IPB

Hoşgeldin Misafir ( Giriş | Kayıt Ol )


Yedinci Gemi Çevirmenlerinden Son Filmler
Manchester by the Sea Posteri Split Posteri Rogue One Posteri Lion Posteri Fantastic Beasts and Where to Find Them Posteri John Wick: Chapter 2 Posteri Assassin's Creed Posteri

5 Sayfa V « < 3 4 5  
Reply to this topicStart new topic
> Albüm Günlüğü, En son hangi albümü dinlediniz?
Funkster
mesaj May 23 2009, 12:05 AM
İleti #61


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

Fires of Rome - You Kingdom You

Grup kurmak, müzik yapmak, albüm çıkarmak, hem de tüm bunları sanat şehri New York’ta yapmak sanıldığının aksine hiç de zor olmasa gerek. Çünkü son dönemde dinlediğim New York’tan çıkma birkaç grupta gördüm ki, birkaç arkadaş bir araya gelip enstruman çalmayla falan hiç uğraşmadan pekala müzik yapabilir, albüm bile çıkarabilirsiniz. O albümleri çıkaran yapımcılara buradan sesleniyorum: Yapmayın! Fires Of Rome gibi yetenekler varken boşa kürek çekiyor görünseler de New York öyle bir alem ki, bazen kürek çekmeye bile gerek kalmadan akımların, akıntıların sizi nereye götüreceğini kestiremez hale gelebiliyorsunuz. Bu durumda adam gibi müzik yapmadan da müzisyen olunabilen bir yer New York... Mevzu Fires Of Rome olunca işler değişiyor. Andrew Wyatt, Matt Kranz, Gunnar Olsen üçlüsü rock eksenli taş gibi bir müzik yaparak işi New York şansına bırakmıyorlar kesinlikle.

Dawn Lament isminde, karanlıkla aydınlık arasında sıkışmış bir melek cisminde açılış yapan albüm dakka bir, gol bir yapıyor. Vokal, bas, gitar, davul, yaylılar hepsi tarifi zor bir çaresizliğin (veya çarenin) anlamını arıyor. Neyse ki ardından gelen Set In Stone ile biraz olsun mainstream şeridine geçerek gerçek dünyada olduğumuzu hatırlatıyor. Fakat o şeridi bile alternatif bir güzellikle katediyor. Ayrıca bu parçanın bir sürü remiksi ortalıkta dolanmakta. Bunlardan en önemlisi olan, geçtiğimiz yıl Saturdays = Youth albümleriyle elalemin ağzını bir karış açık bırakmış Fransız grup M83 imzalı olağanüstü remiksi ve o remiksin bir o kadar da ilginç klibi myspace’den izlenebilir. Albümde bulunmayan bu remikse klip çekilmesi bir yana, M83 almış o şarkıyı 04:45’lik epik bir orgazma çevirmiş ki öyle böyle değil. Yine gerçek dünyaya döndüğümüzde Songs As Yet Unsung ile üçlünün groove yeteneğine, uyumuna ve çalıp söylerken ne kadar eğlendiklerine tanık oluyoruz. Bu tanıklık yerini hayrete bırakıyor. Zira Love is a Burning Thing parçasında yaşına başına bakmadan Led Zeppelincilik oynuyorlar. Dakikalar su gibi akıyor ve albüm açıldığı gibi görkemli bir şekilde Monkey in a Cage ile kapanıyor. Bu destansı blues şarkı aklımı başımdan aldı, bitene kadar da geri vermedi. Adını anmadığım diğerleri de 10 şarkılık You Kingdom You debutunu gözümde bu yılın en iyilerinden biri yapmaya yetti, hatta arttı.

