Konunun Yazdırılabilir Versiyonu

Konuyu orjinal formatında görmek için buraya tıklayın

Yedinci Gemi Forum _ Edebiyat _ Altını Çizdiklerimiz

Gönderen: raskolnikov Jul 20 2007, 03:51 PM

Bu kültürün okuma tembelliği sıcaklarla artar mı, azalır mı bilmem; ama kitap okumak ve kitap tüketmek arasındaki çizgiye basmamaya çalışıyorum son zamanlarda. Hızlı yaşayıp genç öleceğim, dediğim geçmiş çağdan sıyrılınca daha sakin ve oturaklı okumaya başladım. Hepimizin yakındığı tüketim hastalığı, haliyle ve ne yazık ki, okuduğumuz kitaplara da bulaşmış durumda. Çoğunlukla satırlar gözlerden kayarken, bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkıyor kelimeler ve arada verdiğimiz kayıpların farkına bile varmıyoruz. (Yalnız her kitaptan hayat dersi çıkacak değil, bazı kitaplar vardır: "Oku ve zamanı öldür." Ben böyle kitaplardan bahsetmiyorum.) Uzatmadan, bu durum rahatsızlık verdi bünyeye ve yeni bir alışkanlık kazandım: Beğendiysen yaz kenara!

Sevgili dostum http://forum.yedincigemi.com/index.php?showuser=126'in önerdiği iki kitap ve Mevlana'nın Mesnevi'lerinden birkaç satır ve kısımla başlıyorum. Başlığın amacı da budur: tüketmesi zor, okunduğuda tekrar okuma isteği uyandıran satırları paylaşmak.

İtalyan yazar Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'inden iki paragraf:

Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor.
"Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?" diye sorar Kubilay Han.
"Köprüyü taşıyan şu ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi," der Marco.
Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler:
"Neden taşları anlatıp duruyorsun ban? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer."
Marco cevap verir:
"Taşlar yoksa kemer de yoktur."

S. 127

Düşündüm: "Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hatlarını, başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bütün yeni yüzlere eski izlerin damgasını vurup, her birine en uygun maskeyi buluyor."
S. 139

Richard E. Nisbett'in Düşüncenin Coğrafyası'ndan bir kesit:

Günümüzde bile Doğu Asyalılardan çoğunun bildiği, tek atı kaçıp giden yaşlı bir çiftciyle ilgili kadim bir Çin meselesi vardır. Atının tek geçim kaynağı olduğunu bilen komşuları, onu teselliye koşarlar. Yaşlı adam teselli edilmeyi reddederek, "Neyin iyi, neyin kötü olduğunu kim bilebilir?" der. Gerçekten de, birkaç gün sonra atı geri döner, hem de yanında vahşi bir atla birlikte. Yaşlı adamın dostları bu sefer onu kutlamaya gerlirler. Kutlamaları reddeden ihtiyar, "Neyin iyi, neyin kötü olduğunu kim bilebilir?" der. Ve gene birkaç gün sonra yaşlı adamın oğlu vahşi ata binmeye çalışırken düşerek bacağını kurar. Dostları oğlunun talihsizliğinden duydukları üzüntüyü bildirmek için yine gelirler. "Neyin iyi, neyin kötü olduğunu kim bilebilir?" der ihtiyar. Aradan birkaç hafta geçer ve kasabaya, komşu ülkeyle savaşacak güçlü erkekleri askere almak için ordudan adamlar gelir, ama yaşlı adamın oğlu savaşacak olmadığı için paçayı kurtarır.
S.27

Mevlâna Celâleddin Rûmi'nin Bütün Eserlerinden Seçmeler'inden iki beyit:

* Aşkın verdiği ders hiç unutulur mu? Ona çalışmaya ihtiyacımız yok. Zaten o ders çalışmakla öğrenilmez.
S.286

*Ey insanoğlu! Bazen ağlıyorsun, gözyaşı döküyorsun, bazen de altın sevdasına kapılıyor, toprak eliyor, altın kırıntıları arıyorsun! Fakat düşünmüyorsun ki, sen, altın madenisin, değerli bir kimyasın!...
S.331

Gönderen: siroguz Jul 20 2007, 06:41 PM

Zor, daha doğrusu seyrek kitap okumamın sebebi, her kelimesini anlayıp sindirebileceğim çok sessiz bir ortam bulmamın zorluğu olarak düşünürüm. Tüm şehir uyuduktan sonraki gecenin sessizliği, uykusuzluktan dolayı oluşan algı zorluğu olmasa en uygun zaman benim için. Ben de bir kaç senedir elimde fosforlu kalemle kitap okuyorum. smile.gif

Şu anda yanımda kitaplarım yok ama Samipaşazade Sezai'nin büyük romanı Sergüzeşti'de Celal'in sarf ettiği şu sözleri unutmak mümkün değil:

"En gerçek saadet, temiz bir ruhun aynası olan iki güzel göz; en büyük zenginlik de, iyi bir kalbin hislerini gösteren gül rengi dudaklardan akseden tatlı bir tebessümdür..."

Mesnevi'de de altını çizdiğim pek çok beyitten ikisi:

"Rabbim! en az bahşişin dünya senin;
Var mı meçhûlün olan sır ya senin!
(59)

Aşk, öbür her hastalıktan ayrıdır,
Aşk, ilahî sırrın usturlabıdır.
(111)
usturlap -bı
isim, eskimiş (usturlâp)

Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç.


Takip etmeye doyamayacağım bir başlık daha kazandık galiba...

Gönderen: Estel Jul 22 2007, 01:07 PM

Çok sevdiğim bir roman yazarı olan Tom Robbins'ten;

QUOTE
Dar görüş, beyin egodan daha az enerjik olduğunda çoğalan optik bir mantar yüzünden oluşur. Siyasete maruz kalınca karmaşık bir hal alır. İyi bir düşünce, sıradan dar görüşün filtre ve kompresörlerinden geçirilince öte taraftan ölçü ve değer açısından azalmış olarak çıkmakla kalmaz, yeni dogmatik biçimlenimiyle başlangıçta niyetlenilenin tersi etkiler üretir.
İşte bu şekilde, İsa Mesih’in sevgi dolu düşünceleri, Hıristiyanlık’ın kötülük saçan klişeleri haline gelmiştir. İşte bu nedenle, tarihteki neredeyse her devrim başarısızlığa uğramıştır: Ezilenler iktidarı ele geçirir geçirmez “devrimi korumak” için totaliter taktiklere başvurarak ezenlere dönüşürler. İşte bu nedenle, önyargının ortadan kalkmasını arzulayan azınlıklar hoşgörülerini yitirir, barış arzulayan azınlıklar militanlaşır, eşitlik arzulayan azınlıklar kendilerini üstün görmeye başlar ve özgürleşmeyi arzulayan azınlıkar saldırganlaşır. (Kendini baskı altında tutmanın ilk belirtisi gergin bir kıç deliğidir)

Tom Robbins
Ağaçkakan – sf. 82

Gönderen: daedalus Jul 24 2007, 12:48 PM

Türk Edebiyatı'nın yüz akı bir roman. http://forum.yedincigemi.com/index.php?showtopic=272'ne çok yakışacağını düşündüğüm bir yazı ayrıca. Kitabı bana öneren ebrehe'ye de bir kez daha teşekkürler.

Rendekar doğru mu söylüyor? "Düşünüyorum öyle ise varım" oldukça makul.
Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar.
Düşünen bir adamı düşlüyorum. düşündüğümü bildiğim için ben varım.
Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor.
Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor.
Düşündüğünü düşlediğim bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum.
Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor.
O gerçek ben ise bir düş oluyorum.


Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

Gönderen: pelagos Jul 25 2007, 02:46 AM

Dostoyevski ve Çernişevski...İkisi de Rus edebiyatına çok fazla katkısı olmuş yazarlardan.
Ama felsefik olarak da birbirlerine gerçekten zıt iki yazar.
Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar" romanını okuyunca Çernişevski'den de
"Nasıl Yapmalı?" romanını okumak gerekir.

"Yeraltından Notlar" Çernişevski'nin felsefesine cevaptır. Bu zamandan itibaren
Dostoyevski'nin en kuvvetli inançlarından biri, insan tabiatının, Çernişevski
soyundan iyimser faydacıların inandığı gibi, temelinde ve aslında iyi olmadığı
ve insanın, tabiatının bir yanıyla erdemli olarak, kötü olduğunu bile bile kötüyü
isteyebileceği ve seçebileceği oldu. Bu inanç ilk kez Yeraltından Notlar'da ortaya çıktı:

"Lütfen söyler misiniz bana, insanların gerçek çıkarlarını bilmemeleri yüzünden kötülük
yaptıklarını ilk kez kim ortaya attı? Kim böyle akıllıca laf etti? Sözde insanoğlunun
kafası aydınlanır, gerçek çıkarları gözlerinin önünde serilirse burnunu kirli işlere
sokmaktan geri durarak, bir anda soylu, temiz yürekli biri olup çıkarmış. Buna sebep
de, aydınlanıp gerçek çıkarlarını anlamaya başladıktan sonra, kendi çıkarlarını yalnız ve
yalnız iyilik yapmakta bulmasıymış. Hey gidi çocuk; saf, temizyürekli bebek!"


Yeraltından Notlar'da Dostoyevski Çernişevski'nin sözlerinden bahsederek karşı çıkıyor
ona. Yukarıdaki alıntı bunu biraz da olsa göstermek içindi. Hangisinin felsefesine kendimizi
yakın hissettiğimiz de önemli ama bunların anlatılış biçimini görmek, bu yazarları tanımak
gerekli bence. Çok önce yazılmalarına rağmen güncelliklerini korumaları da başka ve önemli
bir neden okumak için.

Gönderen: baronio Jul 25 2007, 03:17 AM

En başta Genç Bir İşadamına adlı kitabını okuyup tek kelime ile mest olduğum Emre Yılmaz'ın biraz daha felsefik düşüncelere ve hayatın özüne değindiği kitabı Şeytanın Fısıldadıklarından birkaç altı çizili kısım aktarmak istiyorum. Bu iki kitabı da şiddetle tavsiye ediyorum. Özellikle kalın, uzun ve bir bütün halinde süren kitaplara zaman ayıramayanlar için ideal. Birçok bölüme ayrılmış, okuması çok kolay. Ben bu iki kitabı toplamda 3-4 kez okumuşumdur. Çok keyifli sahiden.

"Gençken azmayı beceremeyenler, yaşlılıklarında hem azar hem de beceremezler."

***


"Bir erkek kadınından bıktığı için onu terk eder; bir kadın ise erkeğinden sıkıldığı için. Arada çok önemli bir fark var.

Bir erkek doyduğu için kadınından bıkar; bir kadın ise doyamadığı için erkeğinden sıkılır. "

***


"Aşık olmak erkeğe yakışır. Kadına asla! Kadına yakışan sadece aşktır."

***


"Nefrete sevgiden daha çok güvenirim" dedi Şeytan; "Çünkü nefretin sahtesi olmaz."

***


"İçgüdülerimiz olmasa kimse kötü; çıkarlarımız olmasa kimse iyi olmazdı" diye fısıldadı Şeytan. Ve ekledi; "üstelik iyiler can sıkarlar."

***


"Üstelik kötülük iyilikten herzaman daha dürüsttür. Kötülügün doğasıdır dürüstlük. Kimse mahsuscuktan kötülük yapmaz. İşte bu yüzden bütün günahlarımız masumdur. Sevaplarınız ise..."

***


"İnsanları iyi ki sadece yaptıkları ve yazdıkları için yargılıyorsunuz," dedi Şeytan. "Benim gibi içlerinden geçirdikleri için yargılasaydınız Rahibe Theresa'yı bile alenen kurşuna dizerdiniz."

***


"İyilikseverlik; vicdanımıza sürdüğümüz bir rujdur."

***


"Bize yapılan iyiliklerin bedeli nankörlüğümüzdür. Nankörlük, iyilik yapanın bir de üstüne bunun keyfini sürmesine engel olur. Kaç baba, kaç sevgili, kaç eş yaşamıştır bunu! Nankörlük kötülükten gelmez. Çok yüksek bir adalet ve hak içgüdüsünden gelir. Çünkü minnet esaretlerin en kötüsüdür."

