca dokunmaz sakallarına. Bir nevi saygı duruşu, bir nevi yas gibi. Bizde de göçene saygıdan, evde müzik çalınmaz bir süre. Au Revoir Les Enfants da bizim evimizde yaptığımız gibi ceketinin önünü ilikliyor II.Dünya Savaşının "İnsanlıktan" kopartıp aldıklarına.

Biz o şarkıyı Lili'nin kulağından çıkartsaydık hikayemiz bir bakıma öksüz kalmayacak mıydı?


Demiş sevgili dostum Rasko. Ne de güzel demiş, altına imzamı atarım. O kadar güdük kalırdı ki, 2 saat boyunca keçiboynuzunu çiğner, sonra da bir süre sonra unutmak üzere, zihnimizin derinine atardık filmi. Ama L.S. (Lili'den sonra) film unutulmazlar arasına girdi. @iqmachine'in örneklendirdiği enfes film de o kategoride. O harikulâde müzik olmasa bu filmi böylesi yüzümüzde tebessümle, içimizde sıcaklıkla anabilir miydik?

Sohbetimizin arasına bir VTR alalım ( tongue.gif ). İlk video orijinali, ikincisi de inanılmaz güçlü bir sesle yorumu olsun. Bakalım beğenecek misiniz? Benim ilk duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu. Aynı zamanda dinlerken gözümün önünde, sınıfın o asi sarışın çocuğu, o baba şevkati arayan küçük adamı ve o babacan müzik hocası geldi. İçim bir hoş oldu. Ve sinemaya bir kez daha şükranlarımı sundum. İyi ki var olduğu için.

orijinali





ikinci yorum




Gönderen: baronio Jun 10 2007, 04:19 PM



forum resmi
iqmachine
Teşekkürler @baronio, beğenilmeyecek gibi değilki, bana kalırsa her iki yorumda muhteşem.

Ben de ateşe körükle gideyim bu durumda smile.gif

Lili...
Şu sahte yaşamından
sıyrıl bir daha..
Ne olursun,
bırak tüm alışkanlıklarını...
Göreceksin, yaşanıyor
ihtiyaç olmadan yardıma...
Pek çoğu var
öğreneceğin dahası...
İleriye atacağın
her adımda..
Karşına çıkacak
her sorunda...
Ben olacağım senin yanında
Ortasından geçeceğin
her sokakta...
Evvelinde bulunmadığın
mekânlarda...
Ben olacağım senin yanında...

Lili...
Biliyorsun bizim gibiler için
bir yer var hâlâ...
Her damarda dolanır
aynı kandan...
Seni melek yapanın
kanatlar olmadığını anlarsın...
Tek yapacağın
çıkarmak kötülükleri aklından...
İleriye atacağın
her adımda...
Karşına çıkacak
her sorunda...
Ben olacağım senin yanında...
Ortasından geçeceğin
her sokakta..
Evvelinde bulunmadığın
mekânlarda...
Ben olacağım senin yanında...

Lili...
Bir busedeki göz açıp kapanmada
bulacağız cevabı...
İt tüm korkularını
gölgelerin derinlerine...
Benzeme sakın
renksiz bir hayalete...
Çünkü hayatın
en güzel resmi senin içinde...
İleriye atacağın
her adımda...
Karşına çıkacak
her sorunda...
Ben olacağım senin yanında...
Ortasından geçeceğin
her sokakta..
Evvelinde bulunmadığın
mekânlarda...
Ben olacağım senin yanında...


Bu harika parçanın, muhteşem çevirisi için @daedalus'a çok teşekkürler flowers.gif

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 04:25 PM

CAUTIVA


forum resmi

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 04:35 PM

Kahve molası...

spoilers.gif

***Dikkat Cautiva ile ilgili spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Ünlü futbol adamı, kimilerine göre (ben Maradona'cıyım) dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu Pele bundan 3 yıl önce bir yorumda bulunmuştu. Efsane'ye göre Türkiye ve Arjantin hemen hemen ikiz kardeş gibi birbirine benziyor. Bu düşüncesini de şu cümleyle dile getirmişti Siyah İnci: "Türkiye, Avrupa'nın Arjantin'i." Bunu ona tek söyleten şey, karakteristik benzerlikleri olmasa gerek iki toplumun. Aynı zamanda kaderleri de aynı oranda çetrefilli yollardan geçmiş ve her iki ülkenin insanlarının gözü yaşlı. Arjantin, bundan yaklaşık 31 yıl önce yaşadığı askeri darbenin yarattığı acıları, hâlâ kalbinden söküp atabilmiş değil. Askeri yönetim, işkenceler, faili meçhuller, evden apar topar kaldırılmalar, insanların arasına sızmış muhbirler, dinledikleri bir müzik, okudukları bir kitap yüzünden devlet düşmanlığı ile yaftalanan gencecik insanlar... Hepsi ne kadar tanıdık bize değil mi? Hemen hemen aynı dönemlerde bizim de kendi topraklarımızda yaşadığımız bu vahşetin bir benzerini Arjantin bizdekinden biraz daha fazla kayıpla yaşamış.

Söylenenlere göre darbe sonrası kaybolan genç nüfusun sayısı 30.000'i buluyor Güney Amerika'nın bu Tango gibi estetiğin zirve yaptığı bu güzellikle tanınmış ülkesinde. Bu rakamın tüyler ürperticiliği, bu kadar insana ne olduğu sorusunun yanıtsız kalması üzerine yerini büyük bir korkuya bırakıyor. Darbe'nin oluşmasının yanında, bu darbeyi kimlerin desteklediği ve finanse ettiği de irdelenmesi gereken bir sorun. İşin asıl acı yanının bu barbarların, yaptıkları kıyımın üzerine halen daha sahil kasabalarında ressamlık hayatlarına devam etmeleri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. "O dönemin şartları böyle gerektiriyordu" şeklinde bir pişkinlikle işin içinden zeytinyağı gibi üste çıkarak sıyrılmaları, bu eziyetlerden nasibini alanlara, onların yakınlarına ve yitip giden onca cana büyük bir hakaret. "Böyle şeyler anca bizim ülkemizde olur" cümlesini çok sık kurarız. Ama olayın yarattığı şaşkınlıkla darbe döneminde yaşananlara söylenmesi gereken tek cümle bu olmasına karşın, maalesef bir tek bizde yaşanmadığı gerçeğini öğrenmemiz ile daha da vahim bir anlama bürünüyor. Gerçi Arjantin bizden bu konuda bir adım daha öne gidebilmiş gibi sanki. 1976 yılında Isabella Peron'u deviren Jorge Videla şu an ev hapsinde tutuluyor. Kim bilir belki o da kendini resme vermiştir.

Kimimiz birebir o dönemlere tanık olmuşken, bizim kuşağımız genelde yakınlarından o günleri dinlemiştir. Ailemin bana o günlere dair anlattıkları şeyleri dinlerken kimi zaman abarttıklarını düşünürüm. Ancak bu düşüncem çok da uzun sürmez. Çünkü aynı şeyleri teyid eden bir dolu insanla karşılaşır, hemen hemen aynı vahşeti yaşadıklarını anlatmalarına şahit olurum. Eve gecenin bir vakti çamurlu postallarıyla destursuz dalıp, Nazım Hikmet kitabı arayan askerlerin, annemi ve kardeşlerini evden alıp, nezarete attığı güne dair tüm detayları öğrenmek tüm tüylerimi ürpertmeye yetmiştir. Sadece bir kitap, sadece bir şarkı, sadece bir düşünce bir insanı ortadan kaldırmak için yeterli bir sebep olabilir mi? Ya da hangi sebep bir insanı ortadan kaldırmak için yeterli olabilir? Sorulacak çok soru olmasına karşın, yapılan eylemin daha başından belli bir mantık düzlemine oturtulamıyor olması, elbette ki o döneme dair yapılan hiçbir şeye anlam veremememizin geçerli bir açıklaması olacaktır. Zira o dönem birçok kişi için mantıklı görünen şeylerin, akıllar sâlim olunca ne kadar saçma olduğunu hemen herkes kabul ediyor, bunu yapan kirli eller dışında. Peki ama bu kabullenme yeterli mi? Kaybolan insaniyeti, saflığı ve bir zamanlar hissettiğimiz güveni yerine getirmeye yeter mi?

Böyle kriz anlarında yetkiyi elinde bulunduranların, fırsattan istifade çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri çok da nadir yaşanan bir durum değildir. Tıpkı Sofia Lombardi'nin, üvey babasınca elindeki yetkiler dahilinde, ailesinin rızası sorulmaksızın alıkonması gibi. Filmin ilk bölümünde sorguladığım şey, "kızın hayatı gayet güzel, ne istiyorsunuz, rahat bıraksanıza" şeklinde bir serzeniş eşliğinde, hangisinin yaptığı doğru sorgulamasıydı. Sonuçta gayet mutlu, huzurlu, maddi, manevi her yönden tatmin edilen ve kendisini seven bir aileye sahip gencecik bir kız var ortada. Annesi kayıp, babası kayıp. Artık bu kızın kafasını allak bullak edip hayatını bambaşka bir yöne çekmenin âlemi ne? Ancak Sofia'ya kavuşmak isteyen gerçek ailesinin hislerini, ne amaçla yana yakıla kızı aradıklarını iyi tahlil etmek gerekiyor. Bekara karı boşamak kolay misali oturduğumuz yerden "rahat bırakın kızcağızı" nâraları atmak epey bir yüzeysellik olacaktır.

Filmin ikinci yarısında Sofia'nın geçirdiği değişime tanık oluyoruz. Başlarda tamamen reddettiği gerçek orijinine ait ailenin içine girdikçe, önce aidet duygusundaki çelişkilerle yüzleşmeye başlıyor genç kız. Nereye, kime ait olduğunu o küçük yüreğinde yerli yerine koyamıyor. Fakat daha sonraları giderek taşlar yerli yerine oturuyor ve her şeyin basit bir matematik problemi gibi 2x2=4 olmadığını görüyor. Gerçek anne ve babasının hayatında bir yeri olduğunu, onlar için kendisinin çok önemli olduğunu hissediyor. Ve bambaşka duygular yaşamaya başlıyor.

Filmden son derece etkilendiğimi söylemeliyim. Gerek döneme yapılan son derece sert eleştirisi, gerekse yaşanan dramın ardında bıraktığı insanlara yaşattığı çok farklı duyguları perdeye taşıması açısından bambaşka bir yerde zaten. Olayların dayanak noktası olan Askeri Darbe'yi filmden çıkarsak dahi, ortada "anlatsak roman olur" ölçeğinde ağır bir dram çıkıyor. Yıllardan beri, yaşamayanın bilemeyeceği "biyolojik aile-büyüten aile" ikileminin bir numaralı mağdurları olan çocuklar gözünden olaya yaklaşırken, ardında bıraktığı tüm kırık kalplere de saygıda kusur etmiyor. Her şeyin bir bencillikle başladığı bu sevgi bağını kopartmak, bir insana yapılacak en büyük kötülük olsa gerek.

Cautiva hakkında her ne kadar şu an bile gayet uzun bir yazı yazmış olsam da konuşulmadık, ihmal edildik, ucundan köşesinden birer ısırık alıp mundar edildik bir çok kısım var ve kafamda bazı şeyler oturduk, çenem düştükçe bir şeyler daha karalamak isterim. Filmin bir yerinde Leticia'nın dolabındaki Şilili yazar, Nazım Hikmet'in yakın dostu Pablo Neruda'nın o güzel şiiriyle yazıyı sonlandırayım isterim.

GÜZDE UNUTULMUŞ

Saat yedi buçuğuydu güzün
Ve ben bekliyordum
Kimi beklediğim önemli değil.
Günler, saatler, dakikalar
Bıktılar benle olmaktan
Çekip gittiler azar azar
Kaldım ortada, tek başıma

Kala kala kumla kaldım
Günlerin kumuyla, suyla
Bir haftanın artıklarıyla kaldım
Vurulmuş ve hüzünlü

Ne var, dediler bana Paris'in yaprakları
Kimi bekliyorsun?
Kaç kez burun kıvırdılar bana
Önce ışık, çekip giden
Sonra kediler, köpekler, jandarmalar

Kalakaldım tek başıma
Yalnız bir at gibi
Otların üstünde ne gece, ne gündüz
Sadece kışın tuzu

Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar
Ne önceleri, ne de sonra
Hiç böyle yalnız kalmamıştım
Bu kadar
Ve kimi beklerken olmuştu
Hiç mi hiç hatırlamam.

Saçma ama bu böyle
Bir çırpıda oldu bunlar
Apansız bir yalnızlık
Belirip yolda kaybolan
Ve ansızın kendi gölgesi gibi
Sonsuz bayrağına doğru koşan.

Çekip gittim, durmadım
Bu çılgın sokağın kıyısından
Usul usul, basarak ayak uçlarıma
Sanki geceden kaçıyor gibiydim
Ya da karanlık, kükreyen taşlardan

Bu anlattıklarım hiçbir şey değil
Ama başıma geldi bütün bunlar
Birini beklerken, bilmediğim
Bir zamanlar


PABLO NERUDA

Gönderen: raskolnikov Jun 10 2007, 07:20 PM

Zmruz oczy


forum resmi


Yakında bu başlıkta!


http://www.imdb.com/title/tt0379063/

Gönderen: Funkster Jun 10 2007, 09:26 PM

*** MATİNE! ÖZEL ***


El Custodio (2006)


forum resmi


El Custodio yalnız bir film. Bir bakanın yakın koruması olan Rubén’in yalnızlığı aslında hiç de yeni değil. Zaten yalnızlığın eskisi yenisi olur mu, onu da bilemiyorum. Gece gündüz koruduğu bakanın hep bir adım arkasında ya da kapısında. Bakanın eşini işe bırakıyor, sonra metresine götürüyor, onun şımarık kızının, hatta onun erkek arkadaşının özel şoförlüğünü yapıyor. Kendine kalan zamanlarda karakalem çizimler yapıyor, obsesif ve geveze kızkardeşi ile ilgileniyor, parasıyla renksiz bir cinsel hayat satın alıyor. Kağıt üzerinde çok çekici duran bu hikaye, bence ne yazık ki kağıt üzerinde kalıyor.

Filmi anlamak için belki önce koruma mesleğini anlamak gerek…diye düşünmeye bile gerek bırakmayan bir film. Korunanları zaten biliyoruz. Halk veya onun temsilcileri tarafından getirildiği konumda, sınıf atlayıp halkla arasına mesafe koyanlar diye biliyor olsak da, kimi zaman o halkın düşmanca tavırlarından, yakınlık kurma çabalarından, aptalca sevgi gösterilerinden çekinen insanlar diye haklı bir saptama da yapabiliyoruz. Fakat koruyanların korunanlardan daha enteresan bir konumları olduğu kesin. Bir kere bu meslek teknik gereksinimler dışında yoğun miktarda sabır, sadakat ve dikkat gerektiriyor. Bir başkasının gölgesi olmak, onun omuzları üzerinden dünyayı görmek, onun için gerektiğinde hayatını feda etmek.. Kulağa aşkın tarifi gibi geliyor. Eğer işin içinde sevgi, saygı, sadakat yoksa bu saydıklarımız ancak para için yapılır. Para için hepimiz sabrediyoruz, ama böyle bir meslek için canını ortaya koymanın anlaşılabilmesi uzun yollar katediyor. Bu koruma işi, koruyucunun sempati, empati, telepati kuramadığı biriyle olunca koruyanı kim koruyacak diye düşünüyor insan. Mesela 6 yıl boyunca Bülent Ecevit’in koruma müdürü ve yakın koruması olarak görev yapmış olan Recai Birgün’ün televizyon görüntülerinde o sevgi, saygı ve itinayı görmek mümkün olabiliyordu. Ecevit’in sırdaşı, hatta manevi evladı olduğu inanışları hakimdi. İşte böyle bir ilişkide, koruma görevine daha farklı bir anlam yüklememiz olasıdır.

El Custodio’yu yazan-yöneten Rodrigo Moreno, özünde malzemesi bol bir karakter tasarlamış. Ama bence aynı tasarımı anlatımda hiç beceremiyor. Kendi dizayn ettiği Rubén’e sinemasal açıdan o kadar haksızlık ediyor ki, yenir yutulur cinsten değil. Aktör Julio Chávez’in hayat verdiği koruma Rubén, sessizliği, donuk bakışları, saygılı, şüpheli ve düşünceli duruşuyla harika bir anti-kahraman olarak işlenmeyi bekliyor. O Rubén ki, tasarım olarak artık Moreno’nun elinden çıkmış, bağımsız bir ruh olmuş.. Ama o Moreno ki, bu tasarımını kendi silik, zayıf ve sıkıcı senaryosunun tepesine koymuş. Bağımsızlığını elinden alıp, kendi bağımlılığına kurban etmiş.Manalı manasız bakışlarıyla bile bir sürü şey anlatan Rubén, en trajik anti-kahramanlardan biri olup, yer altı sinemasında etkisini uzun süre koruyabilecek bir figür olacakken, Moreno bu adamı iç bayıcı, uzun ve gereksiz planlarına hapsetmiş. Tabiî ki The Bodyguard veya aksiyon canavarı bir ucube beklemiyoruz. Ve tabii ki bir karakter, yazar/yönetmeninin yorumuna mahkumdur. Herkesin onu ve hikayeyi sevme zorunluluğu yoktur. Rubén’in boyutlarıyla oynayıp, onu oyuncak ettiğinde Moreno gibilerin derdi bizi gerebiliyor işte.. “Önemli bir politikacının koruması işine o kadar bağlıdır ki, kendi kimliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır” diyor sinopsiste.. İyi güzel de, o kayboluşu bize bu senaryo, bu olay örgüsü ile mi anlatacaktı? O bir sürü şey söyleyen bakışların anlatması elzem hissiyatları yerine, Moreno sıkıcı sekanslarla bizi Rubén’in rutinine uydurmaya çabalıyor. Uzun uzadıya kapıların önünde bekletiyor, gereksiz bir Çin lokantasına götürüyor, orada saçma sapan bir karaoke dinletiyor, kızkardeşinin çok konuşan ama hiç bir şey anlatmayan gevezeliği ile eziyet ediyor, bakanın kızını gezdiriyor, arabada da saçmalamayı sürdürüyor, makara makara film harcıyor.

forum resmi


Minimalist yapısıyla derdini çok iyi anlatabilmiş nice film gördük. Ama içinde Rubén’in olduğu bir film öyle değil işte.. Onunla ilgili söylenmesi, yaşanması gereken etkileyici yalnızlık parçacıkları böylesine ucuz sözde minimalizm ile geçiştirilmemeliydi. Rubén, modern çağın yalnızlığı ile eski zaman asaleti arasında sıkışmış, hem çevresine, hem kendisine ilan edemediği bağımsızlığının açtığı yaralarla mücadele etmek zorunda kalan bir birey olamamış. Olduğunu düşünenler Rubén’e haksızlık ederler. Moreno, Rubén’i resmen harcamış. Mutlaka harcayacaktı, hatta harcamaz ise garip kaçardı. Ama Rubén’in asıl harcanışı maalesef onun alınıp El Custodio diye bir filmin içine konulmasıyla oluyor. Moreno’nun Rubén’i ve tabi Rubén’in kendini azad ediş biçimi belki de bu yüzden altı oyulmuş biçimde bir ruhsuzluk hissi uyandırabiliyor. Moreno şayet bu denli ruhsuz ise, keşke Rubén gibi bir karaktere bulaşmasaymış.

Hele o Rubén’e yüklenen çizim merakı ve yeteneğine ne demeli? Bu sığ hikayeye katkısı ne? Oysa ne güzel bir giriş yapıldı: Bakanın Rubén’i çağırıp misafirlerinin kara kalem resimlerini çizdirmesi ve onun kendi bedenini olduğu kadar sanatını da otoritenin emrine sunmuş olma fikriyatı, ne de şık bir ikilem yarattı. Sanatın, burjuva ve sistem elinde nasıl oyuncağa dönüştüğünü ne güzel hissettirdi. De battre mon coeur s'est arrêté’deki Thomas’ın yaptığı iş ile iç dünyasının yansıması olan piyano yeteneğinden oluşan tezatın sağladığı paralel akıcılığın izlerini El Custodio’da aramak beyhude.. Aynen öyle bir tezattan yararlanılsın demiyorum. Sen Rubén gibi bir karaktere, bastırılmış sanat duygusunu bir uzuv gibi değil de, bir aksesuar gibi iliştirirsen, iyi yönetmen, iyi senarist değilsin. Tamam esas derdin o olmayabilir. Hikayene derinlik katmayacaksa o zaman bu yeteneği ona neden verirsin?

Film boyunca ya bencil, ya da fikirsiz dolanıp duran Moreno, her nasılsa filmin bir yerinde Rubén’i kocaman bir pencerenin önüne koyuyor. Bakanın toplantıdan çıkmasını beklerken pencereden denize bakıp “ben hiç denize girmedim” diyor Rubén.. İşte böyle hamlelerden bir Rubén çıkarmaktır marifet. Ama böylesi hamleler, filmin geneli düşünüldüğünde Moreno samimiyeti diye değil, Rubén yalnızlığı diye algılanıyor ister istemez. Yani Rubén’in sakinliğinin altında ne fırtınalar koptuğunu Moreno’nun değil, Rubén’in sayesinde hissediyorum. Bu senaryoda ne kadar anlayabiliyorsak artık..

forum resmi


daedalus çevirisi, nabza göre şerbet vermeyi bilen bir çeviriydi bana göre. Haber dilinin resmiyeti ile liseli bir kızın konuşması arasındaki yorum farkı ustaca ayrılmış. Sonu “ya” ile biten bir teenage cümlesi, daedalus’un o İspanyolca cümleyi sırf cümle olarak değil, tavır olarak da iletme çabası ve başarısıdır. Zaten bu adamlar çevirilerinde bunu o kadar ustaca yapıyorlar ki, orjinalinde olsun olmasın, araya sokuşturdukları bir kelime, bir harf, bir işaret bile filmde konuşan oyuncunun hissiyatını kendi sesinden bile daha iyi duyuruyor. Ayrıca Rubén’in geveze kızkardeşinin repliklerini çevirirken gösterdiği sabırdan ötürü ayrı bir teşekkürü hak ediyor. Maalesef “fantastik” olamayan bir filmin sahip olacağı en iyi çeviriydi.

Je vais bien, ne t'en fais pas (2006)


forum resmi


29 Mart 2007 tarihinde, saat 06;57’de siteye bir http://forum.yedincigemi.com/index.php?showtopic=110 düştü ve deyim yerindeyse infial yarattı. Bir önceki cümledeki linke bakınca “bu mu infial yarattı” diyenler olacaktır. Hatta bu filmi şu anda fark edenlerin veya henüz haberi bile olmayanların sayısı bile az değildir. Fakat yine deyim yerindeyse sitenin sadece “underground” izleyici kitlesi arasında infial yarattığını söylemek daha doğru. Çünkü bu inceleme sayesinde böylesine güzel ve başlığı açılmış çoğu filmin tozunu attıracak derecede kaliteli bir filmin farkına vardık. Bağımsız Ruhlar işte böyle bir şeymiş. Underground, alternatif, anti gibi kavramlara ilk rastladığımızda tüm ucuzlukların, bayağılıkların arasında nefes almayı kolaylaştıran alanlar yarattıklarını hissettik. Ta ki onlar da pazarlama stratejilerinin kurbanı olmaya başlayana dek.. Ama o alternatif ruhu, nefes alınacak o boşlukları hala bazı şarkılarda, filmlerde görebilmenin heyecanına sıkı sıkı sarılıyoruz. Gerçi o kurtarılmış bölgelerin belli bir tanımı, standartı, şekli şemali yok. O bölgelerin içine hiç ummadığımız bir şarkı, bir hikaye, hatta bir pazarlama stratejisiyle bile girmemiz mümkün olabiliyor. Kimisi o bölgeyi sabun köpüğü bir romantik komedide, kimisi de Je vais bien, ne t'en fais pas gibi filmlerde buluyor.