Fires Of Rome’a karakterini veren en önemli unsuru sona sakladım. Kırılgan, keskin ve karizmatik sesiyle kimi zaman ağlayan, kimi zaman yağmur olup yağan, kimi zaman “yodel”leyen Andrew Wyatt... Aynı zamanda yapımcılık da yapan bu adam, "yeni başlayanlar için ruhu olan rock vokali" kursunda ders olarak okutulabilir rahatlıkla. Üst üste rezil albümler dinleyince Fires Of Rome’a dört elle sarılıyorum. Üst üste rezil albümler dinledikten sonra kötünün iyisine yamanma psikolojisinden ötürü değil. Andrew Wyatt gibi bir ses, Dawn Lament, Monkey in a Cage gibi şarkılar, You Kingdom You gibi bir albüm ağaçta yetişmiyor. Hani derler ya, “o kadar beğendim ki üst üste üç kere dinledim”. Hayır! Ben böyle albümleri üst üste, alt alta, yan yana üç kere beş kere dinlemem. Belli aralar bırakırım. Birbirimizi özleriz böylece.


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 17 2009, 01:13 AM
İleti #62


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

Placebo - Battle for the Sun

İyi ve kötünün göreceliği üzerine söyleneceklerin geyikliği üzerine söylenecekler bile artık geyik olmuşken ve 2009 yılında birçok demirbaş müzik insanının albüm çıkarmasıyla ortalığın fena halde karışması beklenirken kendi adıma bu demirbaş kalelerin bir bir yıkıldığını görmek beni çok üzüyor. Bu üzüntünün son ayağı da Placebo oldu. Evet Placebo’nun yeni albümü Battle For The Sun kötü, hem de çok kötü. Hatta bu yıl (bırak bu yılı, kabaca son 5 yılda) dinlediğim en kötü albümlerden biri. Sen geçmişine 5 iyi albüm (Black Market Music yarı yarıya vasattı yalnız) ve Nancy Boy, Pure Morning, Every You Every Me, Taste in Men, The Bitter End, English Summer Rain, This Picture, Protège-moi, Special Needs, Meds ve şu an adını hatırlayamadığım nice alternatif rock marşı sığdırmış bir grupsun. Senin “yeni” diye sunacağın albüm bu mudur? Hayır, Nisan 1’de çıkmış olsa şu albüm, “ne kadar orijinal bir düşünce” diyerek bir süre gülüp “yeni albüm ne zaman acaba” diye sorardım kendi kendime. Elinden geldiğince sadık bir Placebosever olarak bu albümü hak etmek için kendilerine çok kötü bir şey yapmış olmam lazım ki Battle For The Sun saçmalığını reva görmüşler. Veya Brian Molko “ulan nasıl olsa internet var, millet bu albümü satın matın almaz indirir, iyisi mi biz tavan arasında küflenmiş birkaç şarkıyı iteliyelim de yeni albüm aradan çıksın” demiş sanki. Aklıma buna benzer bir sürü komplo teorisi geliyor. Gerçi o kadar dumur da olmadım. Çünkü en baba sinyaller U2, Depeche Mode gibilerden gelmişti. Yine de Placebo yemek yerken ağzını şapırdatmaz, uyurken horlamaz, çişi gelmez, gelse de belli etmez” büyüsüne kapılmışım belli ki. Büyü fena bozuldu, ağzıma geleni söylemek de bu Placebosever’in hakkı olmalı.

Albümde bana göre zaten iyi şarkı yok. Tutup bir de For What It’s Worth’ün single olarak belirlenmesi gibi durumlar da komik kalıyor. Hani biraz zorlasam Speak In Tongues eski günlerin hatırına, eski güzel albümlerinden birinde kıyıda kürek çeksin diyebilirim. İşkembeden salladığımı da düşünmüyorum. Placebo’yu yıllar boyu öyle özümsedim ki, bu albümdeki Ashtray Heart, The Never-Ending Why, Breathe Underwater isimli aldatmacaları “Karizmatik İsimli Placebo Şarkıları”nın müzikal karizmasından ayırmayı becerebiliyorum kendi adıma. Gerçi müzikal anlamda sorun yok. Molko ve arkadaşları nasıl biliyorsanız öyle çalıp söylüyorlar. Ama bu kez çalıp söylediklerinde meymenet yok. Şu 13 besteyi yeni yetme bir grup yapsaydı belki bir kalemde bu kadar kolay harcamazdım. Ama Placebo gibi bir markanın bu lüksü olmamalı. Keşke bir üç yıl daha bekleselerdi de daha iyi bir albümle sahalara dönselerdi. Olmadı 2007 yılında yaptıkları gibi enfes bir cover albümle (Covers) yaza damgalarını vursalardı.