***


"Hayırsız evlatlar, nankör sevgililer, göz oyan kargalar kendilerini besleyen ellerden haklıdırlar. Kendisini besleme küstahlığını göstermediğim hiçbir karga gelip beni gözümden oymadı. İşte bu yüzden nankörlük erdemlerin en doğalı, en içteni ve en yırtıcısıdır. Çünkü nankörlük dürüstlüktür. Çünkü nankör her zaman haklıdır."

***


"Yaşamı verdiği haz ve heyecan için sevdim.
Ölümü ise hikmeti ve adaleti için...
Ya doğmak?
İşte bence asıl esrar buradadır.
Neden doğarız?
Yaşamın ne olduğunu çok iyi görüyoruz.
Böyle bir yaşamın neticesinde ölmemizin de hayrını...
Peki ama neden doğarız?
Durup dururken...
Mükemmel bir alemde huzur içinde yok iken."

***


Yaşamak... bir akıntıya kendini kaptırmaktır.
Düşünmek ise akıntılara kafa tutmaktır."

***


Tanr'ıya inanırız...
Şeytan'ı ise biliriz...

***


"Bir Tanrı en çok kendine inananlara değil kendine inanmayanlara muhtaçtır. Onlar olmasa kendini tarif bile edemez. İşte bu yüzden aklı başında her Tanrı önce kendine inanmayanları yaratır. Ve işte bu yüzden yer yüzünde bu kadar çok Din ve her Dinin bu kadar çok kafiri vardır.

Tanrının kitapları, Melekleri ve Peygamberleri var. Günahları ve sevapları var. Cenneti ve Cehennemi, Ahret günleri ve hesap defterleri var.

Peki şeytanın nesi var?
İçgüdülerimiz ve ortak çıkarlarımızdan başka hiçbir şeyi...

İşte bu yüzden Tanrı mümin arar.
Şeytan ise ortak. Ve işte bu yüzden binlerce yıldır Şeytan hep kazanıyor.
Çünkü...
Çünkü hep kazandırıyor.
Üstelik onunla yapılan bütün işlerde kazancımız peşin ödenir. Hemen burada buracıkta nakden ve defaten, bir kerede...

Gönderen: Siyanure Jul 25 2007, 11:12 PM

Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'inden;

"Ah, kör yazgı! Alnımızın kara yazgısı! Biz insanlar yeryüzünde
yapayalnızız, işte en büyük felaket burada! Rus bahadırı savaş
alanında, "Sağ kalan varsa çıksın karşıma!" diye bağırmış bir
zamanlar. Bahadır değilim, ama ben de haykırıyorum, ancak
sesimi kimseler işitmiyor. Güneşin evrene can verdiğini
söylerler. Güneş gökyüzüne yükselsin de görün bakalım, o bir
ölü değil mi? Her şey ölü, her yerde ölüler var. İnsanlar
yeryüzünde yalnız, çevrelerinde ölüm sessizliği; bizim
dünyamız bu işte... "İnsanlar, birbirinizi seviniz!" Bunu kim
söylemiş, kim bize böyle bir vasiyet bırakmış? Saatin sarkacı
habire vuruyor, duygusuz, soğuk soğuk... Saat gecenin 2'si.
İskarpinleri yatağının ucunda duruyor, giymesi için onu
bekliyor.
Sahi, yarın onu götürdüklerinde ben ne yapacağım?"

Gönderen: pelagos Jul 26 2007, 12:59 PM

William Shakespeare'in "Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası" eserinden bir bölümü sizlerle
paylaşmak istiyorum. Aşk, özellikle platonik aşk bu kadar güzel anlatılabilir herhalde:

HELENA:

"Kimi insanlar ne mutlu olabiliyor!
Atina'da kime sorsanız, ben de onun kadar güzelim.
Ama ne önemi var, Demetrius öyle düşünmüyor ya!
Ondan başka herkesin bildiğini bilmek istemiyor.
Hermia'nın gözlerine taparken o nasıl yanılıyorsa,
Onun her şeyini beğenirken ben de öyle yanılıyorum.
Sıradan, çirkin, çarpık şeyleri bile
Aşk değiştirebilir, biçimli, değerli kılabilir.
Aşk gördüğünü gözleriyle değil, hayaliyle görür.
Kanatlı Kupid resimlerde işte bu yüzden kördür.
Durup düşünme nedir, hiç bilmez aşk,
Kanadı var, gözü yoktur; bakmadan uçar gider.
Aşk bir çocuktur derler ya, nedeni budur işte,
Öyle çok yanılır ki yaptığı seçimlerde.
Oyun oynayan çocukların ettiği yeminler gibi,
Aşk uğruna yalan yere yeminler edilir her yerde;
Demetrius da Hermia'nın gözlerine bakmadan önce
Dolu gibi yeminler yağdırmıştı, yalnız seninim diye.
Ama Hermia'nın sıcaklığıyla çözülüverdi dolu taneleri,
Yeminler sağanak oldu, eriyip gidiverdi.
Şimdi gidip Hermia'nın kaçtığını ona söylemeli,
Yarın gece peşinden ormana gidecektir.
Verdiğim bilgiye karşı bir teşekkür bile alsam,
Çabalarım hiç boşa gitmemiş demektir.
Onu orada görmemle yitirmem bir olacak,
Biliyorum, acılarım kat kat çoğalacak!"
(S. 30)

Gönderen: iqmachine Jul 27 2007, 04:29 PM

Her şey ona doğru bollaşır, onu besler ve pekiştirir;olayları, duyguları,düşünceleri taçlandırır-bilgiçtir,söz götürmezdir-;onu kutsamayan hiçbir an, belirginleştirmeyen hiç bir atılım ve doğrulamayan hiçbir düşünce yoktur. Krallığının sınırı olmayan ilahtır, ona hizmet eden ve ün kazandıran mukadderattan güçlüdür;yaşamla ölüm arasındaki birleşme çizgisidir,onları bir araya toplar;birbirine karıştırır ve bununla beslenir. Onun gerekçelerinin ve doğrulamalarının yanında, bilimler bir delice hevesler yığını gibi görünür. Tiksintilerinin çoşkusunu hiçbir şey azaltamazdı:Bir önermeler baharında çiçeklenen ve onun hayalci dogmatizmine, kibirli zırvalarına meydan okuyabilecek doğrular var mıdır ? Onun kesinlikleri karşısında hiçbir gençlik ateşi, hatta hiçbir zihin özürü direnemez;zaferleri de hem bilgeliğin hem cinnetin oybirliği ile ilan edilir. Onun gedik vermeyen imparatorluğu,sınırsız hükümranlığı önünde dizlerimiz bükülür;ondan habersiz olmayla başlar her şey;her şey ona boyun eğilmesiyle biter; ondan kaçan ve ona indirgenmeyen hiçbir fiil yoktur. Şu dünyadaki son kelime’dir; bir tek o, hiç hayal kırıklığına uğratmaz. Çürütülemez hayal kırıklığı…


E.M. Cioran
(Çürümenin Kitabı)

Gönderen: raskolnikov Jul 27 2007, 05:53 PM

Sosyal psikolojinin en güvenilir görüngülerinden biri, bize "Her dakika bir enayi doğuyor" deyişini kazandıran sirk sahibinin adıyla anılan Barnum etkisidir. Herhangi birinin, kendi karakteri hakkında çarpıcı bir içgörüye sahip olduğunuzu sanmasını istiyorsanız, ona sadece şuna benzer bir şey söyleyebilirsiniz: "Her ne kadar genelde iyimser bir kişiliğe sahip olsan da, kimi zaman- nedenini açıkça anlamaksızın- hüzünleniveriyorsun. Çoğu kişi senin hayli dışadönük olduğunu düşünürken, aslında oldukça utangaç birisin..."
S.143

Huntington, (...) Doğu Asya, İslam ve Batı'yı içeren belli başlı kültürel grupların değerlerinde ve dünya görüşlerindeki uzlaştırılamaz farklılılar yüzünden birbiriyle çekişmeye kilitlenmesiyle, dünyanın bir "medeniyetler çatışması"nın eşiğinde olduğunu ilan etti: "Doğmakta olan etnik çekişme ve medeniyetler arası çatışma dünyasında, Batılıların kendi kültürlerinin evrenselliğine olan inançları üç sorundan mustariptir: Bu inanç yanlış, gayri ahlaki ve tehlikelidir."
S.166

Huntington'un gözlemlediği gibi, Batılılar genelde modernleşmeyi - sanayileşmeyi, daha karmaşık meslek yapısını, artan refah ve toplumsal hareketliliği, daha büyük oranda okur-yazarlığı ve kentleşmeyi - Batılılaşma ile karıştırırlar.
S.169

http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=WKW2FWRLH2RSO3W77E5Q'nı bitirdim; herkese şiddetle önerilir. smile.gif

Gönderen: pelagos Jul 28 2007, 03:05 PM

Bu başlığa katkı koymaya yarayacak çok şey geliyor aklıma. Hızlı okumaktan değil de daha önceden altını çizerek okuduğum çok kitap varmış ondan sanırım. Altını çizmek kısmını da tırnak içerisine alarak söylemem lazım. Pirpir'in bahsettiklerine şiddetle katılıyorum. Kitabı katlamak, çizmek, üzerine not almak...Şekilcilikten öte kitaba verilen önem ve tekrar olmasın Pirpir'in bahsettikleri diyeyim. Ayrıca bu başlıkla ilgili bir şey daha: Burada alıntı yaparak adını geçirdiğim kitapları bütünüyle değerlendirmenizi çok isterim. Gerçekten kitap okumanın tadını alarak okuduğum kitaplar.

Stefan Zweig'ın "Amok Koşucusu" kitabından küçük bir bölüm:

" Tarihin akışı, zorlanmaktan hoşlanmaz, kahramanlarını kendisi seçer, ne kadar zorlasalar da davetsiz gelenleri hiç acımadan geri çevirir; kaderin arabasından düşen olursa onu artık yukarı çekmemek gerekir. Madame de Prie'nin benzersiz ölümünden, gerçek yaşamından ve onca ustaca tasarlanmış ölüm oyunundan geriye herhangi bir kitabın sayfalarında üç-beş önemsiz satırdan başka bir şey kalmadı; kurutulmuş bir çiçek çoktan yitirdiği baharının güzel kokulu mucizesini ne kadar yansıtıyorsa, bu satırlar da onun geçmişe gömülü kaderinin fırtınalarını o kadar yansıtıyordu. "
(s:50)

Gönderen: BuRnOut Jul 29 2007, 10:29 PM

Çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır. Bununla birlikte, burjuva filozoflar, ekonomiciler, söyledikleri güç anlaşılan Auguste Comte'dan gülünç ölçüde açık seçik Leroy-Beaulieu'ye, şarlatanca romantik Victor Hugo'dan, böncesine kaba saba Paul de Kock'a kadar kentsoylu yazarların hepsi, çalışmanın büyük çocuğu İlerleme Tanrısı'nın onuruna mide bulandırıcı şarkılar söylediler. Onlara bakılırsa, mutluluk egemen olacaktı dünyada; daha şimdiden ha geldi, ha geliyor gibiydi.

Bu baylar, geçmiş yüzyıllara uzanıp günümüzün tadını tuzunu kaçıracak şeyler getirmek için, derebeylikteki yoksulluğun kirini pasını eşelediler. Bu karnı tok, sırtı pek, daha dün büyük senyörlerin çanak yalayıcısı, bugün kentsoyluların kalem uşağı olanlar canımızdan bezdirmediler mi bizi, retorikçi La Bruyère'in anlattığı köylüyle…

Ne yazık! Arcadia papağanları gibi ekonomicilerin dediklerini yineleyip duruyorlar: "Çalışalım, ulusal zenginliği artırmak için çalışalım!" diye.

Ey aptallar! Sizler aşırı ölçüde çalıştığınız içindir ki, sanayi avadanlığı çok yavaş gelişiyor. Anırmayı bırakın da bir ekonomiciye kulak verin: Çok akıllı bir adam değil, birkaç ay önce yitirme mutluluğuna erdiğimiz Bay L. Reybaud'dur bu: "Çalışma yöntemlerinde devrim, genel olarak, el emeğine göre ayarlanır. İşçiler, yaptıkları işi düşük fiyata sağladıkları sürece, patronları bol bol onları şımartırlar, gördükleri işler daha pahalıya mal olunca da yüz vermezler onlara".

Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir. İki elli uşak takımının baktığı Rothschild ahırlarının safkan atlarını; Normandiya çiftliklerinin toprağı süren, gübreyi taşıyan, ekini ambarlayan ağır yük hayvanıyla karşılaştırın bir. Ticaret misyonerlerinin henüz Hıristiyanlıkla, frengi ve çalışma dogmasıyla kokuşturamadıkları soylu vahşilere, sonra da, bizim o zavallı makine uşaklarına bir bakın hele…

Paul Lafargue'nin http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=CLB2OHNPNT5KP4L4ZMNR isimli kitabından bunlar... 5 YTL'ye satılıyor, çok uzun da değil. Çağımız çalışma mantığına ve kapitalizme karşı, insanoğlunun kolektif bilincinin manifestosudur bu kitap. Zaman zaman dönüp, defalarca okuyacağınız ve birçok sözün altını çizeceğiniz, karalayacağınız ve sayfalarını kırıştıracağınız o değerli kitaplardan...

Üstüne bir de şu filmi izlerseniz her şey daha da billurlaşır.

IMDB
http://imdb.com/title/tt0427582/

Directed by: http://imdb.com/name/nm0686304/
Genre: Drama
User Rating: 7.5 / 10 (1,114 votes) http://imdb.com/chart/top, http://imdb.com/name/nm0632385/, http://imdb.com/name/nm0273464/, http://imdb.com/name/nm0248371/

Gönderen: raskolnikov Aug 1 2007, 12:08 PM

Birbirinden farklı kitap zevklerinin buluştuğu bu güzel başlığa katkı yapan herkese teşekkür ederim. İçimizdeki okuma aşkı hiç ölmesin, kültüre hep aç olalım, Yedinci Gemi bizi sanata boğsun. smile.gif

Kâmuran Şipal'in tercümesini yaptığı, Nobel ödüllü Alman yazar Hermann Hess'in Doğu mistisizmi taşıyan eseri Siddhartha'dan bir alıntı:

Bir hedef bulunuyordu Siddhartha'nın önünde, tek bir hedef: Arınmış olmak, susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmış, boşalmış bir yürekle dingiliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Ben tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz.
s. 22

Gönderen: Siyanure Aug 2 2007, 04:01 PM

Arthur Schopenhauer`in Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar'ından kısaca;

"İnsan ne kadar uzun yaşasa da, bölünmez şimdiki zamandan daha fazlasını algılamaz; ama bellek her gün unutma yoluyla, büyüyerek kazandığından daha fazlasını yitirir."

Gönderen: iqmachine Aug 7 2007, 02:51 PM

E.M. Cioran Çürümenin Kitabı’ndan altını çizdiklerim; yeşil ispirtolu kalemle çizdim, benden sonra okuyacak olan kişinin altını çizdiğim yerlere takılarak sinirlerinin bozulması için. oleyo2.gif


Aşıklara gelince, yüz buruşturmalarının ortasında, kafalarından ölümün önsezisi geçmeseydi çekilmez olurlardı.Sırrımızı –yanılsamamızı- mezara götürdüğümüzü, soluğumuzu canlandıran esrarengiz hatayı atlatamadığımızı, hazların ve hakikatlerin hükümsüzlük açısından denk oldukları kestirilemediği için fahişelerle kuşkucular dışında herkesin yalana battığını düşünmek insanın aklını karıştırır.

İnsanların var olmak ve harekete geçmek için sarıldıkları nedenleri, kendimde ortadan kaldırmak isterdim.Sözle anlatılmayacak kadar normal bir hale gelmek istedim,- şimdi de sersemlemiş bir halde, budalalarla aynı düzeyde ve onlar kadar boşum.

S.44-45

Kendini ifade eden kişi, kendine karşı hareket etmez; o sadece nihai dersler için duyulan eğilimi bilir. Firari ise, bu dersleri çıkaran değil kendi kendisinin eline kaldığında mahvolup çökmekten korkarak haylazlaşan ve sesini duyurandır.

S.53

Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı yeryüzünde kimse kalmazdı. İçimizde çekingen bir cellat, hayata geçmemiş bir katil taşırız. İnsan öldürme eğilimlerini kendilerine itiraf etme cüreti olmayanlar da cinayetlerini rüyalarında işlerler, kabuslarını cesetlerle doldururlar. Mutlak bir mahkeme önünde, bir tek melekler beraat ederdi. Zira başka bir varlığın ölümünü –en azından bilinçsizce- dilememiş bir varlık hiç olmamıştır. Her birimiz ardımızda bir dost ve düşmanlar mezarlığı sürükleriz; bu mezarlığın yüreğin uçurumlarına atılmış veya arzuların yüzeyine yansıtılmış olması da pek mühim değildir.

S.56

Edit:Yazım yanlışı

Gönderen: iqmachine Aug 19 2007, 11:55 AM

Çürümenin Kitabı’ndan devam...

Her arzu doğrularımızı külliyen aşağılar ve yadsımalarımızı yeniden ele almaya zorlar bizi. Pratik bir bozguna uğrarız;bununla birlikte ilkelerimiz bozulmadan kalır… Artık bu dünyanın çocukları olmamayı umarken, bir de baktık ki, zamanın efendisi ve salgı bezlerinin bağımlısı kaypak münzeviler gibi iştahımıza boyun eğmişiz. Fakat bu oyunun sınırı yoktur: Arzularımızın her biri dünyayı yeniden yaratır, düşüncelerimizin her biri de yok eder… Gündelik yaşam içinde kozmogoni ve kıyamet birbiriniz izler: Günlük yaratıcı ve yıkıcılarız, ezeli mitosları son derece küçük bir ölçekte hayata geçiririz; anlarımızın her biri de Sonsuz’un payına düşen döl ve kül yazgısının bir taslağıdır ve bu yazgıyı yeniden üretir.


S.71

Gönderen: Cerenimo Aug 22 2007, 02:11 AM

Tezer Özlü'den..

"Eğer öldürmekten zevk alırsan, dünya seni aşağılar! Eğer öldürmekten nefret edersen, sen kendini aşağılarsın! "

-----


Söyleyenini bilmediğim'den..

"Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir: Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek. Ama iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde halen soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.."


-----

Jacgues Brel'den...


Serüvene koşmak için trenler bekliyorsan,

Güneşi yakalayıp gözlerine yerleştirmek için, beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan,

Yarına inanmak için günbatımına,

İyi kalpli görünmek için zayıflığa,

Ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa;

Demek ki...

Hiçbir şey anlamadın!


-----


Octavio Paz'dan...

" Düşlerine layık ol..."


-----


Ahmet Altan'dan...

Gizlediğin her şeyi bildiğine inandığın biriyle karşılaştığında,ondan kurtulabilmek için onun
yok olmasını,ölmesini bile isteyebilirsin
Cinayet bile geçebilir bir an aklından
Ve korkunç gerçek şudur
Gizlediğin her şeyi bilen biri var
O,sensin
Seni öylesine korkutan,geceleri rüyalarında,kabuslarında ortaya çıkan,bütün sırlarını bilen biri var,ruhunun derinliklerindeki o karanlıkların içinde...


-----


Petrarca'dan...

Yalnız bir yaşamı sürekli aradım
(Dere, tarla ve orman tanıktır buna)
Işığın yolunu bulmamda yararı dokunmayan, o budala kafalardan kaçarak...


-----


Chuck Palahnıuk'tan...

"İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlardı. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun ne yaptığının kaydının yapıldığını düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek, film izlemek gibi. Ama yine de bunlar sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok. Bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntısına mahkum etmekten başka bir işe yaramazlar.Gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız. Her şey berbat bir hal almadığı sürece yoluna da girmeyecek. Keşfedilmemiş tek alan, elle tutulamayanların dünyasıdır. Bunu dışındaki her şey çok sıkı örülmüştür. Çok fazla kanunun içinde hapsolmuş durumdayız."




Gönderen: raskolnikov Sep 13 2007, 12:18 AM

"Ben," dedi, "bir şeye özlem duydum mu, ne yaparım bilir misin? Bir daha hatırlamayacak kadar bıkıp da kurtulmak için yerim, yerin... Ya da tiksintiyle hatırlamak için. Bak bir zamanlar çocukken, kirazlara karşı anlatılmaz bir tutkum vardı. Param olmadığı için azar azar alıyor, yiyor, yine istiyordum. Günün birinde, kızdım mı, utandım mı, bilmiyorum; baktım ki kirazlar bana istediklerini yaptırıyorlar ve beni rezil ediyorlar, ne plan kurdum bilir misin? Geceleyin yavaşça kalktım, babamın ceplerini yokladım, gümüş bir mecidiye bulup çaldım. Sabah sabah da kalktım, bir bahçeye gidip bir sepet dolusu kiraz satın aldım. Bir çukurun içine oturup başladım yemeye. Yedim, yedim, şiştim, midem bulandı, kustum. Kustum patron. O zamanda beri de kirazlardan kurtuldum; bir daha gözmüme görünmelerini bile istemedim. Özgür oldum. Artık kirazlara bakıp şöyle diyordum: Size ihtiyacım yok! Şarap için aynı şeyi yaptım, sigara için de. Hâlâ içiyorum ama, istediğim anda 'harp' diye bıçakla keser gibi kesiyorum. Tutku bana egemen olamamıştır. Yurdum için de aynı şey. Hasret çektim, bıktım, kustum, kurtuldum."

Nikoz Kazancakis - Zorba S.193

Zorba'nın filmini de kitabını da herkese öneririm.

Gönderen: iqmachine Sep 23 2007, 07:04 PM

Bizim şu prensiplerimiz amma da gurur ve gözü bağlanmışlıkla dolu! Görüşlerimiz, hiçbir fikrimiz olmayan şeyler, bilgi konusunda en ufak sezgimiz bile yok, inanç konusunda, aşk konusunda umut konusunda… Bu konulardan çok söz ediyoruz, ne var ki boş konuşuyoruz. Yeterince sağlam bir dayanağımız yok, ne bağlamı biliyoruz ne de her şeyin temeli olan sistemi. Bir kavram ya da bağlamından ayrılmış bir sözcük kapıyoruz ya da bir düşünce biçimi sonra onun üzerine ardı arkası kesilmeyen bir şekilde konuşup dururuz. Sözde düşünce sürecimiz psikoterapiden başka bir şey değil, delirmemek için, ruhsal denge hakkına sahip olduğumuz illüzyonunu ayakta tutmak için uyguladığımız bir psikoterapi. Ne kadar da değersiziz!

Andrei Tarkovsky

Zaman Zaman İçinde Günlükler

S.236


Gönderen: reel Sep 28 2007, 01:22 AM

"Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz."

Anarşi Felsefesi - İdeali
Pyotr Alexeyevich Kropotkin

Gönderen: gündüzdoğanay Nov 14 2007, 09:27 PM

"Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır..."

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Gönderen: carlitos Mar 15 2008, 10:29 PM

ece temelkuran - kıyı kitabı

* Suyum. Akarken çarpacağım taşlardan korkuyorum.
Taşın derisi sıyrılır diye, duruyorum.

* O yüzden işte; su, toprak, hava olsak da
biri gibi duruyoruz kalabalıkta.

* .. Oysa hiç keyfini sürmedim ki "biri" olmanın.
Nasıl süreyim? Benimle ilgisi olmadı hiç,
bütün bu kalabalıkların "iyi"
dediği şeylerin.

* Sende ne çok fazla şey var şimdi. O yüzden gidemiyorsun belki. Tıklım tıklımsın sen; ellerin ana baba günü. Bırak, sıkı sıkı tutmadığında seni bırakıverecek sesleri.

* Bırakılsa bir sincap kendi haline, ellenmeden, ılık deliğinde,
ölümüne de sürdürebilir bu aralıksız sevincini.
Ama kargalar gagalıyor yuvasının eşiğini.
Teklif getiriyorlar cümle mahlukattan:
Aslanlar krallığı teklif ediyorlar ona,
öküzler donuk huzuru
yılanlar sonsuzluğu...
Neşenin gizi için yalvarıyor bahtsız caniler korosu.

* Dokunmadım hiç bu balığa.

Dokunulamaz balıklara. Çünkü tutabilmek için bir balığı,
gövdesini sıkıştırmalı. Gövdesi tutulan balıkların çabucak kesilir soluğu.
Körp eve iyi niyetli olsa da, çırpınarak kovar balık,
kendi için açılmış her avucu.
Balık, ancak bakarak bilenlerin,
görmekle yetinenlerin dostu.

Durduk balıkla yan yana.