Neyse, 06:57’de daedalus’un gezegene düşürdüğü, baronio’nun da parlak bir cila çektiği Je vais bien, ne t'en fais pas’yı izlemek farz olmuştu. Bu iki ismin kefil olduğu bir film, onun izlenip hakkında konuşulması için yeter de artar bir sebepti. Şartlar yüzünden, tavsiye edildiği üzere sabahın ilk ışıkları ile izleyemesem de, izledikten sonra filmle ilgili yorum yapan dostlarım kadar yoğun hislere gark olmasam da, çok etkileyici bir film olduğunu kabul etmemek ukalalığın daniskası olacaktır. Fakat daedalus’un bahsettiği “şafak vakti filmleri” hissiyatına sonuna kadar hakimim. Çok film izledim o vakitlerde. Hepsi de tuhaf biçimde gecenin nemi ile kurumuş, sabahın ayazı ile uyanmış nefesimi kesmeye yetti. O filmler bittikten sonra “dünya nasıl bir yer” diye düşündüğüm olur. Neticede bunlar sadece film. raskolnikov’un dediği gibi o insanlarla günlük hayatta hiç karşılaşmadık, o aşklara hiç tanık olmadık, o sevgi yüreğimizde hep vardı ama onları filmlerdeki gibi yaşamadık hiç.. Peki böylesi çok mu kötü? Sinemanın bize verdiği o erişilmezlik duygusu ile galeyana gelip, başkalarının patlamış mısırdan farklı görmediği bu güzelliklerle ilgili cümleler dolusu yazılar yazabilir miydik? Gerçek yaşamda doymuş olarak bu filmlerin tadını çıkarabilir miydik? O erişilmez duygulara erişmek ümidini içimizde her zaman canlı tutup, hayata daha bir sıkı sarılmıyor muyuz?

forum resmi


Oğlumuzla güzel bir akşam geçirdikten sonra, gece 02:00 sularında izlemeye başladığımız, bittikten sonra onu dakikalarca uyurken seyretmemize ve iki damla gözyaşı kaybetmemize sebep olan Alice, şafak vakti olmasa da gecenin bir yarısında, sahip olduklarımızın değerini öyle bir yüzümüze vurmuştu ki, gerçek Alice’lerin, gerçek Mário’ların biryerlerde olabileceğine, hatta olduğuna olan inancımız sinema tarafından acı biçimde test edilmişti. Beni, aslında daha hiçbirşey bilmediğime inandırmış filmlerdendi. daedalus kızacak belki ama, gerek iki sürpriz baronio çevirisi, gerekse iki önemli baba hissiyatı içermesi yönünden Alice ile Je vais bien, ne t'en fais pas mukayesesi yaptım. Sonra da daedalus’a hak verdim. Karşılaştırılacak filmleri iyi seçmediğin sürece sağlıklı sonuçlar almak güçleşir. Ya da en iyisi bunu hiç yapmamak. Çünkü öbür türlü benim nazarımda ezici üstünlüğe sahip olan Alice’in karşısında Je vais bien, ne t'en fais pas’ya haksızlık etmiş olacağım. Büyüklerimiz, başkalarını eleştirmeden önce kendine bak diye öğütlediler. Durum, bu öğüte çok benziyor: Bir filmi diğeri ile karşılaştırmadan evvel, kendisiyle uzlaştırmak.. Tabi taklit veya daha light bir tabirle “aşırı etkileşim”de bulunanlar hariç..

Je vais bien, ne t'en fais pas’yı sakin, kırılgan, duyarlı gibi “kırılacak eşya” tanımlamalarla ifade etmek çok yerinde. Ama anlatım yönünden bu tanımlamaların ötesine geçebilen kaya gibi sert, tilki gibi kurnaz bir tarafı da var. Mesela Lili’nin kayıp ikizi Loic’yi hiç göstermeden de kanlı canlı bir karakter yaratıyor, babası Paul’ün nazarında Loic ile ilgili sırları ustaca bizden gizliyor, ana konunun gölgesinde serinleyen güzel bir aşk hikayesini sahipleniyor ve farklı yönlere sapar gibi görünen, ama neticede izleyende kolektif bir vicdan yaratabilecek finale ulaşıyor. Bunu bir Fransız filminden beklemiyordum açıkçası. Önceki sayfalarda yer alan tamamına katıldığım zenon’un yorumunu okuyunca eski bir dosta rastlamış gibi hissettim. Özellikle duygusal bir film izlemek istediğimde Fransız sinemasının ilk tercihimiz olmayacağı ortak paydası ilginç geldi. O sinemanın soğuk ve kibirli havasından uzak, “normal” bir Fransız filminin sıcaklığı da böyle oluyormuş demek. Yine zenon’un iletisinde bahsettiği ebeveyn kayıtsızlığı ise bu filmde kısmi sebepler yüzünden bence fazla göze batmıyor. Hatta özellikle baba Paul’ün o malum kayıtsızlığının bu film için gerekli olduğu bile söylenebilir. Çünkü o kayıtsızlığın altından ne menem bir sevgi ve pişmanlık çıkacağını düşündükçe, kimi otoritelerin kabul ettiği kimi Fransız filmlerinin kayıtsız varoluşları şahsen umurumda bile olmuyor. Söz Paul’den, yani filmin Lili’den sonraki en önemli karakterinden açılmışken, onun babalık duruşu ile Alice’in babası Mário’nun ortak noktalarından, babalık olgusunun sorumluluk sahibi bir babaya neler yaptırabileceğinden bahsetmemek olmaz.

forum resmi


Paul, geri dönmeyeceğini bildiği bir evladının anılarıyla avunmaya çalışmanın kendisine yetmeyeceğini düşündüğünden, kayıp kardeşini çok seven diğer evladını da kaybetmemek adına onun yaşadığını, ama kendisine kızdığı için kaçtığını söylüyor, yani onu hayatta tutuyor. Yemeden içmeden kesilen, depresyona giren ama yaşayan kızını hayatta tutmak için, ölmüş oğlunu diriltiyor. Onun adına eve kartpostallar yollayarak, karta yazdıkları ile de kendine kızgınlığını, oğlunun ağzından çıkmışcasına yine kendine kusuyor. Zamanında oğlu Loic ile ilgilenmeyerek hak ettiğini düşündüğü o kötü kelimeleri aynaya bakıp kendine söylemektense, Loic’e söyletiyor. Geç de olsa günah çıkarıyor. Bu hayati fedakarlık her ne kadar Mário’nun Alice’i bulmak için koskoca Lizbon’u kendi yöntemleri ile kullanmasına pek benzemese de, işin özü ve sözü fedakarlıktan geçiyor. Her ikisi de, bir babanın evladının öldüğünü veya kaybolduğunu kabullenemeyişinden kaynaklı bir gözükaralıkla şartları değiştiriyor, risk alıyor, pes etmiyorlar. Babalığın, hayatın en önemli sınavlarından biri olduğuna mükemmel iki örnek Paul ve Mário. (Anne olmak da en az baba olmak kadar önemli. Fakat bu filmlerden dolayı babaları biraz daha fazla irdeliyoruz haliyle.)

forum resmi


Oliver Adams’ın aynı adlı romanından yönetmen Philippe Lioret’nin senaryolaştırdığı Je vais bien, ne t'en fais pas, roman olarak nasıldır bilemiyorum. Ama böyle bir film varken romanı okumam. Kitapta o güzelim şarkıyı dinlemek, Lili, Lioc’dan gelen kartları yemek masasında okurken Paul’ün yüz ifadesini görmek, o kartları okurken Lili’nin gerçeği öğrenmeden önce ve öğrendikten sonraki ses tonuyla duymak, anne-baba ve kızın sıcacık sevgi yumağına tanık olmak ve Lili’nin Tanrı’nın izin verdiği güzelliğini seyretmek mümkün olur muydu? Mélanie Laurent’i ve Kad Merad’ı gözümüzde nasıl canlandırabilirdik? Soruları ve yorumları beraberinde getiren final için fazla kafa yormamak gerek. Lili’nin sonunda hak ettiği sevgiyi Paul gibi bir babaya göstermesi bile çok şey anlatıyor. Elinde kalan evladını kazanmak için her şeyi göze alan Paul ile, babasının eşsiz fedakarlığının kıymetini genç kız kaprislerinden çok uzak bir olgunlukla bilen Lili’nin de birer Bağımsız Ruh olduklarını söylersek, çok mu kasmış oluruz? Hiç sanmıyorum..

forum resmi


Au revoir, les enfants (1987)


forum resmi


Sona kalırsak böyle olur. Filmle ilgili söylenesi hemen hemen her şeyi arkadaşlarımız gayet güzel söylemişler. (Hemen hemen her şey dışında kalan, aman aman bir şey de yok zaten.) Aralarında katıldıklarım da oldu, katılmadıklarım da.. Ama en güzeli, bunların son derece içten ve uygar biçimde konuşulmasıydı. Bağımsız Ruhlar, tamlama itibarıyla eksik okunmaması gereken bir ifade. İlk zamanlar benim sandığım gibi, sadece bağımsız diye nitelenen, düşük bütçeli, festival mantaliteli *yabancı filmlerin çevrilip, onlar hakkında belli birkaç kişinin yorumlarda bulunacağı bir başlık sanabilirsiniz. (O bile çok iyi bir şeydir.) Ama hem seçilen filmleri, hem de katılımcılara tanıdığı bağımsız atmosferi sebebiyle gittikçe genişleyen bağımsız bir sinema platformu haline gelen, tam anlamıyla ihtiyaç bir başlık.. O yüzden, masaya yatırılan filmler için yapılan yorumların çeşitliliği kadar, dil ve üslup açısından yazılı olmayan kurallardan oluşan bir bağımsızlık da başlığın değerini arttırıyor. Böylece filmlerle ilgili katılmadığımız fikirler bile bizi rahatsız etmiyor, aksine zenginlik sağlıyor. (*Yabancı filmlerden kastım, mainstream olarak kabul edilen filmlerin dışındaki yerli-yabancı tüm filmler. Demek ki, bazı Türk filmleri de yabancı olabiliyormuş.).. Üstelik raskolnikov’un anılarından, filmin Hristiyanlığa yaklaşımından ve “yerinde” yapılmış burjuvazi tespitlerinden, exodos’un insani, igmachine’in Freudyen okumalarda bulunarak yaptıkları yerinde müdahalelerden, BuRnOut’un filmin sinema sanatı sınırlarını belirleyen yorumlarından, baronio’nun filmin minimal müzik kullanımından hareketle zihnini özgür bırakıp yazdığı uzun(!) bilinç akışından geriye yazacak bir şey kalmamış. Dedik ya, sona kalan donakalır.

İlk önce Yahudi soykırımı etkilenimli filmlerin kafalarda yaptığı çağrışımların tersine, Au revoir, les enfants’ın nasıl da kontrollü bir dram yarattığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Aynı kontrollü tavırla, ama bu kez olağanüstü bir komedi-dram kimyası yaratan Train de Vie ve La Vita é bella gibi başyapıtlar bize gösteriyor ki, insanlık tarihinin en trajik olaylarından biri üzerine farklı sinema dilleriyle fikir beyan etmek mümkün. Çoğumuzun duygu sömürüsü, kan, revan referanslarının doğrudan veya dolaylı hedefi, Amerika’nın en zengin Yahudilerinden Steven Spielberg’in 1993 yapımı Schindler’s List’i olsa gerek. Ne de olsa soykırım filmleri içinde en saygın bir konumdadır. Peki, kan, şiddet, duygu sömürüsü yapmadan bir soykırım filmi çekilebilir mi? Tabi ki çekilir, çekilmiş de! O zaman şöyle soralım: Şiddet, öfke, kan olmadan çekilen bu filmler soykırımın dehşetini ne kadar güçlü hissettirir? Soykırım filmleri şöyledir, böyledir derken hep akılların bir köşesinde duran Schindler’s List, gücünü sinema sanatının inceliklerinden aldığı kadar, oldukça sert gerçekliğinden de besleniyordu. Sanatsal anlamda usta işi bir başyapıttı. Spielberg, “soykırım suçlusu olan Almanların hepsi bir değil, içlerinde Oscar Schindler gibi insanlığını kaybetmemiş olanlar var “ mesajını bir soykırım ağıtı içinde vermek istemişti. Bu mesaj, daha sade, şiddetsiz, kansız verilemez miydi? Oscar Schindler ile vermek istediği denge mesajında tarafsızlığa oynadığı manası da tartışılır. Schindler’s List taraflıdır. Bunun gibi kitlesel insanlık suçları filme alınırken taraf tutmak da yerine göre sağlıklıdır. Ama daha sakin, fakat güçlü yöntemler varken Spielberg’in bu soykırımı resmederken kullandığı çiğ şiddeti tercih etmesinin en dibinde o denge mesajı yatmıyor kanımca. Nitekim kendisinin Munich’te daha fazla öne çıkarmaya çalıştığı “bir yanım Yahudi, diğer yanım insan, bu yüzden karşı tarafın duygu ve düşüncelerine de hakimim” yaklaşımını pek samimi bulmuyorum. Yanlış anlaşılmasın, Schindler’s List ve Munich harika filmlerdir. Ama sözkonusu Yahudi soykırımı, İsrail-Filistin gerginliği olduğunda Spielberg, takındığı dengeli tutumunu, gösterişli anlatım tarzının ardına gizlemeyi iyi beceriyor. Bu yüzden sözkonusu soykırım filmlerinin analizini yaparken (Schindler’s List’den önce çekilmiş bile olsalar) ister istemez Spielberg örneklerini baz alarak duygu sömürüsü, şiddet vs. tespitleri yapıyoruz. Amen, Sorstalansag veya Au revoir, les enfants gibilerine rastladığımızda alışılmışın dışında bir yorum olarak niteliyoruz..

Au revoir, les enfants, İkinci Dünya Savaşı sırasında kiliseye bağlı bir yatılı okulda eğitim gören çocukların arasına birgün aniden katılan gizemli Bonnet’nin, okul öğrencilerinden Julien ile başlayan dostlukları temelinde, az evvel bahsettiğimiz toplumsal eleştirilerini dile getiriyor. Okul yetkililerinin Bonnet’nin Yahudi kimliğini diğer öğrencilerden gizlemeleri, Julien’in bu gerçeği kendi çabasıyla öğrenmesi, ama buna rağmen bu dostluğu sürdürmesi, çocuksu bir saflıktan öte, insani duyarlılık taşıyor. O çocuksu saflık ve önyargıya kapıları açık görünen, lakin içinde bunun mantığını sorguladığını hissettiren Julien’in, zeki, çalışkan ve sırlarla dolu Bonnet’nin kişiliğine aşama aşama gösterdiği yakınlık da, çocuk olmanın öncesinde insan olmuşluğun altını çiziyor.

Film her ne kadar bu saflığın vurgusunu yapıyor olsa da, Julien ve Bonnet’nin olgun görünüm ve davranışları biraz fazla baskın sanki. Hatta şunu söyleyeyim: Kimi zaman bu ağırbaşlılığı ve frenleme duygusunu soğuk, hatta itici bulmak da ihtimal dahilinde mümkün. Bu durumun nedenleri hem film ile, hem de film dışı gerçeklerle ilgisi olabilir. Din tabanlı bir yatılı okulun disiplini gereği öğrenciler kimi duygularını bastırmayı öğrenmişlerdir. Böyle bir ortamda bir de derslerin ağırlığı insanları hissizleştirir. Bu durum onların hem ruhlarına, hem de yüzlerine yansır. Belki de Louis Malle özellikle böyle bir oyunculuk arzu etmiştir. Amacı da o hep söylediğimiz fuzuli duygu sömürülerine mahal vermemek, bu tip sömürü çağrışımları yapacak duygusal iniş çıkışlar olmadan da hikayesini dramatize edebileceğini göstermek olabilir. Neticede göstermiştir de.. Yine tam da bu noktada tamamen kişisel ve masum bir “fakat”ım olacak.

Au revoir, les enfants, sömürü zihniyeti ile hareket etmeyen bir film ve buna rağmen çok güçlü. Ekranı gereksiz yere kana bulamıyor, işkence, cinayet, tecavüz olmadan da taş gibi bir drama yaratıyor. Hatta güzel piyano öğretmenini, ergenlik coşkusunun getirebileceği beklenti ile soyunurken veya banyo yaparken göstererek ve çocuklara onu dikizleterek istismar etmiyor. Fakat böylesine güzel bir hikayenin, masum bir dostluğun işlenişinde iki damla gözyaşının, sıcak bir kucaklamanın, kısacık da olsa bir isyanın, öfkenin duygu sömürüsü yapmayacağını düşünüyorum. Kime ne zararı olurdu ki! Son derece manalı yüzlere sahip Julien ve Bonnet’yi çoğu yerde neredeyse politikacı ciddiyeti ile işlemenin, bir izleyici olarak beni oyunculuk izleme zevkinden zaman zaman mahrum ettiğini söylemeliyim. Özellikle Bonnet’nin durduğu yerde konuşan yüz ifadesi, azınlık olmanın verdiği dışlanmışlık ile parlak ve iyi niyetli zekasının karışımı bir güç taşısa da, yine benzer güçteki Julien’in hatları biraz daha koyu sanki. Her ikisi de çoğunlukla şaşkın bakışlar fırlatmaktan diğer duygularla paslaşmıyorlar pek.. Bu durum artık bir süre sonra bende bir duygu birikimi yarattı. İçimde bir şeyler biriktikçe birikti. Bu yüzden, herkesin sığınağa gidip de ikisinin piyano başında eğlendikleri bölüm ve okulda Chaplin seyrettikleri sahnelerde Julien ve Bonnet’yi neşeli gördüğüm vakit, tuhaf biçimde hüzünlendim. Acaba Louis Malle’in amacı bu muydu? Onları bu halleriyle kabul etmemiz gerektiğini mi söylemek istedi? Salya sümük bir hüzün değildi beklediğim. O manidar yüzlerin biraz daha söz hakkı almasını istemiştim. Finaldeki “au revoir” sahnesi de bana oldukça ciddi gözüktü bu yüzden.. Dostluğun yürek burkan elvedası yerine, gerçeklerin ayazında kaldığımı hissettim..

Au revoir, les enfants, benim gibi düşünenler için az da olsa hayalkırıklığı yaşatabilir. Ama dostluğun ve ilk gençliğin samimi ayrıntıları içinde, bastırılmış bir hüznün, ayrılığın, pişmanlığın filmi olarak önemli bir konumda. Filmin üzerinden yıllar geçmesine rağmen, zamansızlığına da katılmamak elde değil. Benzer önyargılar, azınlık politikaları, din sömürüleri, sınıf çekişmeleri hep oldu ve olacak. Yatılı okullarda eskiden 1001 Gece Masalları okunuyordu, günümüzde Playboy ve benzerleri okunuyor. (Bu durum, günümüz ergenlerinin cinselliğe bakış açılarının kör yörüngesini de tanımlıyor.) Disiplinli bir okulda okumalarına rağmen yasak yayınlar okuyabilen, ders esnasında hoş espiriler yapabilen, büyüklerinin kalıplaştırdığı önyargıları, “serir” duyguları, ergenlik sezileri ile filtreden geçirebilen Julien ve Bonnet de birer Bağımsız Ruh değilse nedir! raskolnikov’un güçlü çevirisinde cümlelerin öğeleri ile oynayışını ve aralara serpiştirdiği “tiksinç” ayrıntılarını görünce, o bağımsız ruhun filmlere kattığı/katacağı lezzetlere kapılarımızı açıp, algı bağımsızlığımızı ilan edesimiz geliyor.

forum resmi

Bağımsız Ruhlar’a geç iştirak etmemin sebebi, ilk sayfada yapılan Farewell My Concubine çevirisinin gecikmesi, suçlusu da baronio’dur. Tıpkı 2006 yılı Ekim ayının yine 29. günü sabah saat 07:37’de gezegene düşürdüğü Alice çevirisinin suçlusu olduğu gibi.. Daha fazla dayanamayıp Farewell My Concubine yerine Je vais bien, ne t'en fais pas’dan bahsetmek istedim. Aslında böylesi daha keyifli oldu. Yalnız gelmek istemedim, Matine'mi de yanıma aldım. Bağımsız Ruhlar’ın seçtiği tüm filmler izlenmeli. Çünkü o ruh, sadece filmin “bağımsız” etiketiyle yayınlanmış olmasından değil, konusuna, karakterlerine, atmosferine sinmiş olan, kendini tüm çıplaklığıyla izleyenin ellerine teslim eden bağımsızlığından kaynaklanmakta diye düşünüyorum. O ruhun sadece bu kendisi küçük, etkisi büyük filmlerde değil, heryerde, hepimizin içinde bir yerlerde olduğunu hissediyorum..

Ne Zaman Gelecek Program?

forum resmi

Gönderen: daedalus Jun 10 2007, 10:03 PM

spoilers.gif

***Dikkat Cautiva ile ilgili spoiler içerir, izlemeyene tat kaçırır.

Ben Pele'ciyim bir kere. Baştan aramıza çizgimizi çekelim de ona göre başlayalım sevgili baronio. Kendini sadece işinde değil her alanda yetiştirmeye çalışan insanları sevdiğim ve örnek aldığımdan dolayı futbolda da beyefendiliği, terbiyeli üslubu ve eksiksiz karakterinin yanında dürüst oyunun (Fair Play) da dünyadaki en temiz karaltısı olması müsebbibiyle İnci'yi severim. Tanrı'nın eline inanmam, adına dini inanış kurulan bir Mesih olarak yolumdan sapıp dinden, imandan çıkmam. Ben futbolcu değil, sporcu severim çünkü.

Tutsak filmimizin adı. Kim bu tutsak olan peki, ya da özgür olanlar kim? Özgürlük ne, esaret ne? Bir ülkenin yönetim şekline göre bu kadar kolay mı bu kavramların değişmesi? "Özgürlük uçabilmektir, koşabilmektir, okula gitmemektir. Esaret ise bunları yapmana izin verilmemesidir." İlkokuldayken böyle derdim. Yine böyle diyebilmeyi isterim şimdi. Biraz büyüdüğümde "Özgürlük kendini ifade edebilmektir, esaret ise kendini ifade edecek kelimeleri bulamamak, boğazında düğümlenmelerine yenilmektir", derdim. Adam olmaya çalıştığım dönemlerdeyse özgürlük söz hakkı demekti. Başkalarının özgürlüklerine saldırmadan istediğim zaman konuşurum, demekti. Zaten ortada anlamını iyi bildiğim bir kavram vardı. Kavramı ve içindekileri seviyordum, başkalarının da bu kavrama olan hassasiyeti neden benimkinden farklı olsundu? Hümanizm işte, zayıfların tek azı dişi. Esaret ise susturulmak oldu, dinlenmemek ve kulak asılmamak oldu. Yetmedi, ses tellerinin alınması oldu, ben konuşurken sadece dinleyeceksin'i geçti, bir daha hiç dinleme anasını satayım'lar oldu. Değişti de değişti. Kavramların hayatımızdaki yerlerine psikolojik yardım alacak kadar takıntılıyım. "Neden buna böyle denmiş, şunun adını kim koymuş, böyle söylemek zorunda mıyız? Neden, neden, neden?" şeklinde sorularla ebeveynimi sürekli sıkıştırırdım. Onlar da sıkıldılar sanırım, böyle kabullenmemi söylediler bir vakit. Kabullenmek sözüyle ilk tanışıklığım olmamasına rağmen içeriğini kavramamda büyük yardımı olan bir andı benim için. Cevabını bulamadığın sorularda yapılacak ilk işe kabullenmek deniyordu demek ki. İlkokulda bunun anlamı sorulsaydı acaba ne cevap verirdim, diye düşünüyorum şimdi. İşin kötüsü kavramların muğlaklığını geçtim, insanın hayatındaki kısır döngünün mimarıdır kavramlar. Çocukken hiçbir şey bilmediğimiz için ailemize sorarız, sonra bulunduğumuz çevreye göre ailemize soramayacaklarımızı ya da sormak istemeyeceklerimizi öğreniriz, sonra da bize öğretenlerle "Sen yanlış biliyorsun" diyerek tartışırız. Ortak doğru insandan insana farklılık gösterdiği gibi zamandan zamana, ülkeden ülkeye, yönetimden yönetime hatta bazen aynı insanın mazisiyle çelişir. En can sıkıcısı da budur bence. "Değişmeyen tek şey değişimdir" bir klişedir ama maalesef gerçektir.

Filme girebilirsem artık bir zahmet, kavramlara takıntımın sonucu olarak -her ne kadar böyle bir kaderi tecrübe etmemiş olsam da- Cristina'yı anlayabildiğimi söyleyeceğim bu kavram karmaşasında. Anne, baba, arkadaş, çevre, ben, bizzat kendim, gibi sayısız boşluk oluşuyor bir anda hayatında. Daha küçücük parmaklarıyla şimdiden her yerinden su sızdırmaya başlamış delikleri bantlamaya çalışıyor. baronio'nun aksine bana sorular sordurtmadı ama kızcağızın bu durumu. Hiç tereddüt yaşamadım filmin herhangi bir ânında. Daha önce izlediklerimden, çevremde yaşadıklarımdan bolca argüman toplamıştım bu konu hakkında. Bence zaman geçirilmeden yapılması gereken tek bir doğru vardı, üveyleri de bunu yapmadılar. Tak-tak. Filmin bu ikilem oltasına notumu hemen önyargılarımla kestiğim için, bu aile dramının üzerinde durmak yerine 1990 Dünya Kupası kartlarını biriktirirken ilkokulda tanıştığım Arjantina'yı izlemeyi tercih ettim.

