IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

 
Reply to this topicStart new topic
> François Ozon
baronio
mesaj Jun 9 2007, 08:23 PM
İleti #1


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,078
Katılım: 31-May 07
Nereden: Away
Üye No.: 3



FRANÇOIS OZON VE ÜÇ TABAKASI


forum resmi


Gecenin bir yarısı… Orta yaşlı kadın içinde kocasına ihanet ettiğini düşünmenin verdiği tedirginlik ve pişmanlık içinde evine kendini dar atar. Az önce gelen ani ve bir o kadar beklenmedik busenin verdiği şaşkınlık içinde evin içinde kocasını arar. Jean… Jean… Ses yok. Her odanın kapısını içeride üzeri açık uyuyakalmış hayat arkadaşını bulacak olmanın verdiği umut ve heyecanla açar, ama hep hayâl kırıklığı. Ve geriye tek bir kapı kalır kadının önünde açılmadık. Jean olsa olsa oradadır. Kadın adımlarını hızlandırır ve kapıyı bir hışımla açar, gözlerinde umudun pırıltılarıyla. Ve karşısında kocasının yerine tek bir şey vardır. Baştan beri kocasından ziyade görmesi gereken kişi durur karşısında. Ve tam gözlerinin içine bakar. Karşısındaki bir aynadan başka bir şey değildir…

François Ozon sinemasının büyük bir çoğunluğun üzerinde hemfikir olduğu şekliyle en büyük filmi Kumun Altında (Sous Le Sable). Baş başa çıktıkları bir hafta sonu tatilinde, sahilde denize girmek için yanından ayrılan kocasının hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolması üzerine kendi içinde ve evliliğinde uzun bir yolculuğa çıkan Marie adında bir kadının hikâyesini anlatır. Ozon sinemasına aşina olanlar bilecektir; genç yönetmen cinselliği, elit sınıfın ikiyüzlülüklerini, “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” felsefesini filmlerinin hemen hemen tamamında işlemiştir. Daha doğrusu filmlerinin bir çoğu bu sac ayakları üzerine oturur. Bunun yanında sağ gösterip sol vurmaları da, film-noir severler için, her ne kadar bu türün bir temsilcisi olmasa da Ozon’a sempati ile bakma sebebidir bir nevi. Ancak Kumun Altında tüm bu unsurlardan uzak bir anlatım izleyerek, inanılmaz bir dinginlik içinde, bir kadının iç dünyasında yaşadığı ikilemleri ve hayatına olan keşfini anlatır. Ozon denince akla, filmlerinde öyle ya da böyle, bir şekilde hayatları bir anda terse çeviren bir rüzgâra tanık oluruz. Diğer tüm kaygılarından uzak duran genç Fransız, Kumun Altında’da bu huyundan vazgeçememiş.

forum resmi


Üzerinde çok da düşünmediği evliliğinin, kocasının bir gün apansız kayboluşuyla aslında bir uçurumun kenarında olduğunu, kocasını bulmak umuduyla çıktığı yolculukta öğrenmeye başlayan Marie, bu gerçekle yüzleşmekten imtina etmektedir. Kocasının depresyonda olduğu, mutlu olmadığı gibi gerçekler onun için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Hiçbir şekilde ne gittiyse gidişini, ne öldüyse ölüşünü ne de gün gibi açık ortadan yok oluşunu kabul etmemektedir. Her ne kadar birlikte oldukları son dönemlerde Jean, gidişatın vehâmetinden dem vurmak adına gün be gün karısından uzaklaştığını anlatmaya çalışsa da, Marie bunu hiç üzerine almamıştır. Sonrasında oluşan ve sadece Marie için sürpriz denilebilecek bu kayboluşun zemini, bu mutsuz adam tarafınca çok öncelerden yapılmış gibidir.

Ozon’un bazı şeyleri hususi olarak anlatmasına gerek kalmadan sahneye koyan, favori oyuncularından Charlotte Rampling, 2000 yapımı bu muazzam filmde oyunculuğun tüm hünerlerini konuşturuyor. Tabii böylesine usta bir oyuncunun iyi oyunundan bahsetmek, tanıyanlar için pek de sürpriz olmayacaktır. Ancak bu film Ozon’u takip eden sinemaseverler için kesinlikle bir sürpriz filmdir. Genç yönetmenin böylesi isyankârlıktan, çarpıklıktan, eleştirellikten uzak, dingin mi dingin bir iç hesaplaşma filmi çekmesi açıkçası beklenen bir hamle değildi. Kendi cinsel kimliği altında, zihninde yaşadığı ikilemleri ve toplumun –ki özellikle burjuva ile bir alıp veremediği olduğu su götürmez- iki yüzlüğünü hemen her filminde dile getiren bir yönetmendir Ozon. İlk filmlerinden Sitcom’da burjuva sınıfından bir ailenin el üstünde tutulan bireyinin eşcinselliğini haykırması ile işlerin değişimini konu alarak, dünyaya açılan François Ozon’u, içinde benzer sürprizler barındıran filmleri ile iyiden iyiye kendisini kabul etmiş bir sinemasever kitlesi oluşturmuştu.