Ancak yan yana durulabilir bir balıkla.
Karşısına geçip telaşını durdurmaya çalışacağına...
Arkasına geçip kuyruğunun dalgasında hırpalanacağına...
Üstünde altında dolaşıp balığı şaşırtacağına...
Sadece yan yana durulabilir bir balıkla.
Böylece bakabilirsin balığın neye baktığına.

Ne o sana dalarak ne sen ona, çoğalarak yan yana.

* Ancak hiçbir şey konuşabilir her şeyin dilinden.
Ancak hiç kimse isen konuşabilirsin
herkesin kalbinden.

* Yedi Ağrı

Anlayınca oyunları ve kuralları
Gitgide çekilmez olur katılmanın yorgunluğu
Kazanmanın bilgisini anlar anlamaz
Bırakmalı insan oyunu
Yenilmenin değil;
Yenmemenin hikayesidir bu

Çünkü;
Şehir, "Hayır" diyemeyecek kadar vazgeçmiş bir kadındır;
Konuşmak istemediği için sevişmektedir
Çok dövülmüş şehirdir köpek;
Artık acıya cevap vermemektedir
İçlerine dokunan diriltici sözler,
şehirlilerin uyudukça derien gömülen ağrılarını
Elleyememektedir
Bu yüzden işte,
Şehirdeki her konuşma biraz boşunadır

Her ağrının uyuyacağı bir açı vardır. Uykuda, kendini unutarak kendileşen beden, deneyerek o acıyı keşfedecektir.

Beden, kendi ağrısını dindirmeyi bilir. Beden, ağrıları için uyutucu açılar, tepeler kurabilir. Her tepe, bir ağrıyı gizleyecektir. Bu yüzden etlerimizdeki, içlerimizdeki tepelerde uyuma açılarını bulmuş binlerce ağrı yerleşiktir. İnsanları kıpırdatmak, tepelerini yıkmak bu yüzden tehlikelidir.

Şehirleri ve şehirlileri çekiştirmek, tepelerde uyuyan ağrıları diriltir.

Her evde, -lar yaşar; insanlar
Ağrılarını uyutacak tepeler kurarlar
-Lar, -ler, bitişik nizam,
Yeni ağrılar için yeni günlere başlayacaklar

İnsana ağrı veren insanlar
Yarın yine merhemsiz çarpışacaklar
Sonra dönüp başka insanlara
Ağrılı yerlerini yalatacaklar
-Lar ve -ler,
Yalayarak ve ısıyarak yaşayacaklar;
Yalatarak ve ısırtarak...lar

Oysa tükürük yara açar ette:
Uzun dayarsan yumuşak ağzını bir bedene,
Kısa geçirirsen keskin ağzını bir bedenden,
Her ikisinde de...

Oysa tükürük yarasını kapar etin
Uzun dayarsan ağzını bir bedene,
Kısa geçirirsen keskin ağzını bir bedenden,
Her ikisinde de...

Yaralar açılacak etinde
Sonra unutacak yaralar kendini etinde
Üçüncü bir şey yok bu şehirde
Öbür şehirde de... Öbüründe de...

Uyuyan ağrıları diriltme!
Ne şehirde, ne şehrin kişilerinde

Tükürüğün kalsın yanağının içinde,
"Hayır" demeye takati olmayanları öpme
Sen de itişken kalabalıklar gibi
Şehrin tepelerinde birikme
Tepelerde tepinip şehrin ağrılarını diriltme
Yedi ağrının yedi tepesinde dikilme,
Sana göre değil bu iş
Çünkü:
Isırırsan ağzın acır senin
Yalarsan zehirlenirsin
Bu şehirde düşen her halükarda sensin

Ama yine de ancak denizli şehirlerde kendi başına kalır insan. Çünkü yüzünü denize dönebilirsin.
Böylece sırtını çevirirsin kalabalığa. Denizsiz şehirlerde ise nereye dönsen insan, nereye dönsen.

O yüzden işte, iyi geçinmelidir birbirleriyle, denizsiz şehirlerde kişiler. Denizli şehirlerdeyse, insan yüzlerine çarpmadan da yaşayabilir isteyenler.

İn. İn denize
Yüzünü denize dönersen çünkü,
Sırtını dönersen arsız kalabalığın kişilerine
Ancak denizli bir şehirde kalrsın kendi başına
Denizli başına

Kişiler hep aynı. Gitgide birer ayna
Yüzünün aksi,
Hep tersine düşecek onların sularına
Bırak, o aynalar değil;
Bin benzemez dalga kaydolsun retinana
Ensen güneşe, alnın rüzgara

Bak, iyice bak, deniz dolsun gözüne
Nasılsa rastlarsın,
Bu şehirde bile mutlaka,
"gözüne deniz kaçmış" diyecek birine,
"şaçında kuş kalmış" diyecek bir başkasına

aklına kulağını dayayacak biri,
yüzüne değil, baktığın yere bakacak
"denizi sıkıştırıyorlar, su acıyor" deyince,
şaşırıp, ağzına değil; denize dalacak

Yedi ağrılı bu şehirde
Ağrılarını diriltmeden dokunacak
Sızıyı deşmeden uyutacak

İn. İn denize

Ece temelkuran - iç kitabı

* Sen, insanlar konuşurken ağız hareketlerini tekrar ediyorsun. Küçük, en küçük hareketi yakalamaya çalışıyorsun. Anlamak için. Bilmek için. Senin bu tekrarın yüzünden herkes, anlamadıkları bir yakınlıkla kendini sana benzetiyor. Sen hiçbir şeye benzemiyorsun. Öyle ki bazen, geceleri bile kendine benzemediğini fark ediyorsun. Sen evvelden beri sıvıydın. Halini, biçimini, tınısını alıyordun olduğun yerin, insanın, zamanın.
Sen, hiç kimsesin.
Sen, hiçbir şeysin.
Aklı ve kalbi olan mucizevi bir gaz..

* Rüzgar estikçe ürperiyorum. Üşümüyorum, hayır. Sadece yeni çıkan tüylerimi öpüyor rüzgar. Büyüdükçe gövdem, etimi saran tüylerin arası açılıyor. Onların arasında dolaşan rüzgar, gıdıklıyor beni. Ürpertiyor.

Ürkütmüyor beni yel. Çünkü dalına tutunduğum sapım, beni taşıyor henüz, savrulup gidecek değilim. Yitecek değilim. Çünkü daha bu gün oldum ben. Biraz önce. Yeni oldum. Olmuşum ben. Ne de olsa ben bilmedim, çekirdeğim haber etti bana. Su yürüdü içime, dolaştı. Öğle güneşi altında miskin bir kütleyken gövdem, birden kıpırdandım. Çatlayacak gibidim. Ben şaşkınken, çekirdeğim neşelendi. Bir küçük çıtırtı duydum etimle çekirdeğim arasında, bir ayrılış. Yine de bütün bunların olmak anlamına geldiğini, çekirdeğim deyince bildim elbette.

* küçük ve soğuk bir gözyaşı düşmüştü o gecede yazılan mektubun suratına, hasret eşlik etti çıplaklığa soyundu mum ışıklarının altında, özlem kuru bir çiçek gibi sıkıştırıldı o eski resimlerin kollarına, ağlayamaz hatıralar çünkü tutsak edilmiş satırlarda.

* Konuşunca daha da güzeldin… Oysa yazmak, “söyleme” alışkanlığını kırmaktır. Bırakın “güzel sözleri”. Bırakın onlar kendilerine sözlerden ipek halılar dokumak isteyenlere kalsın. Senin olan, boğaza takılan, yutulamayan, yutulduğunda zehirleyip organları dışarı çıkaran sözler… İşte onlardır, insanlık tarihinin alkışlamadan önce gergin bir şessizlikle bakakaldığı. Tarihçileri, ortalamanın kayıtlarını tutan tarihçileri beklemeden, kendi kendilerini tarihe kazıyan onlardır. Ve o gergin bekleyiş sırasında sözün, o hikmetli sözün sahibi kıvranarak, iç ateşiyle kavrularak ölecektir. Kalabalıklar sever bu parlayan alevi seyretmeyi. İnsanlık tarihi, ancak külleri takdir eder. Kül oluncaya kadar peygamberlerin vücutları, “ölü koyunlar” “iç” yağıyla çıtırdayan ateşte ısınacaklardır. Semiz ve uyumlu ruhların besini, zarif ruhların cesetleridir.
Üzerinde işlenen cinayetleri düşün.

* Beynim kıpırdıyor. Eğer yeterince hızlı hareket ederse saf enerjiye dönüşecek. Oysa hamım ben, hazır değilim. Bir çocuk bile doğurmadım henüz. Daha bir çocuk beni doğurmadı. Işık yaklaştıkça korkutuyor beni kendim. Ben, etten başka bir şey oluyorum. Gidip dışkılıyorum. Her şey yerli yerine dönüyor. Dönüş duruyor. Durmalıyım, nefes almayı unutabilirim.

Vücudumun etten tehditleri, ışıkla aramda duruyor.

.... daha gider bu

Oruç aruoba - Uzak

* Gayet aklı başında görünüyor, insanlarla konuşuyordu; her şeyi ötekilerin yaptığı gibi yapıyordu, ama içinde iğrenç bir boşluk vardı, artık hiçbir kaygı duymuyordu, hiçbir arzu; varoluşu zorunlu bir yüktü ona.. Öylesine yaşayıp gitti. ( Georg Büchner-Lenz Werke und Briefe)

* tavşan besleyen,
yalnızca sıcaklığı ve kalp atışlarına “tav” olan bir canlının sıcaklığı ve kalp atışına da alışmalıdır.

* Tavşan besleyen,
sevgiyi bilmeyen –bilmemiş ve bilemeyecek- bir canlıyı sevmeyi de göze almalıdır –gelip kafasını kalbinin üstüne koyunca- kızıltılı gözlerini gözlerini diktikten sonra
da, yavaşça kapayıp,
uyuyup kalınca…

* Tavşan besleyen,
midesi ile özgürlüğü arasında, bir türlü karar veremeyen bir canlıyla uğraşmayı da öğrenmelidir – ya da, özgürlüğü konusunda ancak karnı doyduktan sonra karar verebilen bir canlıyla…


.... daha gider bu da.

Gönderen: denizkemal Mar 24 2008, 03:44 PM

Kişi, yaşamındaki bir şeyin -bir nesnenin, bir eylemin, bir olayın, bir kişinin, bir ilişkinin (pekala; hepsi birden olabilecek ve her birinin yerini alabilecek bir şeyin: bir kokunun örneğin...)- yaşamının anlamı için taşıyabileceği anlam -önem ve ağırlık- konusunda, yalın bir ölçü kullanabilir -şunu sorabilir : "Bu 'şey'den önce nasıldı yaşamım; bu artık yaşamımda var diye, şimdi, ondan sonra, ne değişti?"
Bu sorunun yanıtını ancak her bir kişi her bir kendi 'şey'i için kendisi verebilir; ama, olanaklı iki uç, şunlar: kişinin yaşamında hirbirşey değişmemişse, hiç önemi yoktur o 'şey'in; bütün yaşamı toptan değişmişse, en üst düzeyde önemi vardır-
-hiç değişmeyenler ile toptan değişenler arasında yürür, anlamı, yaşamının, kişinin...

oruç'tan...

Gönderen: (3) Mar 24 2008, 07:08 PM

İnsanlar ataletten neden kurtulamıyor?Birinci neden,insanların çoğu atalet halinde yaşadığını farkında bile değil.
İkinci neden,insanlar atalet halinde yaşamalarının nedenini kendi içlerinde değil dışlarında arıyorlar.
Üçüncü neden,insanlar ataleti yenmek için ihtiyaç duydukları teknik bilgiye sahip değiller.

Mümin sekman-her şey seninle başlar.


O olayı(ne idiyse)engellemek yada gerçekleştirmek için Bir büyü olarak küçük kalp resimleri çizerdin, her şeyin üstüne.Yoktu başka bir işaretin.Buydu kutsal nesnen.Bazen çevresine bir çelenk oturturdun,sekiz yaşında bir kızın çizeceği sarı çiçeklerle yeşil yapraklardan oluşan.
Bazen bir yanına sekiz yaşında bir kızın çizeceği bir mavi kuş.
Ama çoğu kez yalnızca kalpler.Ya da tek bir yalın kırmızı kalp
TED HUGHES_Doğumgünü Mektupları.