2009 yılını yarıladık. Şu ana dek gözlemlediğim, özellikle bu sene müzik dünyasında babana bile güvenmeyeceksin artık. Ekonomik kriz, küresel ısınma, domuz gribi, terör paranoyası artık bu müzikal kısırlığı neye bağlamalı bilmiyorum ama tez elden şu baba grupların üzerindeki kara bulutlar dağılsın. Yoksa yakında “ne varsa eskilerde var” sözü tarihe karışacak. Moby’nin, Manic Street Prechers’ın falan da yeni albümleri içler acısı. “Baba” kategorisinde olmasalar da, şu ana kadar tek albümlük hatırları saklıdır bende. Fakat onların adını asla Placebo ile yan yana anmam. Özellikle “fakir ama onurlu genç” karakteri gördüğüm son albüm Meds ile bir sonraki albümleri için anayoldan fazla uzaklaşmadan daha farklı bir yöne gideceklerini düşünüp de Battle For The Sun gibi bir çıkmaz sokağa gireceğimi hiç düşünmemiştim. Bu tip durumlarda Placebo benim için bitmiştir” demek erken belki ama içimde kalmasın diye afedersin “Allah belanı versin Placebo demek istiyorum. Biteceksen de öncesinde bir cover albüm daha isteriz yalnız. whistling.gif


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj Jun 28 2009, 01:50 AM
İleti #63


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

Michael Jackson - Bad

Michael Jackson öldü!” TV’lerde “Son Dakika” olarak böyle bir altyazı gördüğünüzde hayretler içinde kalıyorsunuz. İlk merak ettiğiniz “nasıl” oluyor. Bırakın öleceğini, yaşlanacağını bile düşünmemişsiniz çünkü. Sonrasında ekranda dönüp duran klipleriyle geçmişe gidiyorsunuz. Çünkü orada mutlaka iyi veya kötü anımsadığınız bir Michael Jackson oluyor. Çok sadık olmasanız da, benim gibi sadece 2-3 albümlük bir geçmişiniz de olsa, o geçmişe bir şekilde izini bırakmış olduğunu anlıyorsunuz. İzlediğiniz kliplerde gördüğünüz Michael Jackson figürleri, tripleri, çığlıkları, sahip oldukları anlamdan bir kat daha anlamlanıyor. Öldüğü için değil. En azından benim açımdan öyle değil. Ondan, müziğinden, sesinden çok uzun bir süre kopuk olduğumdan dolayı. Onun albümlerini veya kliplerini el altında bulundurmadığım için, onlara tesadüfen rastladığım her an bir şekilde o anılara geri dönüş yaşıyordum ben. Yani onun sizde iz bıraktığını anlamanız için, ona geri dönmeniz gereken müzisyenlerden biriydi Michael Jackson. Bunun için ölmüş olması gerekmiyordu.