Ardından gelen Criminal Lovers, özünde Natural Born Killers tadında bir felsefe barındırsa da, bir nevi genç yönetmenin içinde biriktirdiği topluma yönelik nefretini kustuğu filmlerden biri olmuştur. Bu film de bir kısım tarafından sevilse de, yere göğe sığdıramayan bir kitle edinememiş bir film olarak Ozon Filmografisindeki yerini almıştır.

Ardından 2000 yılının ilk yarısında çektiği ve tam bir saygı duruşu niteliği taşıyan çalışması “Kızgın Taşlara Düşen Gözyaşları” adlı filmi tüm dünyada geniş yankı buldu. Elbette bunda Ozon kadar, genç yönetmenin en büyük sinema idollerinden biri olan Reiner Fassbinder’in de etkisi büyük. Zira filmi, gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden biri olarak gösterilen Reiner Fassbinder’ın yazmış olduğu bir müzikalden esinlenerek çekmişti genç yönetmen. Tabii referans aldığı ismin böylesi büyük oluşu daha en başından; ne yaparsa yapsın tatmin edemeyeceği bir kitleyi karşısına aldığına dair ilk ışıklarını vermiş oldu. Eşcinselliğini sinemasına son derece cüretkârca yansıtmış olan Fassbinder’in dönemine göre sergilediği bu yenilikçi ve dürüst tutumu, tüm dünyada inanılmaz bir hayran kitlesi sağlamasına sebep olmuştur. Tabii işi bu kadar sığ bir perspektifte tutmak yanlış olacaktır. Fassbinder sineması sadece bu açık sözlü tutumuyla değil sinemaya kattığı birçok yenilikle de unutulmazlar arasında yerini almıştır. İyi ki de almıştır ki; François Ozon gibi genç dimağlara da ilham kaynağı olmuş.

forum resmi


En nihayetinde 2000 yapımı “Kızgın Taşlara Düşen Gözyaşları”, isminde taşıdığı derin estetiğinin yanı sıra, başarılı ele alınışıyla da Ozon için bir köşe taşı olmayı başardı. Filmin hayran kitlesi yadsınamayacak fazladır. Eşcinselliği bu filmde de tema olarak kendine almıştır genç yönetmen. Bu filminde alttan alta taşıdığı absürd mizahı ile aslında kendi sinema tabularını yıkmıştır Ozon. Filmografisinin en eğlenceli olarak tanımlayabileceğimiz filmidir aynı zamanda.

Ozon için; sevmeyenler “zırt pırt film çeken adam”, sevenlerse “üretken yönetmen” şeklinde tanımlamaları tercih ederler. Bu tabirlerin kaynaklarından biri de 2000 yılının ikinci yarısında çektiği, bana göre filmografisinin tartışmasız bir numaralı eseri Kumun Altında olmuştur. Bir yıl içinde iki muazzam eser çıkarmak, 1967 doğumlu gencecik bir yönetmen için son derece büyük bir gelişme elbette. Kumun altında gibi inanılmaz güçlü bir eserle yeni dönem “auteur” yönetmen; “Ölüm” üçlemesinin ilk adımını atmış olur. Konu itibariyle depresifliğe müsait üçlemenin altından, “üç filmde üç değişim” yakalama başarısını göstererek, kendini tekrarlamaktan uzak, naif bir seri yakalama ustalığıyla kalkmıştır.