Gönderen: paranoid Apr 13 2008, 02:00 PM

Biz Nietzsche okuyucuları, olası dört yanlış yorumdan kaçınmalıyız:

1-Güç istenci üzerine (güç istencinin “egemen olma arzusu” ya da “gücün istenmesi” anlamına geldiğine inanmak).
2-Kuvvetliler ve zayıflar üstüne (bir sosyal rejimde en “güçlü” olanların böylelikle “kuvvetliler” olduğuna inanmak).
3-Bengi Dönüş üzerine (bunun Yunanlardan,Hintlilerden,Babillerden… alınmış eski bir fikir olduğuna inanmak; bir döngü ya da Aynının geri dönüşü,aynıya geri dönüş olduğuna inanmak).
4-Son eserler üzerine (bu eserlerin aşırılığa vardığına ya da zaten delilik tarafından saf dışı bırakıldığına inanmak).


Gilles Deleuze

Nietzsche

S.40

Gönderen: farabi Jun 9 2008, 11:56 PM

... geçmişin tamamlanmış ve değişmez olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Hayır, giysisi değişken bir ku­maştan yapılmıştır ve dönüp baktığımız her kez başka renklerde görürüz onu.

...Geçmiş, değişken kumaşlardan giysiler giyer.

Milan Kundera, Yaşam Başka Bir Yerde


Bir çocuk daha yapmalısın. Ancak böyle unutabilirsin." Görümcesinin uyarısı içini daralttı. Yavrusu: yaşam-öyküsü olmamış varlık. Sonradan gelenin kısa sürede sileceği bir gölge. Ama o, yavrusunu unutmak istemi­yordu. Onun, yeri dolduralamaz varlığını savunu­yordu. Geleceğe karşı, bir geçmişi savunuyordu, za­vallı küçük ölünün önemsenmemiş, hor görülmüş geçmişini.

Chantal'ın bedeni, arzu dolu bir bakışın günün birin­de üzerine konduğu ve onu bedenlerden oluşan bu­lutsunun içinden çekip çıkardığı ana kadar, milyon­larca beden arasında yitip gitmiş bir bedendi; sonra, bakışlar çoğaldı ve o andan başlayarak dünyayı bir meşale gibi kat eden bu bedeni tutuşturdu; bu, ışık sa­çan bir zafer dönemiydi, ne var ki, bakışlar giderek seyrekleşecek, ışık sönükleşecekti, ta ki bu saydam, sonra yarı saydam, sonra fark edilmez hale gelen be­den, bir gün sokaklarda ayaklı, küçük bir hiçlik ola­rak dolaşmaya başlayıncaya kadar. Birinci fark edil-mezlikten ikincisine giden yol üstünde, "erkekler ar­tık dönüp bana bakmıyor" cümlesi, bedenin giderek sönmeye başladığını gösteren kırmızı bir işaret lambasıydı.

Bir doktor, bir çiftçiden başka biçimde düşünüyordu, bir askerin davranışı, bir köy öğretme­ninin davranışına benzemiyordu. Oysa bugün, hepi­miz birbirimizin benzeriyiz; işimize karşı gösterdiği­miz ortak ilgisizlik bizi birbirimize bağlıyor. Bu ilgi­sizlik bir tutku haline geldi. Çağımızın tek büyük, kolektif tutkusu.

Milan Kundera, Kimlik

Gönderen: raskolnikov Jul 17 2008, 12:42 PM

Yakın zamanda izlemeyi umduğumuz http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=KJI2ZVVU60ROHD11VGQ3 (Choke) filmiyle aynı adı paylaşan romandan iki alıntı:

Gerçek dışı şeyler, gerçeklerden daha güçlüdür.
Çünkü hiçbir şey sizin hayalinizdeki kadar mükemmel olamaz.
Çünkü sadece elle tutulamayan fikirler, mefhumlar, inanışlar ve fantaziler kalır. Taşlar ufalanır. Ağaçlar çürür. İnsanlar da maalesef ölürler.
Fakat bir düşünce, bir rüya, bir efsane gibi aslında son derece kırılgan şeyler yaşarlar da yaşarlar.

s. 133


Söylemeye çalıştığım şey şu, burası Amerika. Otuzbir çekmekle başlarsınız ve grup sekse kadar ilerlersiniz. Önce biraz ot içersiniz, sonra eroine terfi edersiniz. Kültürümüz böyle; daha büyük, daha iyi, daha güçlü, daha hızlı. Anahtar kelime; ilerleme.
s. 167


Chuck Palahniuk'un http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=OPK142XGVC0CGYE6MMK3'ını da bir iki yıla izleyeceğiz.

Forumumuzda birçok hayranı bulunan İhsan Oktay Anar'ın http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=DKPG4Z7LK4BF44GAVBXE'ından:

"İlk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilân eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişiyi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise, kimseyi öldürmüş sayılmazsın."
s. 136


Pascal Bruckner'ın http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=F5WWZWDFDA4AMOU2LMEG'ndan iki alıntı:

Aşkın her şekli, ne kadar uyumlu olursa olsun, bir dram ya da gizli bir kaba güldürü barındırır. Ve en namuslu insanın yapısında her zaman iğrenç bir varlığa dönüşüverme eğilimi vardır.
s. 57


İnsan en çok değer verdiği varlıkları yaralar, yabancıları hırpalamak insana zevk vermez. Üstelik uygarlık diye adlandırdığımız her şey zalimliğin derinleştirilmesi üzerine temelleniyor. Fiziksel şiddet gözden düştüğü için gelişmiş acımasızlık bugün sözcüklerde gelişip büyüyor, canlanıyor. Vahşiliğe son verişiyle gurur duyan bizim kuşağımız onu maskelenmiş bir halde geri gelmeye zorladı. İnsanlar gücünün dozunu yumruklarıyla ya da kaslarıyla ayarlamıyor artık, onu zekâları ya da dilleriyle pekiştiriyorlar.
s. 88

Gönderen: siroguz Jul 17 2008, 11:42 PM

Çok methini duyduğum, Meirelles'in elinde sinemaya aktarılacağını duyduğum ancak okuma fırsatını yeni bulabildiğim Jose Saramago'nun Nobel ödüllü kitabı Körlük'te, gördüğümde sanki benim ağzımdan çıkan sözlermiş gibi tanıdık gelen ancak çok daha ustalıkla anlatılmış şu satırların altını hemen çiziverdim, kitaptaki bir çok cümle gibi.

Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yere çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık. Sözlerimiz, hareketlerimizin iyi ve kötü sonuçları, kuşkusuz, ileride yaşayacağımız günlere hatta bizim bu sonuçalrı doğrulamak, kendimizi kutlamak ya da başkalarından özür dilemek için artık bu dünyada bulunmayacağımız günlere göreceli olarak düzgün ve dengeli biçimde dağılır, zaten kimi insanlar da bu durumun ölümsüzlük denilen ve çok sözü edilen şeyin ta kendisi olduğunu ileri sürer.

Körlük kitabının sinema uyarlamasının da imkansıza yakın zorlukta olduğunu fark ettim. Dış sessiz ancak bir pop-corn, dış ses ile birlikte ise belgesel niteliğinde olması muhtemel zor bir işin altına girmiş yönetmen, kolay gelsin diyorum...

Gönderen: efrasiyab Jul 20 2008, 12:05 PM


... Sık sık rol değiştiriyordum ama oyun hep aynıydı. Örneğin anlaşılamayan bir çekime kapılma, "nedir bilmiyorum", "nedeni yok", "kendimi kaptırmak istemiyordum", "aşktan bıkmıştım"vs...numaraları, dağardakilerin en eskileri arasında yer aldıkları halde her zaman etkili oluyorlardı. Başka hiçbir kadının size veremediği, belki de, hatta belki değil, hiç şüphesiz, arkası gelmeyecek ( hiçbirşeye güven olmaz çünkü) ama, başka hiçbirşeye benzemeyen, yeri hiçbir şeyle doldurulamayan o gizemli mutluluk numarası da vardı. Hele küçük bir söylev hazırlamıştım ki, her zaman çok iyi karşılanırdı; söylesem, siz bile beğenirsiniz. Bu söylevin özü şuna dayanıyordu: acılı bir tavırla, ama alınyazıma boyun eğip katlanarak, bir hiç olduğumu, bana bağlanmaya değmeyeceğini, hayatımın başka bir akışı olduğunu ve o akışın her gün bir mutlulukla karşılaşmadığını, aslında mutluluğu her şeyin üstünde tuttuğumu, ama artık çok geç olduğunu açıklıyordum. Gizemli bir hava içinde sevişmenin daha iyi olacağını bildiğimden, bu kesin geç kalışın nedenlerini gizli tutuyordum. Bir bakıma kendi söylediklerime kendim de inanıyor, rolümü yaşıyordum. Hanım dostlarım arasında en duyguluları beni anlamaya kalkışıyordu, bu çaba, pek hüzünlü bir biçimde kendilerini bırakmaya götürüyordu onları...

Camus/ Düşüş, s. 50

Aslında Camus pek sevmem ya, denk geldi işte...


Gönderen: dark195 Jul 20 2008, 02:00 PM

"cinsel açlık...tam olarak insanın özünü oluşturan arzudur..bu açlığı gidermek için hayvan ve insan bütün tehkikelere karşı koyar,her türlü mücadeleye girişirler...cinsel içgüdü savaşın nedeni ve barışın amacıdır;bütün ciddi eylemlerin temelini oluşturur,tükenmez bir espri kaynağı ,bütün imaların anahtarı,bütün dilsiz göstergelerin ,dile gelmemiş bütün önermelerin ,bütün kaçamak bakışların açıklamasıdır,genç adamın ve çoğu zaman ihtiyarın her günkü düşüncesi,arzusudur;edepsizlerin bütün vaktini alan sabit fikir ve namusluların gözlerinin önünden gitmeyen bir görüntüdür;aslında dünyanın en ciddi meselesi olduğundan her zaman için hazırda bir şaka malzemesidir.dünyanın dokunaklı ve eğlenceli tarafıysa ,bütün insanların başlıca meselesinin gizliden gizliye ele alınması ve olabilecek en büyük cehalete göz göre göre üstünün kapatılmasıdır.ama aslında bu içgüdünün ,dünyanın gerçek efendisi ve mirasçısı olarak ,yalnızca gücünün mutlaklığını kullanıp kendiliğinden ,yüzlerce yıllık tahtına kurulduğunu görürüz her an,ve onu zincire vurmak ,hapsetmek,en azından sınırlandırmak ve fırsat çıktığında bütünüyle bastırmak yada yalnızca ikincil ve son derece önemsiz bir mesele gibigörünebileceği biçimde,ona hükmetmek üzere alınan o önlemleri alaycı gülüşüyle birleşen küçümseyici bakışlarla süzer oradan-bütün bu olgular cinsel içgdünün yaşama istencinin özünü oluşturduğunu,onun yoğunlaşmış biçimini temsil ettiği fikriyle bağdaşır..hatta daha ileri gidip insanın bedenleşmiş bir cinsel içgüdü olduğunu bile söyleyebiliriz;insanoğlunun doğumu bir çiftleşme edimidir,arzuların arzusu bir çifleşme edimidir,ve biçimsiz ürünlerinin tamamını da yalnızca bu içgüdüyle birbirine bağlayıp sürekliliklerini sağlar...Gerçektende en incelmiş yücelmiş bir aşk bile ,kaynağını yalnız ve yalnız cinsel içtepide bulur.daha doğrusu her aşk,daha belirlenmiş,daha özelleştirilmiş ve en dar anlamıyla daha bireyselleştirilmiş bir cinsel içtepidir ancak..bu düşünceyi kabul eden bir kimse ,cinsel içtepinin piyeslerde ve romanlarda değil de günlük hayatta bütün çeşitlilikleri ve farklılıkları ile oynadığı rolü göz önünde tutarsa;hayata bağlılığın yanı sıra ,en güçlü ve etkili bir eğilimi dile getirdiğini görürse ;insanlığın, gençlerden oluşan kalabalığının bütün düşünce ve güçlerinin en az yarısına sözünü geçirdiği fark ederse ;hemen hemen bütün insansal çabalarınbiricik amacı olduğunu anlarsa ;en önemli olaylar üzerinde ters bir etki yaptığını ,en ciddi işleri bozduğunu ,belirli bir süre için en yüce zihinleri karıştırdığını,devlet adamlarının çalışmalarına ve bilim adamlarının incelemelerine burnunu soktuğunu ,bakanların cüzdanlarına ve fiozofların müsveddelerine güzel kadınların saçlarında kesilmiş lüleleri ve aşk mektuplarını yerleştirmeyi becerdiğini;her gün en feci ve karmaşık durumları yarattığını ,en değerli bağlılıkları yıktığını ,en sağlam yakınlıkları hiçe indirdiğini ,kimi zaman sağlığın da,hayatın da ,zenginliğin de,edinilmiş mevkinin de ,mutlululuğunda kurban edilmesini istediğini;hatta vefalıları birer kalleş hali getirdiğini tepeden tırnağa namuslu kimseleribirer vicdansız durumuna düşürdüğünü,kısaca ,yanıltıcı,bozucu,karıştırıcı ve yıkıcı bir şeytan gibi ortaya çıktığını farkederse;bunca gürültü niçin diye haykırmaz mı?....böylesine önemsiz bir şey insanın düzenli hayatını niçin karıştırsın ve bozsun?...bütün aşk serüvenlerinin son amacı,ister gülünç ister trajik olsun gelecek kuşakların ortaya çıkmasından ,yaratılmasından başka bir şey değildir.biz çekilip gittiğimiz zaman ,ortaya çıkacak oyuncular,hem varlıkları hem de özleri bakımından ,işte bu önemsiz aşk serüvenlerinde belirlenirler.../aşk/schopenhaurdan aktaran eric blondel/yky7sf159.160.188...