“Pop müzik öldü”, “geçmişim koptu gitti” türü yorumları doğru bulmuyorum. Tek sorun, artık Michael Jackson’ın yeni bir albüm yapmayacak, yeni konserler vermeyecek olması. O dopdolu geçmişin içinde zaten hepsinden fazlaca mevcut. Birçok pop, r&b, soul müzisyenine ilham kaynağı olmuş görsel-işitsel materyale artık çok daha kolay ulaşılabiliyor. Hem de en son teknolojiyle yenilenmiş biçimde. Ama ölümüne üzüldüğümüz kişi, sadece ardında bıraktığı işlerle değil, kişiliğiyle de yüreklere dokunmuş olmalı ki, ölümü gerçek bir kayıp gibi anımsansın. İşte onun ardında bıraktığı şey, müziğinin ve o müziğini sahnede yaşarken hayranlarına aktardıklarının insani dökümünden ibaret. Benim için hangi liderle tokalaştığı, hangi klibinde savaş karşıtı kopyala/yapıştır arşiv görüntüleri kurgulattığı, hangi hayır organizasyonlarına yardımda bulunduğu, nerelerine estetik ameliyat yaptırdığı, derisini ne kadar beyazlattığı, ne tip skandallara adının karıştığı hiç önemli olmadı. Ben Michael Jackson’ı sadece kendi müziğinin içinde tanıdım ve öyle sevdim.

Kime sorsanız en iyi MJ albümünün Thriller olduğunu söyler. Eğer onu bir müzikal bir kültür (ve artık kült), bir ikon, bir “King of Pop” olarak tanımlayacaksak tamamen doğrudur. Thriller’ın çıkışına kendini ona hazırlamış bir müziksever olarak yetişemesem de, sonrasında daha bilinçli bir şekilde geri döndüğümde ve çıktığı dönemi salim kafayla tarttığımda bu fikrim değişmedi. Revolver (The Beatles) 60’larda, Nevermind (Nirvana) 90’larda ne ise, Thriller da 80’ler pop müziği için oydu. Ama birçoğumuz için yetişemediklerimizden daha önemli bir şey varsa, o da yetiştiklerimizdir. Çünkü en sevdiğimiz şarkılar ve albümler, onları ilk duyduğumuz anlarda beynimizin rahminden çıkar, bizimle beraber büyür. Hele de 80’lere denk geldiyse, hele de ergenliğimizin dayatmalarına, gelecek kaygılarımıza, içimizdeki “ergen”e biryerlerden dokunabildiyse çok daha anlamlıdırlar. Çünkü hemen herkes o dönemlerinde bazen belli eder, bazen içine atar. Bir şeylere, birilerine karşı “kötü” olduğumuz bir dönemdir o…

İşte 1987 tarihli Bad albümü benim için bu yüzden Thriller başyapıtından daha ayrı bir anlam taşır. Para verip satın aldığım çok albüm vardır öncesinde. Ama bir Michael Jackson albümüne para vermenin de mümkün olabileceğini bana kanıtlamıştır. Tabi öncesinde TV’lerde hırçın Bad’in akılda kalıcı bas ritimlerine tuz biber olmuş hırçın klibine, The Way You Make Me Feel’in, gece vakti hoşlandığı kızın etrafında türlü enteresan figürle dört dönen, sonunda onu kafalayan sempatik delikanlının videosuna tav olmuşsunuzdur. Bir kasete para vermek zor iştir biraz da. Etrafta bir sürü kaset vardır ve iki gün dinleyip bir kenara kaldıracağınız bir kaset almak istemezsiniz. Sonunda paraya kıyar alırsınız ve size sevdiklerinizin dışında, Dirty Diana, Smooth Criminal, Man In The Mirror gibi başka sürprizler de sunarlar. Sonra onların da kliplerini görürsünüz, iyice bağlanırsınız. O dönemi, onu yanınızda götürdüğünüz tatili, onunla geçirdiğiniz daha ayrıntılı anıları beyniniz bir kenara not eder. Sonrasında ne zaman o melodilere rastlarsınız, beyin onları arşivinden çağırır, film şeritleri gözünüzün önünden geçmeye başlar. Evet Thriller öncesinde bir disko klasiği olan Don't Stop 'Til You Get Enough ve Dangerous albümündeki Black or White, Jam, Heal The World şarkılarının kliplerini bugün izlediğimde yine duygulanıyorum. Anlatmak istediğim, MJ bugün ölmemiş olsa, bunları izlediğimde yine duygulanırdım. Çünkü Dangerous sonrası neredeyse tamamen Michael Jackson’dan koptum. Bunun çeşitli sebepleri var elbette. Bir doygunluk hissi belki de. Burada adını andığım şarkı ve albümler MJ kavramının ne olduğuna beni fazlasıyla ikna etmişti. Onu şarkı söyleyip dansetmediği anlarda pek umursamıyordum. Zaten o anlar dışında yüzünü gözünü, mimiklerini, çığlıklarını saklıyordu herkesten. Kimseye dokunup mikrop kapmak istemediği, solunum yollarını korumak için maske takarak gezdiği anlarla değil, kan ter içinde hiçbirşeyi umursamadan şarkı söyleyip dans ettiği, insanlara dokunduğu, onları öptüğü anlarla Michael Jackson’dı o…