Üçlemenin ikinci filmine geçmeden 2002 yılında, tüm dünyada büyük sükse yapan eseri 8 Kadın’ı (8 Femmes) çeker Ozon. Bu film kimileri için aşırı dramatize edilmiş bir müzikalken, kimileri için yüzyılın en iyi filmlerinden biri şeklinde değerlendirilmeye nail olmuş bir filmdir. Ancak filmi izleyenler bu şekilde iki gruba ayrılırken, herkes için biraz fazla cüretkâr olduğu yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Filmi sevmeyen kesim, genelde “unun, şekerin, suyun en iyisi ile, böyle yavan bir helva çıkmamalıydı” serzenişiyle, eleştiri oklarını yönetmenin üzerine çevirirler. Özellikle sinema tarihinde, Fransızların “Kadınlığın Sembolü” sıfatı ile ilâheleştirdikleri usta aktrist Catherine Deneuve ile, bir dönem Fransız erkeğinin rüyalarını süsleyen Fanny Ardant’ı öpüştürmeyi başardığı film olarak da sükse yaptığını söylemek gerekir. Elbette meramının yanında magazinel kalan bu tarafının konuşulması usta yönetmen için acı. Ancak şahsen benim için bundan çokça da fazla bir yenilik arz etmediğini söylemem mümkün. Genç ustanın, bu filmde biraz kendini tekrarladığını, biraz büyük oynamaya çalışırken, sığ suda boğulduğunu, biraz da kurallarını bilmediği popülerlik oyununa girmeye çalıştığını düşünüyorum. Gerçi festivallerin yağmur gibi ödül yağdırdığı 8 Kadın’ın, dünya çapında çok büyük hayranları olduğunu da söylememek olmaz.

forum resmi


Ozon böylesi bereketli geçirdiği 2002 yılının ardından, “bir yıl da kafamı dinleyeyim arkadaş!” şeklinde bir yaklaşımla, kendine izin vermek yerine, hemen 2003’te “Havuz” (Swimming Pool)’u piyasaya sürer. Bu filmde, kendi iç dünyasını sorguya çekerken, gerçeklikle kendi yarattığı hayal dünyası arasında gidip gelen, dünyaca ünlü bir suç romanı yazarının hayatına odaklanır yönetmen. Bu filmin benim açımdan Ozon filmografisinde yeri oldukça farklıdır. Zira, hem tüm filmlerinden farklı olduğunu düşünürüm, hem de bir Ozon sineması diye sınıflandıramam. Bunun belli başlı sebeplerinden biri her filminde olmazsa olmaz şaşırtma unsurunu en sonda kullanmış olması elbet. Genelde karakterlerinin hayatını filmin başında zindana çevirip, sonraki gelişimlerini irdeleyen Ozon, Havuz’da voleyi sonda vurup, izleyeni sanki bir Christopher Nolan filmi izlemiş misali düşüncelere daldırmayı seçiyor. Kimileri için bu yenilik Ozon’un büyük bir aşaması olarak görülse de, alışmış kudurmuştan beter misali, Ozon’un tutucu hayranları üzerinde olumsuz etkilerde bırakmış bir filmdir.

forum resmi


Filmin çıktığı tarihlerde yapılan bir röportajda, usta yönetmen filminin sloganını söylemişti. “Yüzeyde her şey sakindir”. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, artık alışılagelmiş olarak Ozon, bu mevzu ile ciddi ciddi uğraşmaktan zevk alıyor. Her filmde görünen ile görünmeyenin tezatını, kâh ayna tutarak, kâh sürprizler yaparak, kâh da eleştiri oklarını belli kesimlere doğrultarak ziyadesiyle işliyor. Havuz’da da filmi izleyenin kafasında 3 farklı son ile birlikte sonlandırıyor. Durağan yapısı ile başladığı anlatımını, ucu açık bir zihinsel sınava dönüştürerek hızlandıran Ozon, bu türü sevenlere, klasikleşmiş Ozon sinemasından sıkılanlara, film boyunca esneyip, sonunda yerinden fırlayanlara büyük bir duygu boşalımı yaşatıyor, orası kesin. Filmin içindeki bazı nüanslar ise cidden usta yönetmenin kolajlar arasına gizlediği şifreler gibi ustalık ihtiva ediyor. Her filminde biraz biraz kullandığı sembolik anlam yükleme yöntemini, Havuz’da fazlasıyla kullanmayı yeğliyor. Filmin başındaki, yatağın tepesindeki haçı kaldırıp çekmeceye koymasının, tatili boyunca yaşayacaklarını derinlere gömme çabası olarak yorumlanıyor. Ayrıca yazlık evin bulunduğu kasabada, bir zamanlar Marquis de Sade’in yaşamış olduğu evin bulunması, şiddet, aşırılık ve cinsellik kavramlarına gönderme olarak görülüyor. Tabii bunlar yönetmenin arka plandaki küçük eğlenceleri. Nihai olarak Havuz’u bir ürün olarak elimize aldığımızda, ünlü yönetmenin tüm dünyayı derinden sarstığı bir film olarak görüyoruz.