Dünyayı değiştiren 1968 yılında yaşananlarda nasıl bir akım başlamışsa artık, bir salgın misali gezegeni sarmış. Biz, kitaplardan okuyan, tanıklardan dinleyen, filmlerden izleyenlerin tasavvur edebilmesine ihtimal yok o dönemi. Gençler, özellikle üniversite öğrencileri çeşitli haklar isteyerek gösterilere başlamışlar. Fransa'da öğrenciler okudukları okulları işgal etmiş, fabrikalarda işçilerle birlikte grevler düzenlemişler. ABD'nde de gençler asker olmak istememiş, Vietnam savaşına gitmemek için savaş karşıtı eylemler düzenleyip okulları basarak sınıflarda konuşmalar düzenlemişler. Sol kanattan gümbür gümbür akınlar gelmiş, sahaya kuşbakışı bakanlar da tek çare olarak sahanın elektriklerini kesip oyuncuları kaçırmışlar. İnsanların haklarını savunmak için ses çıkartmak zorunda olduklarını anladıkları, bir uyanış yaşadıkları mucize gibi bir dönem. Kar topu misali birbirinden etkilenerek etrafındakileri de kendine katan bir irade. Hoş kalacak bir Yarın'ı bir daha göremeyeceğinin bilincine varmış milyonlarca insanın aşındırarak geçtiği yollar. İnanılmaz bir tarih olmalı. Erk sahibi zavallıların kendi aczlerinin ifşa edilmesine karşı verdikleri yanıt hep aynı kalmış tarih boyunca. Şimdi bile aynı hatta. Yukarıdaki klişeyi bilmiyor olabilirler mi acaba?

forum resmi
Mayıs 1968 gösterileri sırasında Charles de Gaulle'ü eleştiren bir poster:
"Genç ol ve sus". Arkada da Gaulle'ün silüeti görünüyor - http://tr.wikipedia.org/wiki/Charles_de_Gaulle

Filme giremiyorum, hep etrafında dolaşıyorum aksine. Ama bunun sorumlusu ben değilim, film de öyle yapıyor. Bir yandan Cristina'yı öne koyup arkada dönemin ıstıraplarını işliyor, aniden bundan vazgeçip Arjantina'daki dikta rejimini sahneye davet edip hanım kızımızı arka plana çekiyor. Yeri geliyor kabuk bile değiştiriyor. Gizeme bulaşıyor, korkuyla raks ediyor, biyografiyle flört edip dramayı aldatıyor. Yerel bir film olmayı seçtiği içindir belki, beni kaybediyor istemese de. Çok daha sert ve şoke edici bir tarihi anlatma şansı varken bunu sadece son 20 dakikaya ve insanlık dışı bir mağaraya sığdırıyor. Ve yabancılarla arasına çektiği bu set yüzünden, biz seti aşmakla uğraşırken de bitiveriyor.

Çeviri hakkında konuşmuyoruz genelde, ama bu filmdeki yan rollerden biri de kişiselleştirme efektleriydi. Özellikle üvey babanın jargonuna bayıldım.
Elinize sağlık efendim cheers.gif

Gönderen: raskolnikov Jun 10 2007, 11:28 PM

Duygularımı nasıl anlatayım?

Yazıya giriş için giriş kısmı yaratmam gerekiyor. Ucu açık, rahat, elinde kahvesi türünde bir yazı gibi başlayıp tabanı Funkster genişliğinde, köşelerinde baronio tarzı sıcak, chuju şeklinde zekasını korurken komikik yapan, daedalus ifadesiyle duyguları kısmen bastırılmış, BuRnOut biçimde ciddiyetini koruyan, fjall hassasiyetinde sevencenliğini bulmuş, özlemini, korkularını, yalnızlığını ve hayranlığını dile getirmiş bir yazı olmasını umarak başlıyorum.

Dostoyevski'nin uzun betimlemelerini her seferinde hayran hayran okuyup bunu okuyucu karşısında ilk defa denemenin şok dalgasını uzatmadan nasıl böyle bir yazıya gerek duyduğumu açıklayayım. Türkiye'de arkadaş dediklerimizin Batı'da dost denmesini kavradıktan sonra “buna da şükür” diye sevindiğim İtalyan dostum Claudio ile Elephant filmini izleyip, filmi geri sayıma almış bir bombaya benzetikten sonra, kahve yapmak için mutfağa ilerleyip iki gün önce bilgisayarı çalınan bir arkadaşımın, gayet insanca yazdığı bir notu, ki notta ‘ey hırsız, çaldığımın bilgisayar külüstür bir şey, bari yarım kalan master tezimi ver.” yazıyordu, duvarda okurken ona rastlamam ile "dünyada iyi insanların başına kötü şeyler" geliyor hissini yaşayarak, The Fountain müziğinin o belli belirsiz verdiği hüzünü günlerce dinlemiş bir amatör aşık-yazar kimliği bürünen, ama yazıdaki korkaklığını okuyucudan saklamayan, yazının bilinmezliği ve bilinirliği arasındaki boşluğa basmadan duygularını dile getirmek isteyen bir haldeyim. Kısacası dostlarım, aklımdan ve ruhumdan geçenleri size okumak istiyorum, dolduğumu fark ettim. Yoruma elverişsiz bir boşlukta beni görmenizi dileyerek, bu sıralar “kaybolmuşum gibi hissediyorum” demek yerine; ROBIN'ın, Orhan Pamuk tanımlamasındaki "dolambaçlı, uzun ama tatsız betimlemeler"i kullanarak sizi yormak istiyorum.

Funkster'in Bağımsız Ruhlar'daki yazısını tadını çıkara çıkara okuduktan sonra yazı zamanın geldiğini içimde duydum. Yazarlık bu ruhu da mı taşıyor? Chuju'nun dün dediği doğru değildi bir yönden, yazarların da okuması gerek. Kendimi yazar görmek çok iddialı, sağa sola dokunan, üzere oturmayan bir ifade olur. Hikaye falan mı yazsam diye düşünmüştüm bir ara, ben onu beceremiyordum. Hikayenin sonu olur, sonuç verir, bir şeyleri bir yere bağlar, en azından okuyucuyla fazla oyalanmaz. Beni anlatamaz hikaye.

David Lynch'in meditasyon yaparak "aştığını" ve duygularını en sonuna değin yaşadığını öğrenip, ona da biraz benzeyeyim de, ne demek istediğimi tam olarak anlatmayayım diyen biriyim sanırım. Kendimi BuRnOut'un filmleri incelediği gibi kare kare incelemek istiyorum, incelemelerim için en önemli yol da, galiba bu yazı sanatından geçiyor. Lisenin o kendine has garip duyguları arasında boğulmadan şiire sarılmıştım. Edebiyatta ve yaşamda romantizm çağının çok önceden bittiğini bilmeme rağmen romantik şair olmayı hayal etmiştim. Her şey apaçık ortadaydı, yaşamın mutlaka bir parçasında acı oluyordu, boşuna uğraşmaya gerek yoktu, nasıl olsa acı hep olacaktı. Bunu kabullendim, bu yüzden şimdiye kadar her yazdığımda mutlaka bir miktar acı vardı, kimi zaman gerçekten Türk filmi-arabesk türünde, kırmızı biber acısındaydı. Günlük hayatta artık duygularımı saklıyorum, ama duygusuz görüneceğim, insanlardan intikam alacağım veya güçlü görüneceğim ifadesi taşımıyorum. Bunu asla kabullenemem zaten, ağırbaşlı bir kabulleniştir benimkisi; Nâyî'nin neyinden çıkan sabır müziği gibi yani. Saklanınca tabiî duygusal kelimeler ağızda, kaleme geçen bazı duygusuz kelimeler yazımda etkili olmaya başladı. Bu yüzden şiir devri bir süreliğine yazımda ertelendi. Sanırım ertelemeyi sonlandıracak hamleleri geleceğe erteliyorum. La Science des rêves'deki Stephane'nın çocuksal aşkını koruyarak yazmak istiyorum, “içimdeki çocuğu öldürmedim” geyiğine sarmadan yaşamak istiyorum. selosked ile yabusunvurucu'sunun masumluğunu koruyarak, 68 kuşağının dumanlı özgürlüğünü Tayland'ın cennet bir sahilinde içime çekmek istiyorum, her çekişimde Anadolumun Nâzım aşkı kokan, Yaşar Kemal ağzıyla çizilmiş çam ormanlarını hatırlamak istiyorum. niko gibi dünyayı gezerken, öğrendiğim her bilgiyi turist rehberi soğukluğunda değil, fjall abinin tam istediği gibi, Bordeaux Perşembeler’inde olduğu gibi paylaşmak istiyorum. Çok dileyip arada, John Lennon’un dreamer tınısından çıkma, Bertolucci’nin Dreamers’larını aradığımı da pekâlâ biliyorum.

Çeviri mi yapayım, yazayım mı kargaşasını yazıya başlayarak sonlandıktan sonra, aklıma görev mi, hobi mi ikilemi geldi. Hobiye sorumluluk katarak yaşamak, bir ortamda hobi paylaşımı yapıp bunu profesyonelliğe dökmek bizi yaşlandırmaz mı? Hata yapma oranı oldukça amatör kalırız, mükemmelliğe atılan her adımda sevgimiz azalmaz mı? Biraz amatör kalalım ya, entel falan diyorlar ama geyik içimizde hep var ya. Hem de her türünden geyik, ortamına göre yapılır. Yalnız be koçlarım, önceden kendi okey masalarımızı kurmadan önce, ortalığı dağıtmadan, kimseyi kırmadan etmeden eğlencemizi yapardık. Pek tabii ki, okey masaları arasında geyikler hâlâ dönüyor ama o eski tatları vermiyor, şikayetçi değilim aman yanlış anlaşılmasın; sadece bir anıyı birlikte yadigâr ettik. ebrehe böyle enteresan detaylara inebilen bir çevirmen, adama bir şey sorarsın, bir sürü cevapla seni başbaşa bırakır. Çevirmen yardımlaşma, dayanışma ve geliştirme kulübü gibi bir şey olsa direk başkan olsun derdim. t-becks gibi ciddi birinin karşısında saygıyla eğilirken, Guerilla Jam’in “İş ve hobi: Çeviri” kitabını okudum ben, onlar gibi olamayacağımı bilip çeviriyi amatörce sevdim. Bu arada, bu her zamanki çeviri muhabettime nereden geldik? He, şu çeviri-yazı karışıklığından... DJ_OXyGeNe_8, çaydanlık gibi birisi, vallahi. Tipi değil lan, sıcaklığı anasını satayım. Koyu, derin sohbet adamı, geyik de yapılıyor elemanla. Burada da çayları sallayarak içiyorlar be, sallama bir toplum harbi burası. Bizdeki insanlık burada sallanarak modernleşmiş, kütüğü boyayıp, meyveleri hormanlaştırdıkları gibi hormonlaştırarak Noel ağacı biçiminde insanlara kakalıyorlar. Karpuz dilimle mi satılır, ey Batı! Siz karpuz kabuğunun denize düşmeden yüzülmeyeceğini bilen insanların karpuz kapuğundan gemiler yaptığını hiç mi görmedin? Bizim toprağımızda hâlâ Dinasour abi gibi gençler arasında yaşayan, onlarla arkadaş olan ve tecrübesini gülerek etrafa anlatan babalar var, Sherybaby'deki gibi içi pislik dışı elbise kokan babalarımız yok! Siz The Fountain'de "ölümden sonra ruhun ağaçta yeşereceğini" diyen İzzi'ye aval aval bakarken, biz Eşkiya'da, Şener Şen'in gözlerinden bir çiçeğin üzerine konacak arıya baktık. Siz Elephant’ın okuldaki terörünü haber bültenlerinde şaşırarak izlerken biz Hababam Sınıfı’nın haylazlığına güldük be. Biz Shoother’ın Beşiktaş’taki otobüs durağında kızı öpememesini, sizin gibi aşağılayarak değil, utangaçlığa yorarak arkadaşça yorumladık. Bizim okulun en tehlikeli yönü, Body Ekrem’in mızrağı sallayarak fırlatmasıdır, daha önce hiç “aramızda psikopat var mı?” diye sormadık. Üstelik bu soruları sorup, yine de sorun yokmuş gibi, umarsızca yaşıyorsunuz, bir tuhafsınız! Uzatmayayım...Düelloya sonra başka bir mekanda devam ederiz.

Kontrol dışında gerçekleşen, bir nevî kusan halime tanık oldunuz. Kusura bakmayın, gerçi kusura bakacak da bir şey yok. Yazının ne idüğü yine belirsizleşti, "ne anlatıyordum, ne diyordum ben?" düğmesini açık unuttum. İlginç gidiyor, haydi bakalım. Biraz da insanlar siteye girdiğinde değişik bir şey okusun istedim. Evet, itiraf ediyorum; yazarın yazıdaki kaygısı ilginç olmaktır.

İstanbul'daki ilk yılımdı, Kadıköy'de ikinci el satan kitapçıları hatunla geziyorum. Gerçi biri hatundu, diğeri hatunun yanındaki "istenmeyen" tip. Bir yalnız bıraksa bizi, hatunu romantik cümlelere boğacağım. Yok ama, üç üç geziyoruz her yerde. Neyse, gözüm Sunay Akın'ın 62 Tavşanı'na takılmıştı, elime aldım içinden birkaç dizeyi hatuna okuyorum; arkamda bir el bana "n'aber?" diyor. Sunay Akın tam arkamdaymış, duymuş. Tanıştık, ettik, bizi bir hafta sonraki gösterisine davet etti. Çok mutluydum, Sunay Akın'ı hep severek okurum, öylesine biriyle böylesine tanışmak ise apayrı bir mutluluktu. Gösteriye gittik, eğlendik, falan filan... Sonuca varacak bir şey anlatmayacaktım, daha önce demiştim size hikaye anlatamam diye.

Her paragrafa ayrı bir imza atayım en iyisi, kişilik bölünmesi mi yaşıyorum? iqmachine, Freud ne der abi, bu işe? Bence Dostoyevski’nin karakterleri Freud’dan önce psikanalizi insanlara tanıtmıştı, hatta arada Freud’un, Rus yazardan çok etkilendiğini düşünüyorum. Belki de gerçekten etkilenmiştir, bilmiyorum.

Yazmak istediğim çok da dostlar, uykum geldi. Kaçıncı kezdir müziği değiştiriyorum, birbirinden alâkasız şarkılar dinledim. Unuttuğum bir sürü şey var üstelik, biraz ucunu açık bıraktım maalesef. Bir yere bağlamanız gerekiyorsa ipin ucunu size vereyim. Siz bağlayadurun, ben gökkuşaklı rüyalar göreyim...

Son olarak; ne kadar karalasam da, süslü kelimeleri seçsem de, bir duygumu umut denen o mavi göğü, daedalus ile dinlenmiş bir High Hopes’un son notaları kadar güzel ve dolu anlatamam. Forever and ever...

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 11:39 PM



forum resmi
iqmachine
Hiç süphesiz sevgili @raskolnikov, edebiyatta Dostoyevski’den, dilbilim ve felsefede Nietzsche’den çok şey aşırmıştır Freud.
Freud ne der bilinmez fakat, eğer satırlarında gezen gözler az da olsa gören gözlerse, öncelikle imrenecektir yazdıklarına. Şöyle bir yazının tamamına bakıyorum da rumuzu geçen dostların hepsi birbirinden değerli insanlar. Bu insanların sevgisini ve saygısını sonuna kadar kazandığın konusunda da kimse şüphe etmez, edemez. Bir iç döküş belki yazılanlar, ama ortaya dökülenlere bakıyorum da, sadece zenginlik görüyorum.


Evet kesinlikle kişilik bölünmesi bu @raskolnikov, ama kendi içinde değil. “Seni seven yüzlerce kişiliğe dağılmış zenginlik” olarak…





forum resmi
t-becks
İtiraf ediyorum, dostlar. Bu başlığa dair tek kelam etmemenin ezikliğini, burukluğunu, çaresizliğini duyuyorum. Beni mazur görün. Film seyretme nefsim epeydir bana uğramıyor ne çare ki. Başka başka muhabbetlerle bu harikulade başlığınızı ekşitmeyeyim istiyorum. Yaptığınız iş çok büyük demekti gayem.




forum resmi
yoruk
*** Dikkat Cautiva ile ilgili spoiler içermez, ama başlığın tadını kaçırabilir.

Bazen dünyadaki bütün sorunlardan kendimizi soyutlayabileceğimizi düşünürüz. Etrafımızda ailemiz, arkadaşlarımız varken; bilmemenin, ilgilenmemenin sonsuz rahatlığıyla başkalarının sorunları hakkında konuşur, keyifle tuvalette sigaramızı tüttürürüz. Hırçınlığımızın sebebi, bilmek; duyarsızlığımızın sebebi ise kendimizi herşeyden uzak görmektir. Peki ya kendimize o uzak gördüklerimiz hemen yanıbaşımızda beliriverirse... Ya bilmemenin o eşsiz rahatlığı birgün son buluverirse... Adliyenin merdivenlerinden düşercesine koşmak, yargıçtan kaçarken, sizin hayatınızı kendi kafalarına göre yargılayıp yön verenlere sığınmak, hayatınızı ellerinde tutsak tutanların sinesine yaslanmak kurtuluş mudur? Sofía'nın küçük penceresinden bakmaya devam edersem zannedersem yönetmene haksızlık edeceğim...

Aslında bir darbenin öyküsüdür, Sofia.... Kaybedilenlerin, kaybettiklerimizin birgün karşımıza nasıl çıkacağını anlatır... Bize daha güzel bir hayat vermek istediklerini söyleyen sahte ebeveynlerimizin aslında vahşi bir sırtlandan daha beter olduğunu anlatır. Ve unutmuşluğun, bilmemezliğin durgun sularında gezerken; tarihin yargıçlığında bütün o unuttuklarımızın birgün kalbimize bir sızı olarak yerleşip kalacağının bir öyküsüdür. Ondandır ki yönetmenimiz bizim kafalarımızı bazen o küçük pencereden dışarı çıkartır...

Başlığın tadını kaçırmamışımdır umarım... Mananın libâsı biraz perişan ve kısa oldu. Affedin dostlar smile.gif
Sevgiler smile.gif

Gönderen: baronio Jun 10 2007, 11:40 PM

Nerede Kalmıştık?


Hayattan yenen her bir darbe gibi...
Ellerim ve gözlerimde çizgiler, derin, yorgun...
Dostlarla oturulup sohbete kapılınan bir akşamüstü...
Üzerimizde bir iğde ağacı...
Ilgıt ılgıt esen rüzgarda kokusu burnumuzda...
Geçmişi yad, geleceğe hüzün hakim belli, masada...
Bakmıyor çoğu zaman şu kahpe hayat gözünün yaşına...
Ama önemli olan bıraktıkları arkasında...
Ne önemi kalır, ardındakileri daha güçlü kılıyorsa...
Vita kutularında çiçek açmış sardunyalar...
Taş evler ve Arnavut kaldırımı yokuşlar...
Orada, ileride bir kahve var...
Oturmuş birkaç ihtiyar...
Belli ki çok eski dostlar...
Köhnememiş ruhları aşikâr...
Ve bağımsızlar...
Daha önce hiç olmadıkları kadar...

Gönderen: t-becks Jun 10 2007, 11:53 PM

Ve ruhumuzu bağımsız kılan başlık geri döner...

Gönderen: Shoother Jun 11 2007, 12:00 AM

Öncelikle baronio worshippy.gif. Bundan sonra en büyük hayranın benimdir.

Ve dostlar!

Belki sizler kadar "bağımsız" olamadım, belki de hiçbir zaman olamayacağım. Rüzgarınıza kapılsam, olmadı geçerken bir tozunuz kiriniz falan gelse üstüme ona da sevineceğim. Sizi izlemek güzel, hem de çok güzel. Hep böyle kalın lütfen. friends.gif

Gönderen: gelyldrm Jun 11 2007, 12:06 PM

Tüm başlığı soluksuz bir şekilde tekrar tekrar okudum ve bu üç üstadın yanında ne yazsam anlamsız kalacağına karar kıldım. Yeniden bu başlığı görmek çok mutluluk verici. Teşekkür ederim...

Gönderen: baronio Jun 18 2007, 01:52 PM

- YAKINDA -

Azuloscurocasinegro
(2006)

http://www.imdb.com/title/tt0452971/

Ülkesi: Spain / Ödülleri: 14 Ödül 10 Adaylık

Dip Not: Aslında başka biri çevirecekti ama vazcayınca ben girişme kararı aldım. Dilerim yedek oyuncu olarak asıl oyuncunun yerini aratmam. 1500 satır olduğu için biraz uzun sürebilir efendim.


Gönderen: daedalus Jun 18 2007, 01:56 PM

Güzel bir haber. Cautiva'dan sonra sahalara dönmek için iyi bir fırsat.

Önceden atlatma çeviri misali reklamını yaptığım Offscreen'in bizim izlemek için çırpındığımız Offscreen olmadığı ortaya çıktı. 2005 yılındaki filmi 2006 olarak yayınlayanları buradan bir kez daha kınıyorum smile.gif

Gönderen: machinist Jun 18 2007, 02:00 PM

Uzun zamandır HDD'de yatıyordu. Teşekkürler. Nostalji olsun değil mi?

Gönderen: loveandpoison Jun 18 2007, 04:30 PM

Bu film DarkBlueAlmostBlack sanırım.

Gönderen: oracle Jun 18 2007, 09:15 PM

Sizlerden öğrenilecek çok şey var. Burası adeta bir okul. Ellerinize bilgilerinize sağlık. Sağolun dostlar...

Gönderen: BuRnOut Jun 18 2007, 10:20 PM

QUOTE(daedalus @ Jun 18 2007, 11:56 AM) *

Önceden atlatma çeviri misali reklamını yaptığım Offscreen'in bizim izlemek için çırpındığımız Offscreen olmadığı ortaya çıktı. 2005 yılındaki filmi 2006 olarak yayınlayanları buradan bir kez daha kınıyorum smile.gif


Yılın filmlerini seçerken, yılın bombasını da seçelim abi. fool.gif Benim oyum Daedalus'un bu milleti gaza getirme çabasına. flaugh.gif Abi ne adamsın ya, bitirdin beni burada. tongue.gif Bundan güzeli, geçen Gündüz Sinema Quiz'de soru sorarken C.Boe filmi soruyorum diye, bu Çin malı Offscreen'i sormuş. smile.gif

Şaka bir yana yeniden bu başlık altında çevirilerinizi ve yorumlarınızı görecek olmak çok güzel. Kolay gelsin, arada bir uğramak üzere şimdilik ayrılıyorum. flowers.gif flowers.gif flowers.gif




Gönderen: Funkster Jun 19 2007, 09:49 AM

Copy/Paste yapmadan bir türlü yazamadığım Azuloscurocasinegro çevirisi için çok teşekkürler baronio. flowers.gif

Gönderen: baronio Jun 19 2007, 06:15 PM

spoilers.gif

***Dikkat!!! Cautiva'dan dem vuruyorum kisvesi altında alenen futbol içeren bir yazı olup, "Ben milli takımı tutuyorum" diyenlerin tadını kaçırır.