Dünya çapında 750 milyon sattığı söyleniyor sürekli. Sony ile olan ilişkisinin dağıtım alanı genişlemesi sonrası da böyle bir rakamın ortaya çıkması ilginç. Anlaşma yaptığı zaman 1 milyar dolar ciro hedefleyen Sony, sadece MJ isminden her yıl 300-350 milyon dolar garanti ciro etmekte. Sevgiyi ölçmenin günümüz ölçütleri bunlar. Oysa rakamların erişemediği yerlere bile büyük bir sevgi ulaştırabilmiş bir adam. Bu sevginin Elvis, Jimi Hendrix, Beatles Marilyn Monroe, James Dean, Kurt Cobain gibi kültleşmiş bir kalıba dökülmesi, daha kendisi hayatta iken bile ivmeliydi. Artık bundan sonra Swatch saatlerinin üzerindeki Che modeli gibi, vazgeçilmez bir kapitalizm mamülüne dönüşmesi de kaçınılmaz. Tüm bunlar MJ adından hiçbirşey götürmez. Onu müziği ve sahnesiyle hatırladığımız, ona “King of Pop” dışında bir ürün muamelesi göstermediğimiz sürece. Ama buna o kadar yatkınız ki! Çünkü kötüyüz!


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post
Funkster
mesaj May 19 2010, 08:17 PM
İleti #64


Etkin Üye
Group Icon

Grup: Veteran
İleti: 2,071
Katılım: 31-May 07
Üye No.: 6



forum resmi

Dio - Dream Evil

Doğum günü olan 10 Temmuz’a az bir süre kalmıştı. Ama rock tarihinin görüp görebileceği en güçlü vokallerinden biri olan Ronnie James Dio, 16 Mayıs günü tedavi gördüğü kanserden kurtulamadı. Hani ecnebi adetlerinde cenaze esnasında mevtanın ardından yakınları çeşitli konuşmalar yaparlar ya, işte ben de ölüm haberini aldığım andan itibaren tüm samimiyetimle öyle bir konuşma yapma arzusu duydum içimde. Bu konuşmalar genelde o kişinin ne kadar iyi, ne kadar güçlü, ne kadar başarılı olduğuna veya onunla ilgili sahip olduğunuz çeşitli anılara dayanır. Benimki de bu anılara ait olurdu muhtemelen. Kendisini Black Sabbath zamanlarından hayal meyal duymuşluğum olsa da, olayın geçtiği 80’lerde daha boyalı, daha spreyli hard rockerlara olan rağbet yüzünden sadece gerçek mutluluğu bulmuş bir mutlu azınlık tarafından değeri bilinmiş bir vokal olduğunu düşünürdüm Dio’nun. O mutlu azınlığın bir bireyi olabilmek için dönemin şartları gereği sadece tek bir Dio albümü dinleme şansı yakalamıştım. O da 1987 tarihli Dream Evil idi.