forum resmi


2003 yılındaki bu tüm dünyada epeyce yankı uyandıran eserinden sonra genç Fransız, bir yıl sonra kollarını dünyayı tam orta yerinden ikiye ayıracak bir eseri yaratmak için sıvıyor. Yönetmenin filmografisindeki kimine göre en iyi, kimine göre de en kötü filmlerden biri olarak görülüyor 5x2. Biri kadın biri erkek olmak üzere 2 kişinin, birlikteliklerine dair 5 kritik dönemi ele aldığı eserinde Ozon, kulağını tersten tutan muzır bir velet misali hikâyesini de tersten anlatmaya başlıyor. Tıpkı Swimming Pool’da olduğu gibi, 5x2 ‘de de senaryoyu oluşturup, eserin var oluşuna sihirli değneğini dokunduran Emmanuele Bernheim etkisi filme hakim. Fransız yazarın bu kez senaryoyu çok da dallandırıp budaklandırmadan son derece basit bir düzlemde tutması alışılmışın biraz dışı işin gerçeği.

Ozon’un çekimlerine başlarken “Ingmar Bergman ile başlayıp, Lelouch ile bitireceğiz” diye kısa bir tanıtım profili çizdiği 2004 yapımı 5x2’de, kadın erkek ilişkilerinden evlilik müessesesine ve sadakat kurumuna ciddi bir eleştiride bulunuyor. Balık baştan kokar lafının bu film için yorumlanmaya kalkıldığında “Böyle başlayan bir serüven nasıl daha düzgün bir şekilde bitebilirdi ki?” şeklinde bir sorgulamaya dönüşebilir. Toplumun bireyler üzerinde yarattığı evlenip çoluğa çocuğa karışma baskısının bir şekilde birçok insanın hatalı kararlar neticesinde bir aile kurmaya itilmesi gerçeğine de göndermelerde bulunmuş Ozon. Yönetmenin insanlara ve ilişkilere, daha doğrusu görünürde olup biten her şeye güvensizlik besleyip, son derece acımasız eleştirilerde bulunmasına alışmıştık. Bu filmde de bu bağlamda bize yeni bir şey vermiyor Ozon. Birbirlerine kesinlikle güven sağlayamamış ve birbirini çok da yakından tanımayan iki insanın, geleceğe dair sormaları gereken soruları sormadan, adeta el ele batacak bir güneşe dair yol almalarını konu ediniyor.

Söylenen yalanlar, oynanan oyunlar, Ozon sinemasının tuzu biberi çarpıklık ve ahlak yoksunluğu, tabusuzluk… Her şey 5x2’de de yoklamaya hazır bir şekilde sıralarını almış tastamam beklemekte. Ozon’un filmine getirdiği yorum dikkate şayandır. Usta yönetmen 5x2 için, “Önemli olan nasıl başladığıdır, nasıl bittiği değil” yorumunu getiriyor. Çok da doğru söylüyor. Sağlam bir zemin üzerine inşa edilmeyen hayatların hayattan alacağı en ufak artçı sarsıntılar karşısında bile dayanma oranının düşüklüğünü anlatıyor. Film Ozon severlerin büyük kısmını sükut-u hayale uğratıyor. Zira bildiğimiz bazı Ozon’luklardan uzak film. Örneğin bu kez konu itibarıyla ustanın filmografisinin en “uysal” öyküsüyle karşılaşıyoruz. Hayat hiçbir Ozon filminde olmadığı kadar kontrol edilebilir durumda. Bunun dışında taşıdığı, daha doğrusu filme yönetmenin yüklediği dram dozaj olarak pek de perişan edecek düzeyde değil. Bu açığını da hiçbir filminde üstüne düşmediği kadar çok müzik kullanımıyla örtbas etme yolunu seçiyor yönetmen. Belli ki bu çabası da bazı muhafazakâr Ozon’cuların tadını kaçırmış. Fransızlar filmi, müziklerle adam edilmeye çalışılmış, alelade bir hikaye şeklinde tanımlamışlar.