Daniel Pasarella... Kimdir bu adam? Neden Cautiva'nın başında ve sonunda kupayı kaldırırken takım kaptanlığında görünür? Ne özelliği vardır? Efendim aslen hastalıklı bir şahsiyettir Pasarella. Her ne kadar futbol kabiliyetleri Kempes kadar olmasa da Arjantinli'ler tarafından unutulmaz futbol adamlarından biridir. Zaten bu Arjantin ve Brezilya halklarının hafızalarının diğer tüm milletlerden gelişmiş olduğuna inanmaya başlıyorum. O kadar fazla unutulmaz isimlere sahipler ki, neredeyse hepsi akıl dedikleri HDD'lerinde çürüyüp gidecekler. Daniel Pasarella da arada bir çürümeye yüz tutma, DVD'ye yazılma kıvamına geldiği dönemlerde bir on sene daha kendinden bahsettirecek hareketlerle dünyaya ben buradayım diyen bir futbol adamıdır. Futbolculuğunu bilmem, yaşım tutmaz. Anlatırlar dinlerim. Büyük adammış vesselam. Ancak benim nazarımda tanınırlığı teknik direktörlüğü ile paralel ilerliyor. 1998 Dünya Kupası'na Arjantin Milli Takımı'nı hazırlaması için 1997 yılında başa getirilen Pasarella, getirdiği enteresan yasaklarla Arjantinli'lerin "saç baş yolma"larına sebep olmuştur. Uzun saçlı, eşcinsel, küpeli, sakız çiğneyen futbolcuları milli takıma çağırmayarak Hitler'den sonra dünyaya yeni bir şekilcilik anlayışı getirmiştir. Herhalde İtalyan Perugia kulübünün enteresan kişilikli başkanının takımında bayan futbolcu ve Kaddafi'nin oğlunu oynatma çabalarını görünce içi epey cız etmiştir. 1998'de Arjantin Milli Takımı'nın kadrosundaki bazı isimler bu kafatasçı disipline her ne kadar anlam veremeseler de boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Batistuta, Ortega, Redondo, Ayala bu isimlerden birkaçıdır. O güzelim pırıl pırıl ve artık isimleri duyulduğunda insanların hatırlarında canlanan saçları kıtır kıtır kesilmiştir. Şimdilerde sırf imaj olsun diye yıllarca saçına dokundurtmayan Tuncay Şanlı'yı düşününce, Daniel Pasarella'nın futbol endüstrisinin bu hali içinde artık kolay kolay esip gürleyemeyeceğini daha net idrak ediyorum.

forum resmi


O dönem bu "http://www.imdb.com/title/tt0439289/" furyasından etkilenmeyen ve karakterinin sağlamlığı ile takdir toplayan bir isim vardır. Bizim geleneklerimize göre nasıl kısa saç erkekte ideal görülüyorsa, Arjantin'de durum tamamen farklıdır. Gelenek ve adetleri Arjantinli erkeklerin uzun saçlı olmasını makbul bulur. İşte böylesi hassas bir çizgide bulunan bu kıl tüy mevzusu aslında kişilik haklarına da bir saldırıdır. Ve tek bir isim resti çeker ve yaş haddinden dolayı katılabileceği son kupasına katılmaz. Bu isim Diego Armando Maradona'dan sonra Arjantin ve Dünya futbolunun gördüğü en yetenekli, Roberto Baggio'dan sonra da dünyanın gördüğü en entelektüel ve karizmatik futbolcu olan Caniggia'dır. Topu alıp depara kalktığında, o fuleli ve süzüle süzüle rakipleri peşine taktığı koşularında salınan o altın sarısı uzun saçlarından çok feragat etmediği onurudur aslında Caniggia'nın. Pasarella'ya bu hazzı yaşatmamıştır. Çok da iyi yapmıştır.

forum resmi


Dünya futbolu bu tip karakterli ve dünya sorunlarıyla ilgilenen futbolcularla çok sık olmasa da en sağlamlarıyla karşılaşma onuruna erişmiştir. Liman işçilerinin aldığı ücreti ve işsiz kalışlarını eleştiren ve attığı golden sonra bunu "İşten atılmış 500 liman işçisini destekleyin" yazısı ile protesto eden Liverpool'un efsane forveti Robbie Fowler, aynı zamanda kokain kullanmaktan yargılanan ezeli rakipleri Everton'lı oyuncuları, saha kenarındaki çizgilerin çizildiği kireci koklayarak tiye almış bir adamdır. Bunun yanında ırkçılığın arttığı bir dönemde, bir maça yüzünü siyaha boyatarak sahaya çıkmışlığı, kendisine doğru koşan taraftarı yere indiren polisin üzerine atlamışlığı olan dünya güzeli bir insandır da. Hemen her maçında bir şekilde insanlık onuru ve gururunu temsil eden Fowler, doğduktan beri üzerine hiçbir şey koymamış hamlıkta ve bir o kadar cahil futbolcu, veya uğruna fıkralar hazırlanan Francesco Totti gibi gerizekâlı futbolcu profilini yerle yeksan etmiş biridir. Lehine verilen bir penaltı kararından sonra hakeme dönüp, penaltı değil demesi ama hakemin kararı bozmaması üzerine kasten topu dışarı atması bile saygı duyulmasına yeter. Böyle bir insanın kulüpten gönderilmesine "You'll Never Walk Alone" nidaları atan şaşkoloz Liverpool taraftarının ses çıkartmaması da tıpkı yurdum futbolseveri gibi makyavelist felsefeyi benimsediklerini gösteriyor. "Ne olduğun değil, ne yaptığın önemli" ve "Vefa sadece bir semt veya bozacı adıdır" yazılarını gidip duvarlarına asasım gelmiştir. Tabii gerçek Liverpool taraftarı ve Kop ruhunu taşıyan kesim Fowler'ın ardından kan ağlamıştır. Önemli ve acı olan tarafı ise bu kesimin azınlık boyutunda kalmış olmasıdır. Gerçi daedalus adındaki Liverpool taraftarı bağımsız ruhun bu olaya bakışını bilmiyorum. oleyo.gif Liverpool'un bu vefasız taraftarının göstermediği vefayı basın Fowler'ın "Batakhane Leeds"e gittiği dönem "Tanrı Liverpool'u terk etti" manşeti ile göstermiştir.

forum resmiforum resmi

Roberto Baggio - Claudio Caniggia


Böylesi sosyal sorumluluğu olan ünlü futbol adamları dışında bir de tek kelamı ile kitleleri düşündürmeyi başarabilen adamları da görmüştür dünya futbolu. Artık futbolcuların kendilerine "önümüzdeki maça bakacağız", "akşam daha net görürüz ama bence penaltı değildi", "bakalım bu maçtan sonra ne diyecekler?", "böyle oynarsak kaybetmek önemli değil", "önemli olan kazanmaktı, güzel futbol ikinci planda" cümlelerinin futbola başlarken şart koşulduğunu düşünmeye başlayan bizler, "Geçmişteki hatalarımız, gelecekteki deneyimlerimizdir..." diyebilen bir futbol tanrısıyla; Roberto Baggio ile karşılaşınca küçük dilimizi yutmuşuzdur. Bu tip adamların esaslı karakterleri futbolseverlerin büyük kısmını kendilerine hayran bırakmaya yeter. Fiorentina'dan Juventus'a transfer olduktan sonra, Juventus - Fiorentina maçına, boynunda Fiorentina atkısı ile çıkması, yıllarca formasını giydiği bir kulüpten ezeli rakibine transfer olup, aynı gün imza atarken bayrağı öpen kolpa delikanlılara ders olarak gösterilmeli. Yıllarca attığı, attırdığı gollerle ya da takımını finale kadar çıkarttığı o güzel futboluyla değil de 94 Amerika Dünya Kupasında dışarı gönderdiği penaltı vuruşu ile hatırlanan Baggio, bu sıkıntıyı üzerinden uzun süre atamamıştır. Ancak söylediği bir söz çok etkileyicidir: "Penaltı atışlarını sadece onları atmayı deneyen cesurlar kaçırır!".

Böyle adamlara yardım ve yataklık eden futbol sahnesinde, faşist Lazio kulübünün (ki kısaltması da S.S. Lazio'dur, o derece faşistlerdir lac.gif ) gol sevincini "Heil Hitler" selamıyla kutlayan faşist ismi Paolo Di Canio, Sırpların Boşnaklar üzerinde yaptığı kasaplığı sonuna kadar destekleyen Sinisa Mihajloviç, tribünlere tekme tokat dalan ırkçı Eric Cantona, ülkücü Ünal Karaman, komünist Kemalettin Şentürk, Makyavelist Arif Erdem, nihilist Sergen Yalçın ya da seksist Daniel Pasarella gibi enteresan karakterler de yerlerini almışlardır. Gerçi uzatılan mikrofonlara iki kelime konuşamayan insanları Şansal A ve Erman Toroğlu'nun Maraton'u gibi programlarda izlemekten hicap duyan bizler, üç beş kelam edecek kadar okuyan, dünya görüşü olan ve bir şekilde bu görüş uğruna tepki veren insanların olmasını yeğleriz. Birileri bir şekilde bu yıldızlar sahnesinden kayıyor, yerlerine başkaları geliyor. Ama bazı isimlerin muadillerini bile görmek git gide güçleşiyor. İşin içine olması gerekenden fazla giren maddiyat, futbolun büyüsünü de kaçırır gibi. En azından eskiden hayatın hemen her noktasından tatları yeşil çimlerde bulabilen ben, bugünlerde sağdan soldan haberler duymak dışında ilgilenmeyi bile yeğlemez oldum. Bu hale gelmemin nedeni para için kul köle olan içi doldurulmuş fos yıldız Beckham ve türevleri, üç kuruş fazla para için yıllarını verdiği ve bugünlere geldiği kulübünü bırakan ve bunun adına da profesyonellik deyip zeytinyağı gibi üste çıkan adamlar, delinin bilmem neresiyle oynar gibi, futbol takımlarıyla Championship Manager oyunu oynayan hâlâ büyüyememiş zengin çocukları, yeteneği olmadığı halde hemen hemen dört bir yanımızdan bizi kuşatan metan gazından teyyare futbolcu kolpaları, tuttuğu takımı için "kan dökecek" kadar gözleri dönmüş, ağızları köpürmüş orman kaçkını hayvanlar olabilir. Umarım böyle değildir ve NBA'in yıllardır sloganında kullandığı o naif cümleyi o çok sevdiğimiz oyunumuz; futbolumuza geri yorumlayabiliriz ve bağıra bağıra "I Love This Game" diyebiliriz.

Gönderen: 213 Jun 19 2007, 07:18 PM

Hemen yorum altına yazmak olmuyor, ama idare edin artık. smile.gif Azuloscurocasinegro çevirisi için şimdiden teşekkürler, baronio. flowers.gif

Gönderen: daedalus Jun 23 2007, 03:42 PM

"Ben milli takımı tutuyorum" mesafesinde değilim futbola, ama tüm tadımı kaçırdın yani smile.gif

Nereden gireceğimi şaşırdım. Ufak bir bocalamadan sonra Pool'umdan start alayım istiyorum. Aramızda tuhaf bir ilişki var bu kulüple. Reenkarnasyona bile inandıracak kadar güçlü aramızdaki bağlar. Neden? Çünkü ben bundan önce bir hayatım olduğuna ve o hayatımı bir yandan Beatles dinlemeye gittiğim, akabinde de everton'ı sürekli tepe sersemine çevirdiğimiz bir zaman zarfı olarak hatırlıyorum. Doğduğum günden beri Liverpool'luyum. "Hadi len!" demeyin, öyleyim. Doğru düzgün konuşamaz, İngilizce'yi hiç bilmezken "Ian Rush made it again!'" diyebiliyordum. İlkokul maçlarında herkes topu ayağına alınca sevdiği oyuncuyu telaffuz ederken, ben iki kıytırık taşın kale direği vazifesi gördüğü kalede durmuş, her plonjonda "Bruce Grobbelaar'dan harika bir kurtarış!" diye haykırıyordum. Anamızın liginde tuttuğum takımı sayamazken, Board dahil olmak üzere tüm kulübü sayabiliyordum. Hepsini geçtim, 2 sene önce İstanbul'daki Şampiyonlar Ligi finalinde tarih yazarken, sanıyorum avazı çıktığı kadar "GOOOOOL!" diye bağıran ve bahisten para kazanmayan tek Türk de bendim. Bilmiyorum, mistik bir aşk bizimkisi. Her Liverpool'lunun vasiyetinde, karısından, çocuğundan da yukarıda, en tepede duran madde bende de yazılı. Bilen bilir zaten, ben burada yazmayayım tongue.gif

Maneviyat ile değil de cismen takip etmeye başladığım dönemlerde vardı ileri ikilinin sağında RF. Bu adam nevi şahsına münhasır bir oyuncudur. Bizde oynaması onu Liverpool'lu yapmaya yetmez. Bana göre de asla bir Liverpool'lu olmamıştır. Gitmek istediğini, forma şansı bulamadığını söylemiştir ve kendisine yol verilmiştir. Hatta biraz daha fanatizme dökersem, para için gittiğini bile rahatlıkla söyleyebilirim. Renkli bir kişiliktir, ama bir penaltıyı avuta attığı için mi bu adamın arkasından ağıtlar yakılmalıdır? Aynı adamın işine geldiğinde, entellektüel kişiliğiyle bilinen Graeme Le Saux'ya "İn be!" demesine, UEFA Çeyrek Finali'nde 1. maçın son dakikasında rakibine kafa atmasıyla inceden bir Pascal Nouma dengesizliği göstermesine ne denecektir peki? Fanatizmimi kabartmayın baronio bey. Taraftarların bu adama pub çıkışı attıkları dayağın ne kadar gerekli olduğu konusunda barbar bir tez sunabilirim önünüze. Bu arada, yaptığı o kireç koklama komedyası yüzünden 6 maç da ceza almış ve takımına muhteşem desteğini esirgememiştir kendisi.

Britanya'dan çıkalım. Çıkmazsak sadece Anfield Road'da yatacağım çünkü. Arjantin'i buldukları zaman, gümüş madenleri yüzünden buraya Arjantin demiş İspanyollar. Dıravdan Arjantin değil yani bu ülkenin adı. Argent'ın Fransızca ve kontrol etmeye üşendiğim latince olası anlamı "gümüş". Anlamı bu olsa da günümüzde para olarak kullanılıyor argent. Bu gerekli-fuzuli bilgiyi de paylaştıktan sonra, aslında yıllardır sefaletle boğuşmasına rağmen bu Para Cumhuriyeti, dışarıya aktarılan havası hep sadece futboldan medet umduklarını gösterir nitelikte oluyor. Ama kardeşim, çıkan futbolculara bakıyorsun, hep en yetenekliler en kurnaz tilki olanlar. Maradona'yı 4-5 sayfa kötülerim istersem de, şimdilerde veliahtı denen Lionel Messiah için de çok farklı sözler söyleniyordu. Ama suyundan mıdır nedir, adam Tanrı'nın eksik kalan diğer elini de gösterdi geçen hafta. Her yol mübah sanırım bu Arjantina'nın galibiyete uzanan yollarında.

Gönderen: baronio Jun 24 2007, 06:28 PM

http://altyazi.yedincigemi.com/altyazi.php?filmid=166


Bağımsız Ruhlar İyi Seyirler Diler

Gönderen: Shoother Jun 24 2007, 07:52 PM

Dostum binlerce kez ellerine sağlık. Sınavlarım biter bitmez bu başlığı sıfırdan başlayıp sonuna kadar tamamlamak istiyorum. Hepinizin tekrardan ellerinize sağlık.

Gönderen: exodos Jun 25 2007, 12:11 AM

Hobareyyy.. Süpersin baronio...

Genetik çalışmaları arasına mola olarak bu filmi kullanabilirim.. Ellerine sağlık.. Çok teşekkürler...

Gönderen: 213 Jun 25 2007, 09:55 PM

Çok teşekkürler, baronio. flowers.gif Artık ya bu gece ya da yarın gece izlerim.

Gönderen: portishead Jun 26 2007, 11:05 AM

Süper bir başlık teşekkürler flowers.gif

Gönderen: skyser Jun 26 2007, 03:48 PM

En sonunda tezi bitirdim, önce filmleri izleyip, sonra güzel yazılarınızı baştan sona okuyacağım, daha sonra başarabilirsem, ben de bir şeyler yazarım belki.
İsmini yazamadığım filmin çevirisi için de eline sağlık baronio flowers.gif

Gönderen: raskolnikov Jun 26 2007, 05:01 PM

Ayrılık vaktinin yaklaştığı şu günlerde, Cevat Çapan'ın güzel bir şiiriyle devam etsin... Süper Baba dizisinde, edebiyat öğretmeni rolündeydi Cevat Çapan; bu sayede şiirleriyle tanışmıştım.

forum resmi

Gönderen: reel Jun 29 2007, 01:16 PM

Bu aralar eskiden seyrettiğim bir seri olan Captain Herlock'u tekrar seyretmeye koyulmuşken, dizinin bir yerinde geçen bir diyalog bana direk Bağımsız Ruhlar'ı hatırlattı ve sizlerle paylaşmak istedim.

Captain Herlock'u güvenlik birimleri (uzay) gemisinin bulunduğu yerde kıstırır. Captain Herlock gemisinin kıç kısmına çıkıp, (kara korsan) bayrağını göstererek aşağıdaki güvenlik birimlerine seslenir.

I live for the sake of this flag.
For the sake of this flag of freedom.

Ve ardından güvenlik biriminin başını iki kaşının ortasından mıhlar. flaugh.gif

İyiki varsın Yedinci Gemi ve Bağımsız Ruhlar diyerek sözlerime duygusal bir havayla son vereyim bari de, insanlar rahat etsin. smile.gif

Gönderen: baronio Jun 29 2007, 02:53 PM

spoilers.gif

***Dikkat!!! Siyahaçalankoyulaci'nin hayata dair dokunup, boğazımıza dizdikleri ile ilgili daha çok deneme, daha az irdeleme yazısı olup, izlemeyenin, insanlıktan çıkıp gözü dönmüş derecedeki Fenerbahçe holiganlarının ve yıllarca "küçük kardeş" olmanın ne demek olduğunu yakinen yaşamışların tadını kaçırır.

reel 'in bu güzel ve içten sözlerinin mutluluğu içimizi ısıtmışken, Siyahaçalankoyulaci ile ilgili bir iki satır yazmak istedim.

Küçükken evden bir manzara aklıma gelir ara sıra. Annem bir yerlerden torlayıp toplayıp bir sürü giysi getirmiş, birini çıkarttırır üzerimden, bir diğerini giydirirken ittire kaktıra, üzerime olanları bir tarafa olmayanları başka bir tarafa ayırır. Bana küçük gelmeye başlayan eli yüzü düzgün giysilerimi ise başka bir poşete koyar. Sonra onları kapıcıya verip gönderirdi utana sıkıla. Bense başka birinin küçülmüşlerini, ya da "bir büyümüşün sabit kalmışlarını" bir heyecanla giyilecekler listeme hazırlamış olurdum küçücük yüreğimin çırpıntısıyla. Hele de ağabeyimin büyümesini, giydiği o güzel kıyafetlere dar gelmesini heyecanla bekleyişlerimi hiç unutamam. 40 numara ayakkabıya arkasına ve ucuna pamuklar tıkayarak ayağıma uygun hale getirmeye çalışmalarım hiç de az değildir. Küçük kardeş olanların klasik sendromudur "küçülmüşler" üzerinden kocaman mutluluklar beslemek. Tabii bu mutluluklar ağabeye alınan yeni bir kıyafet ile yerini kardeş olmanın doğasına edilen bir isyana bırakır.

Çocukluğun saflığının yanında, eşitliği cezbetmeye başlar oldu beni büyüdükçe. Kimin ne olduğuna bakmadan, kişileri kategorize etmeden, sırf insan olduğu için severdik. Şimdilerde bu yazımda bile "küçülmüşlerimizi kapıcıya gönderirdik" cümlesini kurmanın içimde yarattığı tedirginlik hangi ara gelip girdi hayatımıza? Ya da tribünlerde "http://arsiv.sabah.com.tr/2005/04/19/yaz35-10-124.html" pankartı açarak yarattığımız tiksinçlikle, aşağılama haysiyetsizliğine ne zaman mazhar olduk? Neden büyüdükçe sınıfsal olarak bizi hayatın soktuğu ayırımlara sıkı sıkıya bağlı kalır olduk? Eskisi gibi kapısının ziline basıp, top oynamaya çağırdığımız, ya da ansızın elinde legolarla beliren o dostlarımız neden her şeyin arkasındaki başka başka şeylerin tedirginliklerini yaşar oldular? Hatırlıyorum da hiç kimsenin "çocuk olması" dışında hayatıyla ilgili bir şey bilmezdik. Yaşadığımız mutluluklar aklıma geliyor da, gerisini bilmeye de gerek yokmuş. Şimdilerde de "http://forum.yedincigemi.com/index.php?showtopic=19"na fazlası ile merak beslemenin herhangi bir mantığı olmadığını düşünüyorum. İnsanları yaptıkları işlere, ceplerine giren paralara, üzerine giydiği kıyafetlere göre seçip sınıflandırmanın çirkinliği, çocukluğun masumiyetinin avcumuzun içinden uçup gitmesiyle hayatımıza gelip oturdu. Tam da çocukluğumuzun o cıvıl cıvıl seslerinin uçup kartlaşmaya, kaymak gibi pürüzsüz ciltlerimizin sivilcelenip tüy bıyıklanmaya başladığı o günlere denk gelir bu çirkinlik de.

Jorge'nin de tıpkı diğer tüm insanlar gibi hayattan beklentileri var. Çocukluğunda tadı damağında kalmış olan "herkesle bir" olma duygusunu geri kazanmak istiyor. Bu kez diğer insanların bakışlarını kırmak zorunda. Okuyor, bir yandan babasına yardım ediyor, bir yandan evin işlerini yapıyor, diğer yandan apartmanın işleri, öte yandan da gençliğini yaşamaya çalışıyor. Ama insanın kabuğunu kırması her zaman o kadar kolay olmuyor. Geçenlerde nerede olduğunu unuttuğum bir yerde bir yazı okudum. Çok ilgimi çekti. "Hepimiz günün birinde, bir Pop veya Rock yıldızı, dünyaca ünlü bir Futbolcu veya bir şöhret olacağımızı sanarak büyüdük. Bize verilen buydu. "Ben olsam böyle yapardım"lar, "ben olunca böyle yapacağımlar"a yerini bıraktı. Ama gerçekler böyle olmayınca her yerde mutsuz bireyler görür olduk." Katılmamak elde değil. Hepimize hemen her gün hayallerimizin peşinden gitmemiz, eninde sonunda hayallerimize ulaşacağımız anlatıldı. Başarı öyküleri gösterildi, sıfırdan yükselişler anlatıldı, bir limonu pazarda satarak gelinen noktalar http://forum.yedincigemi.com/index.php?showtopic=255 şeklinde anlatıldı. Kendimizi hazırladık, kimimiz bu uğurda mücadele verdi, kimi hayallerinin gerçekleşmesini oturup bekledi. Ama o hep içimizdeydi. Ta ki artık oturup beklemenin ya da hayaller peşinde koşmanın bir sonuç vermeyeceğini öğrenip, istemediğimiz hayatları yaşamaya başlayıncaya kadar. O zamana kadar bir şekilde hayatın kötü yönlerini az görürdük. "Bir umuttu yaşatan insanı" diyor bir şarkı. Bizimki de o hesap. Hiç kimse çocukluğunda bir bankacı, bir sigortacı veya bir kapıcı olmayı hayal etmedi. Bu gerçeklikle yüzyüze kaldığımızda ise artık mücadele ederek kendini yıpratmaktan başka bir sonuç alamayacağını anlamış, direnci düşmüş ve hayattan uğranılan tecavüzün kaçınılmaz olduğunu farkedip, zevk almaya bakan bireyler olarak kaldık. Aynen Jorge'nin yaptığı gibi gardımızı salıverdik. Tıpkı hapisten kaçamayan bir mahkumun, hücresini menekşeler, aşk merdivenleri ve sardunyalarla güzelleştirmesi gibi, bize uygun görülen hayatları yaşanır kılmanın yollarını aradık.

forum resmi


"Seninleyken kendimi elden düşme hissediyorum. Onunlaykense yepyeni."


Bu söz filmde en çok etkilendiğim yerlerden biriydi. Jorge kendi yaşadıklarını sayfalarca anlatsa bu kadar açıklayıcı olamazdı. Tıpkı Jorge gibi biz de birilerinin küçülmüş hayatlarını yaşıyoruz. Hepimizin içinde yepyeni gıcır gıcır kıyafetlere sahip olma arzusu vardı. Ama hayat önümüze birilerinin beğenmediklerini, içine sığamadıklarını, eskittiklerini getirip, bizden onlarla mutlu olmamızı istedi. Ya küçük kardeş veya bir kapıcı çocuğu olduğumuza hayıflanacak, ya da gelen kıyafetlerden içimizdeki çocuğun bakış açısıyla heyecanlanacak ve ertesi gün top oynarken giymek için sabırsızlanacaktık. Mutluluk dediğin şey nereden baktığına bağlıdır gibime geliyor. Bizim için birilerinin beğenmeyip de bir kenara fırlattığı bu hayat, başkaları için, bize dar geleceği günler büyük bir hevesle beklenen bir fırsat olabilir. Bunu farkedip kimi zaman gardımızı boşa almamız gerekebiliyor.

Siyahaçalankoyulaci, tıpkı Pedro Almodovar filmleri gibi komedi ve üzerinde günlerce düşünülecek kadar ağır bir dram işleyen bir film. Filme tek kelime ile hayran kaldım. Komedinin dozajı ile, Jorge'nin içinde yaşadıklarını "Zengin kız, fakir oğlan" edebiyatına kaçmadan yansıtması takdire şayandı. Bunun dışında çekim teknikleri, sesler ve kamera geçişleri üzerinde ustaca duruşlar filmi güzel yapan diğer etkenler. İnsan tasvirleri muhteşem yapılmış. Hemen hemen her karakteri çok yakından tanıyor ve yaşadıklarına ortak oluyoruz. Hiçbirimize yabancı gelmeyecek bir şeyleri içinde barındıran muazzam bir film. IMDB'deki Plot Keywords saçmalığını da anlayabilmiş değilim. İlk iki etiket "Gay Interest ve Homosexuality". Filmi izleyenler bu etiketi yazanlara muhtemelen şu soruyu sorar: "Sen bu filmden çıkara çıkara bunları mı çıkardın?"

