IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> The Private Lives of Pippa Lee
kievdeki_adam
mesaj Mar 5 2010, 01:28 AM
İleti #1


Üye
**

Grup: Üyeler
İleti: 44
Katılım: 5-April 09
Üye No.: 5,920



IMDB
The Private Lives of Pippa Lee (2009)

The Private Lives of Pippa Lee (2009) PosteriYönetmen: Rebecca Miller
Tür: Drama / Romance
Slogan: The life you love may be your own.
IMDB Notu: 6.7 / 10 (2,202 oy)
Oyuncular: Robin Wright Penn, Mike Binder, Alan Arkin, Winona Ryder, Ryan McDonald


Bunu nasıl yapıyor olabilirler? İki, hatta üç kez dünyaya gelseniz, derdiniz bile olmayacakları, size, sanki sizin de derdinizmiş gibi seyrettiriyorlar,seyrettirebiliyorlar. Bizim, bu adamlara öykünenlerimizin yaptıklarıysa, elin adamının yaptığından daha yabancı bize. Yabancı, zira gerçeğe tekabül etmiyor. Med-Cezir Manzaraları diye bir film geliyor aklıma. Küçük Emrah bakışlı Kadir Abi… Yabancı ruhsal durumlardan apartılmış karakterler yumağı bir filmde… (Hafızam böyle çalışır; adı “Kırmızı Koltuk” mu neydi, bak bir de o geldi aklıma. Ne “entel” bir filmdi? Başrolünde, güzide sanatçı, adı yıllar sonrasına kalmış, asla unutulmayacak olan Serpil Çakmaklı… Unutmayan bir ben varım oysa Serpil hanımefendiyi  Hatta iyi ki Samsun Furarı’na geldi de birlikte bir bira yudumlayabildik, vakt-i zamanında… )

Kadir Abi’nin, -hala emin değilim ya- manik depresif bir adam olduğunu anlıyorum; yani sanırım… Oysa bizde, manik depresifi kötekler babası. O da iyileşir  (Olaylara tam uyanmamış olduğum o dönem sinemasını irdelemeyi çok isterdim. Dönem belli işte, Med-Cezir, yok efendim 14 numara… Elbet iyi filmler. Fakat bize upuzak… İddialı bir laf etmeyeyim: O dönem, dışarıya öykünmenin kalesidir bu ülkede; tekraren, bir kez bile seyredilmemiştir. Ne tvde, ne işte başka bir yerde… Asıl “öteki sinema” budur. Zira hala Aydemir Abinin filmleri izleniyor. “Aile yapısına uygun filmleri” oynuyor tvlerde…)

O film,yerli filmdi (Med-Cezir Manzaraları’nı kastediyorum) . Yere basmayan ayağıyla, yerli film. O film benzerlerinin listesini sunsam, siz de seyretseniz, epey gülümsersiniz. Hatta gülümsemeyi de aşar, gülüşünüz.

Peki… Peki bu adamlar, hayatımızın yanından yöresinden geçmeyecek olan dertlerini bize film olarak sunduklarında, niçin hiç sırıtmıyor? Sanırım, kendi “yerel” dertlerini, “evrensel”e uyarlamayı beceriyorlar. Ya da –ki en zoru bu- “bu benim derdim kardeşim, seyret işte” diyorlar… Asla sırıtmıyor. Hatta canınızı yakan bir yakınlıkla seyrediyorsunuz.

Niye böyle?

Çünkü onlar kendilerini filmediyorlar. Bizimkiler, onlardan apattıklarını filmediyor. Bize ait olmayan sorunları… (Yani “filmediyorlardı” demek lazım. Şükür, sinemamız bunu aştı. O, “aşamama” dönemini, benim yaşıtlarım çektik. Kendi derdimiz olmayan, çalıntı dertleri, filmlere kattılar, dediğim budur. )

Not 1: Keşke 1940’larda doğmuş olsaydım. Google denen bu yere ihtiyaç duymadan, seyrettiklerimi anlatabilirdim.

Not 2: Aklımda, “Kırmızı Koltuk” diye kalmış filmin adı “Prenses” miş. O kadar da haksız sayılmam aslında. O filmde, büyük sanatçı, Oscar’ı kılının payı kaçırmış Serpil Çakmaklı, niyeyse artık, bir kırmızı koltuğu, sürekli yanında taşıyordu. İşte bu yüzden, o kırmızı koltuk, filmin adı gibi kalmış aklımda. Bulursanız seyredin mutlaka. Bir mankenin, hani şu bildiğiniz manken, kolunun bacağını koparıldığı bir sahne vardır. O zamanki aklımda şunu düşünmüştüm: Yani bu manken bizim ülke… Bunlar da sağcılar, solcular, sağdan soldan koparıyorlar ülkenin sağını solunu… Sanırım anlattığı buydu o sahnenin. Ne müthiş bir “buluşlu anlatım” değil mi, filmin anlattığı? ..

Not 3: Filme dönersek… Hasta bir annenin kucağına doğuyor kızımız. Baba , Ermeni asıllı bir papaz. Hayata ilaçla dayanan bir anne. Kızımız, sapsarı tüylerle doğuyor, hani “ hav tüyü” derler ya. Annenin, o görüntüyle çılgınlaştığını görüyoruz.

Oysa kızımız, hanım hanımcık biz O’nu seyrederken; uygun bir eş, müşfik bir anne… Meğer içinde, doğumundan beri birikmiş her şey, gece, uyku yürüyüşleriyle çıkıyor ortaya. Geri dönüşlerle hayatını okuyoruz. Anneyle hesaplaşma, ömrü boyunca sürüyor.

Filmin bir yerinde, Matriks kahramanı Keanu Reeves çıkıyor ortaya. O da ailesinin evlatlığı. Kızımız, öz evlat olarak, sanki “evlatlık” gibi ailesinde. Keanu ise evlatlık ama tamamen kabullenilmiş. Düğüm burası…

İşte nedir, evden kaçıyor. Halasıyla kalıyor. Kendinden çok yaşlı bir yazarla hayatı kesişiyor. O, kesişen hayatta Monica Bellucci – yaşlı sevgilinin –Alan Arkin, Herb ismiyle- eşi, Gigi Lee- var. Kocasını kaybederken, altı otuzbeşlik tabancasını sıkıyor ağzına. Kızımız, annesini taşıdığı gibi bu ölümü –intiharı- de taşıyor sırtında. Bir “uyur gezer” oluyor…

Sonra? Sonra ne mi oluyor? Kızıyla barışıyor kızımız. Bu en büyük zafer. Annesiyle barışamayan biri olarak, kendi kızıyla barışıyor.

Sürüyor film.


Filme çok dalmam ben yazarken. Zira adı filmse, yazımlık değil, seyirliktir. Birkaç cümleyle, yol açarsınız sadece.

Bu ileti kievdeki_adam tarafından Mar 5 2010, 01:29 AM yeniden düzenlenmiştir.


--------------------
adamcağız
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 12th December 2019 - 12:53 AM