Ben buna pek katılmıyorum. Özellikle filmin hemen hemen hiçbir kesimce beğenilmeyen final sekansını ben son derece aydınlatıcı, bitirici ve etkileyici görüyorum. Bir boşanmadan geriye doğru belli aralıklarla dönen filmde, gemilerin nasıl yandığının gösterildiği son bölümünde, iki insanın, nasıl da karanlığa yürüdüğünü düşünüyorum da, o anın gün batımına doğru atılan her kulaçla cereyan eden, yeni bir ilişki üzerine bir ağıt niteliği taşıdığına inanıyorum. Daha başlangıcında bir zina ile halatını limandan alan gemi, evlilik gecesi başka bir zina limanına yanaşıyor. Böyle eğreti duran bir geminin iskeletinin, boşanma denen nihai limanda nasıl bir tavır takınmasını bekleyebiliriz ki? Elbette çarpıklık orada da kendini gösterecektir. Boşanma dilekçeleri imzalanıp, her şeye noktayı koyduktan sonra, soluğu otel odasında alan bir çiftin, aslında bu raddeye nasıl geldiklerine yavaş yavaş tanık oluyoruz. Sonuç olarak 5x2’nin çok iyi bir sinema, ama yavan bir Ozon filmi olduğunu söylesek, ne şiş yanar ne de kebap sanırım.

forum resmi


Seri üretime alışkın bir yapısı olan Ozon’un 2004 yılında çektiği 5x2’den bir yıl sonra, perdeye dönmesi çok da şaşkınlık yaratmadı elbette. Le Temps Qui Reste; “Veda Vakti” adlı hüzün dolu eserini 2005 yılında sevenlerinin beğenisine sundu. Kumun altında ile başladığı ölüm üçlemesine, ikinci film olarak “Veda Vakti”ni ekledi genç yönetmen.

Ölümcül bir kansere yakalandığını öğrenen genç, eşcinsel bir fotoğrafçının, %5’ten daha az olan yaşama şansının bağlı olduğu kemoterapi tedavisini reddedip, ölümü beklemesini anlatan film, Ozon hayranlarını fazlasıyla ihyâ etmeyi başardı. Şahsen oldukça klişe bulduğun konusundan mütevellit filme tam olarak hak ettiği ilgiyi gösteremesem de, kesinlikle en sert ve en iç burkucu ikinci Ozon filmi olduğunu söyleyebilirim. Birincisi kesinlikle Kumun Altında’dır. Veda Vakti’nde genç bir insanın, dakika dakika ölüme gidişindeki halet-i ruhiyesini tüylerimiz diken diken bir vaziyette izlerken, son derece sert Ozon numaralarına da maruz kalıyoruz. Eşcinselliği bir kez daha kamerasının göbeğine oturtan yönetmen, hiçbir şeyin göründüğü kadar sterilize ve olağan olmayabileceği üzerine yine yoğunlaşmaktan geri durmuyor.

forum resmi


Ölüm üçlemesinin ilk filminde olduğu gibi, Veda Vakti’nde de, hikayeyi kumsalda başlayıp, kumsalda bitiriyor usta yönetmen. Bunu yapmasının iki sebebi olduğunu düşünüyorum. Birincisi karakterlerinin toplumdan ve hayattan tamamen soyutlanmalarını bu şekilde sağlaması olarak görüyorum. Sonuçta uçsuz bucaksız ve bomboş sahillerden daha uygun bir yer olamaz bunun için. Ancak bundan da öte asıl derdinin, kişinin kendini bulduğu yer olarak kumsalı gösterdiğini, daha doğrusu her şeyin başladığı yere dönme eğilimlerine kafayı taktığını düşünüyorum. Kumun Altında’da Marie’nin kocasını kaybedip, kendini bulmaya dair çıkacağı yolculuğun başlangıç noktası olan kumsal, filmin de finaline konuyordu. Veda Vakti’nde de, Romain’in uzun zaman önce içine gömdüğü küçük çocuğu, bıraktığı yer olan sahilde tekrar gün yüzüne çıkartması ile filme nokta koyuyor yönetmen.

Ozon sinemasına artık tek kelimeyle sinmiş olan saldırgan ve eleştirel yapı, Veda Vakti’nde, Romain’in ölümü kabullenmesi üzerinden aynı oranda bir kırılganlık sergiliyor. Ozon’un hiçbir filminden eksik tutmadığı karamsarlık Veda Vakti’nde tavan yaparken, tabuların karşısında durmalarına alıştığımız Ozon karakterlerinin aksine, ellerini kaldırıp hayata teslim olan bir Romain karakteri ile baş başa kalıyoruz. Hemen herkesin her an kapısını çalabilecek bir fenomen olan ölümün, Romain’in hayatına desturla giriyor olması, genç adamın bu yaşına kadar yanına yadigar kalan pişmanlıklarını bir nebze de olsun telafi etmesine imkan tanıyor. Sürekli kırmaktan geri durmadığı kız kardeşinin gönlünü alıyor, sevgilisinin ayakları üzerinde durmasını sağlıyor, büyükannesine iç burkan ama bir o kadar da sevgi dolu bir ziyarette bulunuyor.