Gönderen: gelyldrm Jul 3 2007, 03:31 PM

Yaklaşık iki haftadır giremediğim sitemizde her girişimde uğradığım ilk başlıktır "Bağımsız Ruhlar ". Her seferinde yeni bir şeyler öğreniyor, üstadlarımın büyüleyici sözcükleri arasında sıkışıp kalıyorum, insan bir şey yazamıyor bu iletilerin üzerine, yazacak bir şeyi olmadığına, yetersiz kaldığına inandırmak da istemiyor kendisini ama biraz inatla biraz tutkuyla yaklaşıyor bu başlığa, her defasında yine takip ediyor delicesine, her kelimenin altını çiziyor okurken gözleriyle tekrar tekrar okuyor her okuyuşunda farklı bir tebessüm yakalıyor kendisinde. Her tebessümde de aklına kazınıyor "BAĞIMSIZ RUHLAR" insanın hafızasının en uçsuz bucaksız kıyılarına...

Gönderen: Funkster Jul 8 2007, 01:24 AM

spoilers.gif

***Dikkat!!! Siyahaçalankoyulaci ile ilgili hayata dair dokunup, izlemeyenler üzerinde pek bir etkisi olmayacağı düşünülen, yer yer kişisel bir katılım olaraktan olası spoiler tümseklerine karşı hız düşürülmesi tavsiye edilebilecek bir yazıdır.

baronio’nun yazdıkları arasında belki de zamanında bir kısmımızın yaşadığı tecrübelerden birkaçını kendi adıma yaşamış olmak, hayata dair ayrıntılarımızın kesişme noktalarının fazlalığına işaret ediyor. Sınıfsal ayrımlara aklımızın ermediği yaşlar yanında, sınıfsal ayrımların giremeyeceği mahalle aralarında futbol oynadığımız alanların yerinde şimdilerde devasa binalar bulunuyor. Futbol sahasında yaptığımız maç öncesi eşleşmeler sırasında sınıfsal farklılıkları göz önüne almanın aklımızın ucundan bile geçmediği saflığımızı nerede kaybettik sahi? Kimin kim olduğu, kimin çocuğu olduğu, babasının maaşının babamızın maaşından neden farklı olduğunu, kıyafetlerini neden gözümüzün bir yerlerden ısırdığı soruları kimin umurunda olurdu ki! Biz, adamın iyi oynayıp oynamadığına, takıma goller kazandırıp kazandırmayacağına bakardık. Kan ter içinde kararan havanın görme yetimizi zayıflatmasına, pencerelerden çocuklarını çağıran annelerin içimizde yarattığı strese rağmen sonunu getirmeye uğraştığımız maçın nihayet bitiminde evin yolunu tutardık. Sonra aynı apartmana girerdik. Biz üst katlara çıkmak, onlar ise bodrum katına inmek üzere girişte vedalaşırdık. Bu kısa süreli vedayı bile o zamanlar umursamaz iken, şimdi “yukarı çıkmak” ile “aşağı inmek” arasındaki farkı insani boyutlara taşıma haltı yiyoruz. Biz büyüdükçe kirleniyor dünya. Onun için saflığımızı, içimizdeki o kan ter içinde maç yapan çocuğu korumamız gerekiyor ya!

Ben Fenerbahçe taraftarıyım. Ama ne taraftarı olursak olalım, oyun oynamak üzere sahaya çıkan insanların onurunun, gururunun, mevkisinin, özünün, kökünün bizi ilgilendirmeyen bir mesele olduğunu unutmamak gerek. Fanatikliğin ne kadar uyuz bir davranış biçimi olduğunu kimse inkar edemez. Futbolun nankörlüğü, taraftarın ikiyüzlülüğü, fanatiklerin öküzlüğü, oyun oynamak için sahaya çıkan futbolcunun kendisini bile bazen fanatik edebiliyorken, fanatik dediğimiz kişiliksizler yok yere adam bile öldürebiliyorken, bu adamların biricik Rıza Çalımbay’a babasının mesleği üzerinden saldıran pankartlar açmış olmalarını tuhaf karşılamamamız gerek belki.. Ama bazı iğneler öyle batar ki, sahada her türlü küfürü yedikten sonra bile onları umursamayan kişinin, zamanında dişiyle tırnağıyla çalışıp ailesine bakan fedakar babasının mesleğini, rakip takım taraftarının hakir görme biçimine dönüştürmesi ile yapılan haksızlığı hazmetmesi çok zor olur. Belki vız gelir, tırıs gider. Ama insanlar bunu neden yapar ki? Herkesin babası doğuştan kont mudur, lord mudur? Hadi eski Türk filmlerinde iğneyi de çuvaldızı da garibana batıran diyaloglara çok sık rastlanıyordu. Mesela 1985 yapımı, bir filme verilebilecek en aptal isimlerden birine sahip http://www.imdb.com/title/tt0756259/’da kapıcı babasının baskısına rağmen gizlice futbol oynayıp yükselen, sonra Fenerbahçe’ye transfer olan İlyas’ın (İlyas Salman) meşhur olmadan önce apartmandaki banka müdürünün kızına aşık olması, mahalle bakkalının da sahte mektuplarla saf İlyas’ı acımasızca yüreklendirmesi içinde güdümlü füzeler misali duygu sömürüleri saldırısı vardı. Peki günümüze kadar neden geliyor bu kompleksler? Hala Nişantaşı merkezli dizilerde “çaycı parçası”, “köylü”, kapıcının kızı” üzerinden kahkaha atmamız umuluyor. Tamam, gerçek hayatta da o Nişantaşlı şahsiyetler bulunuyor. Ama eskiden bugüne filmlerimizde-dizilerimizde yapılan sınıf vurgusu biçiminde zerre kadar oynama yok. Hal böyle olunca 7’den 70’e zihinlere oturtulan alt-üst kavramlarından saçma sapan çıkarımlarda bulunuyor, bir de üstüne üstlük bu salaklıklarını millete pankartlarla duyuruyorlar. Bu fanatik saçmalığın rengi, takımı, sınıfı, milliyeti yok. Onlar, ancak kendi menfaatlerine olursa Kaptanatomkarıncarızaçalımbay’ı bağırlarına basar, onun babasının mesleğini onurlu, şerefli sayarlar. Onlar, Rıza’nın kapılardan çöp toplayıp, vitrindeki futbol topuna sahip olacağı günlerin hayalini kurduğu yaşlarında nelerle meşgüldüler acaba? Dışımızın kötülüğü, içimizin iyiliğini bağlamaz.

forum resmi

"Küçülmüşlerimizi kapıcıya göndermek" de yine yabancısı olmadığım bir durum. Artık üzerimize düdük gibi olan, modası geçen veya sebepsiz yere gözden çıkardığımız kıyafetlerimizi başkaları üzerinde görmenin bizi yüceltmesi veya onu giyeni utandırması söz konusu olamaz. Ama elde olmayan bir şey bu.. Başkasının giysileri içinde kendini bulamadığını düşünen bir çocuğa, kendince içine düştüğü ezikliği hissettirmemek tüm çabalara rağmen boş çıkabilir. Onu babasının veya kendisinin parasıyla alamamış olma hali belki de tüm hayatını etkileyecektir. Nişantaşı’ndaki ikinci el bir mağazadan başkalarının daha önce giydiği bir kıyafeti almaya benzemez. İşte böyle bir hali Jorge’nin onurlu ve gururlu bünyesinde gösteren Azuroscurocasinegro, fakir ama onurlu genç kişiliğinin gereksiz biçimde sulandırılmamış, biçimsiz gereklilikle sömürülmemiş hali.. Onu ağlak yapmayan olgunluğu içinde aslında bu bahsettiğimiz ezik hislerin hemen hemen hepsini hissetmek mümkün. Ama anlatımı o kadar hoş ki, mizahı hüzünle, hüzünü aşkla, aşkı dürüstlükle kaynaştıran, keyifleri kaçırmaya niyetli sınıf farklılıklarını, o tuzağa düşmeden akıllıca tasvir eden, yaşından olgun bir film. Üstelik öyle bir kıvam tutturmuş ki, Jorge, Paula, Antonio ve Natalia’dan kurulu mükemmel bir dörtgen içine, filmle çok alakasız sayılabilecek Jorge’nin kankası Israel’in komik ama anlamlı ebeveyn bunalımını da çok ustaca işleyen lezzetli bir yemek adeta.

Azuroscurocasinegro’nun neden Azuroscurocasinegro olduğuna gelince.. Bu filme bu ismi bulmak, bu filme bu ismi bulan kişi haricinde kimsenin aklına gelmemiştir. Ama anlamını öğrendiğiniz vakit, belki de o Siyahaçalankoyulaci’nin renk, ton, biçim değiştirmiş halinin kendi hayatınızda da eskiden ve şimdi hala var olduğunu göreceksiniz. Jorge için ilk başta, başkalarının eskilerini giymemek üzerine bir metafor olduğunu düşünebilirsiniz. Haklısınız da. Ama dahası, belki de daha önemlisi var! Geçmişte ve günümüzde sarıbaklavadesenlibalıkçıkazak, beşvitesliaçıkyeşilbisiklet veya ışıktarenkdeğiştirenokyanusmavisigözler gibi hedeflerimiz hep olacak. Bunların her birimiz için anlamı farklı, şekli şemali farklı olacak. Ama bu hedefler bizim ve istediğimiz esas şeyin arasındaki bir “şey”den farklı olmayacak. Ve bu “şey”, bizim asıl hedefimizi temsil eden kutsal bir varlığa, bir tutkuya, bir güzelliğe dönüşecek..
QUOTE
1405
01:30:10,439 --> 01:30:12,740
Bu takımın senin için
anlamı çok mu büyük?

1406
01:30:12,741 --> 01:30:15,476
Sorun takımda değil,
sorun altında yatanda.

1407
01:30:15,477 --> 01:30:17,037
Ne demek o?

1408
01:30:17,746 --> 01:30:21,182
Arada hep bir şey varmış
gibi hissetmek.

1409
01:30:21,183 --> 01:30:22,543
Neyin arasında?

1410
01:30:23,051 --> 01:30:24,741
Benim ve istediğim şeyin.

Gönderen: iqmachine Jul 14 2007, 11:36 PM

Bu başlığı tekrar görmek ve yazılanları okuyabilmek. Çocukluğumun o saf mutluluk anlarına geri dönmek gibi bir şey yahoo.gif yahoo.gif

Gönderen: daedalus Jul 14 2007, 11:38 PM

Sizi burada görmek de ayrıca bir mutluluk bizim için. Saf bir Bağımsız Ruh daha geldi smile.gif

Gönderen: Deli_Ziya Jul 19 2007, 07:53 PM

Bulmam biraz zaman aldı ama buldum sonunda Bağımsız Ruhları. İzlemedeyim.

Not: Kaybolmayın bulması zor oluyor. Zor bulunan da değerlidir gerçi ya!

Gönderen: raskolnikov Jul 20 2007, 02:40 PM

İki balık lafını duyana kadar filme dikkatimi verememiştim. Wish You Were Here'ı anımsatan bir imgeyle kendime gelip, mırıldandım "we're just two lost souls, swimming in a fish bowl"u... Önceleri bunu aşk şarkısı sanırdım, meğer dostluk üzerine yazılmış. (Bağımsız Ruhlar'daki her yazımı Pink Floyd ile başlayarak anlatmak gelenekselleşti. Karanlık ve kötü duygular hariç içsel her titreşimimi Pink Floyd'la anlatabileceğimi hissediyorum.) Dark Blue Almost Black'i iki balıkla anlatmak nedir ki? Bağımsız bir giriş, hislerin özgürce uçan kuş edasındaki kanat çırpışları...

**Spoiler Tehlikesi**

Memur çocukları hiç yabancı değildir, aile arasındaki giyecek miraslarına. Her mesleği belli bir "kutsallık" halesi içinde değerlendirirsek, ana-baba öğretmen çocuğu olmamın küçükken bana bıraktığı miras da Almanya'daki teyze oğullarımın yazın getirdikleri eskiliği az kıyafetleri giymekti. Fakirlik edebiyatı geçmişteki kadar prim getirmese de, yaşamımın belli bir döneminde gerçekten mütevazi Alaman kıyafetlerini giymiştim. Benim boy uzar, küçülen pantolanlar, gömlekler dayı çocuklarıma ve kardeşime geçer, böylece büyür giderdik. Yalnız bayram zamanı yastığımın altına ayakkabı koyduğumu hiç hatırlamıyorum, fakat bizim peder anlatır arada; "oğlum ayakkabıya bir şey olacak diye ödüm kopardı, yastığımın altına koyar; gece boyu tedirgin uyurdum" der. Bizim peder gerçekten fakirliğin dibinden gelmiş, The Pursuit of Happyness vak'ası yaşamış; hayatta hayran olduğum nadir insanlardan da biridir. Filmi izlerken Chris Gardner'ın başarı öyküsü mü olacak tedirginliğini taşıdım, üstelik tek korkum bu değildi; "davul dengi dengine çalar" temalı bir film olacak sandım Azuloscurocasinegro'u . Meğer Siyahaçalankoyulaci kendi başına, umut dolu, komikliğini dikkatlice ayarlamış, gözü çok çok yüksekte olmayan, sorunlarını olgunlukla benimseyen bir 'Jorge'in hikayesini anlatıyormuş. Jorge ismine dikkatinizi çekmek istiyorum, sevgili Bağımsız Ruh okuyucuları ve yazarları. Basit bir isim Jorge İspanyolcada. Bizim Ali'ye benziyor; kimse yanlış anlamasın, basit düşünüp basit ithamlarda bulunmasın lütfen. Hepimiz Ali'yiz!

Jorge'yi ele alalım; babasının mesleğini küçümseyip, mecburiyetten bu mesleğe devam eden ve umutla sosyal statünün zemin katından, üst katına çıkmaya çalışan birisi.(Terasta Jorge ve Sean'ın geçirdiği vakitler krallara layıktı.) Hayata şanslı başlamadığı kesin Jorge'nin ve yazgısını değiştirmesi kolay değil. Sevdiği kız ile aralarındaki sosyal farklılıklar, kız her ne kadar bunu yadsısa da, Jorge'nin içinde hep bir "eziklik" veya "burkulmuş" hissi uyandırıyor. Kendime bakınca hiç zengin kız arkadaşım olmamış diyorum. Şimdi olsa Paula karakterinde bir sevgilim, ben de Jorge'yı oynasam hayatta, acaba kendimi kapıcı Ali gibi hisseder miyim?

Soruma ayrı bir paragrafta cevap vereyim. Ailem, beni ve kardeşimi kendine güvenen birer birey olarak yetiştirmeye çalıştı; ne kadar başarılı olmuşlardır tartışılır. Yukarıda da Chris Gardner tipinde bir babam olduğundan bahsettim; durum böyle olunca ezikliği az bir birey oldum diyebilirim. (Küçükken şişmanlığım en büyük kompleksimdi, neyse ki tığ gibiyim artık. tongue.gif) Yaşım küçükken dahi Maradona, Metin Oktay, Micheal Jackson veya Madonna olma hayalim hiç yoktu ama lisedeyken "raskolnikov olacağım" dediğimi biliyorum. baronio'nun "...gerçeklikle yüzyüze kaldığımızda ise artık mücadele ederek kendini yıpratmaktan başka bir sonuç alamayacağını anlamış, direnci düşmüş ve hayattan uğranılan tecavüzün kaçınılmaz olduğunu farkedip, zevk almaya bakan bireyler olarak kaldık." lafına kısmen katılsam da, itirazım varoğluvar. Kendini bilmeyen insanların sorunu bu dostum, herkesin içinde güzelce becerdiği, icra ettiğinde etrafındakileri hayran bırakan bir sıfatı vardır. Kimisinin eli maharetlidir, çok güzel dikiş diker; kimisi çok güzel saz çalar, kimisi resim yapar, bazısı bir yazar okuyunca çoşarsın... Ne bileyim herkeste bir güzellik, yetenek, beceri vardır. Hatta sevgili baronio, Stranger than Fiction'daki kızı Ana Pascal'ı sana hatırlatmak isterim. Ne diyordu hatun?

QUOTE
O an, eğer dünyayı daha iyi bir yer haline getireceksem bunu kurabiyelerle yapacağımı anladım.


Bence Jorge'nin öyküsü de bu sözlere benzer bir düzlemde yatıyordu: kapıcı olarak kalacağını anlamak. Filmin sonunda kapıcımız bir şirkette yüksek mevkili bir işe başlasa, Paula ile evlense Azuloscurocasinegro'ya hayran kalmazdım, beğenirdim ama şimdiki gibi uzun uzun yazacak bir şeyler bulamazdım. Yeni Kapıcılar Kralı Jorge, bana çalı olmanın hafifliğini gösterdi.

Not: Çeviri filmin şiiri olmuş, baronio rulezz!
Not2: Diyeceklerim bitmedi, diğer arkadaşları bekliyorum.

Gönderen: raskolnikov Jul 25 2007, 04:49 PM

Bağımsız Ruhlar Sunar


KIS GÖZLERİNİ

forum resmi

http://altyazi.yedincigemi.com/altyazi.php?filmid=79


Filmin kısa bir tanıtımı:
Polonya'nın genç yönetmenlerinden Andrzej Jakimowski'nin ilk uzun metrajlı filmi Zmruz Oczy, (Squint Your Eyes/Kıs Gözlerini) bol ödüllü ve lirik bir yapım. Krzysztof Kieslowski'nin ünlü Renk Üçlemesinden tanıdığımız Jasiek rolündeki filmin başrol oyuncusu Zbigniew Zamachowski'ye, yardımcı rollerde Mala rolünde Ola Proszynska ve Eugene rolünde Andrzej Mastalerz eşlik ediyor.

Küçük bir kız ailesinden kaçıyor, eski öğretmeninin yanına sığınıyor. Öğretmeni pek bir şey yapmayarak yaşayan, hayatı elinin tersiyle iten birisi. Modern bir filozof, felsefe tarihi okuyanlar hatırlar bizim fıçıda yaşayan Diyojen'i, işte Jasiek de Polonya'nın Diyojen'i. Evi, arabası, sevgilisi varmış ama bunları bırakarak ufak bir köye taşınmış. Mala (Ufaklık) baskıcı, özgürlüğünü kısıtlayan ve kendisini birey olarak saymayan ailesiden firar ederek eski öğretmeninin yanına sığınıyor.

**Spoiler Tehlikesi**
Jasiek ile başlamak istiyorum yazıma, arkada müziğimi güzel seçtim.

Jasiek'in gözü kara. Kimselerin cesaret edemediği "modernlik" uzaklığını sonuna kadar yaşayan birisi. Şehirden, işten, kimi zaman aileden kaçmayı deneyip de uslu uslu yerimize döndüğümüz zamanlar olmuştur. Jasiek, kaçmış ama. Modern zamanın modern bir filozofu edasıyla küvetine geçmiş, işi için gelen memurla dalgasını geçiyor. Yalnız değil; köyün delisi Eugene ve suçlu tipiyle Sosnowski etrafındakiler. Bu filozof onlara "sorularıyla" yol da gösteriyor, ne de olsa eski bir öğretmen. Mala, öğretmeninden başkalarına bağımlı yaşayarak "uzlaşmacı" özgürlüğü öğreniyor. Öğrenme süreci zorlu elbet, kabul etmek istemiyor bazı şeyleri ama öğretmen Jasiek sabırla anlatıyor.

Hepimizin başından geçmiştir sanırım. İsyan edip ailemize kaçıp uzaklaşmak istemişizdir, belki aramızda hâlâ dileyen vardır firar etmeyi. Lisedeyken ailemin beni zindan ettiğini düşünürdüm, başka arkadaşlarımın benden daha özgür olmaları (eve geç saatte dönebilmek, ders saatlerinin esnek olmaları, hatta bira içmeleri -o zaman özgürlük buydu-) sinirimi bozardı. Sürekli ailemle aramda bir gerilim bulunurdu, şimdilerde durum çok daha özgür ve sakin. Film boyu Mala'nın yerine koydum kendimi. Dikkat çekmek için hırsızlık yapmadım, ama başka dikkat çekici yöntemlerim bulunurdu. Bence Ufaklık şanslıydı, ona yol gösteren çok akıllı bir öğretmeni var. Bir taraftan aileye kızlarının gerçek kişiliğini, öte yandan kıza ailesiyle uzlaşmadan yaşayamayacağını anlatıyor. Zamanında biri bana yol gösterseydi, herhâlde bu kadar üzülmezdik. Keşke küçükken bir Jasiek'im olsaydı...

Film manasız konuşmalarla geçiyor, ya da böyle görünüyor. Gerçek olan şu ki, anlattıkları izleyicinin anlamasına büyük oranda bağımlı. Neyse fazla uzatmama gerek yok, siz izleyin konuşuruz daha...

Gönderen: iqmachine Aug 2 2007, 01:49 AM

**Spoiler Tehlikesi**


BARAKADAKİ İSYANKAR




Belirsizlik

"Kıs Gözlerini" geçmişten bir yerlerden başlamış, öykünün akışına sona yakın ortalardan dahil olabildiğimiz bir film. Sanırım filmin en az 40 dakikası boyunca şahit olduğum şimdiki zamandan çok, olayları ve kahramanları bu noktaya getirmiş olan muhtemel geçmiş olasıklarını düşündüm durdum.Sıklıkla düşündüğüm diğer bir konu da;ilk sahnelerden başlayarak filmin ortalarına, hatta sonlarına dek Mala'nın Jasiek üzerindeki etki gücü.Elbette aslında tam tersi bir durum söz konusu, düşünülmesi gereken de bu gibi görünüyor.Bir öğretmenin öğrencisi üzerindeki etki gücü her zaman daha belirgindir. "Kıs Gözleri"nide bu duruma biraz belirsizlik karışmış, yer yer öğrencinin öğretmeni üzerindeki gücü daha fazla göze batıyor.Bu da filmimiz biraz fazla Mala merkezli mi olmuş sorusunu sorduruyor.

Otorite

Mala'nın anne ve babasından kaçarak Jasiek'in yanında yaşamayı seçmiş olması, Jasiek'in otoriter ebeveyn yada öğretmen rolünden zerre nasiplenmemiş olmasıyla doğrudan alakalı.Mala'nın babasına doğum günü hediyesi olarak polislerin kullandığı teçhizatları hediye etmek istemesi, başlı başına bir otorite figürü olan "polis" figürüne özdeş bir babanın varlığına işaret olmalı diyorum. Burada gene de otoriteyi memnun etme kaygısı mevcut, fakat bu hediyelerin çalınarak elde edilmiş olması otoriteye en büyük başkaldırı. Hem zaten film boyunca bir polis gelecek korkusu içinde olup bitiyor herşey, polis bir türlü gelmiyor, gelemiyor.Sözleşmeler,belgeler,yasaklar,imzalar hepsini elinin tersiyle ve alayla itiyor Jasiek. O bunu yaptığı anda da aha diyoruz şimdi geldi polis. Gelmiyor. Polis senin içinde içinde ! Ordan ayrılmıyorki, gelsin ! Jasiek için öyle değil ama, çoktan kovmuş onları. Otorite yok, mal mülk yok,sevgili yok, polis yok !

Özgürlük kaygısı

Anne baba Mala'yı eve dönmeye ikna etmenin yolunun Jasiek'ten geçtiğini düşünüyor. Jasiek ikna olur, o da Mala'yı ikna eder düşüncesindeler.Ama burada gene, anne babanın Mala açısından gözlerinden kaçırdıkları önemli bir şey var. Mala'nın Jasiek'in yanında olma sebebi, ikna etmeye çalışan rolundeki birisinden çok, sorularına cevap veren ve seçimlerinde onu özgür bırakarak doğrudan sorumluluk yüklemeyen bir öğreticiyi bulmuş olmasıdır. Anne ve babalar seçim ve özgürlükle ilgili kaygılar konusunda kendi yeterliliklerini kanıtlayamamışlarsa eğer, bunları çocuklarında görmeye katlanamazlar. Çünkü daha kendileri büyümemiştir, bu kadar hızlı büyüyen bir çocukla nasıl başedebilirler ? Tek çare onu küçültmektir. Ama bu çocuk "barakadaki isyankar"ın öğrencisiyse, işleri epeyce zor olacak demektir. Çünkü gerçekten usta bir öğreticiye sahip. Çocuklar da büyütür anne babalarını, buna fırsat tanınsın yeter.