Gönderen: efrasiyab Jul 21 2008, 03:51 PM

"Ya çek defteri ya cruise füzesi" gibi Bush yönetimi ve ABD politikalarını sivri dille eleştirdiği kitapları da bulunan, eko-eylemci Vandana Şiva'yla beraber küreselleşme karşıtı eylemlere ve ülkesi Hindistan'da baraj karşıtı eylemlere ön saflarda katılıp para cezasını ödemeyi reddettiği için sembolik biçimde 1 gün hapis yatan Arundhati Roy'un ingiliz Booker ödüllü ilk ve bildiğim kadarıyla tek edebi romanı Küçük Şeylerin Tanrısı'ndan sevdiğim bölümler:
(Bu ödülü alan ilk hintli yazar olduğunu da ekleyeyim.)

Ammu banyonun kapısındaki uzun aynada kendisine baktı, geleceğinin hayaleti alaylı gözlerle karşısında duruyordu. Kupkuru, külrengi. Kızarık gözlü. Pörsümüş, içine çökmüş bir yanakta kanaviçe güllerle. içine ağırlık konmuş çoraplar gibi sarkan solmuş göğüsler. Bacakların arası kemik gibi kupkuru, saçlar pamuk gibi bembeyaz. Seyrek. Üstüne basılmış bir eğreltiotu kadar kırılgan.
İncecilk soyulan kar taneleri gibi, dökülen bir cilt.
Ammu ürperdi.
Sıcak bir öğle sonrasında, Hayatını Yaşamış olduğunu hissettiği için.

s. 244

....Ammu'yu yolun sonunda kendisini neyin beklediğinden çok yolun niteliği ürkütüyordu. Yol boyunce hiçbir mil taşı yoktu. Ne de bir ağaç. Benekli gölgeler düşmüyordu yola. Üstünde hiçbir sis yayılmıyordu. Hiçbir kuş dönenmiyordu. Ammu'nıun gözlerinin önündeki yolun aydınlık ucunu görmesini bir an için engelleyen ne bir sapak vardı ne de bir dönemeç ya da U dönüşü.Bu ise Ammu'nun içine müthiş dehşet salıyordu; çünkü o geleceğinin ne olduğunu bilmek isteyen bir kadın değildi. Çok korkuyordu geleceğinden. gerçekleşmesini istediği son arzusu sorulsa, Bilmemek derdi. Gelecekteki günlerin kendisine neler hazırladığını bilmemek. Gelecek ay, gelecek yıl nerede olabileceğini bilmemek. Ya da on yıl sonra. Yolun ne tarafa dönebileceğinive dönemecin arkasında kendisini nelerin beklediğini. Ve Ammu biliyordu. Ya da bildiğini sanıyordu ki bu da aynı derecede kötüydü ( çünkü düşünüzde balık yediğinizi görürseniz bunun anlamı balık yemiş olduğunuzdur). Ve Ammu'nun bildiği şey ( ya da bildiğini sandığı şey), cennet Turşularının beton fıçılarından yükselen yavan sirke buharları gibi kokuyordu. Gençlikleri solduran, gelecekleri kurutan buharlar.
Saçlarının şapkası altındaki Ammu banyo aynasındaki yansısına yaslandı ve ağlamaya çalıştı.
Kendisi için.
Küçük Şeylerin Tanrısı için.
Düşlerindeki pudra şekerli ikiz ebeler için.


s.246, 247

Gönderen: raskolnikov Jul 25 2008, 03:44 PM

Pascal Bruckner'ın http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=F5WWZWDFDA4AMOU2LMEG'ndan bir alıntı:

Bir zamanlar aşkın en harika nedeni aşkın bizzat kendi tehlikesiydi. Tedbirsizlik bugün güvenlik çağımızın asla tanımayacağı tutkuları alevlendiriyordu: Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günlerin geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımı henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor. Kendilerinden başka düşmanları olmadığını, birlikteliklerini doğuranın da, sona erdirenin de bizzat kendileri olduğunu biliyorlar. Heyhat "ikimiz"i değilse, kimi suçlamalı? Sırf birlikte olmak yüzünden, taptığımız kişiyi öldürmekten daha büyük acı olabilir mi?

s. 112-113


Chuck Palahniuk'un http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=A3FF2NT8708QYICKH4PM'sinden bir alıntı:

Bizim George Orwell olayı tersinden anlamış.
Büyük Birade bizi gözetlemiyor aslında. Şarkı söyleyip dans ediyor. Şapkadan tavşan çıkarma numaraları yapıyor. Büyük Birader uyanık olduğunuz her dakika dikkatimizi çekmekle meşgul. Sürekli aklınızın başka yerde olduğundan emin olmak istiyor. Tamamen zapt olduğunuzdan emin olmak istiyor.
Hayal gücünüzün tükenmekte olduğundan emin olmak istiyor. Olsa olsa apandisiniz kadar faydalı hale gelene dek. Dikkatinizi sürekli olarak bir şeylere verdiğinizden emin olmak istiyor.
Ve bu şekilde başkasından besleniyor olmak gözetleniyor olmaktan da beter. Dünya sizi doyurduğu sürece, kimsenin kafanızdaki fikirler konusunda endişe etmesi gerekmiyor. Herkesin hayal gücü tükendiğinde, artık hiç kimse dünya için bir tehdit olmayacak.

s. 27-28

Gönderen: efrasiyab Jul 26 2008, 03:29 PM

Orwell demişken rahmetli bir de şöyle demiş:

"İnsan olasılıkları düşündüğünde anarşizmin düşük bir yaşam standartı anlamına geldiği sonucuna varıyor. Aç ve rahatsız bir dünyayı kapsamasına gerek yok, ancak bugün arzu edilebilir ve aydınlık olarak görülen, klimalı, krom kaplamalı, becerikli aletler taraından yönetilen bir mevcudiyeti ortadan kaldırıyor. Örneğin bir uçağı yapma süreci öylesine karışık ki, ancak tüm baskıcı mekanizması ile birlikte planlı ve merkezi bir toplumda mümkün olabilir. İnsan doğasında tahmin edilemez bazı değişiklikler olmadığı sürece, özgürlük ve verimlilik farklı yönlere gidecektir"

Bu, George Orwell'ın bakış açısından (kendisi lüksü sevmezdi) tek başına bir anarşizm eleştirisi değil; ve Orwell anarşist bir toplumun asla bir Concorde yapmayacağını veya aya insan göndermeyeceğini düşünmekte haklı. Ancak, bu teknolojik zaferlerden herhangi biri, akıtılan kaynaklar ve bu gezegenin sakinleri açısından sonuçları düşünüldüğünde,verimli miydi?

ph34r.gif eylemde anarşi, colin ward, s. 169

Gönderen: BuRnOut Jul 31 2008, 11:46 PM

Nerede o Ortaçağ halk öykülerimizin, eski masallarımızın o sözünü sakınmayan, dobra dobra konuşan, şarap düşkünü halaları, teyzeleri! Durmadan taban tepen, yemek pişiren, şarkı söyleyen, neşeler yaratıp canlılık saçan, ağrısız sızısız, sağlam ve gürbüz çocuklar doğuran kadınlar nerede? Bugün, uçuk renkli cılız çiçekler misali, solgun tenli, bozuk mideli, kolu budu tutmaz olan fabrika kızlarımız ve kadınlarımız var!.. Sağlam zevkler tatmamışlar hiç ve bu konuda yüzlerini güldürecek hiçbir şey söyleyemezler! Ya çocuklar? Çocuklara 12 saat çalışma! Gözün çıksın yoksulluk!

Ama, Manevi ve Politik Bilimler Akademisi'nin bütün Jules Simon'ları, Cizvitlerin tüm Germinys'leri, çocukları aptallaştırmak, içgüdülerini bozmak, bedenlerini çürüğe çıkarmak için, kapitalist işliklerin bozuk havası içindeki çalışmadan daha yıkıcı bir kötülük icat edemezlerdi. Çağımız çalışma yüzyılıdır diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.

worshippy.gif Paul Lafargue / Tembellik Hakkı Sf. 25/26

Gönderen: efrasiyab Aug 4 2008, 07:30 PM

Ebedi çiğler düşer damlalarla,
Ağlarlar - zarif gövdelerinden
Dimeyen yaşlar iner mücevherlerle.


Edgar Allan Poe'nun Tedirginlik Vadisi şiirinin son bölümü

Gönderen: gündüzdoğanay Sep 30 2008, 02:07 AM

Albert CAMUS - Düşüş'ten çizdiklerim...

* Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi?

* Eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman ve her yerde mahkum olsalardı, masum insanlar tümüyle ve hep masum sanacaklardı kendilerini...

* Hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.

* Genel olarak bütün adaları seviyorum ben. Oralarda egemenlik sürmek daha kolay.

* Çekicilik nedir, bilirsiniz: Açık hiçbir soru sormadan bir çeşit evet yanıtı alma biçimi.

* Kadın dostlarımızın Napolyon Bonapart'la şu ortak yönleri vardır ki, herkesin başarısızlığa uğradığı yerde başaracaklarını sanırlar hep.

* Hiç kimse zevklerinde ikiyüzlü olamaz.

* Karımızı cezalandırmak için öleceğimizi sanırız, oysa özgürlüğünü veririz ona.

* En fazla yer kapladığım anda ortada yoktum ben.

* Her aşırılık diriliği, dolayısıyla acıyı azaltır.


Daha fazlasını bu harika kitapta bulabilirsiniz.


Gönderen: plansekans Oct 1 2008, 01:26 AM

"... Jan Valjan kendi kendine sordu: İnsan toplumu, bir yandan ahmakça basiretsizliğinin, öte yandan acımasız basiretinin cezasını bireylerine çektirmekte, talihsiz bir kişiyi yoklukla aşırılık arasında kıskıvrak bağlamakta, işsiz bırakıp aşırı ceza yoluna gitmekte haklı mıydı acaba?

Nimetlerin üleştirilmesinde, bir rastlantı sonucu, payını alamamış ve dolayısıyla en çok esirgenmeye muhtaç bireylerine karşı toplumun böyle davranması haksızlık olmuyor muydu?

Jan Valjan, tüm bu soruları yanıtladıktan sonra toplumu yargıladı ve mahkum etti..." (Sefiller'den ...)

Gönderen: personalfable Oct 16 2008, 05:47 PM

...Bir insanı tanımayı arzulamak kof bir vaattir ve büyük külfet. Günler, geceler, haftalar, seneler boyu dinlemeyi ve gözlemeyi, didiklemeyi ve hissetmeyi,deşmeyi ve dermeyi gerektirir, kabukları kaldırabilmeyi ve altlarından ince ince sızacak, belki de fışkıracak olan kanı görmeye tahammül edebilmeyi…Bunca zahmete katlanamayacak olduktan sonra, daha yolun başındayken dönüp bu işe kalkışmamak yeğdir.

“Kapalı bir sandığın içinde gün ışığına çıkmayı bekleyen kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben. Hakkımda soracağın her sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı sende saklı zaten. Beni keşfetmeye çalışmanı da keşfettiğini sanmanı da istemem. Tanımak zorunda değiliz birbirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi. Başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer. Tadına varamayacak olduktan sonra kokutmak zorunda değiliz beynimizde.”