Her yanıyla son derece hüzünlü olan bu hikayenin beni rahatsız eden iki yönü oldu. Birincisi kesinlikle konunun, “ıssız bir adaya düşseniz yanınıza ne alırdınız” klişesinin bir benzeri ile, ansızın çıkagelen bir ölüm randevusundan ibaret oluşu. Son derece bilindik ve daha önce çokça dinlediğimiz bir öykü bu. Bu yüzden daha başından belli bir etki yaratıyor olması, yönetmenin işini kolaylaştırırken, daha önce defalarca, etkileyici şekillerde anlatılması, seyirciyi can evinden vurma konusunda Ozon’un önüne bazı engeller koyuyor. Gerçi çok da vurucu olmayı hedeflemiyor yönetmen. Muhtemelen zaten yeterince ağır olan bu dramı olduğundan da fazla hüzünlendirmek, ortaya sulu zırtlak bir şey çıkmasına ön ayak olacaktı. Bunun dışında filmin benim açımdan keçi boynuzu kıvamına bürünmesinin bir diğer sebebi de, küt diye ortaya çıkan, çocuk sahibi olamayan çift mevzusu oldu. O kadar basit, o kadar klişe ki, Ozon’un bu kadar baştan savma ve can sıkıcı bir öyküyü nasıl işlediğini anlamakta güçlük çekiyorum. Maalesef üçleme paketine ilk koyduğu Kumun Altında gibi bir eserden sonra, böyle bir sıradan filmi aynı pakette anmak benim için hiç de hoş bir şey değil. Ozon, üçleme dışında 5x2’yi de kumsal üzerinde bitirince alışkanlık yaptığını düşünmeye başlamıştım. Gerçi böyle bir alışkanlık edindiyse bunun hiç de fena bir şey olmadığını söylemeliyim. Çünkü Kumun Altında, 5x2 ve Veda Vakti filmlerinin kumsal finalleri, birbirinden derin, birbirinden etkileyici ve birbirinden hazin anlamlar barındırıyor.

Genç yönetmenin bu zamana kadar, her işi merakla beklenen isimlerden biri olmasının altında kara kaşı kara gözü yatmıyor elbet. Fransız sinemasının son dönem yetiştirdiği en değerli isimlerden biri şüphesiz François Ozon. Filmlerinde efektlerden, görsel oyunlardan, seksi kadınlardan ve bir filmi sattıracak özelliklerden faydalanmıyor Ozon. Kendi sanatsal görüşünde alıp veremediği bazı konularda geri durmaktan imtina etmediği bazı konuları kaşımaktan zevk alıyor. Burjuva sınıfının, çok da özenilmeyecek olan dışı seni içi beni yakar hayatlarını, toplumda belli başlı konulara dair artık kolay kolay yıkılmaz tabuları, kişilerin hayatlarının en az bir döneminde kendi içlerine dönüp, aynayı kendilerine tutmalarını sağlayan ve bu konulara fazlasıyla eğilen bir yönetmen. Kimileri için filmleri oldukça sıradan ve resmedilmeyi hak edecek kadar tumturaklı değil. Kimilerine göreyse bunca filmle aynı dertlerden dem vurmak yerine bir iki esaslı filmle tüm derdini anlatabilecek bir yönetmen. Ancak genç adamın derdine yakından kulak kabartma zahmetine girdiğinizde aslında her filminin bir diğerinden nasıl da farklı olduğunu görüyor ve böylesi bir insanın çabalarına şahit olmanın mutluluğunu yaşıyorsunuz. Bir elinde ayna bir elinde çuvaldız, karakterlerinin üstüne üstüne giden, hayatlarının tozunu alırken, hasır altı etmeye çalıştıkları kılçıkları gözler önüne sermeye ant içen bir yönetmen Ozon. Daha şimdiden adını altın harflerle kazıdığı sinema sahnesinde, bundan on yıl sonra en iyilerden biri olarak anılacağından zerre şüphemiz yok.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 18th November 2018 - 04:35 PM