Baba-can

Ortaokul ve lise öğrencilik yıllarına döndüğümüzde, bağırıp çağıran, yasaklar koyan, her fırsatta kurallardan dem vurarak ototirite sağlamaya çalışan, zaman zaman da bu kuralları kendinden yana yontan öğretmenler mi bizlerin gerçek öğreticileri oldular, yoksa kendinden emin, herhangi bir zorlamaya izin vermeyen, bize yol gösteren, ama o yola iteklemeyen, biz yol alırken seyreden, arada sadece gözleriyle işaretleri tanımamızı isteyen öğretmenler mi bizlerin gerçek öğreticileri oldular ? Yanıt çok net, eğer böyle bir öğreticiye sahip olduysanız, değil sadece öğrettikleri, kokusu bile hafızanıza kazınmıştır. Onunla oturmak istersiniz sonsuza dek ve yalnız...



Tüm öğrencilere bir "barakadaki isyankar" diliyorum smile.gif

Bunu seven bunu da sever yapayım mı ? Yaptım gitti smile.gif

IMDB
http://imdb.com/title/tt0468489/

Directed by: http://imdb.com/name/nm0281396/
Genre: Drama
Tagline: Secrets don't let go.
Plot Outline: An inner-city junior high school teacher with a drug habit forms an unlikely friendship with one of his students after she discovers his secret.
User Rating: 7.5 / 10 (8,743 votes) http://imdb.com/chart/top, http://imdb.com/name/nm2575873/, http://imdb.com/name/nm1560274/, http://imdb.com/name/nm1736913/


Of of of raskolnikov çevirisi üzerine baronio çevirisi, tadından yenmez.

Ama ben "bağımsız ruhlar üçlemesi" yapıp tavan yapıcam kardeşim diyorsan, bu iki güzel filme çok yakın durmasa da,unutulduğunu ve hakkettiği yeri bulamadığını düşündüğüm harika bir daedalus çevirisiyle harika bir filmi hatırlatma fırsatı yaratıyorum kendime fool.gif

IMDB
http://imdb.com/title/tt0426173/

Directed by: http://imdb.com/name/nm1729191/
Genre: Drama
User Rating: 7.5 / 10 (304 votes) http://imdb.com/chart/top, http://imdb.com/name/nm0296810/, http://imdb.com/name/nm1377449/, http://imdb.com/name/nm1726927/



"Bağımsız Ruhlar"ın bu üçlüsüne ne kadar teşekkür etsek azdır. Sağolun, varolun clap2.gif

yedincigemi.gif

Gönderen: otnemem Aug 14 2007, 06:10 PM

Merhaba bağımsız ruhlar ve her daim bağımsız kalanlar smile.gif Zamansız gidişinizden sonra bir kaç yerde izinize rastlamış ancak takibimi sürdürememiştim. Çok da normal olmayan bir yoldan, tamamen farklı bir amaçla yaptığım aramada tekrar karşıma çıktınız. Gördüğüm kadarıyla formunuzu koruyorsunuz. Geç de olsa sizi bulmak güzel. Takipteyiz efendim, selamlar...

Gönderen: baronio Aug 14 2007, 06:15 PM

Bir başka bağımsız ruha daha tekrar kavuştuk. Giderek köy kahvemizdeki masamız kalabalıklaşıyor. Çok mutlu oldum sevgili otnemem sizi gördüğüme. Hoşgeldiniz. friends.gif

Gönderen: otnemem Aug 14 2007, 08:17 PM

QUOTE(baronio @ Aug 14 2007, 07:15 PM) *

Bir başka bağımsız ruha daha tekrar kavuştuk. Giderek köy kahvemizdeki masamız kalabalıklaşıyor. Çok mutlu oldum sevgili otnemem sizi gördüğüme. Hoşgeldiniz. friends.gif

Hoşbulduk. Asıl ben sizin aranızda olduğum için çok mutluyum. Nefis altyazılarınızın, daha da önemlisi güzel film yorumlarınızın en sıkı takipçilerinden olacağım. Arada sırada kendi fikirlerimle de katılırım belki? Filmsiz kalmayın efendim. smile.gif

Gönderen: raskolnikov Aug 14 2007, 08:25 PM

Hoş geldiniz, otnemem. Bizim kahvenin çayını ben demlerim bu arada. smile.gif
Bağımsız yeni ruha sıcacık bir çay da benden...

Gönderen: otnemem Aug 14 2007, 08:41 PM

Hoşbulduk sevgili raskolnikov. Çay deyince akan sular durur. Hoş akan su bulmak pek vaki değil şu günlerde ama neyse. Böyle sıcak bir karşılamaya sıcak demli bir çay yakışır zaten. Bu arada forumu şöyle bir taradım pek geri kalmışım. Neyseki telekom hızları arttırdı kısa zamanda indirip sonra da sindirmek hedefim... Tekrar teşekkürler sıcak karşılamanız için...

Gönderen: baronio Aug 17 2007, 11:41 PM

spoilers.gif

Dikkat!!! Kıs Gözlerini üzerinden kısılmış gözlerimi açmaya yönelik otokritik bir anlam taşırken, küçücük ellerimin arasından kaçıp giden hayata bir ağıt yakar, Jasiek'in manevi zenginliğini ayakta alkışlama arzusu duymayanların tadını tümden kaçırır!

Hayattan el etek çekmek ile hayatı yakalamak arasındaki çizgi çok ince bence. "Ferrari'sini satan bilge" ve türevlerini son dönemde ziyadesiyle görür olduk. Bu tip insanlara belli bir saygım her zaman olmuştur. Örneğin yazar Emre Yılmaz da bir işadamı eskisidir. Yalıda yaşayarak, en lüks arabalara binerek, para içinde yüzerek, her gittiği yerde itibar görerek süregelen hayatını bir anda elinin tersiyle itip Ege'nin şirin bir sahil kasabasına yerleşip orada çocukluğundan beri süregelen, içinde ukde olarak kalmış ve bu heybetli hayatının getirdiği dezavantaj olan zaman darlığı hasebiyle bir türlü zaman ayıramadığı edebiyata kendini vermiş biridir. Bu adama göre yaptığı şey hayattan el etek çekmek değildir mesela. Hayatı yakalamaktır kaçmadan. Kimilerine göre bu tip adamlar "ermiş" insan profili çizerlerken, kimileri içinse sadece şımarık birer prototiptir. Hayatın bizlere karşı oynadığı çok ironik bir oyun var aslında. Her şeyin birer ters orantı, daha doğru bir terim ile ters simetri ile geliştiği bir yapısı var yaşamın. İnsanoğlu kendini geliştirdikçe en saf ve katıksız haline, geliştiremedikçe en donanımlı olabileceği mertebeye hasret duyuyor. Maddi kaygılar bir yana hayatta biz insanoğluna gerekli olacak tüm materyallerin aslında doğuşumuzla bizlere bahşedildiğini anlamamız için yıllarca okul okuyup, elalemin ağız kokusunu çekeceğimiz işlerde çalışmak zorunda kalıyoruz.

Küçük bir anektot ile konuya iyiden iyiye giriş yapmak isterim. Tayland'ın Phuket adasına her şeyini bırakıp yerleşmiş bir adamın hikayesi bu. Melbourne'de lüks bir balık restorantı olan, 30'lu yaşlarındaki bu kişi bir sohbet sırasında kendisine yöneltilen "Öyle bir hayatı nasıl bırakıp buraya; börtü böceğin, terliksiz ayakların içine gelebildin?" sorusuna çok enteresan bir cevap verir: "Buraya yılda en az bir kez gelir bir ay kadar kalır ülkeme dönerdim. Ülkeme döndüğümde sevdiklerimle hasret gidermem aşağı yukarı 2 hafta sürerdi. Sonrasında kendimle başbaşa kalırdım. Bizim Avustralya'da mal mülk önemlidir. İyi bir araban, eli yüzü düzgün bir evin, alabildiğince büyük bir televizyonun, bangır bangır bir müzik setin, DVD koleksiyonun olmalıdır. Bunların hepsi hayatın anlamı olarak görülür. Ben de bu yaşıma kadar hayatın anlamını bunlar üzerinden imgelendirdim. İşte sevdiklerimle geçirdiğim iki haftalık hasret giderme sürecinden sonra tüm bu saydığım şeylerle başbaşa kaldım. Akşamüstü 5 sularıydı. Öğlen uyanıp, akşamüstüne doğru restorana giderdim. Evden çıkmadan önce o binlerce dolarlık son moda sakız gibi beyaz koltuğuma oturdum ve etrafıma baktım. Gözüm bir çalmayan telefona, bir de dışarıda koşuşturan onca insana gidip geldi. İşte o an şu soruyu kendime sordum. Benim gerçekten tüm bunlara ihtiyacım var mı? Bir anda LCD TV, Müzik seti, arabam, garajım, koltuklarım, tablolarım, ayakkabılarım, takım elbiselerim gözümün önünden slide show gibi geçmeye başladı. İrkildim ve kendime geldim. Akşamında restorantımı satılığa çıkarttım ve buraya kendimi attım. Çünkü edinmekle yükümlü tutulduğum şeyleri edinmek için giriştiğim çaba esnasında hayatın ellerimden kaçtığını anladım. İşte o yüzden artık hayatın anlamını maddi varlıklarda değil, manevi hissiyatlarda arıyorum...."

İşte Jasiek gibi belli bir maddi, manevi ve felsefi doygunluğa ulaşabilen insanlar bu tip radikal kararlarla dünyanın büyük bir kısmının anlam veremeyeceği hareketlerde bulunuyorlar. Bilemiyorum belki de bize çalışıp para kazanmamız, her reklamını gördüğümüz şeyi almamız içten içe öğütlendiği için bu patikanın dışına çıkan birine şaşkınlık, biraz da gıpta ile bakıyoruz. Bu patikanın dışında bir yol olmadığına inananlarımız, ya da patika dururken çimlere, çamura, çaplağa girmeye anlam veremeyenlerimiz ise bu tip adamlara "gerizekalı" gözüyle bakabiliyor. Derin bir oh çekebiliyorsa insan, hayat anlam kazanmıştır halbuki. Hayatımız boyunca bizlerden daha cezbedici hayatlar yaşayan insanlar olacak. Bu işin bir sonu yok. Ama başkalarının hayatına ilgi duymayıp, kendi hayatının sahibi olmanın doygunluğuna erişebiliyorsa insan, işte asıl ermişlik budur bence. Bu hayat, terkedilmiş bir kasabada Jasiek gibi bekçilik hayatı sürdürmek de olabilir, Jorge gibi kapıcılık da, Lili gibi kasiyerlik de. Her şey içi boş birer kavramdan ibaret. "Şişman" kelimesini yaratmış olan yine bizler değil miyiz? Standartlarımız 90-60-90 olmasa 120-100-120 olsa, bu kalıba uymayanlara zayıf diye burun mu kıvıracaktık? Kendi koyduğumuz ya da hissettirmeden bize empoze edilen birçok kalıbın içinde yaşıyoruz. Tüm bu kalıpları yıkıp, sırf derin bir "oh"un peşinde koşan insanlara gıpta ile bakıyorum. Onlar kadar cesur olamadığım için kendime kızıyorum. Bu esnada hayat avuçlarımdan kaçıyor, bense ardından bir çift gözyaşı döküyorum...

Gönderen: raskolnikov Aug 18 2007, 12:23 AM

Bir gerçeğe daha mı ulaşıyoruz?
Acaba yaş ilerledikçe çocukluğu özlediğimiz gibi, kendimizden ayrıldıkça kendimizi arayacak mıyız? Genelde her arayışın çıkış yolu uzaklara varacak bir gidişat çizer, oysa içimize dönerek baktığımızda göreceklerimiz sorularımızın cevabı olur. Modern çağın tembellikleri arasında aylak aylak beynimizi uyuştururken, "ben nereye gidiyorum?" sorusuna ne zaman cevap arayacağız acaba? Ertelenmiş her umut ruhlarımıza birer karamsarlık bırakıp, içilen her alkolde kederlenip "nerede o eski günler" diyerek, neyi elde ederiz? Ferrarisini satan bilgenin? kitabını okumadan içinin kitabını okusan sevgili dostum, dökülmez bu göz yaşların. Çünkü biliyorsun ki, biliyorsunuz ki "büyük olmak" dediğimiz kavramı biz çizeriz ve içimizin büyüklüğü sadece bizde anlamlıdır. Bunca devrik cümlenin arasında, "sen erdin mi ki?" sorusuna ufaktan bir cevap vereyim: Ben kendimi buldum, yolumu çizdim. Yalnız kaldıkça, yalnızlığı benimsedikçe arındım ve olumsuz hissiyatların insanı kirlettiğini fark ettim. Şunu çıkardım tamı tamına: Bir ırmak gibidir yaşam, içine girmeden, köşeden bakmakla yetinenlere acırım bu yüzden! Yüzün onun içinde, arınsın ruhunuz, sonra da akın onunla.

cesur yeni dünya
baronio senin içinde.

Gönderen: raskolnikov Aug 19 2007, 01:05 PM

~ ÇOK YAKINDA ~

Stestí ( 2005)

http://www.imdb.com/title/tt0406098/

Ülkesi: Çek Cumhuriyeti Ödülleri: 16 Ödül

Not: Bağımsız Ruhlar'ın ağzına lâyık içten bir drama, mükemmel oyunculuklar... Katıldığı bütün festivallerden ödülle dönmüş bir film.


Gönderen: raskolnikov Sep 14 2007, 12:01 AM

Something Like Happiness (Mutluluğumsu)


forum resmi


http://altyazi.yedincigemi.com/altyazi.php?filmid=149


Bu sefer herkesten sonra yazacağım, maksat değişiklik. smile.gif

Gönderen: hevesli Sep 14 2007, 09:45 AM

Bağımsız Ruhlar'ın önceki forumda bittiğine ne kadar üzüldüysem; şu an -yeni fark ettiğim- burada devam etmesine bir o kadar sevindim. Sayenizde çok hoş filmleri izlemiştim. Burada da sıkı takipçiniz olacağım.

Bu arada önceki forumda kaos605 ismiyle tanıyordunuz beni.

Gönderen: skyser Sep 14 2007, 05:34 PM

QUOTE(raskolnikov @ Sep 14 2007, 01:01 AM) *

Something Like Happiness (Mutluluğumsu)


Filmi henüz seyretmedim ama böyle güzel bir film adı çevirisi için bile kutlayabilirim. Elinize sağlık flowers.gif

Gönderen: iqmachine Sep 16 2007, 06:59 PM

MUTLULUĞUMSU


http://imageshack.us

**Spoiler Tehlikesi**

Bağımsız filmlerin en büyük ölçekte buluştukları payda, devasa iddaaları olmayan, kendi halinde yapımlar olmaları. Bir çok bağımsız filmde dünya kurtarılmaz, çoğu zaman tek tek bireyler de kurtarılmaz. Bağımsız filmlerde en çok sevdiğim şey, birilerinin birilerini yada dünyayı kurtarmaya çalışmaması. Mutluluğumsu’da da kimse kimseyi kurtarmıyor. Hem zaten kurtulma kurtarılma ekseninden bakıldığında, gerçek kurtarıcı ve kurtarılması gerekenler kimler olabilir ?

Bu soruyu Monika’nın annesine sorarsanız cevabını hemen verecektir; tabiki Monika’nın kendisi kurtarılmalı, Jirka tarafından. Jirka; bütün gidenler gibi kendi geleceğinde yaşacağı dönüşüm-değişimlerden (kalanların da kendi payına düşen) bihaber, şimdiki zamana safça sözler veren gurbetteki sevgili. Her ne kadar Monika’nın babası için Jirka’nın Amerika’da ne bulduğu tam olarak anlaşılamaz olsa da, annesi için çıkış yolu, dahası hem kızı hem de bir ölçü de kendisi için geleceğin teminatı. Aslında Monika’nın annesi ve Amerika aynı şeyi temsil ediyor. İyi bir gelecek için, pragmatist yaşam biçimi, hırs,rekabet ve sonunda bunlar sayesinde kazanılması düşlenen bol miktarda para ve onun maddi ödülleri. Babanın bu değerlere sırt çevirmiş olması anneyi çileden çıkartıyor. Bunun yanında annenin diğer kızını (Dasha) ve onun çocukları olan kendi torunlarını nerdeyse hiç umursamıyor olması anlaşılacak gibi değil. Aslında Dasha’yı tanıdıkça ondan umudu kesmenin çok yerinde bir karar olduğunu düşündürecek tavırları var. Nevrotikliğin sınırlarını zorlayarak, kişilik parçalanması yolunda epey mesafe kaydetmiş diyebiliriz. Gene de bir anne kızını gözden çıkarabilse dahi, torunlarını hiçbir zaman gözden çıkaramaz gibi geliyor. Amerika’ya gitmekten vazgeçerek kız kardeşinin çocuklarına annelik yapmayı yeğleyen Monika’ya veryansın eden annesi, herkesten çok kendisini düşünüyor besbelli.

Monika kendi git gellerini yaşarken çocukluğundan beri onun çevresinde olan Tonik, bir görünüyor bir kayboluyor. Adıyla bile insanın içini ısıtan Tonik, öyle ilk bakışta fark edebileceğiniz özelliklere sahip değil. Yavaş yavaş fark edilen ve içinize işleyen özelliklere sahip. Film aktıkça, karakterin özelliklerinin ifşa olmasını kastetmiyorum sadece. Günlük yaşantınızda da Tonik gibi bir adam varsa, onunla ne kadar zaman geçirmiş olursanız olun yada ne kadar tanıdığınızı düşünürseniz düşünün her an demlenen ve her demde farklı bir tat bırakan birini tanımış olursunuz. (Raskolnikov’un böyle adamları özellikle bulup çıkardığını ve bizlerle tanıştırdığını düşünmeye başladım ben artık. Bir çırpıda aklıma gelenlerden özellikle Tonik’le fazlaca benzerlik kurduğum http://www.imdb.com/title/tt0075276/, tam adıyla Der Bruno Stroszek,http://www.imdb.com/title/tt0105682/ ve daha yeni bağımsız ruhlar başlığında tanıdığımız Jasiek.)


Yaşamayı seçtiği teyzesinin evinin yeniden inşasında Tonik daha bir mutluluğa yakın, sadece evin inşasının yarattığı mutluluk değil, Monika ile birlikte geçireceğini düşlediği geleceğin inşasında bulunuyormuşçasına da umut dolu. Damdan düşer gibi yada damdan düşer düşmez, yaşadığı duygu patlamasının da etkisiyle kendini salıvermesi Monika’nın git gellerinin duvarında parçalanıyor maalesef. Bir süre sonrada zaten Tonik’in bu git gellere cevabı, gitmesine destek vermesi oluyor. Elbette bunu yaparken de Monika’nın mutluluğunu düşünüyor sadece. Tonik gibi adamların diğergamlık yönleri öylesine gelişmiştirki, sırtınızdaki bütün yükü onun üzerine yıkabilirsiniz. Sırtlarında onca yük taşımalarına rağmen görebildikleri sevgi bunun onda biri değildir maalesef.
Filmimiz mutlu sonu düşündürüyor olsa da, mutlu sonlara inanmadığımdan olacak, kendi mutsuz sonunu çok önceden görerek genç yaşta ölmeyi seçen ünlü şair Thomas Chatterton’dan bir alıntı yapmak istiyorum. İki tip insandan bahsetmiş; Tonik’ler ve Yara’lar.

QUOTE
…Şairler diğer insanlardan üstünler çünkü onlar insanları anlıyorlar.Züppeler diğer insanlardan üstünler çünkü onları anlamak istemiyorlar.Onlara göre insanların zevkleri ve yaklaşımları bir çok ilkel önyargıyla dolu. Züppeler insanların kendilerini aptal hissetmelerini, şairler ise hayal bile etmeye cüret edemeyecekleri kadar akıllı hissetmelerini sağlarlar. Bununla beraber insanların bundan çıkardığı sonuçlar tamamen mantıksal değildir. Şairler insanlara hayrandırlar ve kollarını onları kucaklamak için açarlar fakat karşılığında çarmıha gerilip taşlanırlar. Züppeler ise insanları küçük görüp aşağılarlar fakat insanlar onlara defne dalından taç giydirirler.



Mutluluğumsu sayesinde mutluluğun kıyısında kala kalmanın ne demek olabileceğini bizlere tekrar hatırlatan raskolnikov'a binlerce teşekkür. flowers.gif

Gönderen: raskolnikov Sep 17 2007, 09:21 PM

Dayanamadım yazıyorum. Dün gece klavyenin başına geçip iqmachine'le sohbet edeyim film hakkından, deyip başka bir şeye dalmıştım. Bu sefer aramıza bir şey giremez; sıcak kahve, müzik ve mutluluklar yazım kimyasına katalizörlük ediyor. Ayrıca sohbeti okuyacakların kulaklarına lâyık bir şarkıyı da tanıtayım size:

http://www.czech-tv.cz/specialy/stesti/download/stesti-pisnicka.mp3 indir, çekinme; tamamen yasal.

Spoiler yoluna saptı bu yazı, iyi okuyuşlar.

Mutluluğumsu'nun sonundaki şarkıyla başlayalım sohbete. Aklının köşesindeyim, yani bir ucundayım kalbinin diyor Tonik. Sen iste, bana bir umut ver, ben sana dünyaları hediye edeyim diyor Monika'ya. Hayalperest midir bilmiyorum, ama sorumluluk almaktan korkmuyor eleman. Kendi ailesinden kaçıp, özgür olmak adına teyzesinin yanında yaşıyor. Fakir, inişli çıkışlı ve özgür yaşamı; normal, huzurlu, kapalı yaşama tercih ediyor. Kendi kuşağının lafını dinlese, babası gibi fabrikada işçi olur, tekdüze yaşar, kapanır gider o kötü daireye. Elmanın diğer yarısı Monika, kararsız bir kızdır birçok yönden. Onun tercih şansı mevcut en başta, bir yol Amerika'ya gidiyor, diğer yol kalbine. Mantık evliliklerinin çoğaldığı bir çağdayız hepimiz. Bunu bize toplum değil, Tonik'in sarhoş babası söylüyor: Bu çağda birbirini seven mi kaldı, be hanım? Zorlu bir yoldur bence kalp yolu. Herkes altından kalkamaz, çok düşersin. Dizlerin yara bağlar, Dasha gibileri üzer seni. Annen seni anlamaz, Amerika'ya varsan eş olarak fakirliğin biter der.

Ayaklarımı yere basarak devam edeyim. Fakir yaşamların öyküsü bir yönden Something Like Happiness, yönetmenin gerçekten yerinde bir tercihi. Zenginlere ait bir aşk ve hayatı tanıma filmi olsaydı, hafif kalırdı filmimiz. Bir taraftan yaşamın ağırlığı, bir taraftan duyguların karanlığı, bir taraftan tercihler meselesi derken altta kalan gençlerin çıkmaya çalıştığı bir film. Materyalist dünya ile duygusal dünyanın birbirine karışması gibi, kafası karışan bir Monika'nın; aşkıyla herkesi kucaklayıp, mutluluğa doğru yürümeye çalışan bir Tonik'in hikayesi. Karakterlerin çoğu sıcak, Dasha'ya bile acıyor insan. Her şeyi alt üst olmuş bir kadın, şirin mi şirin çocuklarına bakmaktan bile aciz. Bunca birbirinden farklı karakterlerin yaşadığı çevre de iç karartıcı; santral gri dumanlarını salıyor göke, yağmur yağıyor devamlı, lojmanları köhne, eğlendikleri yer baraka. Böylesine bir karanlıktan nasıl çıkar ki güneş? İnsanın içini aşktan başka ısıtacak bir şey mi var? Gaz gibi paralı değil, bedavaya aşık oluyor insan. Fakirin, zenginin, körün, topalın buluştuğu tek ortak payda aşk. Bu yönüyle de, evrensel bir film Stesti; izleyip anlamak için çok fazla argümana gerek yok.

Something Like Happiness'tan bahsedecek daha çok şeyim var, her şeyi söyleyip diğerlerin tadını kaçırmayayım. Sevgiyle Bağımsız Ruhlar...

Gönderen: baronio Sep 18 2007, 09:41 PM

QUOTE(hevesli @ Sep 14 2007, 10:45 AM) *

Bağımsız Ruhlar'ın önceki forumda bittiğine ne kadar üzüldüysem; şu an -yeni fark ettiğim- burada devam etmesine bir o kadar sevindim. Sayenizde çok hoş filmleri izlemiştim. Burada da sıkı takipçiniz olacağım.

Bu arada önceki forumda kaos605 ismiyle tanıyordunuz beni.