Elif Şafak / Bit Palas

Gönderen: siroguz Oct 19 2008, 10:48 PM

QUOTE
Özgürlüğe, gerçek özgürlüğe -insan içinde "ağzına sıçayım" deme ya da önderlerini eleştirme ya da seçtikleri kilisede Tanrı'ya ibadet etme özgürlüğüne değil, dillerden, liderlerden ve tanrılardan kurtulma özgürlüğüne- ilgi duyan insanlar, içeriği değiştirmek için üslubu kullanmak durumundalar. Üslubumuz ustaca ise, akışkan ve aynı zamanda bütünlüklü ise o zaman kendimizi yeniden yaratabiliriz, daha doğrusu içimizdeki Sonsuz Yanılgı'yı yeniden yaratabiliriz. İçeriğin üstünde yaşayabiliriz; tahmin edilebilir tepkilerin, toplumsal programlanmanın ve kalıtsal döngünün üzerinden uçabilir; küçük renk, elektrik ve ışık parçacıklarının bize süzülerek ulaşmasına izin verebilir, bunları kendi irademizle eylemlerimize dahil edebiliriz.

QUOTE

Tarzan'dan İsa'ya:

- Ama sen ortaya çıkınca, yani duyduğuma göre, senin gelişin Tanrı Baba'nın Tanrı Ana'yı yenişini; Yahudi ruh Tanrısı'nın, eskinin beden Tanrısı'na karşı kazandığı zaferi temsil ediyormuş. Doğduğun anda attığın çığlık, paganizmin sona erişinin, insanın doğadan nihai kopuşunun işaretiydi. Artık kültür doğaya hükmedecek, fallus rahme hükmedecek, istikrar değişime hükmedecek ve ölüm korkusu her şeye hükmedecek.

worshippy.gif Tom Robbins - Dur Bir Mola Ver (Another Roadside Attraction)

Gönderen: BuRnOut Oct 24 2008, 12:28 AM

İnsanın düşündüklerini, birinin kitabında okumak ve onların kelimelerle ifade edilişine tanık olmak ne kadar tuhaf bir his yaratıyor. Neredeyse tedirgin edici bir deneyim. Özellikle akademik çevrelerde sıkça rastlanan; sözde Prof. Dr. olmuş ama beynini çalıştırmaktan ve düşünmekten yoksun insan güruhunun içine düştüğü durumu özetleyen ve düşünmenin nasıl bir şey olduğunu anlatan, kısa ama etkileyici bir pasaj. Schopenhauer'dan...

QUOTE
Kendi kendine düşünmesini öğrenmiş bir insan kendi kanaatlerini kendisi oluşturur, otoritelere ancak daha sonra başvurur, başvururken de amacı sadece kendi görüşlerini onlara teyit ettirmek ve böylelikle kendine olan inancını güçlendirmektir. Halbuki kitap-filozofu yola bu otoriteleri koltuğunun altına almadan çıkmaz. Başka insanların kitaplarını okur, onların kanaatlerini toplar ve böylelikle kendisi için onlardan bütün bir sistem oluşturur. Böyle bir sistem mahiyetine ve teşekkülüne akıl erdiremediğimiz bir robota benzer. Buna mukabil kendi kendisine düşünmesini öğrenmiş insan tabiatın vücuda getirdiğine benzer kanlı canlı insana benzer. Çünki eser tıpkı bir insan gibi vücut bulur; düşünen kafa dışarıdan gebe kalır ve daha sonra onu rahminde taşır ve zamanı gelince doğurur.

Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine - Schopenhauer
Sf. 117

Gönderen: pospolen Oct 24 2008, 10:16 PM

QUOTE
Sigaranın o kadar sevilmesi, nikotinin gücünden değil, bu boş ve anlamsız âlemde, insana anlamlı bir şey yaptığı duygusunu kolaylıkla vermesindedir, diye düşünürüm bazan.
Sf. 111

***

"Her akıllı insan hayatın güzel bir şey olduğunu, amacının da mutlu olmak olduğunu bilir." dedi babam üç güzel kızı seyrederken. "Ama sonra yalnız aptallar mutlu olur. Nasıl izah edeceğiz, bunu?"
Sf. 119

***

Onu kollarımın arasına alır almaz hissettiğim huzuru nasıl anlatmalı? Kalabalığın kafamın içinde dur durak bilmeden dolanan uğultusu, orkestranın tangırtısı ve şehrin iniltisi sandığım amansız gürültü, ondan uzak olmanın huzursuzluğuymuş aslında.
Sf. 157

***

Gerçek aşk acısı, varlığımızın en temel noktasına yerleşir, bizi en zayıf noktamızdan sımsıkı yakalar ve diğer bütün acılara derinden bağlanarak bütün gövdemize ve hayatımıza hiç durdurulamayacak bir şekilde yayılır. Eğer umutsuzca âşıksak, baba kaybından en sıradan talihsizliğe, mesela anahtarımızı kaybetmeye kadar her şey, diğer bütün acılar, dertler ve huzursuzluklar, her an yeniden kabarmaya hazır olan bu asıl ıstırabımızın tetikleyicisi olur. Benim gibi aşk yüzünden büyün hayatı altüst olmuş biri, diğer bütün dertlerinin çözümünün de aşk acısının sona ermesiyle mümkün olacağını sandığı için, içindeki yarayı istemeden daha da derinleştirir.
Sf. 253

Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk

Gönderen: sidar ve gaba Jan 6 2009, 01:47 AM

''...ben sana bakıyorum; fakat, dönülmez bir yola girdik artık. 'Ucuz hayallerin anlatımı da ucuz oluyor,' dedi. Kendini kötüle bakalım. Buradan bir yere gidilmez. (biliyoruz.) 'düşünürken ucuz gelmiyor; kelimelerle düşünülmüyor çünkü resimlerle düşünülüyor.''

''...oysa burada huzurumuz var, değil mi albayım?' Hüsamettin bey başını salladı: 'Huzurumuz var da denemez. Vaktimiz bol olduğu için, bütün günümüzü huzursuzlukla dolduramıyoruz sadece.''


''...bütün hayatım boyunca konuşmuştum. Bir cümlesi aklımda kalmamıştı. Birden dehşete düştüm.''

Oğuz Atay- Tehlikeli Oyunlar



''...zira 'ilk an' ne kadar kalıcıysa, masumiyet de o kadar kalıcıdır.''

Murat Menteş- Dublörün Dilemması

Gönderen: Bergovski Jan 8 2009, 01:37 AM


"Sana bir tek şey söyleyeceğim Franny. Bildiğim tek şeyi. Ve sakın bozulma.
Kötü birşey filan değil. Ama eğer senin istediğin dini bir hayatsa, şunu hemen
bilmelisin ki, bu evde sürüp giden o kahrolası dini eylemlerin her birini gözden
kaçırıyorsun. Birisi sana bir kase kutsanmış tavuksuyu çorba getirdiğinde,
onu içecek sağduyudan bile yoksunsun sen -ki bu tımarhanede Bessie'nin
birine getirebileceği tek tavuksuyu da bu türdendir zaten. Onun için, sadece
söyle bana dostum, sadece söyle bana. Yola düşüp bütün dünyayı dolaşsan,
şu İsa duanı sana doğru dürüst okumasını öğretecek bir üstad- bir guru,
bir kutsal kişi- bulmak için, bunun ne yararı olacak sana? Sen daha burnunun
dibinde duran bir kase kutsanmış tavuksuyu çorbayı göremezken, basbayağı
kutsal bir kişiyi nasıl tanıyabileceksin, ha? Söyler misin?"


"...eve geldiğinde seyircilerin aptallığı konusunda köpürdün, vırvır ettin.
Beşinci sıradan gelen o kahrolası "niteliksiz kahkaha" hani. Doğru tabii,
doğru tabii -Allah bilir ya insanı ne biçim depresyona sokar o. Sokmaz
demiyorum. Ama, bu da seni ilgilendirmez aslında. Seni hiç ilgilendirmez
Franny. Bir sanatçının tek kaygısı, bir tür mükemmelliyete ulaşmaktır
ve bunu da kendi dikte ettiği koşullarda yapar, başka hiç kimsenin değil."




Franny and Zooey

J.D. Salinger

Gönderen: BuRnOut Apr 14 2009, 11:23 PM

"Bilmiyorum", dedi; dili yarı felç olmuş gibiydi. "Hayır. Harika değil. Çirkin bir dünya. Bu dünyaya benzemiyor. Anarres sadece tozdan ve kuru tepelerden oluşuyor. Her şey az, her şey kupkuru, insanlar da güzel değil. Hepsinin koca elleri ve ayakları var, benimkiler ve buradaki garsonunkiler gibi. Ama koca göbekleri yok. Çok kirlenirler, birlikte yıkanırlar, burada kimse bunu yapmaz. Kentler çok küçük ve sönüktür, sıkıcıdır. Hiç saray yoktur. Yaşam sıkıcıdır, çok çalışılır. Her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğinizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiç bir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiç bir seye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu— duvar, duvar!"

Ursula K. Le Guin - Mülksüzler

Gönderen: RoXoN Apr 17 2009, 04:29 PM

QUOTE
''Örgütler var bir sürü. Çok üstelediler, bağlanmadım hiçbirine. Belki de yapımdan geliyor. Sıkılıyorum birşeye bağlanmaktan. İnsanlara yardımsa iyi kötü yapıyoruz işte! Bütün bir toplumu, insanlığı kurtaracakmışız! Ben o işi beceremem. Ortaya atılanlara bakıyorum, hiçkimseyi tutmadı gözüm bugüne dek''

işte Reyhan'ı anlatan en iyi cümleler (Yalancı Tanıklar Kahvesi)

Gönderen: BuRnOut Apr 21 2009, 12:50 PM

İnsanlar, nesneler sırnaştıkça sokulur, yaşantılar pek derinden koyar adama; anı, irin toplayan bir yaradır. Hastanın elinde bir tek büyük ilaç vardır bunlara karşı: Rus yazgıcılığı dediğim şey, o başkaldırma bilmez yazgıcılık; bununla Rus askeri sefere artık dayanamaz olunca, karın içine uzanıverir. Bundan böyle hiçbir şeyi kabul etmemek, üstüne almamak, içine almamak, hiçbir tepki göstermemek... Tepki gösterdiğimiz an kendimizi çabucak tüketeceğimiz için, hiç tepki göstermemek: Budur işin mantığı.


Friedrich Nietzsche - Ecce Homo
İthaki Yayınları - Sf. 21

Gönderen: BuRnOut Jun 21 2009, 10:29 PM

Öbür dünyada bize vaat ettiğin zevkler, burada yaşanan zevklerse bunların kutsallığından söz edilemez. Duyularımız ve ruhumuz tıka basa zevklerle dolup taşsa bile ne çıkar bundan. Varlığımız ölümlüyse zevklerimiz de sınırlıdır. Bende olan bir şeyin tanrısal yanı olamaz ki. Cümle akrabamızla öbür dünyada buluşmak gibi bir mutluluğa kanıyorsak, dünyadaki ölümlü yaşamımız orada da sürüyor demektir. Bizim bu dünyada, o yüce ve tanrısal değerleri düşünebilmemiz için, yaşamımızın değerlerine hiç benzememesi gerekmez mi? İnsan gözümüzden ve yüreğimizden hiçbir eser kalmayacaksa, o sonsuz mutluluğu biz nasıl duyumsayabileceğiz?


Montaigne – Denemeler
Say Yayınları - Sf. 83

Gönderen: RoXoN Oct 15 2009, 02:30 PM

“En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgun yemişler tutunamaz ağaca. Öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka birşey değildir hayat. Yani ölüm… Fakat insanlar öykü kefelenmişlerdir. Ve kefelenen her şey öldürücüdür. İnsana düşen, tüm libaslarından soyup öylece seyretmektir ölümü. Yani hayatı..”

Tolstoy - Ölüm Manifestosu

Gönderen: BuRnOut Dec 10 2009, 01:28 PM

Sırasıyla Cenk, Hakan ve Afgan konuşuyordu.
"İnsan kendini öğrendi."
"Sonra başını kaldırdı ve diğer insanlara baktı."
"Evet."
"İnsan paradan önce harcamayı öğrendi."
"Sonra harcayacağı bir şey kalmadı ve diğer insanlara baktı."
"Evet."
"Diğerleri ne yapıyorsa o da aynısını yapmaya başladı."
"Yani kendini harcadı."
"Evet."
"Ve insanın başına kendisinin getirdiği en büyük felaket olan..."
"Heba..."
"Dönemi başladı."