Şimdi nereden bulduğumu, nasıl aldığımı hatırlayamadığım bu albümden kopalı uzun yıllar oldu. Araya başka Dio albümleri, başka heavy metal grupları girdi. Özel bir Dio fanatizmi yaşamadım hiç. Hatta Dream Evil’ı sürekli dinlediğim dönemlerde TRT 2’de rastladığım bir rock programında gördüğüm kliplerinden sonra hayalkırıklığı bile yaşadım. Bu tanrısal sesin sahibinin, rüküş kıyafetler içinde gözlerini berelterek çığlıklar atan minicik bir adam olduğunu görmek acayip bir deneyimdi. Ama olgunlaştıkça sevilen her şeyin kalitesi gibi Dio da sevilmekten vazgeçilmeyecek bir adamdı. Öyle bir ses ki, tüm o sözde olumsuz dış görünümün altında yatanın olağanüstü bir rock ve metal ruhuna tutulan ayna olduğunu haykırıyordu. Hiç sönmeyen bir ateşti. Yıllardır geri dönmediğim Dream Evil, onun ölümünden sonra dinlediğimde öyle bir dokundu ki, nankörlükle karışık aklım uçtu. “Sanatçının değeri öldükten sonra anlaşılır” klişesine kurban gitmem bir yana, bugüne kadar hakkında hissettiklerime çöken hüzün tarif edilir gibi değil.

Ronnie James Dio 68 yaşında öldüğünde hissettikleriniz, onunla yollarınızın kesiştiği anların özelliğiyle anlamlanacaktır. Dream Evil benim için bu kesişme anının en kritik dönüm noktasıdır. Önyargının çöküşüdür. Kaslı, yakışıklı, seksi rock solisti imajına koca bir s.tir çeken, tek gerçeğin şarkıyı yaşatacak seste gizli olduğunu tecrübe ettiren bir manifestodur Dio. Benim için “Yağmurda Çıplak” kalmış “Gece Halkı”nın “Günbatımı Süperman”ıdır Dio. Mitolojik tasvirlerle yaratılan gotik atmosferin arasında şeytanî unsurların gizemini seyreden “Penceredeki Yüz”dür. Ama öyle bir insandır ki, sevimliliği ve babacanlığı aynı küçük bedende buluşturmuş kişiliğinin sıcaklığını hissedersiniz. Sarılıp bağrınıza basmak, saatlerce konuşmak istersiniz. Hiç karşılaşmasanız da, Metal: A Headbanger's Journey belgeselinde onu gördüğünüz kısa anlardan bile bunu hissedebilirsiniz. Üstelik sayesinde meşhur olan metal işaretinin masum sırrını da öğrenebilirsiniz. Bu yüzden yalnız aşmış vokaliyle değil, kişiliğiyle de örnek bir rock sanatçısıdır Dio. “Ben bir rock şarkıcısıyım” diye ortalarda dolaşan herkese bir şeyler katmış bir efsaneden bahsediyoruz. Yaşasaydı “yaşayan efsane” diye bahsedecektik. Öldüğü için kıymetini biliyor değiliz. Sadece bu kalabalıkta ona eskisi kadar fırsat veremediğimize hayıflanıyor olabiliriz. Neyse ki bu efsaneleri yaşatan Dream Evil gibi albümler bırakıyorlar arkalarında. Yoksa henüz doğmamış rock, hard rock ve heavy metal hayranlarına ikon olacak bir destanın, bir küçük dev adamın bu dünyadan geçip gittiğini nasıl bilecekti insanlar?

forum resmi

Ronnie James Dio

(1942 - 2010)


--------------------
User is offlineProfile CardPM
Go to the top of the page
+Quote Post

5 Sayfa V « < 3 4 5
Reply to this topicStart new topic
2 kullanıcı bu başlığı okuyor (2 Misafir ve 0 Gizli Kullanıcı)
0 Üye:

 



- Basit Görünüm Şuan: 18th October 2019 - 04:20 PM