Ben bunu daha yeni gördüm yahu! Arada kaynamış. Yorumların arasına girdim ama çok mutlu oldum ne yapayım? Bir Bağımsız Ruh daha gelmiş, hoş gelmiş. Bir yandan kavuşurken, diğer yandan çoğalıyoruz. Daha ne ister bu köhnemiş ruh? Köy kahvemiz kadrosunu hem topluyor, hem de giderek güçleniyor. Hoşgeldiniz sevgili "hevesli". smile.gif

Gönderen: baronio Sep 24 2007, 03:45 AM

spoilers.gif

Dikkat!!! Mutluluğumsu üzerinden klavyeye vuran parmak darbelerim eşliğinde, kulağımda "Aklımın bir köşesindesin" dönerken yüzümde belli belirsiz bir gülümsemeyle yazılmış bir yazı olup, mutluluğumsunun resmini Abidin gibi çizmenin hoşnutluğuyla film ve hayat arasındaki ince çizgiye teğet geçmeye çalışan bir yazıdır. Filmin naifliğinin yanında solda sıfır kalır, tat kaçırır!

Ah rasko ah, yaptın yapacağını yine! Daha filmin ismine kattığın bağımsız havayla aşağı yukarı neyle karşılaşacağımı bilerek koyuldum filmi izlemeye. Ama çok yanışmışım. Bu beklediğimden de öte, muhteşem bir film! Her ne kadar Dasha'yla Monika'nın kardeş olup olmadıklarından bir türlü emin olamasam da, Tonik'in babasıyla, evinde yaşadığı kadının halası mı yoksa teyzesi mi olduğunu tam çözemesem de filmin geneline baktığımızda bu detayların çok da mühim olmadığını anlıyoruz. Zaten mühim olsa yönetmen bu noktaları net bir şekilde açıklardı. Burada aile bağlarından öte, insan ilişkileri sözkonusu. Hayata bakışları ile "varım" diyen insanların birbirleri ile olan ilişkileri.

forum resmi


Bir yanda büyükbabası ve teyzesinin paralelinde dünyaya bakan, çocukluğunda yaşadığı mutluluğun hiçbir şekilde para ile satın alınamayacağını düşünen ve bu yaşantısından vazgeçmeyip, yokluk içinde ama huzurlu bir hayat süren Tonik ile hayatta bir yerlere çalışmak ve neticesinde gelecek maddiyatla varılacağına inanan, o viranda yaşamanın beyhude olduğunu, tüm güzelliklerin çocuklukta yaşanıp bittiğini düşünen babası ile ilişkisi. Diğer yanda sadece hissettikleri için, kalbinin sesini dinlediği için Amerika'ya sevgilisinin peşinden gitmek isteyen, ama Dasha'nın çocuklarına bakacak durumu kalmadığını anlayınca annesine göre tüm "geleceğini", kendisine göreyse tüm "sevdasını" hiçe sayıp gitmeyen Monika ile kızını evden atabilecek kadar gözünü "başarı fetişizmi" boyamış annesi. Herkes evladının bir yerlere gelmesini, onunla gururlanacağı bir şeyler yapmasını ister. Ama bunun altında yatması gereken şey "evladının iyiliği" olmalıdır. Evladının iyi halinin kendilerine sirayet edecek manevi çıkarımının esiri olmakla olmamak arasındaki o küçük noktayı ıskalayan anne, bu hırslı yapısını manevi güzelliği bakımından "romantik" kocasına da aksettiriyor.

Bunlar köy/kent savaşımının Mutluluğumsu'ya yansıyan tarafıydı. Peki ama filmin tek derdi o mu? Hayır elbette! Bir evlatçık var ki filmde tek kelimeyle izlerken "dost" belliyor insan. Seviyor, ses etmiyor... Üzülüyor, ses etmiyor... İsyan edesi geliyor, ses etmiyor... Omuzlarında taşıyabileceğinden fazla yük olmasına rağmen, yüreğindeki sevgi herkese yetiyor. Verdiği sevginin onda birini göremiyor kimselerden. Yüreğinin tüm odalarını doldurduğu sevdiklerinin içinde bir yatacak yeri olmadığını öğrendiğinde, bir başına kaldığında ise kalmakta bir anlam göremiyor.

Elimizi uzatınca hep dokunacağımızı bildiğimiz, daha doğrusu sandığımız bazı şeylerin, değerini hep sonradan alıyoruz. Yüreğimizin sesini iyi dinlemediğimizden kaynaklanıyor bunlar. Hayatı şairler üzerinden değil de züppeler üzerinden imgelendirdiğimiz için biraz da. Ama an geliyor, anlıyoruz yüreğimizin derininden gelen seslerin ne dediğini, elimizi uzatıyoruz ama nafile...

Elimizi uzatmadan da dokunabildiğimiz şeyler değil midir mutluluğumsu?

Gönderen: raskolnikov Sep 24 2007, 09:11 AM

Şu teyze, kız kardeş karmaşasına bir son vereyim. smile.gif iqmachine dostum, şaşırmış; Dasha ile Monika kardeş değiller, komşular sadece. Teyze de, herkesin teyzesi, akrabalık bağı sadece Tonik ile. Tonik'in babasının kardeşi, aslında Hala diyebilirdim; hatta öyle demem gerekiyordu ama Hala yerine Teyze'nin bana daha sempatik geldiğini düşündüm. Teyze daha sıcak bir kelime, değil mi?

Je vais bien, ne t'en fais pas & U-turn ilişkisinde olduğu gibi, Stesti & I'm on the corner of your mind arasında sıkı bir bağ bulunuyor. İlki film boyu çalarken, ikincisi sonunda vuruyor Bağımsız Ruhları. Açıkçası Mutluluğumsu'yu izlerken Camel grubunun Stationary Traveller şarkısı aklıma geldi; gizli, üzgün, karanlık, ümitli ve çoşkun duygularımı açığa çıkaran bu şarkıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir dinleyin, belki siz de seversiniz.

Stationary Traveller



Gönderen: iqmachine Sep 24 2007, 11:07 AM

QUOTE
Şu teyze, kız kardeş karmaşasına bir son vereyim. iqmachine dostum, şaşırmış; Dasha ile Monika kardeş değiller, komşular sadece.


Monika'nın annesinin günahını aldık o kadar. Zalimce davranışları daha az zalim görünüyor şimdi. smile.gif Monika'nın fedakarlıkları da bambaşka bir boyut kazandı gözümde. Öyle bir önyargıyla izlemişim ki, insan bu kadar fedakarlığı ancak kardeşi ve onun çocukları için yapar düşüncesine saplanıp kalmışım. Aslında Monika'nın annesinin Dasha'nın çocuklarının isimlerini karıştırdığı bir sahneden anlamam gerekirdi, bu kadar da olmaz diyerek. Kardeş olmadıklarına dair berlirgin bir sahne de hatırlamıyorum. Ya kardeşlerse fool.gif





Gönderen: Funkster Oct 9 2007, 08:48 PM

spoilers.gif

Dikkat!!! Winter Solstice hakkında, her ne kadar kağıt üzerinde Bağımsız Ruhlar bünyesinde olmasa da, hissiyat, fikriyat olarak tam da yerinin burası olduğunu düşündüğüm, izlemeyenlere bu güzel filmin tadını kaçırabileceğini bildiğim kısa bir yazıdır.

forum resmi

Hani içimden “severim ben bu filmi” diyordum ama bu kadarını beklemiyordum doğrusu. Bir baba-oğul(lar), ya da baba-evlat filmiydi Winter Solstice ve ben artık bu türe ait en dolu örneklerden bazılarını izlediğimi farzederek yeni şeyler söyleyeceğini düşünmüyordum. Aslına bakarsak söylemiyor da.. Ama mutlaka yeni bir şeyler söylemesi değil mesele. Bir şeyler söylemesi. İlişkileri en doğal, en samimi haliyle göstererek de yüreklerde küçük sarsıntılar yaratabiliyorsunuz. Özellikle sorunlar yaratmaya çalışmayıp, zaten hayatın akışına kapılmış giden yaşamların rutini içinde olan sorunlardan bir hikaye/hikayeler çıkarabiliyorsunuz. Kurmaca olduğunu bile bile “play” tuşuna bastığınız bir öykünün, esasen ne kadar içten ve gerçek bir kesit olduğunu görerek mutlu oluyorsunuz. 1,5-2 saatiniz ayırdığınız bir filmde kendi tecrübelerinize ait kırıntılar bulduğunuzda ise, o size hiç de film gibi gelmiyor. Tam aksine, o filmdeki tecrübeler, duygular bize tanıdık gelmese dahi, bizi yakalayan sıcak bir atmosfer sanki onları yaşamışcasına sarıp sarmalıyor. Hatta ilginç biçimde o basit rutinin içinde siz de olmak, o havayı solumak, parçası olmak isteyebiliyorsunuz. İşte Winter Solstice bana bunları ve dahasını hissettirdi.

Karısını trafik kazasında kaybeden Jim Winters, her yönüyle sorunsuz bir babaydı bana göre. Pete ve Gabe adındaki iki oğlu ile ilişkisi çok dengeliydi. Çoğu babanın hayalidir böylesi dengeli ilişkiler. Fazlaca yüz göz olmayıp, boğazlamayan bir disiplini elden bırakmayıp da arkadaş gibi olabilmek.. Mesafeli de olsa bir arkadaşlık seziliyordu. Jim’in örnek babalığına karşılık küçük oğul Pete’in lisedeki başarısızlığı, büyük oğul Gabe’in, küçük yerleşim yerlerinde veya filmdeki gibi banliyö Amerika’sında büyümüş gençlerin ortak sıkıntısı olan sıkışmışlık hissi, son derece olgun, derli toplu, kazasız belasız ama güçlü bir akıcılıkla işlenmiş. Jim’in oğulları ile ilişkisinde hissedilen üstü kapalı, altı çizili gerilimin yansımaları hiç rahatsız edici abartılar barındırmıyordu. Zaman zaman yaşanan yükselmeler, olması gerektiğinden ne eksik, ne de fazlaydı. Hayranlık verici bir denge hakimdi. Mesela komşularının evine üç aylığına bakmak için yerleşen orta yaşlı bekar Molly Ripkin’in, Jim ve oğullarını yemeğe davet etmesi, ama oğullarının bu yemeğe gelmemesine sinirlenen Jim’in onların yataklarını dışarı atmasının ardından iplerin kopacağını düşünüyorsunuz. Fakat ertesi gün hiçbirşey olmamış gibi hayatlarına devam etmeleri, çoğumuzun ailesinde rastlanabilecek rahatsız etmeyen, bilakis ilişkilerimizin sağlamlığına işaret eden dengesizliklere benziyordu. Aile içi ilişkilerde denge kadar, bu çeşit zararsız dengesizliklere de ihtiyaç oluyor. Dengesiz oluşları, biz o ailenin bir ferdi olmadığımız, dışarıdan gördüğümüz kadarıyla öyle.. Oysa o aileler için bu durum, sağlıklı bir ceza sistemi veya yazılı olmayan pedagojik davranışlardan başka bir şey değil.

Jim’in oğullarıyla ilişkisi yanında, Molly ile olan yakınlaşması, Pete’in tarih öğretmeni ile, Gabe’in kız arkadaşı Stacey ile, kardeşlerin birbirleri ile ilişkileri de filmin ekonomik süresi içine yerleştirilmiş taze yan hikayelerdi. Pete ve Gabe’in yüzmeye gittikleri, üçünün beraber lokantada yemek yedikleri kısa bölümler ve finaldeki veda sahnesi, bir bağımsız filmi neden severiz sorusuna alternatif cevaplar olabilecek kadar sadeydi. Ama bu sadelik, etkileyici olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Böyle yalıtılmış sahneler hislerimize hücum ederler neredeyse. Ortada duran şeye bakarak yoğun anlamlar çıkarırız. İşte finalin sadeliği de bağımsız film severleri etkileyecek ölçüde farklı hislerin ortak tercümesi gibiydi. O sahne bana şunu söyledi: İnsanoğlu, sevdiklerinin binip gittiği arabanın arkasından bakarken, kaç yaşında olursa olsun biraz daha büyüyor.

forum resmi

CNBC-E’de ara sıra rastladığım, ama hiçbir bölümünü baştan sona izlemediğim Without A Trace dizisinin oyuncusu olarak daha fazla tanınan Anthony LaPaglia, ölçülü oyunu ve ağır duruşuyla rolüne çok yakışmış. Pete ve Gabe rollerindeki oyuncuların durgun ama hissedilir performansları da öyle. Filmin etkileyici tema müziğinin ve yağmur damlaları gibi huzurlu akan gitar nağmelerinin sahibi John Leventhal da, bu güzel fotoğraftaki yerini alıyor. Filmi izlerken bahçe düzenlemeleri ile uğraşan Jim’in ne güzel bir mesleği olduğunu düşündüm, ona imrendim. Kimbilir ne kadar huzur verici bir meslektir. Hele de geniş bahçeli banliyö evlerini düzenlemek ne kadar keyiflidir. İnsan Gabe’in neden oradan kurtulmak istediğine anlam veremiyor. Fakat bizim gördüklerimizin dışında zor bir hayatın olduğunu, özgürlük hissinin bir noktadan sonra her şeye baskın geleceğini de yansıtıyordu sanki. Bittikten sonra karakterlerin hayatlarına kaldıkları yerden devam edeceklerini hissettirmeyi başaran, hatta olası sahnelerini gözümüzde canlandırabileceğimiz, sayıları çok fazla olmayan filmlerden biriydi Winter Solstice.. Filmin başında Jim bulaşıkları bitirip, iki arada bir deredeki huzurla bahçeye sigara içmeye çıkıyordu. İşte benim için bu duygunun filmiydi Winter Solstice..

Gönderen: baronio Oct 9 2007, 11:21 PM

spoilers.gif

Dikkat!!! Winter Solstice'i her Bağımsız Ruhlar filminde olduğu gibi, irdeliyor kisvesi altına koyup, Jim'in uzun zamandır derleşecek birilerini araması misali, yanınızdaki bar taburesine ilişip, kafanızı kazan ettiğim bir yazı olup, dırdır dinlemekten hazzetmeyenlerde ne tat bırakır, ne de tuz.

Aslında filmi Bağımsız Ruhlar'da duyurmadığıma çok pişman oldum. Biraz ağır bir film olduğunu biliyordum izlemeden önce, ama bu kadar Bağımsız Ruhlar'a yakışacağını iş işten geçtikten sonra farkettim. İnanılmaz naif, inanılmaz sade bir hikâye. İzlerken sanki insanlar bir film çekiminde değillermiş gibi bir havası var. Sanki Jim, Pete ve Gabe'in evine belli bir süreç için yatıya gelmiş bir misafir gibi hissettim izlerken kendimi.

Bu misafirlikte gözlemlediğim ilk şey, hiç özel konulara girmeseler de, bu üç erkeğin dillendiremedikleri bir sıkıntıları olduğuydu. Aralarındaki ilişki, üç açmazdaki insanın psikolojik zorluklarından ötürü patlamanın uçlarında geziyordu adeta. Her an bir yerden kavga çıkıp büyüyecek ve malum konu üzerine laf dönüp dolaşıp gelecek gibi bir titreklik doğdu üzerimde. Yanlış zamanda orda bulunma hissiyatının içimde doğurduğu rahatsızlıkla kalkıp gitmek istediğim anlar oldu. Özellerine, yaşanmış en özel acılarına değinmek istemeyişlerinin, ben misafir olarak orada olduğum için öyle olduğunu hissettim. Sanki aralarında birileri olup bitenlerden kendini sorumlu tutuyor, kimileri ise şu anki gergin havayı doğuran iletişimsizliğe mâni olmaya çalışıyor gibiydi. Jim'e baktığımda, geçmişle hesabını tam olarak kapatamamış, kimselerle olup biteni dertleşememiş bir adam, geleceğe bakmak istese de, bunun içinde doğurduğu tedirginlikleri yaşayan bir baba gördüm. Gabe'e bakınca, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını idrak eden, kapana kısılmışlığı iliklerine kadar hisseden, her baktığı yerin ona hep aynı şeyleri hatırlattığı, artık o mutlu çocuk yerine, erişkin bir birey olduğunu fark eden bir delikanlı gördüm. Pete'e baktığımda içten içe olanlardan kendini sorumlu tutan, hayatı çok genç yaşta ciddiye almayacak kadar ağır bir dram yaşamış, bu sıkıntıları yüzünden içindeki başarılı öğrenciyi de kendi kendini cezalandırır şekilde derinlere gömmüş, sorunlu bir gelecekle, sorumlu bir birey olmak arasında gidip gelen bir genç gördüm.

Ama hepsinden öte beni ve babamı gördüm. Babama gidip sıkı sıkı sarılmak istediğim, ama bir türlü yapamadığım o içimize işlemiş psikolojik ve kültürel ritüellere lanet ettiğim her anda, bir daha asla geri getiremeyeceğim ve bunun için bütün hayatım boyunca kendime lanet edeceğim dakikaları gördüm. Onunla tavla oynamak, hayâllerinden bahsetmek, karşılıklı aslan sütü devirmek, hayattan beklentilerimi, hayâllerimi anlatmak, 13 yaşımda, pijamam üzerimde, yalın ayakla gidip dizlerine başımı koyup gözlerimi kapamayı istedim. Nasıl bana birkaç adım uzakta olmasına rağmen böylesine erişilmez uzaklıkta olabilir ki? Kendisi de mesafe koymak istememesine rağmen, bir zamanlar içimizde beslediğimiz o canayakın kişiyi ben mi öldürdüm, yoksa gereksiz gururum mu?

"İnsanoğlu, sevdiklerinin binip gittiği arabanın arkasından bakarken, kaç yaşında olursa olsun biraz daha büyüyor."

Bu lafın üzerine söylenecek hiçbir şey bulamazken boğazım düğümleniyor. Kimi zaman o arabada biz oluruz. Ama en nihayetinde babamız da bir arabaya binip gidecek. Hem de dönmemek üzere. Peki o zaman birkaç adım uzaklıkta olabilecek mi? Son dönemlerde babamla ilgili bir iki sıkıntı yaşadığım için, bu tip filmler ve konular canımı acıtıyor. Fazla dillendiremiyorum. http://forum.yedincigemi.com/index.php?s=&showtopic=285&view=findpost&p=6445 Bundan sonra hayatımın her gecesini "o"nun için uzun tutacağım. Aramızdaki bir iki adımlık mesafeyi de kaldıracağım. Söylemesi kolay, mesele gerçekleştirmekte. Peki ama ya yarın öbür gün gerçekleştirme imkânım olmayınca?

Gönderen: filmciserdar Oct 13 2007, 03:08 PM

Bu başlık altında tanıtılan Bağımsız Filmlerin, çevirileri (linkleri vs.) ilk ileti ya da ayrı bir başlık altında toplanamaz mı? Böylece yapılan çeviriler hem arada kaynamamış olur ve biz sinefiller de bu filmleri kaçırmamış oluruz.

Bağımsız filmlere vermiş olduğunuz gönül ve emekleriniz için defalarca teşekkürler. cheers.gif

Gönderen: raskolnikov Jan 10 2008, 12:33 AM

İleride bir gün geçmişe dönebildiğimizde, yüz yüze anlatmak istediklerimi satır aralarında çoktan söylediğimi anlamış olacaksınız. Gizli kalınmasından ötürü değil, insan denen varlığın ikiyüzlü doğasından korktuğumdandı her şeyi söyleyememek. Her şey söylenmemeli, bazı şeyler sessizliğe bırakılmalıydı; In the Mood For Love'daki aşkın anlattıklarını hangi söz karşılayabilirdi ki? Oysa ben kendime hep güvendim söz konusunda, güvencim de dürüstlüğümden ve karşılık beklemediğimden geliyordu; beni ben yapana güveniyordum ve bunun hayattaki en büyük avantajım olduğuna inanıyordum.

Sözlerdi evet, beni anlayabilmenin en basit yolu...

Yüzünün kirini saklayanlar, maskesini hiç çıkarmayanlar, kendisiyle yüzleşmeyip ne olduğunu bilmeden iyilere saldıranlar; kısacası benim "kötü" tanımıma uyan bütün elementleri, o pislik bedenlerine yağ yaparak ruhlarını tutsaklaştıran kişilere savaş açmam da, işte bu döneme denk geliyordu: aşkın yeşermesi. Aşkı siz hissetmiyorsanız, herhangi bir şekilde içinize girmemişse, daha önce izlediğiniz ucuz pop-corn filmlerindeki "aşk" tanımlarıyla boğulduysanız; lütfen bu yazının devamını okumayınız. Gidin, çıkın, hava alın; karşımda durmayın.

İyi kalmanın savaşını her zaman veriyorum. Günlük, gerçek, size yalancı bana gerçek, bana yalancı size gerçek, onlara yalancı bize gerçek hayatlarda ruhsal tınılarımla etrafa güzellik yaymaya çalışıyorum. İnandırıcılık konusunda hiç de çekincem olmadı, beni sevmeyen kötüdür diyebilecek kadar bile ileriye gidebilirim. Bende bir parçanızı bulmadıysanız, beni bir şekilde kendinize yakın hissetmediyseniz, hayallerimi dinleyip kendi hayallerinizi benimle paylaşma isteği hiç duymadıysanız; siz gerçekten kötü bir insansınız.

Ey kötü, seninle artık "gerçekten" savaşıyorum; senin barıştan anlayacağın yok. Sen kazanırsan kötü, ben dağa çıkıp kendimi "çimen" olarak yetiştireceğim; basit bir yeşillik. Görelim bakalım.

Bir kere daha, Once...

Gönderen: raskolnikov Jan 15 2008, 06:28 PM

ONCE (BİR KERECİK)


http://altyazi.yedincigemi.com/altyazi.php?filmid=388


İyi seyirler...


Not: Filmle ilgili yazabileceğim şu an hiçbir şey yok. Siz izleyin, beğenirseniz hep birlikte konuşuruz. smile.gif

Gönderen: baronio Jan 15 2008, 06:42 PM

Offf inanilmaz sevindim! Bu yilin en iyi filmlerinden biri olarak bazi yerlerde gosterildigini biliyorum. Nasil mutlu oldum anlatamam bu surprizden. Ellerine saglik dostum. En kisa zamanda izlemek istiyorum. flowers.gif

Gönderen: reel Jan 15 2008, 06:48 PM

Vallahi başlığın gidişatına pek uygun olmasa da, ben de teşekkür edemeden geçemeyeceğim. Kuşlar haber verdi. Biz de edindik. smile.gif İki gündür uyumuyoruz efendim şu duyuru yapılsın diye. Ellerine sağlık, rasko. flowers.gif

Artık devamı biraz uyuyup, izledikten sonra gelsin. smile.gif

Gönderen: 213 Jan 15 2008, 07:42 PM

Ben niyeyse bu filmi ingilizce izlemiştim fool.gif ve beğenmiştim. raskolnikov çevirisi ile bir daha izlemek daha çok keyif verecektir. Ellerine sağlık diyeyim ben de. flowers.gif

Gönderen: swordfishxyx Jan 19 2008, 03:57 AM

spoilers.gif
Bu yazı "Once" filmi ile ilgili spoiler içerebilir.

Öncelikle muhteşem çevirisi için raskolnikov'a teşekkürlerimi sunarım. "Once" tam bu başlığın ruhuna uygun bir film olmuş. Mütevazi bir bütçe ile (150 bin dolar) nasıl muazzam bir film yapılacağını gösterilmiş. Öncelikli olarak "Once" çok sıcak, içten, etkileyici bir filmdi . Film neredeyse tüm anlatmak istediklerini şarkılarla anlatmış, bunun sonucunda bir müzikal şölen ortaya çıkmış. Filmi izlememden yaklaşık 7 saat geçmesine rağmen hala filmde geçen parçalar aklımdan çıkmadı. Filmdeki kız ile erkeğin (sanırsam filmde kız ile erkeğin isimleri hiç geçmedi) müzik enstrüman dükkanında söyledikleri şarkı, kızın pil aldıktan sonra eve dönerken söylediği şarkı, albüm kaydı yapılırken söylenen şarkılar hepsi mükemmeldi. Son zamanlarda bir filmi izledikten 6-7 saat geçmesine rağmen içimde hemen bir defa daha izleme hissi doğdu. Sanırsam birazdan filmi bir daha izleyeceğim. Filmi ait olduğu yerden çıkarıp bize çevirip sunan Bağımsız Ruhlara tekrar teşekkürlerimi sunarım.

Herkese Sevgiler.

Gönderen: daedalus Jan 22 2008, 03:19 PM

http://altyazi.yedincigemi.com/altyazi.php?filmid=425
IMDB
http://imdb.com/title/tt0477139/

Directed by: http://imdb.com/name/nm1058247/
Genre: Comedy / Drama / Fantasy / Romance
Tagline: Life is a trip, but the afterlife is one hell of a ride.
Plot Outline: A film set in a strange afterlife way station that has been reserved for people who have committed suicide.
User Rating: 7.5 / 10 (2,041 votes) http://imdb.com/chart/top, http://imdb.com/name/nm0815370/, http://imdb.com/name/nm0924154/, http://imdb.com/name/nm0001823/
Yaşamak için ara sıra ölmek iyi gelebilir.