Piçler, yaşadıkları yılın Hıristiyan takvimine göre kaçı gösterdiğiyle ilgilenmezler. Sadece heba çağında yaşadıklarını bilirler. Bu çağda her şey harcanır. Ancak paranın harcanması durumunda olduğu gibi karşılığında ele geçen bir şey yoktur. Her şey karşılıksız harcanır. Heba edilir. Piçler kendilerini, diğerleriyse hayatlarını heba eder.

Hakan Günday - Piç
Doğan Kitap - S.89

Gönderen: carlitos Dec 17 2009, 12:07 AM

QUOTE(BuRnOut @ Dec 10 2009, 01:28 PM) *




Hımm çok leziz bir paylaşım olmuş BuRnOuT.. Hakan Günday'ın dilini seviyorum gerçekten. Güzel de yazıyor.


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

bir tane de ben yazayım;





Para yoluyla elde edebileceğim şey, satın alabildiğim, yani paranın bana satın alabildiği şey, paranın sahibi olarak, ben kendimim. Gücüm, paranın gücü kadar büyük. Paranın nitelikleri para sahibi olarak benim niteliklerim ve potansiyelimdir. Ne olduğum ve ne yapabileceğim, bu durumda, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş olmuyor.
Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, iticiliği, para karşısında yok oluyor.
Ben –bireysel yaradılışıma göre- topalım: ama para bana yirmidört bacak veriyor; öyleyse topal değilim.
Ben kötü, namussuz, her türlü alçaklığı yapabilecek, kafasız bir adamım, ama saygı gösterilir paraya –dolayısıyla sahibine de- (…) ama madem para her şeyin gerçek ruhu, para sahibi hiç ruhsuz olabilir mi?

(Marx 1844 El Yazmaları, 2000;150)

Gönderen: Bergovski Dec 25 2009, 12:13 AM

"Ona bir kapı, bir pencere açmalıyım. Ne çocukluğunda ne etrafında, yani mahallesinde, okulunda, kentinde sonra işinde arkadaşlarında görmediği öğrenmediği bir ufuk. Benliğini kuşatan o yapış yapış haleyi bir yerinden delmeliyim. İşin, elbisenin, yemenin, içmenin, ağaçların, yolların, annesinin, hatta rahmetli babasının, Engin'lerin bir başka muhtevaya bürüneceği, rüyaların bile değişeceği kara-kuru ancak fevkalade zengin kızların durup dururken tercih edilemeyeceği bir dünyanın penceresini. Terliyorum."

Yoksulluk İçimizde
Mustafa Kutlu

syf.27

Gönderen: BuRnOut Jan 10 2010, 03:00 PM

"Dünya tozdan geliyordu ve sonunda yine toz olacaktı. Sabah ayinine gitmeye başladım. Günah çıkardım. Ahşap bir kilise seçmiştim kendime, alçak ve sağlam bir bina, Meksika mahallesine yakın. Orda dua ediyordum. Yeni Bandini. Ah, hayat! Buruk ve tatlı trajedi, mahvıma neden olan göz kamaştırıcı orospu! Birkaç günlüğüne sigarayı bıraktım. Yeni bir dua tespihi aldım. Sadaka kutusuna para attım. Acıyordum dünyaya."

John Fante - Toza Sor
Parantez Yay. - S.99

Gönderen: BuRnOut Feb 24 2010, 12:32 AM

...sakin ol, evlat, yalnızlık bu, bir başınasın dünyada; ne baban, ne annen, ne de inancın yardım edebilir sana; kimse kimseye yardım edemez, sadece sen yardım edebilirsin kendine...

Gözleri kocaman, yeşil ve her zaman hayret dolu. Chicago'da doğmuştu, ama sapına kadar İtalyan ve babaannem kadar köylüydü aslında, yalnızlık onu da damgalamıştı, tanımlanamaz bir yabancıydı; tam İtalyan değil, Amerikalı hiç değil, edilgen bir uyumsuz.

John Fante - 1933 Berbat Bir Yıldı
Parantez Yay. - s. 9/15

Gönderen: nano Feb 25 2010, 07:07 PM

" Hepimiz, birbirimizin yaşamlarımızın çatlak ve aralıklarında yaşarız; her şeyi görebilseydik sanırım şaşkınlıktan dilimiz tutulurdu."

"Karşımızdakini tüketilemez biri olarak görmek aslında aşkın tanımlanmasıdır."

"Yanlızlıktan nefret etmekle birlikte yakınlıktan da korkarım ben. Hayatımın özü, kendi kendimle yürüttüğüm özel bir konuşmadır ki bunu bir diyaloğa çevirmek kendi kendimi mahvetmekle eş anlamlı olur."

"Uzun bir ayrılıktan sonra buluşulduğu zaman söylenen bütün sözlerin ölü şeyler gibi yere düşmesinden, bu ölülere can vermesi gereken ruhun havada dolanıp durmasından daha büyük işkence var mıdır? Bu ruhun varlığını ikimiz de duyumsuyorduk."


Irıs Murdoch - "Ağ"
Ayrıntı Yayınları

Gönderen: BuRnOut Jul 6 2010, 10:10 PM

"Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak. Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek."

Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz
İletişim Yayınları - s.167

Gönderen: BuRnOut Jul 17 2010, 12:33 PM

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?"


Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna
Cem Yayınevi

Gönderen: BuRnOut Aug 14 2010, 10:03 PM

"Çocukken de böyle hissetmiştin, utangaç ama aynı zamanda mutlu gözlerle birbirine bakan iki yetişkin insanı seyrettiğin zaman. Ne yapmayı düşündüklerini pek anlayamamıştın o zaman, otuz yaşında değildin daha. Tıpkı öylesin gene, yalnız birbirlerine sarılışlarının gerisindeki korkunç gerçeği biliyorsun ve otuz yaşındasın. Hiç büyümeyeceksin sen."

Cesar Pavese - Yaşama Uğraşı
Can Yayınları - s.97

Gönderen: RoXoN Jan 31 2011, 02:10 AM

O özgürdü, her şeyi yapmakta özgürdü, bir hayvan ya da ruhsuz bir makine olup çıkmakta hürdü, kararsız olmakta hürdü; evlenmek, silkinip çıkıvermek ve yıllarca bu yüklü ayaklarıyla gittiği yere sürüklemek; nasıl isterse öyle hareket edebilirdi, ona kimse öğüt veremezdi, kendi hükümleriyle yaratacağı 'İyi' ve 'Kötü'den gayrı iyi ve kötü yoktu onun için. Çevresinde her şey toplanmış bakıyor, tek bir hareket yapmadan onu bekliyordu. Korkunç bir sessizliğin ortasında yapayalnızdı, bağımsız ve yapayalnız, yardımdan ve aftan yoksun, hiçbir yardım ümidi olmadan karar vermeye mahkumdu, ölünceye dek özgür olmaya mahkumdu.

Özgürlüğün Yolları -1 Akıl Çağı - Jean Paul Sartre

Gönderen: RoXoN Feb 20 2011, 04:22 PM

Böyle gizemle, sessizlikle, huzurla, hoş kokularla kuşatılmamı hangi iyilik sever şeytana borçluyum? Ey göksel mutluluk! Şimdi tanıdığım, dakikası dakikasına, saniyesi saniyesine tadını çıkardığım yüce yaşamla genel olarak yaşam diye adlandırdığımız şeyin hiç bir ortak yanı yok, en mutlu yayılışında bile. (Sayfa 7)


Güzel köpeğim, iyi köpeğim, sevgili hayvanım, yaklaş, yaklaş da kentin en iyi kokucusundan alınmış, çok güzel kokuyu kokla.

...

Aşağılık köpek, sana bir çıkın pislik sunsam, hızla koklardın, yerdin belki de. Hüzünlü yaşamımın yakışıksız yoldaşı, sende kitleye benziyorsun. Ona da güzel kokular sunmaya gelmez hiç, böyle hoş kokular karşısında çileden çıkar, onada özenle seçilmiş pislikler sunmak gerekir. (Sayfa 13)


Düşler! Hep düşler! Ruh ne denli hırslı, ne denli inceyse, düşlerde gerçekleşebilecek olandan o denli uzaklaşır. Her insan kendine yetecek düzeyde afyon taşır içinde, durmamacasına yenilen bir afyon. Hem doğumdan ölüme dek, olumlu ergiyle, başarılı ve kararlı eylemle dolmuş kaç saatimiz var ki? Aklımın çizdiği bu tabloda, sana benzeyen bu tabloda yaşayacak mıyız bir gün, bir gün bu tabloya geçecek miyiz? (Sayfa 39)


İyiliğin bu kadarı cesarete getirdi beni, Tanrı'nın ne yaptığını, bu yakınlarda kendisini görüp görmediğini sordum. Biraz hüzünle gölgelenen bir umursamazlıkla yanıt verdi: "Karşılaştıkça selamlaşırız, ama doğuştan gelme inselikleri eski kinlerinin anısını tümüyle söndürememiş olan yaşlı beyzadeler gibi." (Sayfa 68)


Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda: tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman'ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle? Şarapla, şiirle yada erdemle, nasıl isterseniz ama sarhoş olun. (Sayfa 80)


Korkunç bir adam giriyor içeriye, aynada kendine bakıyor.

"Kendinize bakında tiksintiden başka birşey duymayacağınıza göre, ne diye bakıyorsunuz aynaya?"

Korkunç adam yanıtlıyor sözümü: "Beyefendi, 89'un ölümsüz ilkelerine göre, hukuk açısından tüm insanlar eşittir; öyleyse aynaya bakmakta hakkımdır; hazla ya da tiksintiyle, orası yalnız benim kendi bilincimi ilgilendirir."

Sağduyu adına ben haklıydım kuşkusuz; ama o da yasa açısından haksız değildi. (Sayfa 91)


Dolaşmasını, bakmasını bildikten sonra, ne tuhaflıklar görmez insan büyük kentte! Yaşam suçsuz tuhaflıklarla dolup taşar. Hepimizin efendisi, Ulu Tanrım! Yaratıcı, ustalar ustası; yasa'yı da, Özgürlük'ü de getirmiş olan, bizleri serbest bırakan hükümdar, bağışlayan yargıç; nedenlerle, etkenlerle dolu olan, belkide yüreğime din değiştirmek için, bir bıçak ağzına iyileşmeyi koyarcasına, aklıma dehşet hazzını koyan Tanrım, ne olur acı bize, kadınlı erkekli delilere acı! Ey yaratıc, bunların neden var oldukklarını, nasıl oluştuklarını, nasıl oluşmamış olabileceklerini bilen biricik Varlıkiçin canavar diye bir şey bulunabilir mi? (Sayfa 107)


Paris Sıkıntısı - Charles Baudelaire
Çeviren: Tahsin Yücel

Gönderen: Clint Eastwood Mar 7 2012, 11:50 PM

Müthiş bir bilimkurgu eserinden alıntı yapayım, şurayı biraz kıpırdatayım. Ne güzel şeyler paslaşmısız halbuki zamanında.

“Sizi domuzlar, sizi. Hepiniz domuzlar gibi çürüyosunuz. İçinizde en çoğu var ama en azını kullanıyosunuz. Beni duyuyo musunuz, ha? İçinizde milyon var, kuruşlar harcıyosunuz. İçinizde bir dahi var, deliliği düşünüyosunuz. İçinizde bir kalp var, boşluklar hissediyosunuz. Hepiniz. Her biriniz… Harcamanız için savaş gerek. Düşünmeniz için engellenmeniz gerek. Büyümeniz için bi meydan okuma gerek. Kalan zamanda yerinizde sayıyorsunuz. Domuzlar sizi! Tamam ya, Allah sizi kahretsin! Ben size meydan okuyom, ben! Gully Foyle.”

Kaplan! Kaplan!
Alfred Bester

Gönderen: mezdap Apr 3 2012, 08:33 PM

Hakikaten çok güzel ve çok doğru söylenmiş, ellerine sağlık smile.gif Hemen ardından aklıma geldi, benim bu güzel iletiyi arkadaşlarımla da paylaşmak isterdim, facebookta paylaşma gibi bir seçeneğimiz olsa güzel olabilirdi.


Powered by Invision Power Board (http://www.invisionboard.com)
© Invision Power Services (http://www.invisionpower.com)