Gönderen: baronio Jan 22 2008, 03:25 PM

Imzani gordugum andan beri ne zaman bomba patlayacak diye bekliyordum. Kismet bugune ve Bagimsiz Ruhlar'aymis. Senlendi ortalik vallahi! Ellerine saglik dostum. Iki izlenecek ve uzerinde bol bol konusulacak film var masada. smile.gif

Gönderen: Funkster Jan 25 2008, 03:04 AM

spoilers.gif

Dikkat!!! Once ile ilgili izlememiş olanlara hiç birşey ifade etmeyecek bir yazıdır. Belki izlemiş olanlara bile birşey ifade etmeyebilir.

forum resmi

Busker deniyor sokak müzisyenlerine. Pek çok ünlü isim zamanında bu tezgahtan geçmiş. Erkin Koray bir Avrupa ülkesinde yolsuz kaldığında yapmış mesela. Bir de Bob Dylan ile ilgili şehir efsanesi var. Kariyerinin ilk zamanlarında bir İskandinav ülkesine giden Dylan sokağın nabzını tutmak, hem de prova yapmak için işlek caddenin birinde başlıyor çalmaya. İyi de para kazanıyor. Ama hiç kimse tanımıyor onu. Ama bu tecrübeyi yaşayan gerçek müzisyenlerin ilk amacının para olmadığını düşünüyorum. Açık havada yanından geçip giden veya durup dinleyen insanlara bir şeyler iletebilmek olsa gerek. Çünkü sokakta o insanların hassasiyetlerine daha bir yakın oluyor, elektriksiz, mikrofonsuz en çiğ halinizle içinizdekileri iletebiliyorsunuz. İşte Once’ın kahramanı isimsiz busker da bu hemen seziliyor. Zaten idare eder bir işi var. Babası ile beraber elektrikli süpürge tamiratı yapıyor. Yine sokakta tanıştığı isimsiz Çekoslovak kız ile bir süre sonra ortak tutkuları olan müzikte buluşuyorlar. Once için bir film demek pek doğru değil aslında. Hayatın tam ortasından geçerken bu iki insanı gözüne kestirmiş bir kameranın yaptığı takip sanki. Bazı belgesel kanallarında yarım saat-bir saatlik reality hikayeler gösteriliyor. Teknik olarak onları andırıyor. Tabi onlar gibi bilgilendirme ya da gerçek bir kesit sunarak oradan bazı alıntılarla bilimsel, sosyal, kültürel çıkarımlarda bulunma misyonu yok. Peki Once’ın misyonu ne? Daha doğrusu var mı? Bir filmin misyonu olmalı mı? Yoksa sadece göründüğü gibi mi olmalı?

Once göründüğü gibi bir film. (Yine film deyiverdim, alışkanlık işte!) Yani ne görüyorsanız o! Hiç birşey göremediniz mi? O zaman hiç birşey. Bolca müzik, bir de yanında ne idüğü belirsiz bir duygu kırıntısı mı? O zaman işte o ne idüğü belirsiz şeyin ta kendisi. Peki Once hayatınızda izlediğiniz en saf, en temiz, en çiğ, en dolambaçsız filmlerden biri mi? Buyurun işte o! Kısaca Once, insan ruhuna tutulan ayna misali filmlerden biri. Öyle aklınıza estiğinde izleyeceğiniz türden değil. Yoğun bir anınızda izlemelisiniz belki de. Öbür türlü nereden nasıl sizi yakalar kestirmek güç. Böyle filmlerde oyunculuk, ses, ışık, kurgu, kıl, tüy aramak çok gereksiz. Sadece kendinizi teslim edeceksiniz. Yakalarsa alır götürür. Yok eğer sarmadıysa sizi romantik komedi odasına alalım. Çünkü sizin kendinizi iyi hissetmeye ihtiyacınız var. Once ise bunu vaat etmiyor. Once size hiç birşey vaat etmiyor. Ola ki öyle yanlış bir fikre kapıldınız, hemen bırakın filmi, dönün gidin. Onu ve onu sevenleri karamsarlıkları, umutsuzlukları veya Dublin bulutları arasından nadiren sızan güneş ışıkları misali umut kırıntıları ile baş başa bırakın. Çünkü Once, vaatsiz, pahasız, sessiz, sedasız bir tutkuyu içinde taşıyan sokaklar kadar, sokaklarda yapılan müzik kadar sade bir yapım. İsimsiz iki insanın arasındaki elektriği o kadar basit ve o kadar zor anlatıyor ki, düşünceler kelimelere bürünmekte mızmızlanıyor adeta. İşte o an devreye şarkılar giriyor. Çünkü bu gibi sağlam kilitlerin tek anahtarı şarkılar oluyor bazen. Ama o da ne! Şarkılar da aynı ritme ayak uydurmaz mı! Hem basit, hem zor, hem şu, hem bu. Once aslında zor bir film. Çünkü kitleleri peşinden sürükleyemeyip, aralarından sadece kendi ritmine ve bohem havasına ayak uydurabilecek, yalnızlıklarını ve bir zamanlar masumca kaçırdıkları küçük fırsatların sebep olduğu yeri dolmamışlığı hatırlayanları seçecek bir film. Once aslında basit bir film. Çünkü tüm bunları yaparken kendi frekansını yakalamış olanlara en kısa, en kestirme yolu gösteren bir hayat parçası. Kırılacak eşya kutusunun içindeki pamuk…

Adam ve kadın. Önce adam, sonra kadın. Falling Slowly’yi beraberce bir müzik dükkanında çaldıkları şahane sahneden sonra ister istemez ikisi arasında gelişecek, yön değiştirecek bir ilişki başlıyor. Önce adam, sonlara doğru da kadın, bu adı konmamış, konamayacak ilişkiyi rencide edebilecek hamleler yapıyorlar. Farklı zamanlarda aynı şeyleri düşündüklerinden erişilmez bir tutkuyu maddeleştirecek, kirletecek, basitleştirecek sevişme şanslarını acemice yokluyorlar. İsteyenler ve reddedenler yer değiştirse de o tutkuda azalan pek bir şey olmuyor. Hem zaten onlar her beraber şarkı söyledikleri sahnede veya birbirlerini şarkı söylerken dinledikleri her sahnede zaten tutkuyla seviştiler. Zamanında o erişilmez tutkuya erişmeyen varsa aramızda, daha hiç bir şey yaşamamıştır. Sevişmeden, öpüşmeden, hatta dokunmadan bir kerecik bile o tutkuyu duymamış olmak çok büyük eksiklik. Buna imkan yok. Çünkü o her yerde. İşte Once o tutkuya aşık bir film. Şimdi o şarkıların hangisinin sözlerini, melodilerini anlatmalı, yorumlamalı, hepsi kendini zaten anlatırken. Benzersiz Falling Slowly (ki Oscar’a da aday olmuş, varsın olsun), Markéta Irglová’nın Beth Gibbons (Portished) dokunuşlarını andıran meleksi sesiyle yorumladığı If You Want Me, bir partide seslendirilen, parti şarkısından öte bir şey olan Gold, stüdyoda grup halinde çaldıkları muhteşem When Your Mind's Made Up, eski sevgiliye gönderilmiş tüm zamanların en güzel şarkılardan biri olası Lies ve diğerleri… Once’ın müziklerini dinlemek yetmez. O şarkıları yaşamak gerek. Ben de öyle yaptım.

Filmi izledikten sonra edindiğim soundtrack albümü telefonuma yükledim. İş çıkışı kulaklığı takıp en işlek caddelerde kalabalığa karıştım. Soğuk havanın telaşlarına etki etmediği insanlar, habersizce fonlarında çalmakta olan Once’ın şarkılarıyla oradan oraya koşuşturuyor, telefondakiyle değil de sanki telefonlarıyla konuşuyor, sevgilisine sıkıca sarılıyor ya da yanındakinin birgün sevgilisi olmasının hayallerini kuruyordu. Kiminin kafasında tilkiler dönüyor, kimi borçlarını, kimi şapkasının altında bozulan saçlarını düşünüyordu. Yüzler, soğuğun da etkisiyle asık olsa da o üşümüşlüğün altında yatan diğer şeyler fark edilebiliyordu. Hüzün, umut, karamsarlık, aşk, öfke, bezginlik hepsi Glen Hansard’ın sesiyle ifadeleniyor, bir insanlık süzgecinden geçiyordu sanki. Birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar, dudakları kımıldıyor, ama fonda Glen Hansard ve Markéta Irglová’nın sesleri duyuluyor sadece. Etrafta hiç busker yok. Çiçek satan biri de… Etrafta şarkılardan başka kimse yok.

forum resmi

Once o kadar güzel ki, Once’ın şarkıları o kadar güzel ki, onu hem film, hem de müzik olarak sevmek sanki bir ayrıcalık. Ama onun güzelliği Avrupa hüznünden, Dublin karası efkarından geliyor. “Hüzünden, efkardan, ayrılıktan güzellik mi olurmuş” sadistliğine de ihtiyacımız var. Aslında yapay mutluluklardan daha fazla ona ihtiyacımız var. Bir kerecik de olsa o hüzünün, efkarın tadını aldınız mı tiryakisi oluveriyorsunuz. Once bana bunları anlattı. Hayatıma girdiği anlarda belki başka şeyler de söyleyecek. Yine aynı şeyleri söylese bile razıyım. Tabi bir de yine hayatımda çok önemli bir yeri olan Alan Parker filmi The Commitments filmi ile olan alakasından bahsetti. Oradaki The Commitments grubunun genç gitaristi Foster’ın o zaman 21, şimdi 37 yaşında olan Glen Hansard olduğundan… Yıllar geçiyor, ama o müzik tutkusu bitmiyor. Bittiği zaman anlıyoruz ki, bizde de bir şeyler bitiyor. raskolnikov birgün bu filmi çeviriyor, kucağımıza bırakıyor. Sanki bizi deniyor. “Sizin ne kadar tutku ömrünüz kaldı?”

Gönderen: imroz_2000 Jan 25 2008, 05:09 PM

Süper bir yazı, süper bir film. Herkes izlemeli bu filmi. İzleyen birisi olarak etkisinde kaldığım nadir filmlerden bir tanesi benim için. Hem sadeliği hem de müzikleriyle.

Ayrıca kusursuz çevirisinden dolayı raskolnikov arkadaşımıza teşekkürlerimi bir borç bilirim.

Gönderen: iqmachine Feb 2 2008, 07:25 PM

DİKKAT

Müziğin zaten olağanüstü gücüyle ruhumuza tane tane işlediğini, kelimelerin kifayetsiz kalarak kirlettiği, müziğin bittiği yerde bir sus koyamamanın beceriksizliğinin ürünü bir yazıdır.


Her şeyin üzerinde ve uzağında konumlanarak, el değmemişliğinden gelen ifade gücü yüzünden müziğin ve onun anlattıklarının üzerine konuşmak beyhude bir çaba aslında. Bir Kerecik izlendikten hemen sonra bir defa daha anlıyoruz ki; müziğin bir araya getirip ifade ettiklerinde, ne isimlerin, ne zamanın, ne planların ne de başka herhangi bir sıfatın önemi kalıyor.Hepimiz bir kerecikte olsa orda bulunduk zaten.Bir kız, bir erkek, aşk ve ayrılık yeterli her şey için. Gerisini müziğe bırakın, o hepsini sizin için iyinin ve kötünün ötesine yerleştirmeyi bilir.

E o zaman ? Bir Kerecik’in melodilerinin utanmazca içime akıttığı ve aynı utanmazlıkla söylettiği, kendi kendimle konuşmalarım kaldı sadece…

http://imageshack.us

Zamanı durdurmak istedim sen yanımdayken.Bunu yaparsam bu yaşıma değin yaşadığım her şeyi aktarabilirdim sana, an ve an… İçimi görebilmeni istiyorum, görebildiğini düşlüyorum. Çoğu zaman buna inanıyorum aslında, içimi görebildiğine.Hayatın boyunca yaşabileceğin tüm seçenekleri sana gösterebilmek istiyorum, hangi yoldan gittiğinde seni nelerin beklediğini ve neler olacağını. Yaşayarak tecrübe edeceğin birbirinden karışık binlerce yol silsilesini, duygu ayrım ve karmaşalarını, tutku oyunlarını, arzu ve özlemlerini tek cümlede özetlemek istiyorum: “Her şey çok basit, her şey göründüğü gibi; bütün mesele her şey daha fazla bir şey olmaya çalışıyor”

Belki bu sayede diyorum; kendimi sana daha kolay ikna ederim. Umutlarının hepsinin sonunu göstermek istiyorum sana, tek kelimeyle yapmak istiyorum bunu. Hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bile bile… Ama gene de ne bileyim, tek yolun, tek umudun ben kalırım diye… Zamanı durdurmak ve geleceğinden kare kare kesitler sunmak, bak gördün mü demek; her şeyi bildiğimi, sana her şeyi bildiğimi söyleyerek anlatamam, uğruna ölebileceğimi uğruna ölerek anlatamayacağım gibi. Bir imge var aklımda, tamamen bana mı ait yoksa bir filmden yada bir arkadaşın yaşadıklarından mı çalıntı bilemediğim: Loş bir oda içinde dizlerimin üzerine eğilmiş bir vaziyette, odada bulunan tek divanın altındaki bir bilyeye uzanmaya çalışıyorum kolumun uzunluğu yettiğince, oda loş; divanın altı karanlığa yakın loş. Belli belirsiz görebildiğim bilyeye ısrarla uzanmaya çalışıyorum, yuvarlak ve kaygan, parmak uçlarımı her dokundurabildiğimde, yuvarlanarak öteye gidiyor benden. Her uzanış, her dokunuş uzaklığımızı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Birbirimize gerçekten dokunabilir miyiz ? Senin beni benim seni elde edip etmediğimizi aklımıza bile getirmeden, umursamadan; sahip olabilmeye harcanan onca enerjiyi sadece birbirimizi sevmek için kullanabilir miyiz ? Biliyorum; bu sorular da oyunun bir parçası. Sen eğer o bilye ve ben de secdedeki o adamsam eğer; senin için ömrümü verebileceğimi bilmen, senin için öteki ömrünü verebilecekleri aramana vesile olacağını bile bile vereceğim ömrümü sana…





Sayesinde unutulamayacaklar arasına bir yenisini daha eklediğimiz, bağımsız ruh raskolnikov'a çok teşekkürler. flowers.gif



Gönderen: pospolen Feb 4 2008, 07:51 PM

Gerek müzikleri, gerek Tom Waits, gerekse masalsı anlatımı kalbimi fethetmeye yetti. Mucizenin ya da bilinmeyen geleceğin, ondan umudu kestiği zaman değer olduğunu gösterdi bana Wristcutters: A Love Story.

Çevrildiğini duymasam, filmden uzun süre sonra haberim olacaktım belki. O yüzden teşekkür ederim dae flowers.gif

Gönderen: siroguz Mar 8 2008, 02:05 PM

İzlemez olaydım. Once beni ne hale getirdi? Kaldırdı bütün perdeleri. Hislerim savruluyor ruhumun içinde. Acıtıyor kalıplarıma her çarpışında. Hiç bir duygu içime giremez oldu. Kapattım kapıları. Kaçmak istiyorum. Özgürlüğe koşmak istiyorum. Haykırmak istiyorum, haykırmaya değecek bir şey istiyorum.
Neden okudum yukarıdaki şu iki yazıyı? Ne yaptınız arkadaşlar? Zaten beni yiyip bitiren bu "hüzünden mazoşistçe zevk alma" duygusunu neden meşru hale getirdiniz?
Şu fondaki şarkı da sussun artık. İstemiyorum seni...

Gönderen: lioney Mar 12 2008, 08:57 PM

Funkster'in Once yazısını okuduğumdan beri hayli zaman geçmiş(hatta altına yeni yazılarda eklenmiş aynı incelik ve samimiyeti barındıran). Arada 'eski kız arkadaşımın işini bitirdikten sonra süpürgeyi eline alması değil de sürüyerek götürmesini istemek' gibi garip saçmalıklarım da oldu. Bugün ilk sayısı çıkan bir dergiye göz atarken tekrar rastladım ve borçlu olduğumu hissetim.

Buram buram samimiyet kokan, film gibi bir yazı olmuş. Zannediyorum filmi gibi de olmuş. Geç kalmışım, kusura bakmayın...

Bunları yazarken hafif bir sallandım, deprem mi oldu acaba? Neyse ki daha fazla geç kalmadan yazacağımı yazdım. Sanki Allah Baba'da yukardan bir işaret verdi geç kalmışlığımın üzerine. Geç kalmadan yazmak lazım...

Gönderen: baronio Mar 14 2008, 10:07 AM

forum resmi

QUOTE

Arjantin'de kanlı iç savaş yıllarında birçok muhalif tutuklandı, çocukları zorla ellerinden alınıp iktidardaki üst düzey isimler ve askerlere evlatlık verildi. İşte bu yüzlerce evlatlık çocuktan biri, bir ilke imza attı. Bir siyasi tutukludan doğan, ancak ailesi katledildikten sonra evlatlık verilen Maria Eugenia Sampallo Barragan, gerçeği öğrendikten sonra dava açtı. Bu tür çocukların gerçek ailelerini bulmaları için insan hakları dernekleri tarafından kurulan Ulusal Kimlik Belirleme Komisyonu'na gitti. Annesinin 6 aylık hamileyken ordu tarafından kaçırılıp işkence merkezine hapsedildiğini, doğumun ardından kimlik bilgileri değiştirilerek asker bir aileye verildiğini öğrendi. Kendisini evlatlık alan aileyi de mahkemeye verdi. Evrakta sahtecilik ve adam kaçırmakla suçlanan üvey anne-babasının 25 yıl hapis isteniyor. Ülkede böyle en az 300 vaka olduğu sanılıyor.


Sanirim biz bu filmi daha once gormustuk. smile.gif

Gönderen: baronio Mar 15 2008, 11:03 PM

forum resmi


spoilers.gif

***Dikkat! Bu yazı adını bile bilmediğimiz birilerinin hayatına kapının anahtar deliğinden atılan bir dikiz üzerine çok da anlam ifade etmeyecek, müziğin tinisini kirletecek boş sözlerden ibaret olup, izleyen, izlemeyen, izlemeyi düşünen, düşünmeyen cümle alemin tadını kaçırır, gitar kırdırır, civciv ezdirir.

- Bir kerecik bile öpmeyecek misin beni?
- Gitarımı her elime aldığımda saatlerce sevişmiyor muyuz zaten?


Once'i izledikten sonra çok daha iyi anlıyorum. Onun elinde kendini anlatırken kullanabileceği bir kozu vardı; müzik. Ama benim bu filmi kelimelere dökmeye çalışırken elimde böyle bir kozum olmasa da zihnimde yine o şarkı, o şarkılar... Bir insanı insan olarak sevmek için illa ki ismini bilmemize gerek yokmuş meğerse. Bir insanı anlamak için saatlerce konuşmaya da gerek yokmuş meğerse. Biriyle aşk yaşamak, doyasıya sevişmek, kollarına sarıp derin derin senkronize nefes almak, sabah akşam başbaşa olmak, geçmişini irdelemek, geleceğine dair umutlarını bilmek, onu tanımak için, benimsemek için, sevmek için günlere, aylara ihtiyaç yokmuş meğer. Peşisıra akan birkaç melodi ve birbirini kovalayan son derece sade notalar kelimeleri kifayetsiz kılmaya iter de artarmış bile. Umrumuzda mı esasoğlanın albüm çıkartıp çıkartamayacağı? Umrumuzda mı kızın kocasıyla tekrar mutlu olup olmayacağı? Hele de geçmiş çok mu içimize dert? Asıl mesele müzik havaya yayılırken onu yakalamak değil mi? Gözlerini kapamak ve o anı yaşamak. Bir şarkıyı söylerken hüngür hüngür ağlamak. Aynı notaya basarken aynı şeyi hissetmek, aynı ruhla çalmak ve bittikten sonra eli ayağı düşmek.

Bir filmde bir kerecik bile gerginlik olmaz mi? Olmaz! Işın içinde böyle naif melodiler varsa kimsenin kolu kanadı kalkmaz! Öyle bir film ki en ilgisiz izleyeni bile, prodüktör gibi ilk notada kendine bağlar. İçinde insaniyet kıpırtısı olan her insanoğlunun yüreği sızlar. Ruhu azad olur, kanatlanır, uçar. Böyle bir adamın kaleminden çıkan notalar, başka bir adamın kaleminden çıkan yazılarla dans eder. Biz şanslı azınlığın da ruhu başka türlü azad olur. Zincirlerini kırar, bağımsızlığına kavuşur. Yüzümüzde ise esasoğlanınki gibi hiçbir niyet barındırmayan sadece ve sadece mutluluktan ileri gelen bir tebessum ile ekrana boş yüreklerle bakakalırız.

Müzik ve sinemanın dansından yanağımıza, bir kerecik de olsa sımsıcak bir buse konar. Bizse şükrederiz...

Gönderen: remzi Jun 18 2008, 06:14 PM

aranan kan bulundu smile.gif emeğinize sağlık arkadaşlar..

Düzenleme: hmtl kod sorununu ufaktan temizledim.

Gönderen: overseas Jan 6 2009, 01:20 AM

Sonunda işsizliğinde verdiği boş zaman nedeniyle, etkinlik çerçevesinde çevrilen tüm filmleri izledim. Bazılarını beğendim bazılarını da beğenmedim fakat bağımsız film izlemenin hoşnutluğuyla hepsinden farklı tat aldım. Burada emeği geçen herkese teşekkürler flowers.gif clapping.gif

Etkinliğin devam etmesini sabırsızlıkla beklemekteyim.

Gönderen: vansil Aug 9 2009, 07:13 PM



once'ı izleyeli nerdeyse 1 sene oldu ama halen onun kadar etkileyici bir film izlemedim. sad.gif
sizlerden gelecek yeni filmleri dört gözle bekliyorum

Gönderen: hevesli Aug 22 2009, 12:23 PM

Başından beri müdavimi olduğum bu başlık altındaki etkinlikler sona mı erdi?

Gönderen: ratasoy Dec 24 2009, 05:58 AM

Funkster "Once" ile ilgili yazını okurken zevkten dört köşe oldum. Ne güzel yazmışsın yahu:) Ayrıca diğer arkadaşların yazdıkları da, sanki hepsini ben yazmışım gibi...
Gecenin bu saatinde beni heyecanlandıran bağımsız ruhlara teşekkürlerimi sunarım...

Gönderen: hawkins Jan 9 2010, 03:08 AM

Az önce izlediğim http://www.imdb.com/title/tt0472582/ bu başlıkta farkına vardığım filmler arasında "Je vais bien, ne t'en fais pas (2006)" ile birlikte beni en çok etkileyen film oldu.Bittikten sonra afallıyor insan.Ayrıca Once'ın müzikleri hala kulaklarımda ve Gespenster (2005)'te ki Nina'nın anlamsız bakışlarıda hala aklımda.Böyle güzel filmlerle bizleri buluşturan 7G ekibine teşekkür ediyorum.

Gönderen: ratasoy Jan 9 2010, 06:23 AM

QUOTE(hawkins @ Jan 9 2010, 03:08 AM) *

Az önce izlediğim http://www.imdb.com/title/tt0472582/ bu başlıkta farkına vardığım filmler arasında "Je vais bien, ne t'en fais pas (2006)" ile birlikte beni en çok etkileyen film oldu.Bittikten sonra afallıyor insan.Ayrıca Once'ın müzikleri hala kulaklarımda ve Gespenster (2005)'te ki Nina'nın anlamsız bakışlarıda hala aklımda.Böyle güzel filmlerle bizleri buluşturan 7G ekibine teşekkür ediyorum.


2:37 yi beklemeye almıştım. Şimdi tekrar hatırlattınız. Yarın hemen izlensin flaugh.gif

Gönderen: hawkins May 18 2010, 06:24 PM

Bütün filmleri izledim sayılır.Başlığın bir gün yeniden eskisi gibi hareketleneceğine inanıyor ve bekliyorum.

Gönderen: Baltalı ilah May 19 2010, 02:21 AM

Başlıktan gördüğüm iki filmi izledim ben de.

Soysuzlar Çetesi'nde oynayan kızın başrolde olduğu film, güzeldi, etkileyiciydi de, mantık hatası vardı bence. Spoiler kodunu bulamadığımdan yazamıyorum.

Once'ı ise gerçekten çok beğendim. Hem de iki önemli müzisyenle tanışmış oldum böylece...

Powered by Invision Power Board (http://www.invisionboard.com)
© Invision Power Services (http://www.invisionpower.com)